29 Şubat 2016 Pazartesi

88. Oscar Ödül Töreni ya da Beklenmedik Bir Sosyal Mesaj Bombardımanı





Gün bitmeden bu yıl 88. si düzenlenen Oscar yarışı ile ilgili bir kaç kelam da ben etmezsem eksik kalırım :)

Bu hafta pazartesi sabahı için planım geceden kaydettiğim Oscar Törenini uzun bir kahvaltı eşliğinde seyretmek ve haftaya keyifle başlamaktı. Aldım çayımı kahvaltımı ve başladım töreni seyretmeye. İşte benim Oscar izlenimlerim.

Öncelikle şunu bir özet gibi söylemeliyim. Bu sene bence filmler açısından zayıf ancak Akademi ve tören açısından tarihi bir yıldı. Gelelim nedenine :)

Bu senenin Oscar' ına damgasını vuran ve bu seneyi bize en çok hatırlatacak şey Leonardo DiCaprio' nun senelerdir alamadığı Oscar heykelciğine nihayet kavuşup kavuşamayacağı gibi görünse de bence bu sene Akademi tarihine en sosyal içerikli töreni düzenleyerek damgayı vurdu.







Oscar adayları açıklandığında ortaya çıkan siyahi aday olmaması durumunun alevlendirdiği ırkçılık tartışmaları genişleyerek aslında film endüstrisinde çeşitliliği desteklemeyen ve tüm ırklara, cinslere fırsat eşitliği sunmayan katı bir yapısı olduğu, "beyaz adam" değilseniz şansınızın nasıl dramatik şekilde düştüğü gibi konularda açılım yaparak büyüdü de büyüdü.  Bunlar ülkemiz basınına pek yansımasa da Amerika'da ciddi bir ses buldu kendine.

Törenin açılışı ile beraber Akademinin de artık bu konu ya da belki başka bir bakış açısıyla baskıya sessiz kalamayacağı anlaşıldı. Sunucunun sunum performansı pek tatmin edici olmasa da bir siyahi olarak yaptığı konuşmanın ana vurgusu ayrımcılıktı. Tören boyunca devam eden espriler, klipler ve sunumlar hep bu konu odaklıydı.






Şimdiye kadar genelde bu tür konulara deyinen filmlere ödül vererip araya da bir kaç üstü örtülü espri sıkıştırmaktan öte sosyal tavır göstermeyen, genelde dolaylı ifadeyi tercih eden Akademi bu sene kendini aşarak törenin ana konseptini ayrımcılık olarak belirlemiş ve direk bu konuya odaklanmıştı. Ancak asıl vurucu nokta törenin en heyecanlı noktasında da Akademi Başkanı Cheryl Boone Isaac' in yaptığı konuşma ile üyelerine tavrını ve talebini resmen deklare etmesi oldu bence. Benzeri yaşanmış mıdır bilemiyorum, bilen varsa iletsin lütfen ancak benim hatırladığım hiçbir törende böylesi bir konuşma yer almamıştı.


Boone Isaac'in tüm salonu "sizden, hepinizden bahsediyorum" diyerek olaya dahil ettiği, orijinalini aşağıda bulabileceğiniz ve bence son derece başarılı konuşması için şu iki cümlenin fikir vereceğini düşünüyorum. Birebir çeviri değildir ancak kelime dizimleri farklı olsa da ifade olarak söylediklerinden alıntıdır.

- Sinema endüstrisi de seyircisi kadar çeşitli olmalıdır.
- İş burada kafa sallayıp onaylamakla bitmiyor, bizler yaptığımız işlerde tavrımızı koyup aksiyona geçmeliyiz ki işler değişsin







Törende gerçekleşen bir diğer  Lady Gaga' nın showuydu. Bu tanımın sizde bambaşka şeyler çağrıtırmasına izin vermeyin. Tanındığı çılgın yönünün aksine güçlü kadın ve iyi şarkıcı kimliklerini takınmış şekilde gerçekleştirdiği showunun en vurucu kısmı şarkının sonunda sahnede kendisine katılan "cinsel saldırıya uğramış" kişilerden oluşan koroydu.


Akademinin ayrıcımcılık ve ezilenlerden yana gösterdiği bu güçlü tavrın yanı sıra ödül alanların da güçl mesajları vardı ve sanırım en büyük vurgu "insan oğlunun çevreye verdiği zarar" konusunaydı. Mad Max filminin çeşitli ekiplerinden, Leonardo DiCaprio'ya kadar bir çok kişi iklim değişikliği ve çevreye insan eliyle verilen zarara dikkat çekti.








Buna bir de dolaylı mesajları ekleyelim ki bence Spotlight filmine verilen En İyi Film Oscar'ı tam da böyle bir günah çıkarma ödülüydü. Evet filmi seyrettim, evet konu çok vurucuydu ancak kurgu, oyunculuk, yönetmenlik,ses, efekt, görüntü,kostüm ya da aklıma gelen sinema ile ilgili  gelebilecek hiçbir açıdan benzerlerinden hiçbir farkı yoktu. Buna rağmen En büyük Oscar'ı o aldı. Bu da Akademinin sıkça yaptığı dolaylı tepki gösterme vakalarından biriydi bence.

Bütün bunlar bir araya geldiğinde gözardı edilemeyecek yoğunlukta bir sosyal mesaj bombardımanıydı bence bu seneki Oscar Töreni. Eminim Amerikalı kendi işine gelmeyeni yapmaz, bu da bu zamanın iyi satanı diyenleriniz çıkacaktır, doğru da olabilir ancak yine de böylesi büyük bir kitleye ulaşan dünya çapında bir yayında eğlencenin yanında bu konulara yer açılmış ve önem verilmiş olması bile önemli bir hareket bence.








Filmlere gelirsek Spotlight' ın En İyi Film Oscar'ını alması dışında önemli bir sürpriz yoktu bence. En İyi Erkek Oyuncu yarışında Eddie Redmayne' e yazık oldu demeden de geçemeyeceğim.

Gelelim Oscar'ın olmazsa olmazına :) Bir bayan olarak tabii ki kıyafetlere kayıtsız kalmadık.


İşte benim favorilerim :





Bunlar da çok yazık olmuş dediklerim ki beni en çok hayal kırıklığına uğratan Heidi oldu :(










19 Şubat 2016 Cuma

Affet bizi Sabahattin Ali!







Sabahattin Ali en sevdiğim yazarlardandır. Eh bir de memleketlim, Eğridere'den. Tüm romanlarını okumuşumdur, belki birden bile fazla. Kızının yazdığı yukarıdaki kitabı ise basılır basılmaz almış ama nedense okumamıştım. Geçen hafta elime aldım ve bitirene kadar bırakmadım.

Sabahattin Ali ile ilgili çok daha kapsamlı araştırmalar var mutlaka, kitapta da bunlardan alıntılar var. Yine de en yakınından ona bir bakmak farklı bir duygu yaratıyor.

Fakat benim bahsetmek istediğim asıl konu tam olarak ne bu kitap, ne de Sabahattin Ali. Kitabın sondan bir önceki bölümü olan "Sonun başlangıcı ve Marko Paşa" bölümünden gözüme çarpan bir bilgi ve beni düşünmeye yönlendirdikleri.








Bu bilgiye gelmeden kısaca Marko Paşa'dan başlayalım. Marko Paşa bir mizah dergisi. Sabahattin Ali' nin sahibi olduğu, kendisi ile beraber Aziz Nesin, Şerif Hulusi, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz'un yazdığı haftalık olarak çıkan bir dergi.

Dergi 1946-1947 yıllarında 22 sayı olarak basılıyor, sonra kapatılıyor ama ismi değişerek Malum Paşa, Merhum Paşa vs... olarak basılmaya devam ediyor ama biz işin başlangıcında, Marko Paşa olduğu dönemde kalalım. 

Şimdi olayın benim ilgimi çeken kısmına gelelim.

Derginin tirajı Filiz Ali'nin kitapta (sf. 139) yazdığına göre son sayısında 43.000, Vikipedi'ye göre ise 60.000-70.000 düzeyine çıktığı zamanlar olmuş. Biz 43.000'i baz alalım.

Bir diğer bilgi ise derginin İstanbul, Ankara ve İzmir'e dağıtım ve satışı için anlaşılan bayilerin derginin ilk sayısı çıktığı gün hep bir ağızdan fikir değiştirip! "biz bu dergiyi satmayız" demesi. Hal böyle olunca ilk sayıyı Sabahattin Ali ve Aziz Nesin kendi imkanları ile bu illerde belli yerlere ulaştırıyor. O günün şartlarında zaten kaç gazete bayii vardır, kaçı bu tür bir dergi satar siz düşünün. Ama Marko Paşa her hafta basılıyor ve yok satıyor. 

Daha kitabı okurken hangi yıl olduğundan bağımsız, Türkiye'de basılan haftalık bir dergi için 43.000 çok iyi bir tiraj diye geçti içimden. Sonra yılın 1947 olduğunu düşünce daha da çarptı beni bu bilgi ve hemen karşılaştırma yapabileceğim bazı bilgileri araştırmaya başlarım. İşte kabaca bulduğum rakamlar:


Yıl 1947, İstanbul nüfusu 1.107.000, Ankara ve İzmir Nüfusu ile ilgili net kaynak bulamadım bazı yazılardan aldığım bilgiyle Ankara 300.000 civarındaymış, olmaz ama hadi İzmir'de o kadar olsun dedim. Hatta sayılar yuvarlak olsun diye cömert davrandım ve bu üç ilin toplam nüfusunu 2.000.000 kabul ettim.


2.000.000 nüfusa 43.000 adet dergi, yani her 46,5 kişiden biri hafta 1 kere siyasi bir mizah dergisi okuyormuş.


Bugün bu üç ilin toplam nüfusu yaklaşık 25.000.000, Türkiye Nüfusu 75.000.000. Peki bugün Marko Paşa benzeri bir dergi kaç adet basılıyor?

Piyasaya siyasi mizah yapan, Marko Paşa benzeri içerikte dergi var mı diye baktığımda OT Dergi ve Kafa'nın başı çektiğini gördüm. Sanırım en büyük tiraj OT Dergi' ye ait. 2014 için Metin Üstündağ 40 - 45 bin okurdan bahsediyor, 2015' deki bir ekşi sözlük entry'sinde ise  95.000 gibi bir tirajdan söz ediliyor. Maalesef bu rakamı resmi bir kaynaktan teyit edemedim, dergiye mesaj attım ama yanıt alamadım. Sonuçta bonkör davrandım ve 100.000 tiraj yaptığını varsaydım (ki bence abarttım ama olsun). 






Yıl 2016, mahalledeki markette (tüm Migros' larda satılıyor mesela) bile siyasi mizah dergisi satılıyor ve ancak her 750 kişiden biri ayda 1 kere siyasi mizah dergisi okuyor. 

Hadi bunu yine 3 il bazında karşılaştıralım, 75.000.000 olmasında 25.000.000 olsun dağıtımı yaptığımız kitle.

Yani en iyi şartlarda bile ancak her 200 kişiden biri ayda 1 kere siyasi mizah dergisi okuyor.

Şimdi bu duruma, "ama o zaman okunacak çok az şey vardı", "insanların vakti daha çoktu", "televizyon yoktu", "internet yoktu" gibi bahaneler bulanlar olabilir, bulmayın bence! Aynı mantıkla bugün kaynaklara ulaşım kolaylığı, sosyal medyanın reklam gücü gibi bir sürü başka avantaj olduğunu da söyleyebiliriz. Ayrıca televizyon varsa, kapatma düğmesi de var değil mi? 

Mutlaka ki aynı zamanlar ve şartlar değil ama hayatın hep daha ileri gitmesi gerektiği düşünüldüğünde sizce de büyük, çok büyük bir gerilemenin işareti, gittikçe okumayan, düşünmeyen bir toplum olduğumuzun basit bir kanıtı değil mi bu rakamlar?

69 yılda, siyasi mizah okuyan "haftada 46,5 kişiden biri" nden, iyi şartlarda "ayda 200 kişiden biri"ne gerilemişiz.

İnsan bu uğurda ölenlerden utanmadan edemiyor. Affet bizi Sabahattin Ali...