29 Nisan 2009 Çarşamba


Dün karmakarışık bir gündü. Şu 1 Mayıs'ı son anda resmi tatil yapmaları ortalığı karıştırdı. Şimdi diyeceksiniz nesi karışık, bildiğin tatil işte. Şöyle söyliyim bankacı değilim ama bir banka da çalışıyorum ve bankalar o gün şubelerini kapatacak ama EFT ve uluslararası bazı işlemler devam ediyor olacak. Dolayısıyla da tatil bizim için herkes için olduğu kadar net ve kesin değil. Önce tatil miyiz değil miyiz anlayamadık sonra da tatiliz ama o kadar da değil darbesiyle sarsıldık.

Halbuki sabah işe ilk geldiğimde "ohh tatill" havasında annemi arayıp "anne yaşasın cuma tatil, ben 3 gün size gelicem, sevdiceğimle Şirin Muskası da benimle gelicek, gezicez" falan diye heveslere gark olmuş, o gazla otobüsle mi arabayla mı gitsek diye otobüs şirketlerinin ve İDO'nun sayfalarını arşınlamaya başlamıştım.

İlk darbe Şirinlik Muskası'ndan geldi, o da benim gibi bankacı değil ama bankada çalışıyor. Birileri o gün EFT falan yapabilsin diye zavallıcıklarıma tatil falan yok size demişler. Eh dedim kötü oldu ama napalım biz de sevdiceğimle gideriz. Bu arada gelen giden mesajlar da bir türlü tatilin netleşmesini sağlamıyor, herşey muğlak ki ben hiç hazzetmem belirsizlikten. İsterim ki önümü uzun zaman önceden göreyim ona göre planlar yapayım herşey tıkır mıkır gitsin. Ama hayat bu, asla evdeki hesap çarşıya uymaz planlar da hep son dakkaya kalır. Yine de ümitliyim.

Saatler ilerledi arkadaşlarla ay oraya mı gitsek buraya mı, şunu mu yapsak bunu mu diye bir tatil arsızlığı içindeyiz. İçlerinden bir tanesi "hop kardeşim nereye" dedi. "Neden?" demeye kalmadı ki acımasız ve unutmuş olmaktan ne kadar mutlu olduğumu asla anlatamayacağım acı gerçeği salıverdi ortalığa. Cuma tatildi ama cumartesi günü taa 1 ay evvelinden bize bildirilmiş ve çalıştığım tüm yönetimin mazeretsiz katılımının beklendiği bir toplantı planlamıştı. Ah hepimiz nasılda unutmuştuk. Herkes de bir hüzün, bir hayal kırıklığı. Derin iç çekiş ve şikayetçi homurtularla planlarımızı 3 günden günübirlik olanlara indirgemek için hızla kabuğumuza çekildik.

Tekrar annemi aradım gelemeyeceğimizi söyledim. Sonra sevgiliyi aradım ve durumu açıkladım. Canım benim sağolsun hep moral verir böyle durumlarda yine öyle yaptı. Geçtiğimiz hafta İzmir' deyken koşturma arasında kutlamaya fırsat bulamadığımız yıldönümümüz için dönünce seni adaya götüreyim orda bir gece kalır gecikmiş de olsa kutlamamızı da orda yaparız demişti. Bu önerisini yineleyince bana sadece kalınacak yer araştırmak kaldı.

Birkaç sene önce yine bir yıldönümümüzü adada Halki Palas'da kalıp adayı gezerek geçirmiş ve çok güzel iki gün geçirmiştik. Heybeli Adayı sakin olmasından ötürü daha çok severim. Ancak kalınacak yer konusunda maalesef çok fazla alternatif yok. halki Palas dışında adadaki konaklama olanakları 3 adet pansiyonla sınırlı ve onlar da benim içime pek sinmedi. Durum böyle olunca bir de Büyük Ada'yı deneyeyim dedim. Büyük Ada da alternatif daha fazla ama benim canım biraz özel bir yer çektiği için butik otel ve pansiyonlara baktım öncelikle.

Merkezden uzak, çok büyük olmayan, sakin ve biraz da özel bir yer arıyordum. Bulduğum alternatifler arasında iki tanesi gönlüme düştü. Biri Aya Nikola koyundaki denize sıfır Aya Nikola Pansiyon. Özellikle konumuna bayıldım, sonra oadalar vs derken ilk tercihim burası oluverdi. Web sayfalarındaki fiyatlar (şöminesiz oda için) Halki Palas'tan 40 TL ucuz görünüyordu ki bu da hevesime heves kattı.

İkinci yer ise orman dibindeki eski ada köşklerinden birinde 4 odası ile hizmet veren Köşk Orman' dı. Hoş ve romantik bir yere benziyor, az odası olması da sakinliği vadediyordu.

İki yerinde telefonlarını not ettim ama o an başıma üşüşen işlerden arayamayacağımı anlayınca bu işi sevgiliye havale ettim. Bu arada bizim bölümün cuma çalışmayacağı kesinleşti ve sevgili de birkaç saat sonra arayıp raporunu verdi.

Aya Nikola Pansiyon cuma tatil olduğu için perşembe -haftasonu kalabalık olur tahminiyle perşembe iş çıkışı gidip cuma akşam dönmeye karar vermiştik- günü de tatil tarifesi uyguluyormuş, bir de efendim webdekiler eski fiyatmış yenisi eskisinin %50 fazlasıymış mış mış mış. Memleketteki kriz arkadaşlara hiç uğramamış anlaşılan. Kısaca "3 günlük tatilde adam söğüşliycem paran varsa gel" demek istemiş arkadaşlar ki hiç hazzettiğim bir yaklaşım değildir. Sevdiceğim de hazzetmemiş ve hemen Köşk Orman' ı aramış zaten. Perşembe akşamı için haftaiçi tarifesinden yani Halki Palas' tan 40 TL ucuz, yani Aya Nikola'nın web sayfasında yazan ilk fiyata anlaşıp rezervasyonumuzu yaptırmış. Yarını iple çekiyorum, hava durumuna baktım aralıklı yağış gösteriyor ama çok da umurumda değil. En kötü ihtimalle dinlenir, kısa yürüyüşler yapar, güzel yemekler yer, kitap okur ve birbirimize sokulup mırıldanırız. Eh daha ne olsun :)


27 Nisan 2009 Pazartesi


Güzel güzel festivali yazıyordum ki eğitime gidişimle beraber dağılıverdim. Akşamları erken çıktım ama tüm hafta ya misafirim vardı ya da ben birilerinde misafirdim. Eh biraz da bahara kapılıverdim tabii :) Son festival yazımı yazmaya başlamıştım ama o da yarım yamalak, boynu bükük kalıverdi. Eğitim biter bitmez de atladık İzmir' e gittik, 6 gün ordaydık. Geçen cuma sabahı uçakla döndüm ve direk işe geldim. 13 günün üstüne iş başı yapmak çok zor geldi doğrusu. Sabahın köründe kalktığım için gözümden uyku akıyordu, üstüne uçmanın verdiği tedirginlik ve posta kutumda okunmayı bekleyen yüzlerce mesaj eklenince günü iyi geçirdim desem yalan olur. Yine de ertesi günün cumartesi olduğunu kendime hatırlarak avunmaya çalıştım.

Ben İzmir' deyken annem İstanbul'a gelmişti ve dönüşümü dört gözle bekliyordu. Cuma akşam eve uğrayıp eşyaları bırakıp, bir de duş alıp onlara gittim. Cumartesi akşam bir ahpabımızın düğünü vardı bu yüzden de cumartesi gününü kuaför vs işleri için beraber geçirmeyi planlamıştık. Ben de hazır gitmişken annemde kalayım dedim ve cuma akşamı eve dönmedim. Cumartesi sabah erkenden kuzen de annemlere geldi, hep beraber kahvaltı ettik. Sonra yine hep beraber kuaföre gittik, hazırlandık süslendik ve akşam da düğünde bol bol oynadık :)

Annem pazartesi döneceği için pazar gününü de beraber geçirdik. Öğlen saatlerinde sahil yolunda sohbet eşliğinde uzun bir yürüyüş yaptık -toplam 15 km :)- allahtan hava yağmadı. Dönüşte alışverişimizi de yapıp ağrıyan ayaklarla kendimizi eve attık. Annem yiyecek birşeyler hazırlarken ben kanepede sızmışım, 1 saat kadar kestirdim. Bu arada öğlen uykusunu çok severim. Herhalde çalışmayan biri olsam genel düzenim sabah erken kalkıp öğlen de 1-2 saat uyumak şeklinde olurdu. Neyse uyku sonrası yemekti, sohbetti, muhabbetti derken en sonunda saat 21:30 gibi anneciğimden kopup evime gelebildim.


Ev felaket haldeydi. Seyahat çantam bir kenarda açılmayı, düğün için hazırlanırken ortaya saçtıklarım toplanmayı, bulaşık ve çamaşırlar yıkanmayı ve alışverişte aldıklarım buzdolabına yerleştirilmeyi bekliyordu ama benim hiç halim yoktu. Haftasonu dinlenmeyi hayal etmiş ama bunda kesinlikte başarılı olamamıştım. Yine de ev o haldeyken rahat edemeyeceğim için bir gayret hepsine tek tek el attım. 1 saat sonra herşey toplanmış, çamaşır ve bulaşık makinaları çalıştırılmış, buzdolabı temizlenmiş ve yeniden yerleştirilmişti. Kendimi ödüllendirmek için sıcak birşeyler hazırlayıp Fringe dizisinin son bölümünü seyretmek üzere salondaki kanepeme battaniyenin altına kıvrılıverdim. Bıraksalar şu an hala orda yatıyor olurdum :)

İzmir dönüşü ben İstanbul' a gelirken sevgiliyi de iş için Denizli' ye göndermiştim, bu akşam dönecek inşallah. Akşam o gelene kadar biraz dinlenebilmiş olmayı umuyorum zira hala inanılmaz yorgunum.

Biraz kendime geleyim yazmaya devam :)

10 Nisan 2009 Cuma


Haftasonu o film senin bu cafe benim sokaklarda sürtünce pazartesi sabahı işe gelmek eziyet oldu tabii. Allahtan akşama film yoktu da evde dinlenebilecektim. Günü bu hayalle geçirdim ancak akşam üstü sevdiceğim ve ablasının akşam geleceğini öğrenince "evde yemek yok kiii" çanları çalmaya başladı. Dinlenme hayalleri rafa kalkarak hızlı yapılacak yemekler tasarlandı, eve dönülürken alışveriş yapıldı. Yemeklerin hazırlanması, yenmesi, kaldırılması derken de saat epey geç oldu. Ertesi akşam uzuuunn (Andrey Rublev - 185 dk) bir film seyredeceğimiz için bu geceden uyku depolamanın iyi olacağını düşünerek çok geç olmadan yattım.


Ertesi sabah, pazar sabahı beraber uyandığımız başağrısı yine benimleydi, biraz da kırıklık vardı üzerimde ve ben işe geç kaldığım için o sihirli duşu alamadım bu sefer. Başağrım gün içinde aldığım ilaçlara aldırmadan ve artarak devam etti. Akşam eve döndüğümde hasta gibiydim. Sürünüyordum desem yeridir. Sevdiceğim evdeydi, sinemaya gidecektik ama benim değil sinemaya şurdan şuraya gitmeye halim yoktu. Evde kalma kararını vererek bu sene ki ilk firemizi vermiş olduk. ben kalan son enerjimle sevdiceğimin hazırladığı yemeği yiyip kanepedeki battaniyenin altına kıvrıldım.

İyi ki gitmemişiz, dinlenmek çok iyi geldi. Çarşamba sabah gayet zinde uyandım ve keyfimin yerinde olduğu bir gün geçirdim. İş çıkışı önce Çiya' da güzel bir yemek sonrası Rexx' de vasat bir film seyrettim :)


Filmin adı Sazlıkta. Filmin adı bile karmaşa konusuydu orjinali "Tatarak" olan isim altyazı da "sazlıkta (eğir otu)" şeklinde çevirilmişti. Karar verememişler herhalde. Aynen mi çevirsek yoksa kendimiz filmden de esinlenip uygun bir ad mı versek diye. Altyazılar zaten benzer şaşkınlıklarla doluydu. Örneğin bir yerde "meyve suyu" yerine "sıvı meyve" demişler. Daha neler neler vardı ama filmdeki asıl sorun bu değildi. Konu çok güzel işlenme potansiyeline sahipken heba edilmişti. Uzun uzun yazmayacağım. Film çok kötüydü diyemem ama seyretmesem de olurmuş, birşey kaçırmazmışım. Asıl fırsatı yönetmen filmi çekerken kaçırmış ve eldeki malzeme boşa gitmiş.


Festival etkinliklerimiz perşembe akşamı da devam etti. Bu sefer Şirinlik Muskası da bize katıldı. Yine Çiya' da güzel bir ziyafet çekip soluğu sinemada aldık. Filmimizin adı Cennetin Yüreği idi ve bu sefer şanslıydık. Konusu evlilik olan son derece sade ama çarpıcı bir film seyrettik. İlişkilerdeki denge, dengesizlik, riya, sadakat ne varsa ortaya dökülmüş ve çok hoş bir karışım hazırlanmıştı. En başarılı kısmı da yönetmen sadece 4 kişi ile toplasan 2-3 odada çekmişti filmi. Hiç dış mekan çekimi yoktu sadece 4 kişi ve 2 değişik evin odaları. Bu kadar az malzeme ile bu kadar zengin bir film ortaya çıkarması bile bizim takdirimizi kazanmasına yetti :) Son senelerde kuzey avrupa sinemasının çok güzel örneklerine rastlıyor olmam tesadüf mü yoksa bu konuda kendilerini gerçekten geliştirdiklerine mi işaret bilemiyorum ama seneye film seçerken buna da dikkat edeceğim kesin.


Ve bu sabah, keyifli geçen akşamın tatlı, işyerinde ise biraz gergin geçen haftanın sıkıcı yorgunluğu ile başladım güne. Servise bindiğimde uykum olduğu halde uyumak yerine geçen hafta başladığım ama festival ve işler yüzünden vakit ayırıp okuyamadığım Elif Şafak' ın Aşk adlı romanını okumayı tercih ettim. Ayırabildiğim kısıtlı zamanlarda anca yarılayabildiğim kitapla ilgili alıntılar için Journey to Orient' in şu ve şu yazılarını okuyabilirsiniz. İlk başlarda Elif Şafak' ın alıştığım tarzını görememenin sıkıntısını yaşadıysam da okudukça akıntıya kapıldım, sabah sabah bu okuma şevkimde bundadır. İşe geldiğimde zımba gibiydim. Bugün iyi olacak biliyordum.

İşyerimiz bugün bize kıyak yapmış öğlen "özel karadeniz menüsü" hazırlamış. Şevval Sam ve Volkan Konak'ın yemekhaneyi dolduran -tabii banttan- sesi eşliğinde hamsi yemenin keyfini çıkardık. Güzellikleri üstüste çağırmışım gibi öğleden sonra hamarat bir arkadaşımızın evde yapıp getirdiği tiramisular çay saatimizi şenlendirdi. Bitmedi başka bir dost kendi bahçelerinden fıstık getirmiş onları da çıtlattık. Söyleyin şimdi bugün nasıl güzel olmasın :)

Bir hafta daha bitiyor, haftaya 4 gün eğitimdeyim. Bu ne demek? Öncelikle işe gitmiyorum demek :) Sonra medeniyete yani şehrin merkezine daha yakın olacağım ve mesai saatinden en az 1-2 saat daha erken sosyal hayata karışabileceğim demek. Bekle beni İstanbul geliyorummmm....

8 Nisan 2009 Çarşamba


Pazar sabah kalktığımda başımda inanılmaz bir ağrı vardı. Sanki bir önceki gece bir fıçı içki içmiş gibiyidim. Bizim kızlarla kahvaltı etme planımız olmasa hayatta kalkmazdım -kalkamazdım- yatakdan. Kendimi zorlayarak duşa girdim. Bir böyle zamanlarda, bir de çok üzgün olduğumda beni anca duş paklar. Su, acımı, kederimi yıkar götürür sanki, iyi gelir, iyileştirir. Suyun altında durdukça da öyle oldu, bana acı veren zehir aktı gitti sanki suya karışıp. Duştan çıktığımda yenilenmiş ve arınmıştım. Islak oluşuma aldırmadan mutfak camını açtım ve bahar dolu havayı soludum. Artık hazırdım. Kuzeni uyandırdım, giyindik ve çıktık.

Sırayla kızları evlerinden topladık. Henüz kimsenin uyanmadığı pazar sabahında yolların boşluğuna sevinerek kahvaltı edeceğimiz yere vardık. Bahçede bir masaya güneşe doğru pozisyonlanarak yayıldık ve yiyeceklerimizi sipariş ettik. Sonraki 4 saat nasıl geçti anlamadım. Özleşmişiz, sohbet muhabbet, fallar falan derken zaman geçivermiş. Benim 16:00 seansına festival biletim vardı, kızlardan birinin de kızıyla bir planı. İstemeye istemeye ayrıldık.

Kuzen önce benimle beraber Beyoğlu' na gelip film başlayana kadar beraber takılmayı düşünüyordu. Sonra baktık ki bu plan için pek de fazla zaman kalmamış eve gitmeye karar verdi. Ben karşıya onunla geçeceğim için arabayı almamıştım. Plan değişince Beyoğlu'na gitmek yerine Harem'den arabalı feribotla Sirkeci'ye geçip beni de Sirkeci de bırakmasına karar verdik. Sirkeci' den Beyoğlu' na nasıl gideceğim konusunda yolda 3-4 kere fikir değiştirdim. Sirkeci-Karaköy-Tünel, Sirkeci-Kabataş-Taksim hangi güzergah falan derken feribot yanaştı. Baktım tramway durakları kalabalık, hava ise çok güzel vurdum kendimi Galata Köprüsüne. Köprüde balık tutanları seyrede seyrede Karaköy'e geçtim, Tünel'e atlayıp Galata'ya çıktım. Kahvaltıyı erken bitirmiş üzerine mideyi çay, kahveyle doldurmuştuk. Yine de hafif bir açlık hissettim. Yolumun üzerindeki Markiz' e girip sıcak bir çorba içtim (çorbayı beğenmedim).

16:00 seansında izlediğim film Bana Yağmurdan Bahset. Sıkılmadan hatta eğlenerek seyrettiğimi ama süper de bulmadığımı söyleyebilirim.

Film bittiğinde Kaktüs'deki favorim olan Rengarenk Salata (yeşillikler üzerinde kızarmış ekmek dilimlerine sürülmüş peynir ezme, ançuez ve patlıcan salatası) ve yanında da bir kadeh kırmızı şarap içmek fikri fena halde aklıma düştü. Sevdiceğimi beklerken bu planı gerçekleştirmeye karar verdim. Kaktüs' deki yerimi alır almaz telefonum çaldı. 5 dakika sonra beklediğim de yanıma gelince keyfim serpildi, büyüdü, heryanımı kapladı. 19:00 seansı bizi beklediği için keyfimizi çok uzatamadık ama o kadarı bile yetti bize. Yemeklerimizi bitirip sinemaya yollandık.

Bu arada festival sinemaları arasına yeni katılan ve bizim de günün son seansını seyrettiğimiz Yeni Rüya Sineması'nı oldukça beğendiğimi belirtmek isterim. Sanırım Emek' ten sonra Beyoğlu' ndaki en büyük salon burası. Bu koca salonun uzun yıllar "2 film birden" hizmeti vermesi yazık olmuş. Sinemayı yeniden düzenlerken son modaya ayak uydurup küçücük parçalara bölmeyip salonu olduğu gibi korumalarına sevindim. Zira küçük salonları kesinlikle sevmiyorum, oralarda sinemada olmanın keyfini hiç mi hiç hissedemiyorum. Büyük perde, salonda sinema keyfi kesinlikle bambaşka. Sanırım en çok da bu yüzden Emek herzaman en sevdiğim sinema olmuştur.

Günün son filmi Huzursuz du. Konusu, İsrail'den, karısından, oğlundan ve kendinden kaçmış bir adamın Amerika'da önce kendini sonrada özlemini çektiklerini bulma öyküsü şeklinde özetlenebilir sanırım. Son anlarda Hollywood esintileri sezilse de genelinde oldukça başarılıydı. Pazar keyfimize keyif kattı :)

Sinemadan çıktığımızda ikimizde biran önce eve gitmek istiyorduk ama benimki evde yemek olmadığını öğrenince bari bir çorba içelim deyince yolumuzun üstündeki Hala'da hızlıca birşeyler atıştırdık. Dönüş yolunda Obama yüzünden olsa gerek adım başı polis kaynıyordu. Eve geldiğimiz de oldukça yorulduğumuz için fazla oyalanmadan yattık.

Not: Yazarken her film arası birşeyler yeme modunda oluşumuz dikkatimi celbetti de, bahardan sonra yazın geleceğini kendime daha sık hatırlatsam iyi olacak sanırım :)))


Fotoğraflar : www.iksv.org

7 Nisan 2009 Salı


Demiştim bahar İstanbul'a festivalle gelir diye di mi? :)
Haftasonu herkes sokaklarda, parklar da bahçelerdeydi. Nasıl olmasın? Güneş vardı, çiçekler açmıştı, arada yoklayan ayazı kim takardı. Takmadık tabii :)

Cumartesi sabah biraz tembeldik. Güneşi görmüş ama havayı henüz solumamıştık bu yüzdendir ki kahvaltımızı evde yaptık ve saat 13:30 seansına yetişmek için yola çıktık. Yerimiz kötüydü ama bir festival klasiği olarak bunu takmayarak son dakikaya kadar bekleyip en güzel yerdeki boş bir çift koltuğa kurulduk. Her filmde, kapalı gişe görünenlerde bile her zaman en iyi yerlerde boş koltuklar olur. Bu koltukların biletleri satılmıyor mu yoksa satın alanlar hayır için alıyor da filmlere gelmiyor mu hep merak ederim :) Yoksa acaba İKSV bunları özel davetiyeliler için mi belli bir kontenjanda boş bırakıyor acep? Neyse üzümü yiyip bağını da merak edivermiyim canım.

Festival' in bizim için açılış filmi Ingmar Bergman'ın Genç Kız Pınarı ydı. Bir klasiği beyazperdede seyretme heyecanıyla girdik filme ama beklediğimizi bulduk desem yalan olur. Sinema da karakterlerin devamlı konuşup herşeyi sözle anlattığı filmleri sevmiyorum. Sinema dediğin temelde görüntüdür, oyunculuktur benim için. Herşey sözle anlatılacaksa film yapmak yerine kitap yazsınlar diye düşünürüm ki kitap da bile fazla açıklama batar insana, ya da bana batar işte. Bu filmde de öyle hissettim.

Bir de teması yoğun olarak ahlak ve inanç üzerine örülü filmlerin daha sarsıcı, daha etkileyici olmasını bekliyorum sanırım. Bu film etkileyicilik noktasında bence zayıftı. Döneminden mi diyeceğim ama Chaplin filmleri bile çok daha derin eleştiriler içerir ahlak üzerine. Yenilerden Lars Von Trier'i çok beğenirim mesela sarsıcı ahlaki eleştiriler yapar. Öyle birşey bekledim ama olmadı maalesef.

İki film arası Beyoğlu'nda kısa bir keyif yaptık. Bira, patates, salata eşliğinde kemiklerimizi bahar güneşinde ısttık. Baharla bu kadar güzel sevişmişken yerimizden kalkmak çok zor oldu ama koşarak da olsa 16:00' da ki seansa yetiştik.

İkinci film ise İspanya-Peru ortak yapımı Acı Süt idi. Aynı yönetmenin daha önceki festivallerde Madeinusa adlı bir filmini seyretmiş ve onu da çok beğenmiştik. Berlin' de Altın Ayı'da alan bu film de gerçekten çok başarılıydı.

Annesi terör günlerinde tecavüze uğramış bir kız, annesinden bu tecavüzü dinleyerek büyümüş ve bu korkuyu da içinde büyütmüştür. Annesi ölünce bu korkunç dünyada yapayalnız kaldığında, korkularıyla savaşması ve gerçeklerle yüzleşip hayatı kabullenmesi gerekir.

Filmin en can alıcı yanı ise anne ile kız arasında söylenen doğaçlama ninni benzeri türkülerdi. Sözlerini anlamadan dinleseniz sıcacık, huzurlu ve yumuşacık diye hayran kalacağınız şarkıların inanılmaz derecede çıplak, sert ve acımasız olan sözleri ise sizi dayak yemişe çeviriyordu. Bu ironinin filme kattığı lezzeti anlatamam. Film mutlaka vizyona girecektir. Eğer dünya sinemasına açık ve alışıksanız :) bu filmi kaçırmayın derim.

Seanstan çıktığımızda keyfimiz çok yerindeydi ama artık güneş etkisini kaybetmeye başladığı için hava hafiften serinlemişti. Karnımız yemek yiyecek kadar acıkmamıştı ama çayın yanına birşeyler atıştırabiliriz dedik. Bir yandan da Biletix'e küfürler saydırarak biletlerin kalanını ordan almaktan vazgeçtiğim için bir gişeye gitmemiz gerekiyordu. Yeni Rüya salonunun sakin olacğını düşünerek orayı seçtik, iyi de yapmışız. 10 dk sonra yerlerimizi de kendimiz seçerek biletlerimizi almış, Biletix işkencesini çekmemiş, hem de fazladan Hizmet Bedeli ödememiştik. Kek ve çay için fazla vaktimiz kalmadı derken bizimkinin aklına Beyoğlu sinemasının içindeki cafe düştü -oranın keklerini falan pek sever de :). Çeşit yine zengindi ama fazla abartmadan 1 dilim cevizli havuçlu kek ve bir porsiyonda zeytinyağlı sarma ile yeni demlenmiş mis kokulu çaylarımızı hızla yudumladık.

19:00 seansının filmi Hoşçakal Solo idi. Tek adam filmiydi desem yalan olmaz herhalde. Filmi adından da belli olacağı üzere Solo karakteri götürdü, oyunculuğunu çok beğendim. Filmi seyretmekten çok keyif aldım, getirebileceğim tek eleştiri sonunaydı. Daha iyi kotarılabilirdi hissindeyim.

Son filmimiz de bittiğinde oldukça yorulmuştuk. Biraz da acıkmıştık :). Hafif birşeyler yemek düşüncesi bizi Zencefil'e yönlendirdi. Bir sebze çorbası ve salatayı paylaşarak karnımızın zillerini susturduk ve eve dönüşe geçtik. Kuzen gece bende kalacaktı eve döndüğümüzde ona geldiğimizi haber verdik, kısa bir süre sonra o da gelince beraber bir bitki çayı demleyip bir yandan da sohbete daldık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamayınca geç olduğunu da farketmemişiz. Ertesi sabah erken kalkacağımız için sohbeti hemen kesip yataklara dağıldık ve hızlıca uykuya teslim ettik kendimizi.


Fotoğraflar : www.iksv.org


2 Nisan 2009 Perşembe


İki gündür normal sayılabilecek saatlerde uyuyabiliyorum ve bugün kesinlikle kendimi çok daha iyi hissediyorum. Bir de güneş kaçmamış olsa süper olacaktım :)


Cumartesi günü İstanbul Film Festivali başlıyor. Benim için İstanbul'a bahar film festivali ile gelir. Beyoğlu'nun sokaklarında güneş vuran köşeler sıcak gölgeler ise serin olur baharda. İki film arası seçtiğim kafenin en güneşlisi olmasını isterim ki bahar içime işlesin. Öyle keyif alırım ki Beyoğlu'ndaki festival havasını solumaktan, hiç bitmesin isterim. Yorulurum ama hissetmem yorgunluğumu. İmkan olsa tüm filmleri seyretmek isterim, seyredemediklerimde aklım kalır. Zaman dar ya, haftaiçi her filme gitmek zor, en kaçırılmayacaklar haftasonuna birikir, günde 3-4 film seyredilir. Aralarda da Beyoğlu'nun kitapçıları, pasajları, cafeleri arasında tembel tembel salınılır. Ah nasıl özlemişim festival zamanını.

Her sene ön satıştan alırdık biletlerimizi, hem iyi filmlere yer bulabilmek, iyi yerlerde, oturabilmek hem de indirimli olduğundan tabii :) Bu sene ne olduysa bize -sanırım ön satış haftasının bir kısmında İzmir'de olduğumuz ve odağımız tamamen başka şeylerde olduğundan- biletleri alma işini son dakikaya bıraktık. Dün gece Biletix' in korkunç sistemi ile cebelleşerek bu haftasonu için seçtiğimiz 5 film için biletlerimizi aldık. İnşallah kalanları da haftasonu sinemaların gişelerinden alacağız zira Biletix sistem hataları ve kötü dizaynı ile iflahımı kesti.

Pazar sabahı da uzun zamandır görüşemediğim, canımın içi iki çocukluk arkadaşım ve gelebilirse de kuzenim ile beraber 4 kız kahvaltı yapacağız. Ay hepsini çok özledim, hava da bana bir kıyak yapsa benden iyi olmayacak bu haftasonu.

31 Mart 2009 Salı



Şu hayatta iyi günler kadar kötü günler de var. Ben bugün kötü olanlardan birini geçiriyorum. Üzgünüm, kırgınım. Bu da diğerleri gibi geçecek elbet ama şimdilik zor geçiyor.

Seyahatten döndüğümüzden beri bir türlü düzene girmeyen uykuma haftasonu saatlerin ileri alınması da eklenince garip bir uykusuzluk sendromuna girdim. Uykusuzluk bana iyi gelmiyor sanırım. Direncim kırılıyor, çabuk öfkelenir, hızla mutsuzlaşabilir, anında huysuzlaşabilir bir hale geliyorum. Eh hayat tek kişilik olmayınca ve her iki taraf da gergin bir günü sonlandırmaya çalışıyorsa küçük bir kıvılcım hızla alev alabiliyor.

Ama bugün de bitecek, bu alev de sönecek. Uykunun kollarına bir teslim olabilsem belki acım da dinecek. Uyku nerdesin uyku???

27 Mart 2009 Cuma



Zeynep Tanbay'ı bilir misiniz?

Ben adını zaman zaman duymuş ama hakkında 1-2 kısa haber okumaktan öte onu tanımamış, gösterilerinden hiçbirini izlememiştim. Geçen yaz sıcak bir yaz akşamı ailemle yemek sonrası mahmurluğu ile tembel tembel gerinip tv kanalları arasında amaçsızca gezerken kanallardan birinde bir kadın gördüm danseden. Durup izlemekten kendimi alamadım, çok etkileyiciydi. Dansın arasına röportajlar konuşmalar falan girdi ama ben öylesine çakılmıştım ki ekran başına gözümü danslardan alamıyordum.

İzlediğimin İz Tv olduğunu ancak program biterken fark ettim. Bir belgeseldi seyrettiğim ve ekran da son yazan Dışarıdakiler: Zeynep Tanbay da ismi. Çok etkilenmiştim. Dansı günlerce gözümün önünden gitmedi. Hele ki "İskemle" adında işkenceyi anlatan bir performansı vardı ki inanılmaz. Bir kavram beden diliyle ancak bu kadar güzel, bu kadar net, bu kadar etkileyici anlatılabilir. Onun sadece bedeniyle anlatabildiğini ben kelimelerle anlatmakta zorlanıyorum, kısaca hayran kaldım diyeyim.

Bu akşam yemeğimi yemiş kanepemde tembellik yapmaya hazırlanırken bir gezineyim tv kanallarını dedim. Ne iyi etmişim. Yine yollarımız kesişti Tanbay ile. Aynı belgesel aynı danslar ama ben yine doyamadım seyretmeye. Buraya koyayım diye aradım nette ama güzel bir video kaydını bulamadım gösterilerinin. Bu yüzden tek söyleyebileceğim olur da kanallar arasında gezinirken rastlarsanız Tanbay'a ona bir performansını sergileyecek kadar zaman verin diğer kanala geçmeden önce. Dansını seyredip beğenmezseniz en fazla 1-2 dakika kaybedersiniz ama olur da benim hissettiklerimi hissederseniz hayatınıza yeni bir heyecan daha katılacak, emin olun.


Not : Sonradan buldum İskemle'yi aşağıda seyredebilirsiniz (2013)









25 Mart 2009 Çarşamba



Dün gece geç saatte döndük İzmir'den. Bölük pörçük bir uykunun ardından sabah işe gittim. Biriken işler falan derken yoğun bir gün geçirdim. Şimdiyse gözlerimi zor açık tutuyorum. Bu akşam erken yatar da dinlenirsem yarın birşeyler yazmaya halim olur belki. O zamana kadar bahçemizin çiçeklenmeye başlamış ağaçlarından iki fotoğraf size. Bakınca içiniz açılsın...


24 Mart 2009 Salı


Sizin de hayatınızda kesinlikle vazgeçemeyeceğiniz, o olmasa ne yapardım diye düşündüğünüz, yerini başka şeylerin dolduramayacağına inandığınız objeler, ürünler, şeyler var mı? Hele de bunlar sürekli kullandığınız ürünlerse bitmelerine yakın onları yeniden bulamayacağınız korkusunu yaşar mısınız?

Ben yaşarım! Fena halde takık olduğum şeyler var. Konfor alanımın vazgeçilmezleri olan bazı nesneler, ürünler var ki yokluklarını düşünmek bile tahmin edemeyeceğiniz bir rahatsızlık veriyor bana. Yerine kullanabileceğim binlerce marka ya da model var gibi görünse de asla bendekinin yerini tutmayacağına inandığım bu nesnelere burda yer vermeye karar verdim. İster tavsiye olarak okunsun, ister bir delinin takıntıları bu şeyleri blogumda paylaş ve bir köşe haline getirmeyi hedefliyorum. Adını şimdilik "Olmazsa olmazlarım" koyalım bakalım nasıl gidecek.

İşte "Olmazsa olmaz" larım köşesinin ilk nesnesi "salata kurutucu".


Yıkanmış yeşilliklerin suyunun salataya karışması en nefret ettiğim şeylerden biridir. O çok sevdiğim salatalarda lezzet, bende de yeme isteği bırakmaz. Yeşillikleri bir şeyin üzerine koyup suyunun süzülmesini bekleseniz bile o su asla tam olarak süzülmez. Bunu, bana inanmayanalara kuruduğunu iddia ettikleri salataları bir de bu kurutucudan geçirip dibinde biriken suyu göstererek defalarca ispatlamışımdır :) Ayrıca kuruttuğunuz yeşilliklerin buzdolabı poşetinde saklanma süreleri de oldukça uzuyor. Örneğin ben pazar günü vaktim varken bolbol yeşillik yıkar kurular ve poşetleyip dolaba kaldırırım. Böylece haftaiçi işten yorgun argın döndüğümde dolapta tazecik, çıtır çıtır yeşilliklerim beni bekliyor olur.

Bu küçük ve basit aletle ilk tanışmamız 1990 yılında Kanada'da gerçekleşmişti. İlk defa halamın mutfağında görmüş ne işe yaradığını anlayamamıştım. Marifetlerini keşfettikten sonra ise salata yemeyi deli gibi seven biri olarak bu aletten ayrılamadım. Üşenmedim taa oralardan buralara, o zaman bir lise talebesi olarak yaşadığım annemin evine bir taneyi bavulumda getirdim. Gücünü çok temel bir fizik ilkesi olan merkez kaç kuvvetinden alan bu aletin tüm mutfaklarda bulunması gerektiğine inanıyorum. Denenmemiş olanlara şiddetle tavsiye ediyorum. Hiçbirşey salataları bu alet gibi kurutamıyor ben bunu bilir bunu söylerim :)

23 Mart 2009 Pazartesi


Kendimi tanıtmaya çalıştığım ilk yazımda kısaca bahsetmiştim gümüş takılar yapıyorum. Henüz kendi gümüşümü işleyemiyorum maalesef ama sıra ona da gelicek sadece biraz daha zamanı var. Şimdilik yarı mamüller ve doğal, yarı değerli taşlar ile yapıyorum tsarımlarımı.

Hastalıklar, işler derken uzun zamandır elim gidip de birşeyler yapmamıştım. Geçtiğimiz birkaç günde ilham perileri yoklayınca ufak uafak yeni bir seri hazırlamaya başladım. İşte bunlar da ilk örnekleri :







Fotoğrafların üzerini tıklayarak büyük hallerini görebilirsiniz.

21 Mart 2009 Cumartesi


Bir çok arkadaşımdan duyuyor, okuduğum blogların bazılarında da görüyorum ki blog dünyasının zenginliği bazen başımıza dert olabiliyor. Bundan birkaç ay öncesine kadar ben de "sık kullanılanlar" listem ile başa çıkamaz hale gelmiş, bazı blogları kalabalığın içinde kaybetmiştim. Google Reader var demeyin, evet var ama onu bir süre denemiş olmama rağmen bir türlü sevememiştim.

Sonra yine takip ettiğim bir blogda (hangisi olduğunu inanın hatırlamıyorum) bu konuda bir yaz görüp bloglovin ile tanıştım. Sizinle de tanıştırayım istiyorum.


Öncelikle http://www.bloglovin.com/ adresine girip kendiniz için bir hesap açıyorsunuz. Daha sonra izlediğiniz blogları bu hesaba takip edilmek üzere ekliyorsunuz. Blogları eklediğiniz ekranda isterseniz onları gruplara ayırıp, grup bazında da listeleyip, takip edebiliyorsunuz.


İzlediğiniz blogları ekledikten sonra artık bloglovin ana sayfanıza girdiğinizde kaç tane okunmamış postunuz olduğunu ve takip ettiğiniz bloglarda yayınlanan son postları liste halinde görebiliyorsunuz. Bu listede okunanlar ve okunmayanlar farklı renklerde görünüyor.


Bu listeden bir post seçip tıkladığınızda postun ait olduğu blog açılıyor fakat bloglovin e ait bir ekran içinde. Bu ekranın en altında bir tool bar oluyor. Bu tool bar sayesinde benim en çok sevdiğim iki özelliği kullanabiliyorsunuz.

Birincisi Next butonu ile listenizdeki bir sonraki okunmamış posta geçebiliyor olmanız. Böylece listeye geri dönmeden bloglar arasında dolaşarak tüm postları okuyabiliyorsunuz.


İkincisi ise Save butonnu ile beğendiğiniz postları kayıt edebiliyor ve daha sonra ihtiyacınız olduğunda bu postları saved posts ekranından liste halinde görüntüleyebiliyorsunuz.

Benim sevdiğim son özelliği ise izlediğiniz bloglardan istediklerinizi seçip bir liste hazırlayarak arkadaşlarınız ile paylaşabilmeniz. Örneğin moda ile ilgilenenlere ayrı, anne olanlarla ayrı, el işleriyle ilgilenenlerle ayrı listeler hazırlayıp bunları paylaşabiliyorsunuz.


Hayatımı kolaylaştıran şeyleri paylaşmayı seviyorum. Bütün bunları da bu yüzden anlattım. Sizin de bildiğiniz bundan daha kullanışlı ve becerikli toollar varsa lütfen paylaşın. Daha iyisi varsa neden onu kullanmayalım :)

20 Mart 2009 Cuma


İşe, bazı sabahlar servisle, bazı sabahlar ise aynı sitede oturduğumuz bir arkadaşım ile beraber ikimizden birinin arabası ile geliyoruz. Bu sabah da benim arabamla geliyorduk ve ben nedense yol boyunca içimde bir sıkıntı var deyip durdum.

İşyerimizin yolunda her 100m de bir yolu boylu boyunca kesen çukurlar var. Artık su mu elektrik mi her ne çalışması içinse açıp, sonra asfalt yerine toprakla doldurulmuş çukurlar bunlar. Tabii yağışlarla falan toprak akınca ciddi derinlikte kanallar halini aldılar. Bu sabah da ilk çukurdan geçmek için yavaşlayınca arkamızdaki araba acı bir fren yaptı aha dedik çarpacak ama neyse ki bize 1-2 cm kala durdu. Aman dedim neyse sıkıntı buna delalet değilmiş. Fakat nerden bileyim arkadaşın aynı hatayı 20 mt ara ile tekrar yapacağını. Sizin anlayacağınız ikinci çukurda biz durduk o duramadı :)

Allahtan benim araba da pek bir hasar yok, sadece tampon çizilmiş. Vuran araba şahin, onun tamponu kırılmış, farlar kırılmış falan bayağı bir zaiyat var. Arabadan bir hışım indim amcaya küfredicem diye ama sonra baktım hem çok zarar yok hem de zavallı pek boynu bükük, kendi zararı ona ders olur, başımın gözümün sadakası olsun bu sıkıntı da böyle küçük bir olayla çıkmış olsun dedim ve döndüm gittim.

Akşam yola çıkacağız, 4 günlüğüne İzmir'e gidiyoruz. Uzun yola çıkacağımız için sabah ki sıkıntıdan korkmuştum. Böyle bir olayı küçük bir hasarla atlatınca en çok da buna sevindim, sanki hakkımı burda kullandım artık yol rahat geçer gibisinden :)


Evet 4 gün yokum. Kah tatil, kah yapılması gereken işler, kah büyükleri ziyaret derken 4 gün yine yetmeyecek ama İstanbul'dan uzak olduğum hergün kardır diyorum. İnşallah hava da yüzümüze güler de orada güneşli günler geçiririz. Burda olmadığım günler için size 1-2 post hazırladım, zamanları gelince yayına girecekler. Bana şimdilik müsaade :) Çarşambaya kadar hoşçakalın...

18 Mart 2009 Çarşamba



Ben dostumu ne kalbimle, ne de aklımla severim
Olur ya kalp durur, akıl unutur.
Ben dostumu ruhumla severim
O ne durur, ne unutur.


Mevlana

Sevgili ruh dostlarım nerelerdesiniz?
Bir ses verin ruhum şenlensin...


17 Mart 2009 Salı



Aşağıdaki mutfak için yukarıdaki saatlerden hangisini seçerdiniz?






Ya da hiçbirini seçmem çünkü şurda daha güzeli var diyorsanız
nerde ve hangisi yazar mısınız?
Fikirlerinize ihtiyacım var.

Birkaç da montaj yapayım dedim.
Fikir vermesi açısından :)







16 Mart 2009 Pazartesi



Sevdiceğim televizyon seyretmeyi sevmez. Bense sit-com'ları, dizileri seyretmeyi sever, film ve kültür programlarına ise bayılırım. Onunla beraberken çok seyretmek istediğim birşey yoksa TV'yi açmam ya da seyredeceğimi seyreder sonra kaparım. Hayatımın en huzurlu anları, bir ucuna onun bir ucuna benim uzandığım kanapemizde, birimiz kitap okur diğerimiz laptop da birşeyler bakarken bir yandan da kulağımızı kabartıp radyo dinlediğimiz zamanlardır. Bu yüzden sevdiceğim evdeyken hayatımızın birincil sesi radyodur. Özellikle de Açık Radyo.

Sevdiceğimin hayatıma girdiği 2000 yılında, onun sayesinde tanıştım Açık Radyo ile. Hayatıma kattığı bir çok şey gibi Açık Radyo'da zamanla vazgeçilmezlerim arasına girdi. Benim için çok farklı bir radyo Açık Radyo. Nesi farklı derseniz, kısaca

1- Kültür, yaş, cinsiyet, ırk, din, dil vs hiçbir farkı gözetmeden herkese program yapma şansı tanıdığı için,
2- Herhangi bir medya kuruluşuna, holdinge yad a kişiye ait olmadığı tamamen bağımsız olduğu için
3- Sadece bir müzik radyosu olmadığı için,
4- Arkeolojiden biniciliğe, denizcilikten trafiğe, yemek yapımından yogaya aklınıza gelebililecek çok geniz bir yelpazede programlara yer verdikleri için,
5- Sadece saat başlarında ve çok kısa reklam verdiği için,
6- Programlarının sunucuları diğer kanallardakiler gibi abuk subuk konuşmadığı için.

diyebilirim.

Bunlar size ne ifade ediyor bilemiyorum ama biraz açmak istiyorum. Açık Radyo amacı çoğu medya organından farklı olarak kar etmek, paralara boğulmak olmayan bir kurum. Hatta kurum demek de yanlış Açık Radyo daha çok bir proje. Çünkü arkasında kurumsal bir duruş yok, onun yerine sesini duyurmak isteyenlere belli ilkeler dahilinde platform sunma hedefi ile güdülen bir proje var. Açık Radyo hakikaten herkese açık bir radyo. İsteyen herkes ben program yapmak istiyorum diyerek başvurup projesini yayınlatma şansına sahip. Yeter ki programını gönüllü olarak yapmayı göze alsın.

İşte Açık Radyo'nun ikinci önemli özelliği de bu. Varlığını birçok noktada gönüllülüğe ve gönüllülere dayandırması. Ücretli olarak küçük bir çekirdek kadro dışında Açık Radyo programcılarının hepsi ücret almadan program yapıyor. Açık Radyo programcılara teknik her türlü ortamı hazırlıyor tabii ama program hazırladıkları için ücret vermiyor. Programların çoğu ise (geçen sene gelirinin %40' idi) Dinleyici Destekçi Projesi diye adlandırdıkları bir proje kapsamında dinleyicilerin bir nevi bireysel sponsorluğu ile sağlanan gelirler ile yapılıyor. Yani Açık Radyo'nun %40 ının sahibi (bunda bir limit olduğundan değil sadece bugün için oran bu olduğundan) dinleyicisi diyebiliriz :)

Ayrıca Açık Radyo başka kanallarda alışık olmadığınız bir içeriğe sahip. Genelde dinlemesini önerdiğim kişilerden şu şikayet gelir: "Hep konuşuyorlar ama" :) Evet Açık Radyo sadece bir müzik kanalı değil çünkü. Her telden çalmak değimini gerçekten hakeden bir radyo.

Müzikten başlarsak, çeşitlilik inanılmazdır. Klasik müzikten elektronik müziğe, rebetikolardan tangoya, türküden rock'a her çeşit müziği dinleyebileceğiniz programlar bulmanız mümkün. Örneğin cumartesi öğlen saatlerinde Naim Dilmener eski 45likleri çalarken, yine aynı gün öğleden sonra Sandıktaki Sesler adlı bir programda biri yunan diğeri türk sunucunun sohbetleri eşliğinde yunan müzikleri rebetikolar dinlemeniz , pazar günü ise yine öğlen saatlerinde yahudi müziklerinin yer aldığı Damdaki Kemancılar'a rastlamanız mümkün. (Bunlar favorilerim olduğu için parmak basmadan geçemedim :))

Müziği geçersek arkeoloji, trafik, sosyal sorumluluk, yemek, denizcilik, bozcaada'dan ada hayatı ve insanları, istanbuk sokakları gibi birbirinden ilginç ve keyifli programlar bulmak mümkün. Bunların bir kısmı hazırlayanın anlatımı üzerine, bir kısmı 2-3 kişilik grupları sohbeti eşliğinde bir kısmı ise röportaj ya da tartışma tarzı programlar. Mutlaka size hitap eden bir tane olacaktır.

Ve asıl fark, belki benim de bu kadar fanatikçe bu satırları yazma sebebim olan sinerjisidir Açık Radyo'nun. Sizi radyonun destekçisi, yaşama sebebi, organik bir parçası haline getiren içtenliği. Bir yabancı olarak ve ilk defa bir radyoya gitmenin tedirginliği ile girdiğim kapısında sanki bir akraba evine gelmişcesine dostça karşılanıp, doğallıkla içlerine almalarının sizde bıraktığı tadı, tüm medyadan farklı olarak gösterişten uzak, erişilebilir, anlaşılabilir, aynı sizin gibi insaların biraraya geldiği bir dost evinden her gün size seslenilmesinin hissettirdiği tanışlık hissini anlatmak zor. Anlatılmaz yaşanır desem çok mu klişe olacak? :)

Ne düşünürsünüz, bu yazdıklarımdan ne çıkarırsınız bilemem ama Açık Radyo'nun benim hayatımdaki yeri büyüktür. Ve bu haftada Açık Radyo için önemli bir zaman. Bu hafta Açık Radyo'nun 6. Dinleyici Destek Projesinin Özel Yayını var. Bu ne demek diyenlere şöyle anlatayım. Açık Radyo Dinleyicileri tüm yıl boyunca 60 TL vererek 30 dk, 120 TL vererek 1 saatlik bir programa sponsor olabilir. Sponsor olan kişilerin adı programın başında ve sonunda bir teşekkür mesajı ile anılır. Yıl boyunca süren bu desteğin yenilenme zamanı olan Mart ayında bir hafta boyunca süren özel bir yayın yapılır radyoda. Bu yayın gerçekten özeldir. İçeriğiyle, konuklarıyla herşeyiyle. Ve bu bir hafta boyunca eski destekçilerden desteklerinin devamı istenirken yeni destekçilere de yeni dönemin başlamakta olduğu bir nevi duyurulmuş olur. Bu bir hafta şölendir Açık Radyo'da. Radyo koridorları kabul günü gibidir. Dinleyiciler programcılar herkes beraberdir.

Ben 6 senelik bir Açık Radyo destekçisi olarak bir kişiyi bile Açık Radyo ailesine kazandırsam, bir kişiye bile Açık Radyo'yu kazandırsam kardır diye düşünüyorum. Dünyanın tüm seslerini dinleyebilceğiniz bir yer arıyorsanız orası 94.9 Açık Radyo. Arada sırada uğrayın ve dinleyin. Farkı sizde farkedeceksiniz...


Vincent Van Gogh - Bahar dalları

Güneş az da olsa yüzünü göstermişken bahar kokulu bir gün olsun istiyorum bugün. Huzur içinde geçmiş bir haftasonundan sonra son derece gergin (PMS) başlanmış bir pazartesi de olsa bugünü neşeyle geçirmek istiyorum. Hala öksürüyor, tıksırıyor ve borazan gibi sesler çıkarıyor olsam da güneşte ısınmak, bahar kokmak ve kuş sesleri duymak istiyorum bugün. Ben artık bahar gelsin istiyoruummmm...

14 Mart 2009 Cumartesi


Dün gece inim inim inleyip ağlayana kadar öksüren ben, bugün kıçımı kırıp evde oturmaya kararlıydım. Ta ki bizim Şirinlik Muskası "cumartesi sabah Optimum'a gitmeyi planlıyorum geçen hafta Nine West'ten 29,90' a bir ayakkabı buldum tekrar birşeyler bakıcam" diyene kadar. Dün gece hissettiğim kadar yalnızlık ve acizlik hisseden her kadın alışveriş fikrine yenik düşerdi -düşerdi di mi? :)

Şaka bir yana cuma günü haftasonu ne yapsak diye düşünürken Optimum'a da gidebiliriz demiştik Şirin'le. Ama ben sanki dün gece yaşayacağım eziyeti önceden tahmin etmiş gibi cumartesi sabah ki durumuma göre belki de evde yatmam gerekebileceğini söylemiş, sabah konuşur ne yapacağımıza o zaman karar veririz demiştim. Sabah uykusuz geçen bir gece için erken sayılabilecek bir saatte 8:15 de uyandım. Önce kendimi kalkıp ılık birşeyler içtim, sonra kendimi bir süre tarttım. Baktım fena değilim. Gıcığım ve boğazım kesinlikle geceden daha iyiydi ama dün geceyi yalnız ve rahatsız geçirmek moralimi inanılmaz bozmuştu. Dışarı çıkmak istediğimi farkettim ama açık havada dolaşmayı gözüm yemedi. Dışarda güneş parlıyordu ama sitedeki hava sıcaklığını gösteren tabeladan hava sıcaklığının 6 derece olduğunu da görebiliyordum. Evet arsızım ama aranmanın da anlamı yok. Durum böyle olunca evden dışarda ama kapalı bir yerde olabileceğim tek plan olan Optiumum da alışveriş gayet cazip geldi. 9:10 gibi Şirin'i aradım. O da sabah çok erken uyanmış meğer -6:15- o saatten beri market şu bu falan diye kendini oyalamaya çalışıyormuş. Telefonu açar açmaz "açıımm" dedi. Henüz ben de kahvaltı etmediğim için hemen gelmesini beraber yiyebileceğimizi söyledim. Sonra da çok geç ve kalabalık olmadan Optimum'a gidebilirdik. 10 dk sonra geldi, karnımızı doyurup hemen çıktık.

Güya ben birşey almayacaktım. Aklımda sadece sezon başından beri bakıp istediğim gibisini bulamadığım düz kahverengi bir pantolon ve siyah dolgu topuk rahat bir bot vardı. Bulursam bunları alırım diye düşünüyordum. Fakat ilk mağazaya girmemle kendimi kaybettim. Sanırım kendimi içinde iyi hiseettiğim herşeyi aldım :) Kahverengi pantolon ve bot da dahil. Aldıklarımın normal fiyatları ve aldığım fiyatları arasında inanılmaz bir uçurum vardı. Gerçekten fiyatlar çok indirimliydi ama hepsi çok ucuzdu desem yalan olur. Örneğin park Bravo'dan bir kaban-ceket aldım -çok beğenerek- 100 TL bence pek de ucuz değil ama 399 TL 'dan indiği düşünülürse de fena fiyat değil gibi :) Ama bazı şeyler gerçekten iyiydi örneğin Benetton' da gerçek deri çok şık kemerler vardı 1 tane aldım tek fiyat 9,5 TL' ydi. Benim aldığımın kemerin etiket fiyatı 59,95 TL' miş mesela indirim oranını siz hesaplayın :). Sonra Herry'de kahverengi pantolon -klasik kumaş- buldum tek kalmıştı fiyat 19,90 TL' di ki bana hiç fena gelmedi. Daha önce kısa zamanlarda uğramıştım o yüzden çok fikir sahibi olamamıştım ama bugün Optimum'u beğendim.

Eve döndüğümüzde keyfim pek yerine gelmişti. Alışveriş dönüşü şirinimle ayrılamadık -benim hastalık onun mesaileri derken bu hafta hiç görüşememiştik- bende çay içip muhabbete devam etmeye karar verdik. Öğleden sonramız da evde muhabbetle ve aldıklarımızın değerlendirmesiyle geçti. Şirin'i biraz önce gönderdim ben de hemen bilgisayar başına geçtim. Blogumu açıp dün akşam yazdığım yazıyı görünce de bugün daha iyi olduğumu yazayım da hep böyle ağlak sanmasınlar dedim :) Birazdan sevdiceğim de gelirse daha da iyi olucam inşallah...

13 Mart 2009 Cuma


Son bir saatir boğulacakmış gibi öksürüyor, elime geçen bütün ılık şeyleri içiyor ama bir türlü gıcığımı geçiremiyorum. Gözlerimden yaşlar gelmeye başladı gözyaşlarımın artık refleks olarak mı yoksa sinirimden mi aktığını anlayamayacak haldeyim. Yalnızlığı kendim tercih ettiğim zaman çok seviyor olabilirim ama hastayken yalnız kalmaktan nefret ediyorum. Kendimi öksüz çocuklar gibi hissediyorum, utanmasam "anneee" diye ağlıcam, yoksa zaten ağlıyor muyum??
Anneeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee..............



Boğazımı kurutması gereken ilaçlar sanırım beynimi de kurutuyor. Bugün ortalıkta tam bir salak gibi geziyorum. Söylenilenleri anlayıp yanıtlamakta zorlanıyorum. İnsanların suratına anlamsızca baktığımı farkediyor ama mimiklerime hakim olamıyorum. Yorgunum...


Allahtan bugün cuma. Ve her cuma günü gibi yine haftasonu için bir sürü planım var. Beynimin istemsizce çalışan bir planlama bölümü var sanırım ve ilaçlar henüz burayı etkileyemedi :)

Yalnız benimki nasıl bir arsızlıktır ki hem hastayım, yorgunum diye dert yanıyor, hem adımımı dışarı attığım an donuyorum yine de yılmadan planlar yapıyorum. İnsan biraz kıçını kırıp yatar dinlenir di mi ama? Ama yok! Olur mu? O zaman boşa geçer o kadar zaman. Hiçbir şey yapmadıkları için kendilerini suçlamayan ve hiçbirşey yapmadıkları zamanı bile keyifli geçiren insanlara bayılıyorum. Bense hem bir anım bile boş geçsin istemiyorum. Ama bir yandan gizli gizli boş geçecek anların hayalini kuruyor ama ilk boş geçen zamanımda ise suçluluktan ölüyorum. İnsan kendine bu eziyeti neden eder biri bana anlatabilir mi?

Neyse dedim ya beynim bugün hafif sulu. Yarın daha iyi olmayı umuyorum, diliyorum, istiyorum...

12 Mart 2009 Perşembe


Dün öğleden sonra durumum iyice kötüleşti, kendimi yerimden kaldıramadım. Yattığım yerden yarı açık gözlerimle birkaç sayfa kitap okumak ve 1-2 de film seyretmek dışında hiçbirşey yapamadım. Erkenden de uyuyakalmışım zaten. Gece defalarca kuruyan boğazım yüzünden nefesim kesilmiş şekilde uyandım. Kesik kesik ve son derece rahatsız bir uykuya rağmen yine de sabah dünden daha iyi hissediyordum. Hazırlanıp işe gittim. İlk işim şirket doktoruna gitmek oldu. Farenjit olmuşum. Ama iyileşme sürecine girmiş gibisin o yüzden antibiyotik vermeyelim dedi. Çok sevindim. İlaç kullanmayı pek sevmiyorum hele de antibiyotikleri. Ne ilaç aldığı mı sordu, ne almışsan iyi gelmiş dedi.

Halbuki C vitaminli asprin ve boğaz akıntısını engelleyen bir ilaç dışında birşey almamıştım. Bu ilaçları ve bol limonlu bitki çayı -adaçayı, ıhlamur, melisa, zencefil, havlıcan, karanfil ve kabuk tarçını değişik kombinasyonlarla- demleyip içtiğimi söyledim. Adaçayını duyan doktor inşallah 2 fincandan fazla içmemişsindir deyince şaşırdım. Meğer adaçayında yoğun miktarda östrojen varmış. Günde 2 fincandan fazla içilmesini önermiyorlarmış. Allahtan hep aynı olunca sıkılıyorum diye 1-2 fincan adaçayı ile içtiysem kalanlarını ıhlamur melisa vs ile demleyip içmiştim :) Bilmeden doğru birşey yapmışım ama bilmeyenler için yazmak istedim. Bazı çok masum bildiğimiz şeyler akla hiç gelmeyecek sorunlar çıkarabilir demek ki.

11 Mart 2009 Çarşamba


Boğazım bu sabah maksimum şişliğine ulaştı. Biraz daha şişerse nefes falan alamıycam. Şimdi bile hırlaya hırlaya dolanıyorum ama buna da şükür diyelim. Saat 7:00 de uyandığımda o kadar kötüydüm ki işe gitmedim doğal olarak. O saatten beri değişen çok fazla da birşey yok. Kahvaltı edip sıcak birşeyler içtikten sonra nispeten daha iyi hissediyorum ama sonuçta hastayım işte.

Hasta olup da evde her yattığımda aklımda sadece şu düşünce oluyor -bir an önce iyileşmekten sonra tabii. İşteyken ah şimdi evde olsam diye çemkirip duruyorum ama normal bir iş gününü evde geçirmenin de maalesef iki yolu var hasta olmak veya izin almış olmak. Ben izinlerimde hep şehir dışında oluyorum, o yüzden evde ancak hasta olunca kalıyorum. Eh tabi hasta olunca da ne o hayal ettiğin keyifler ne de planladığın işleri yapabiliyorsun. Aklımda bir sürü şey uçuşuyor ah şunu yapsam ah bunu yapsam diye ama ne mümkün başım deli gibi ağırır, boğazım sayesinde hırıl hırıl öksürürken anca yatıyorum. Of be adalet mi bu? Bir de üstüne hava nasıl güzel dışarda sanki nispet yapıyor. Gel de sinir olma.

Yine de en azından yattığım yerden uzun zamandır elimde sürünen kitabımı (Pınar Kür- Bitmeyen Aşk) okur, pek sevdiğim blogları gezerim. Hatta olur da kendimi daha iyi hissedersem öğleden sonra ütü masamın kalıbını çıkarır hatta annemin dikiş makinası ile 1-2 deneme bile yaparım. Yapar mıyım gerçekten?

10 Mart 2009 Salı


İşten dönüyordum. Arabada uyuyakalmışım. Uyandığımda yutkunamıyordum acıdan. Belki boğazım kurumuştur yemek yiyip sıcak bir şeyler de içersem birşeyim kalmaz dedim. Hem bugün spor günümdü ve saat 20:30'da pilates dersim vardı. Eve girdiğimde saat 19:00'du 1,5 saatte yemeğimi yiyip dinlenir ve turp gibi spora gidebilirdim.

Oysa daha yemeğimi hazırlarken boğazımdaki acı artmaya başladı. Yemeğe başladığımda lokmalarımı zar zor yutabiliyordum. Biraz uzandım içim geçmiş 30 dk sonra kalktığımda başım ağrısı ve korkunç bir halsizlik boğazımdaki şişlik ve ağrıya katılmıştı bile. Saat 20:15' de spora gitmekten vazgeçtim. Limonlu ve ılık bir sürü çaydan ve aldığım ilaçlardan sonra hala çok kötüyüm. Böyle giderse sabah anjin olarak uyanacağım. Offfffffffff ya :(

9 Mart 2009 Pazartesi


Üstümdeki bezginliği bir şeye yoramamıştım. Havaların devamlı kapalı ve yağmurlu olmasından falan herhalde diyordum. Biraz önce MoonSun'ı okudum da o da "bahar yorgunluğumu nedir bu halim" demiş. Gerçekten ya bahar geliyor di mi? Kesilmeyen yağışlar ve açmayan güneş sayesinde benim bünyeye bahar gelemiyor bir türlü. Yalnız sağolsun bahara, kendi gelmiyor ama vekaleten yorgunluğunu gönderiyo :P

Her cuma olduğu gibi bu haftasonu için de bir sürü planım vardı. Cuma akşamı eve gider üstümü değiştirir sinemaya giderim diyodum. Hem de bir önceki haftaiçinde Capitol Batik'teki indirimden aldığım elbisenin bir büyük bedenine bakar eğer göbişimi daha az belli ediyorsa onu değiştiririm iki iş bir arada çıkar diye hesap ediyordum. Bana eşlik etmesi için Şirinlik Muskası'nı aradım. Yüksek Lisans yapıyor kendisi ve cuma akşamı dersi varmış. İlk dönem bazı sıkıntılarından dolayı derslerin hepsini asmıştı, dolayısı ile bu döneme ders asma hakkı kalmadı hatunun. Onun gelemeyeceği öğrenince hevesim biraz kaçtı. Şimdi dedim cuma cuma tek başına napıcan ama yine de tamamen vazgeçmemiştim. Fakat işten çıkıp yağmurdan dolayı trafikte de uzun süre kalınca planımdan ve motivasyonumdan eser kalmamıştı. Evim evim güzel evim diyip attım kendimi eve, değiştirme işlerini de yarın yaparım napiim diye avuttum kendimi.

Üstümü başımı değişip rahatlayınca güzel bir salata hazırladım kendime, kocaman içinde yok yok, biraz da mantarlı et sotem vardı, yanına bir kadeh de şarap doldurdum ohh mis. Ev gibisi var mı yaa. Bu arada hazırda Slumdog Millionaire ve 1-2 tane film vardı. Onları seyretmeye başladım. Zaten sinema havamda olduğum için birini bitirip diğerine geçerek 3 film seyrettim: Slumdog Millionaire, The Accidental Husband, My Best Friend's Girl.

Bunlardan sadece Slumdog hakkında 1-2 laf edicem zira diğer ikisi zaten sadece eğlencelik romantik komedilerdi, üzerine konuşulacak kadar önemli değillerdi yani. Burda kısa bir bilgi kendimle ilgili. Sinema dedim mi ikiye ayırırım 1- eğlencelik çıtırlar 2- gerçek sinema. İkisini de seyrederim ama seyretme amaçlarım, değerlendirmelerim ve hissettiklerim farklı olur. Ve gerçek sinema dedim mi Hollywood'dan pek birşey çıkmaz bana göre. Gelelim Slumdog'a; bu film, Oscar aldığı için değil, Amerikalı'ların kendilerinden başka bir dünya ile ilgilenip bir de üstüne oscar vermelerini ilginç bulduğum için dikkatimi çekmişti. Seyrederken çok keyif aldım. Ama sonuna gelince nedense hayal kırıklığına uğradım. Çok amerikan vari geldi sonu. Tam bir "And they lived happily ever after" durumu. Peki filmin sonu başka nasıl olabilirdi diye düşünürken aslında filmin tamamındaki hep ucundan yırtma durumunun ne kadar yapay olduğunu farkettim. Canım sıkıldı. Bir yandan da sonucu "herşey alınyazısıydı" diyen bir filmi bu şekilde değerlendirmek de pek doğru değil mi acaba diye düşündüm. Ayrıca Hint kültürü de oldukça arabesk bir kültür, bu kültüre böyle bir son sıradan yerine klasik diye de yorumlanabilir belki. Düşündüm düşündüm ama bir sonuca varamadım, kararsız kaldım. Fikren sonuçlandıramadım değerlendirmemi ama hissen filmin sonu beni tatmin etmedi bundan eminim. Sinema konusunda sevdiceğim iyidir, filmi ona da seyrettirip sonrasında biraz fikir jimnastiği yaparsak belki kendimi de çözerim. Ne demişler bir elin nesi var iki elin sesi var.

Neyse sonuçta film gecesinin sonunda oldukça geç yattım. Cuma'dan cumartesi öğlene manikür pedikür için randevu almıştım. Ayak başparmaklarımın tırnaklarında batık problemi var, bu meseleyi halledip beni rahatlatabilen kişi son 10 yıldır Gülizar Hanım'dır (Bostancı Salon 8), sağolsun. Son günlerde tırnaklarım yine acımaya başladığı ve cumartesi de genelde yoğun oldukları için cuma'dan yerimi ayırtırım her zaman. Cuma günü hala motiveyken cumartesi günü sabahtan birşeyler yaparım (bir arkadaşla kahvaltı, yürüyüş vs vs) belki diye düşündüğüm için randevumu 13:30 a almıştım. Cuma akşamı Capitol planından vazgeçerken planı bu araya kaydırabileceğimi düşünmüştüm. Fakat uzun geçen gece ve üstümdeki tembellik sonucu kendimi kaldırmam saat 10:00'u buldu. Baktım hava şakır şakır yürüyüş falan hikaye, Capitol de çook uzak göründü gözüme, eh kahvaltı da evde daha tatlı olacak diye yine Capitol planını iptal ettim :). Duşumu alıp kahvaltımı ettim. Baktım saat 13:30' a çok var ama Capitol'e gidecek kadar da değil :). Aradım Gülizar Hanım'ı ve randevuyu erkene aldım. İyi ki de almışım. Öğleden sonra üniversiteden kız arkadaşlarım ile Şirinlik Muskası' nın evinde toplaşacak gün yapacaktık :) Benim işlerimi halledip eve dönmem saat 16:00 oldu. Araya market alışverişini de sıkıştırdığım için elimi kolumu dolduran torbaları eve bırakıp hemen Şirinlik Muskası'na geçtim. Kızlarla yedik, içtik, kaynattık. Pek keyifliydi. Senelerdir görüşmemiştik çok iyi oldu. Saat 20:30 gibi herkes gitti biz kaldık Şirinle. Benim kafa arkadaşların çocuklarının gürültüsüyle -alışık olmayınca- kazan olmuş eve gideyim diye tutturdum, Şirin'in de migreni tutmuş meğerse de millete belli etmemek için çabalıyomuş. Gidicem deyince bırakmadı, aradım sevdiceğim de gece geç gelecekmiş ben de kaldım. Şirinle çaylar ve kurabiyeler eşliğinde başağrımızı azaltmaya çalıştık :)

Pazar sabahı da güya erken kalkacaktım ama gözümü açtığımda saat 10:30' du. Kahvaltı hazırladık yedik derken öğlen oldu. Benimkini biraz sıkıştırdım sinemaya gidelim falan diye. Önce "tamam" dedi sonra "çalışsam iyi olacak" dedi. Bu aralar bir projesi var sabah akşam çalışıyor. Aslında kendi işi olduğu için hemen hemen her zaman çok çalışıyor. Ama yine de bu aralar abarttı. Neyse sonuçta o çalışmaya karar verdi. Ben de madem öyle Capitol'e gidip şu erteledikçe ertelediğim değiştirme işini halledeyim dedim. Hazırlanıp çıktım. Hava yine şakır şakır silecekler yetişmiyor. Kendimi dar attım otoparka.

Önce Batik'e gittim, aldığım elbisenin büyük bedeni kalmamış. İş başa düştü yani elbise büyüyemiyorsa göbek küçülecek mecburen. Elbiseyi çok sevdim çünkü, mutlaka giymem lazım. (Bir ara fotoğraf makinemi sevdiceğimin elinden kurtarırsam onu da fotoğraflayacağım.) Sonra nicedir sürdürmekte olduğum yeni parfüm arayışımın peşine düştüm ama o da sonuçsuz kaldı. Şansa bakar mısınız, girdiğim 3 ayrı yerde de test etmek istediğim parfümün ya testerı bitmiş, ya spreyi bozulmuş ya da benim denemem engel bir şeyler olmuştu. Şansıma küsüp devam ettim, hadi biraz da kışlık dolgu topuk spor siyah bir bot arayayım ama onun da sonucu başarısız. Bu arada önünden geçtiğim Euromoda diye bir bijuteride %50 kadınlar günü indirimini görünce toka ve taç baktım. 6,5 TL'ye 2 taç, 6 da toka aldım. Sonra Body Shop'ta da indirim olduğunu farkettim. %50 indirimle 15 TL'ye mandarin ve orkide özünden bir koku aldım. Tam önünden geçerken Watson's ı gördüm ve aklıma uzun zamandır bulamadığım oral-b'nin brush-up'ları geldi. Girip bir bakayım dedim ki amanın bir kalabalık, meğer burda da %50 indirim varmış. kalabalığı yara yara brush-upları aradım bulamadım -yaaa kullanan biri bana nerden aldığını söyleyebilir mi iflahım kesildi aramaktan- çıkışa doğru giderken biri flormar biri alex avien 2 far çarptı gözüme biri 6 biri 11 TL onları aldım. Dışardan aynı gibi görünüyorlar ama sürünce biri yeşil diğeri bayağı cırt bir cam göbeği oluyor -bunu da bir ara resmedeyim. Sonra hemen yanında 1,25 TL' e Maybeline Colorama ojeler vardı, 2 tanede onlardan kaptım. Bu markayı çok seviyorum çünkü çok uzun dayanıyor, kesinlikle koyulaşmıyor ve ucuz :) Tam kasanın yanında da Nivea'nın sivilceleri kurutmak için çıkardığı bye-bye spot! sos stick ürününü gördüm. Burnumun yanında çıkmaya uğraşan sivilcemin sızısını hatırlayarak ondan da bir tane aldım. 15 TL'den 7,5' a iniyordu. Aslında böyle bir alışverişe hiç niyetim olmadığı için fırsatı çok da iyi kullanamadım. Oysa Nivea'nın çok sevdiğim bir allığı vardı onu alabilirdim, sonra devamlı kullandığım Loreal Telescopic Mascara dan yedek alabilirdim. %50 çok iyi indirim ama ben hazırlıksız yakalanınca pek verimli kullanamadım. Biraz da kalabalıktan bunaldığım için kendimi dışarı dar attım. Yine de kısa günün karı, kendime kadınlar günü hediyesi birkaç parça almış oldum.

Çok değil 2 saat dolaştım ama eve döndüğümde benden mutlusu yoktu. Öğleden sonrası için yaptığım planlarım da bu mutluluk ile kanepeye serilip kısa sürede oracığa kök salmamla suya düştü. Gece yatana kadar yemek yemek dışında sevdiceğimin dizinin dibinden hiç kalkmadım. Kanepeye yayılmış, kucağımdaki laptop'ın sıcaklığı ile mayışmış blog blog gezerken mırıldandım da mırıldandım.

Not : Nivea Sos Stick çok başarılıymış dün bir yanardağa benzeyen sivilceme, bir eve ilk geldiğimde bir de yatarken 2 kere sürdüm ve bu sabah sivilcemin yerinde yeller esiyordu.

6 Mart 2009 Cuma


Hiçbir zaman zayıf biri olmadım -en azından 12 yaşımdan beri. Çoğunlukla normal kilo da, belki biraz balıketi ama hiçbir zaman zayıf değil. Kilo almaya yatkın bir bünyem, her an azmaya hazır bir iştahım var. Allahtan iradem sahip olduğum en güçlü şeylerden biri de kendimi dizginleyip kilomu koruyabiliyorum. Ama yoruluyorum o da bir gerçek..

Her zaman lokmalarımı saymak, açlıktan dönmüş gözlerimi doyurmak, sağlığıma zararlı şeyleri mutfağımdan uzak tutmaya çabalamak beni yoruyor. İşin kötüsü yemek yapmayı yeni lezzetler denemeyi de seviyorum. Mesela dün akşam evde olan kabaklardan her zaman yemeye alışık olmadığım bir şeyler yapayım dedim ve başladım yemek bloglarını gezmeye. Bir sürü tarif vardı gözüme harika görünen ama o fazla unlu, bu fazla yağlı diye hepsini eledim, içime sinen ve daha önce denemediğim bir tarif bulamadım. Bir yandan da bakıyorum da yemek blogu yazanlar her gün değişik yemekler, ha bire pastalar börekler falan yapıyorlar. Çok merak ettim bu hatun kişilerin kaç kilo olduğunu. Yani ben hergün ordaki yemekleri yesem 1 ayda 100 kg'ı vururum herhalde diyorum.

Merakla hemen profil fotoğraflarını karıştırmaya başladım. Çoğunda fotoğraf yoktu ama olanları da hiç kilolu görünmüyordu. Çoğunun evli ve çocuklu olmasından hareketle acaba yaptıklarının çoğunu aileleri yiyor da kendileri sadece tatmakla mı yetiniyor diye yeni bir teori geliştirdim. Ama bunu okuduklarımdan anlayamadım tabii.

Ay çok merak ediyorum gerçekten. Hem bu kadar çeşit ve çok da masum olmayan yemekler yapıp, yiyip hem de nasıl zayıf olunabilir. Fena halde kıskanıyorum hanımlar bilesiniz. Sayın yemek bloggerları yaptığınız yemeklerin hepsini yiyyor musunuz? Yiyiyorsanız zayıf mısınız? Zayıfsanız yolu nedir? Söyleyin de ben de bu eziyetten kurtulayım lütfeeennn!!!

4 Mart 2009 Çarşamba




"Kaç kitap okuyunca âlim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin olurdu insan?"

Mahrem / Elif Şafak


Elif Şafak' ın en sevdiğim kitabıdır, Mahrem. Bence hala daha güzelini yazamamıştır. Geçenlerde o blog senin bu blog benim dolaşırken görmüştüm bu alıntıyı. Alıntıyı okurken kitabı ilk okuduğum an ki gibi heyecanlandım. Evde olsam hemen kütüphanemden kitabı kapar rastgele sayfalar açıp okurdum diye hayıflandım.

Ah ah iş yerinde olmasam neler yapardım kimbilir? Son zamanlarda iş yerinde geçirdiğim zamanı büyük bir kayıp gibi görmeye başladım -çok fena. Burda olmasam istediklerimi yapacak dünyalar kadar zamanım olacakmış gibi geliyor. Oysa ben gün ışığını görebileceğim her dakikayı buraya kapanmış geçiriyorum ve bu beni çok mutsuz ediyor. Bu duyguya esir olup yılmamaya çalışıyorum ama nafile. Yine de şunu biliyorum ki hiç çalışmasam, hiç uyumasam ve gün 24 saat istediklerimi yapma şansım olsa yine de daha fazlasını isterdim. Adım üstümde arsızım işte napiim :)

3 Mart 2009 Salı


Marifet hiç ezilmemek bu dünyada,
Ama biçimine getirip ezerlerse
Güzel kokmak
Kekik misali
Lavanta çiçeği misali
Fesleğen misali
Itır misali
İsa misali
Yunus misali
Tonguç misali
Nazım misali

Burnumda ıtır kokusuyla okudum bu sabah Mutfakta Zen'i.
Bedri Rahmi'nin bu güzel dizeleriyle başlayan öyküsünü siz de okuyun istedim.

Ağzına sağlık Tijen...

2 Mart 2009 Pazartesi


Bugün yine pazartesi. Haftasonları ne kadar kısa. Aklımdakilerin yarısını yapamadan geçip gidiveriyor. Cuma akşamı ne güzel 2 gün bir sürü şey yapıcam derken bir baktım pazartesi sabah işe gelmişim.

Cuma akşamına geri dönmek istiyorum. Ne güzel hafta bitti diye sevinçle annem ve babamla yemek yemek için eve gelmiştim. Keyifli yemek ve sohbetten sonra onları eve uğurlayıp cumartesi için planlar yapa yapa yatmıştım.

Yılbaşından hemen sonra yolda yağmur suyu ile dolduğu için göremediğim bir çukura düşmüştüm. Sonrasında yavaş yavaş arabanın gidişi bir değişmişti. En son geçen hafta uzun yol gidince baktım arabanın elden geçme zamanı gelmiş. Cumartesi sabah erkenden arabayı servise verdim. 2 saat sonra olan cilt bakım randevuma kadar soğukta sokaklarda dolaşmak istemedim. Eve döndüm, sevdiceğimle kahvaltımızı ettik. Sonra onu evde bırakıp güzellik salonuma doğru yola çıktım. Uzun süredir cildimi emanet ettiğim Yetkin Hanım beni bekliyordu. Yaptığı bakım ve masajla beni bayağı şımarttı.

Ordan çıkıp pazar günü için planladığım DIY (Do it yourself) projem için Kadıköy'deki kırtasiyeleri gezmeye başladım. Plan şöyleydi aşağıda resmi olan Ikea'dan tanesi 1,5 TL' ye aldığım karton kutuların üzerine odamın renklerine uygun desenler yapacaktım.
Şöyle bir bakınca en hesaplı ve kolay yöntemin stencil yapmak olcağına karar verdim. Daha önceden başka şeyler için aldığım akrilik boyalarım vardı. Haftaiçinde fırsat bulduğum kısa anlarda internetten bulduğum çeşitli desenleri photoshop da biraz oynayarak stencil olabilecek hale getirmiştim. Bir tek kretuar bıçağına ihtiyacım vardı. (normal maket bıçağı ile denedim ince yerleri kesmek çok zor oluyor) Tabi mağazalara girip çıktıkça ve yeni şeyler gördükçe aa şunu da alsam bunu da alsam derken listeme 1-2 şey dada eklemiş oldum ama temelde ana fikirden sapmamayı başardım.

Yoldan çıktığım tek an önünden geçtiğim bir kozmetik dükkanına göz kalemi almak için girmek oldu. 1 tek göz kalemiyle başlayan maceram 3 cilt bakım ürünü (3 alana 1 bedavaydı), 4 kalem, 1 eye liner, 2 ruj ile son buldu. Hediye olarak da cilt bakım ürünlerinden birini, 2 ruj ve 1 çanta verdiler.Kendimi nasıl dışarı attığımı bilemedim :)

Arkasından Kadıköy'de Dios Mioo! adında bir aksesuar butiği olan çok sevgili arkadaşım Pınar'a uğradım. Bu dükkanı herkese tavsiye ediyorum. Çoğu el yapımı ve özgün çok güzel aksesuarlar bulabilirsiniz. Facebook'da da grupları var oraya üye olanlara ekstra indirimler yapıyorlar. Neyse işte ona uğradım tabi cumartesi olduğu için oldukça yoğundu. Giren çıkanların arasında bir çay içecek kadar oturup kaçtım. Akşam için annemin balık siparişini halledip servise arabayı almaya gittim. Bakımdan sonra kız gibi olmuş arabamla annemlere doğru yola çıktım. Beraber yenilen akşam yemeği ve uzuun sohbetten sonra oldukça geç bir saate eve döndüm.

Geç yatmaya bir de bütün haftanın yorgunluğu da eklenince pazar günü ancak öğlene doğru kalkabildim. Kalvaltıdan sonra doğru stencil projesinin başına geçtim. Önce müsvedde kağıtlarında yaptığım 1-2 denemeden sonra başladım kutulara desenleri boyamaya. Düşündüğüm kadar kolay olmadığını söylemeliyim. Boya yoğun olduğunda kalıbın kenarlarına bulaşıyor, az olduğundaysa istediğim rengi vermiyordu. Boğuşa boğuşa akşamı ettim ama kutularım bence çok çok şirin oldular :) Siz ne dersiniz?




Bu sonuncu da benim salaklığıma kurban gitti maalesef. Desenin kutu üzerindeki konumunu hiç ölçüp biçmeden başlayınca bir yanında desenler yarım kaldı :( İnternette bulduğum bir kumaş deseninden yola çıkmıştım ve aslında güzel de sonuç vermişti ama sonuç böle yamuk yumuk olunca ben de bu kutuyu dolap içinde kullanmaya karar verdim.


Bir de farkettim ki fotoğraflar flaşla olduğu için renkler olduğundan farklı çıkıyor. Mavi çok parlak kırmızı da bordo gibi çıkmış. Fırsat bulursam gün ışında da benzer fotoğraflar çekip koyacağım.