tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2014 Cumartesi

40'tan önceki son çıkış






Evet 40' tan önceki son çıkışı da geçtik. Bundan sonraki durak sırıtarak beni beklese de hemcinslerim kulağıma 39' da uzun süreli bir mola verebileceğimi, bunun neredeyse bir gelenek olduğunu fısıldadığı için içim rahat :)


Buraya kadarına sonsuz minnet duyduğum hayatımın gelecek günler için de bana güzel sürprizler hazırladığına kuşkum yok. Adı 39' da, 40' da, 50' de olsa farketmez, heyecanla bekliyorum gelecek günleri de. Yine de 39' daki konaklama hakkımı saklı tuttuğumu belirtmek isterim, insanın ne zaman neye ihtiyacı olacağı belli olmaz :))






Zamanın hızlı akışına inat sonbaharın bu güzel günlerini biraz olsun yavaşlatıp tadını çıkarabilmek için artık geleneksel hale getirdiğimiz doğumgünü seyahatimizi bayramla birleştirip 15 gün İstanbul'a veda ettik.


Bayramda annemleri, sonra kayınvalidemleri ziyaret edip doğumgünüm için 4 günlüğüne aynı geçen sene ki gibi Sakız Adası'na kaçıverdik.






Adanın önemli yerlerini geçen sene zaten gezdiğimiz için bu sene biraz yatma, dinlenme tatili yaptık.
Tatlı tatlı esen meltem ve pırıl pırıl parlayıp usul usul ısıtan güneş altında kah balkonumuzda, kah plajda kumların üzerinde yayıldık, okuduk, dinlendik. İstanbul' un bizi bekleyen soğuk ve gri havasına dönmeden bol bol mavi gökyüzü, sapsarı güneş ve iyot kokusu biriktirdik.





Adayı ne kadar çok sevdiğimizi bir kere daha teyit ettik. Cindy ve Yiannis' le dost sohbetler yaptık. Bol bol yedik içtik. Bir kere daha yaşadığımız güzellikler için şükrettik.

Dönüşte ailelelerimizi bir kere daha kucakladık ve maalesef tüm tatilin en tatsız kısmı olan bu sevimsiz şehre geri döndük.






Kasımın ilk haftası bize yine bir seyahat görünüyor, bu sefer uzak diyarlara. O güne kadar buralarda olmaya gayret göstereceğim.

İyi hafta sonları,





15 Ağustos 2014 Cuma

Yuvaya dönüş...


Aman tanrım! Resmen aylar olmuş bloga yazmayalı!

Uzun süredir yazmadığımı biliyorum.  Fakat Instagram'da paylaşımlarımı sürdürdüğümden olsa gerek, aranın bu kadar açıldığını fark edememişim.

Son yazımdan beri çok koşturmalı günler geçirdiğim ve aylardır eve adım atmadığım doğrudur. Blogdan bu kadar uzak kalışımın sebebi de en başta budur. Gerçekten de lafta değil harbi harbi çok koşturmalı günler geçti. Bakın biraz anlatayım:

Nisan ilk yarısını kendi adıma büyük bir sarsıntı ile atlatınca, ayın ikinci yarısında kardeşimin birkaç günlüğüne İngiltere'den gelmesini fırsat bilip hep beraber kendimizi Küçükkuyu' ya annemin kollarına attım.

Bolayır-Çanakkale - by TR

Küçükkuyu - by MRA




Küçükkuyu - by MRA



Küçükkuyu - by MRA




Kardeş, gelin ve sevdiceğimle beraber anne şevkati ile geçen bol baharlı birkaç günün ardından bizim çocukları İstanbul uçağına bindirip, kendimizi bahçeyi kolaçan etmek için birkaç günlüğüne İzmir'e attık.


Seferihisar - by MRA


Baharları çok sevdiğim malum, Ege de sağolsun tüm bonkörlüğü ile bizi yoğun geçecek yaz günlerine harika bir ziyafeti ile bir güzel hazırladı. Kendi tarihimde bir ilki de bu gel bahar günlerinin birinde yaşama fırsatı buldum; motorsiklet kullanmak! Hızdan son derece korkan ve bu tür araçlarla trafiğe çıkmayı delilik sayan ben, herşeye rağmen elektriklisinden dolayısı ile sessiz ve makul bir süratte gidebilen motorsiklet bulunca hemen bir deneme yapıverdim :) Çok keyifli olduğunu inkar etmeyeceğim ancak ben kuşlar, yılanlar ve kaplumbağların cirit attığı arabaların pek uğramadığı köy yollarında yaptım ilk sürüşümü ve trafiğe çıkmaya cesaret edebileceğimiTürkiye şartlarında hala hiç zannetmiyorum :(  Yine de keyifli bir deneyimdi. Denemediyseniz mutlaka deneyin, tabii dikkatlice :)

Sığacık - by MRA


Mayıs, bir yandan düğün hazırlıkları, bir yandan bizim düğün öncesi ve sonrası konaklamalarımızın ayarlanması gibi işlerin telaşı ile başladı. Benim yapımdan mıdır nedir bizim aile de bir şekilde her iş benim elimden öper :)

Düğün esnasında da bu durum değişmedi. Kalacak yerin ayarlanmasından annemin ve babamın giyeceği kıyafetlerin seçilmesine, düğün mekanının ve masaların süslenmesinden düğün pastasına kadar herşey yine bir şekilde benim elimden geçti. İçimde iflah olmaz bir organizatör var maalesef :)

Düğün işi önce sakin sakin başladı, kendi tecrübelerimden yola çıkarak yardım edecektim. Bu aşamada mekan dışında hiç birşey belli değildi. Önce İzmir dönüşü, gelinimiz, kızkardeşi ve ben üç kız Mayıs başında bir Datça seyahati yaptık. Hava ara sıra kapasa da Datça'nın keyfini çıkardığımız birkaç gün oldu. Keyif yanında bolca çalışma da yaptık tabii, ön fizibilite ve planlama gezisi diyebiliriz bu geziye :) Düğünün yapılacağı yerin ziyareti, mekanın bize sunabileceklerinin belirlenmesi, eksiklerin ve taleplerin detaylandırılması, temanın belirlenmesi, organizasyon şirketleriyle görüşmeler falan filan...



Datça - by MRA


Bu birkaç günün sonunda en azından elimizde ne olduğunu, nelere ihtiyacımız olduğunu ve tabii biraz da nasıl bir tema istediğimizi belirleyerek İstanbul'a döndük. Burada da birkaç şirket ile görüşüp, bir de üstüne detaylı bir Eminönü/Şarkhan ziyareti yaptıktan sonra bizim çocuklar organizasyon şirketi ile çalışmamaya onun yerine tüm süslemeleri ve organizasyonu bizim yapmamıza karar verdiler. Ve tabii bu kararlarıyla düğün organizatörü tacını da bana takmış oldular :)

Omuzlarımda bu ağır yükle, gelin ve damadımızdan istediklerini ve temayı netleştirmelerini rica ederek İzmir'e hareket ettik. Sanırım herşey bu yolculuğun başında göç eden binlerce leyleklik bir sürünün altından geçmemizle çığrından çıktı :) Öncesinde de fena değildik ama bu sürüden sonra iflah olmadık diyebilirim :)

Bu sene geç gelen yağışlar sebebiyle bahçeye Nisan ayında çok fazla birşey yapamamıştık. Hal böyle olunca Mayıs'ta kendimizi bahçeye verdik. 15 dönümün otlarının yolunması, 500'e yakın ağacın diplerinin kazılması, kazıklarının düzeltilmesi falan gibi bizi her gün pestile çeviren işlerle uğraştık .



Seferihisar - by MRA


Haziran başı İzmir'deki işleri kolaylayıp annemi Küçükkuyu' dan alarak İstanbul'a yarışmanın yeni bir etabı için geri döndüm :)

Düğün 21 Haziran'da yapılacaktı, biz 14 Haziran günü İstanbul'u terkedip düğün hazırlıkları için Datça'da olacak şekilde yola çıkacaktık ve 2 Haziran günü henüz annem, babam ve benim ne kıyafetimiz, ne ayakkabımız ne de diğer aksesuarlarımız vardı.

Bununla beraber, "yapılması gerekenler listesi"nin ilk sıralarını süsleyen, düğün süslemeleri için malzemelerin alınması, İngiliztere'ye gidecek kardeş için bazı ev eşyaları alışverişi ve tabii bir de fırsat bulunursa kuaföre gidip insan içine çıkabilecek hale gelinmesi işleri vardı. Listenin en kallavi maddelerinin hemen altında bavul aç, çamaşır yıka, evi temizlet, ütü yap, bavul topla, İstanbul'da bir hafta daha kalacak sevgili için yemek yap türü işlerin pis pis sırıtarak beni beklediğini ise çoktan tahmin etmişsinizdir :)

Bu iki haftayı atlatıp Datça'ya vardığımızda asla gerçekleşmeyeceğini bile bile dinlenme hayalleri kuruyordum.
Oysa günlerimiz rüzgar gibi hazırlıklarla geçti. Her gün keyifli bir kahvaltı sonrası harıl harıl çalışmaya başladık, çoğunlukla akşamüstüne kadar çalışıp akşam üstü bir deniz ve yemek molası verdikten sonra gece de devam ettik.


Düğün hazırlıkları - Datça - by MRA



Allah'tan ekip sağlamdı, annem, babam, kuzen, teyzeler, dünürler, gelin ve damat herkes bir şeylerin ucundan tuttu. İtiraf ediyorum oldukça yorucu ama bir o kadar da keyifli bir süreçti. Oldum olası sevdiklerimle beraber bu tür imece işler yapmak çok keyif alırım, bu sefer de aynen öyle oldu.



Hazırlıkta emeği geçenler - Datça - by MRA



Bu yoğun çalışmanın sonucunda bize acıyan damat düğüne iki gün kala bizi dinlendirme kararı aldı :) ve cümbür cemaat bir tekne kapatıp kendimizi egenin mavi sularına bıraktık.






Bu yoğunlaştırılmış dinlence sonrası düğün gününe zımba gibi başladık. Fakat gel gör ki Datça'nın rüzgarı yine yapacağını yaptı.

Düğün yemeği otelin havuz başında olacaktı ancak kokteyl ve başlangıç için çocuklar sahili istemişlerdi. Gel gör ki rüzgar yüzünden sahilde durmanın imkanı yoktu, saatte 30 km üstü esiyordu varın siz düşünün. Bırakın süsleri biz bile uçabilirdik :)



Düğün günü - Datça - by MRA



Ama bizim yapılacak bir düğünümüz vardı ve rüzgara pabuç bırakmaya da hiç niyetimiz yoktu. Hemen hızlı bir reorganizasyon ile kokteyli havuz başının yanındaki yemek alanına yakın bir noktaya aldık ve hazırlıklara başladık. Tüm gün hiç durmadan, abartmıyorum hiç durmadan ve öğlen yemeği yediğimiz 15 dk dışında hiç oturmadan koşturdum. 120 kişilik düğün için tesis mekan süslemelerini önceden yapmamıza izin vermiş ancak masaları en erken saat altıdan sonra kurmaya başlayabileceğimizi söylemişti. (Oteldeki diğer müşteriler sebebiyle)  Biz de gün içinde yapabileceğimiz tüm hazırlıkları bitirip son 1 saatte de kişi sayımızı arttırarak hız kazanmayı planladık. Çoğu şey planladığımız gibi gitmesine rağmen son 1 saati tekrar yaşamak ister miyim bilemiyorum :) Kendimi bir yandan ortalıkta birilerine direktifler verir, diğer yandan bir şeyler yapmaya çalışırken hatırlıyorum sadece :) Survivor yarışmaları gibiydi :)



Düğün mekanı - Flow Surf Otel Datça - by OA



Misafirler gelmeye başladığında tüm detayları tamamlamış ama pilim de bitmiş olarak yerimi giyinip hazırlanmış karşılama komitesi bırakıp hazırlanmaya ancak gidebildim. Fakat görümce olarak pilimin bitmesine izin veremezdim :) Daha önümüzde hoplanıp zıplanacak koca bir gece vardı. Bu motivasyon ile dışarıda karşılama ve kokteyl sürerken biz kuzenle içeride dünyanın en hızlı hazırlanma sürecine başladık. Bir yandan günün kir ve pasından arınırken diğer yandan artık çok geç olduğu için gidemeyeceğimiz kuaförün yerine saç ve makyajımızı yapmamız gerekiyordu. 45 dakikanın sonunda tüm hazırlıkları tamamlamış ve düğündeki yerimizi almıştık.



Kardeşler ve eşleri :) - Datça - by Gamsız Böcük



Düğün her açıdan çok keyifliydi, gelin ve damat pek mutluydu -nazar değmesin- biz de tüm yorgunluğumuza değecek övgüler ve hatta otel yöneticisinden iş teklifi bile aldık :) Fakat herkes bir yana beni en çok mutlu eden kısım ise kardeşimin ve eşinin yaptıklarımızı beğenmesi ve bu güzel günlerini biraz daha güzelleştirebilmek oldu. Tüm zorluklarına rağmen insanların neden özel günleri organize eden işler yapmayı sevdiğini bir kere daha anladım. Mutlu günleri daha da mutlu yapmanın keyfi paha biçilemez :)



Dileğimizi dileyip feneri suya bırakırken - Datça- by OA



Düğünü bitirince bize yine İzmir yolları göründü. Temmuz başı itibari ile bizim bahçe ve ev döngüsü tekrar başladı. Bu kısmın detayları akıllara zarar ve ben şimdilik hatırlamak istemiyorum :) bu sebeple pas geçiyorum.


Bahçe ve ev derdi yetmemiş gibi bir de gönüllü ruhum beni ele geçirdi ve Seferihisar gönüllülerinin çalışmalarına katıldım. Sağolsunlar beni hemen çekirdek ekibe aldılar ve orada olduğum süreçte bir sürü toplantıya ve çalışmaya da dahil ettiler. Sayelerinde kendimi şimdiden Seferihisarlı gibi hissettim.


Seferihisar gönüllü takımı çalışmaları - by MRA


Bu arada Seferihisar'ın keyfini de her fırsatta çıkarmaya çalıştım. Akşam geç saatte de olsa deniz sefası yaptım, bol bol güneş batırıp, her birine ayrı kadeh kaldırdım. Geçmiş günün yorgunluğunu unutup, gelecek günün sürprizlerine hazırlanmak için Seferihisar'ın sakinliğine sığındım.



Seferihisar - by MRA


Seferihisar by MRA



İyi ki de öyle yapmışım zira İstanbul'a dönüş sebebim olan seçimlerden sonra oldukça bedbaht bir haldeyim.

Evden uzak geçirdiğim ve keyifli olsa da stres düzeyi ve temposu oldukça yüksek 2 aydan sonra 9 Ağustos günü tüm gün direksiyon sallayıp akşam İstanbul'a vardığımda ilk işim kalan son enerjimle gidip seçimlerde müşahitlik yapmak için kartımı almaya gitmek oldu. Fakat kartımı alırken yaptığım sohbetle beraber ertesi gün bizi bekleyenleri de bir kere daha acı bir şekilde  farketmiş oldum. Seçimler için gönüllü olarak gözetmenlik yapmak için başvurduğum kurum bulunduğum bölgede 1300 sandık / 74 okul için ancak 32 kişi gönüllü toplayabilmişti. 10 Ağustos'un bizi sevindirmeyeceği artık çok netti.

Yine de pazar sabah altında kalkıp görevimin başına gittim, akşam 21:30' a kadar elimden geleni yaptım. Kendi adıma vicdanım rahat sonucun değişmesi için üzerime düşeni fazlasıyla yaptığıma inanıyorum. Gel gör ki Türkiye adına çok üzgün, bizi bekleyen günler için de çok karamsarım.

Geçen sefere göre çok daha yorucu bir sandıktı görev aldığım, tartışmalı ve gergin anlar yaşandı. Ben de akşam eve geldiğimde turşu gibiydim, bir şeyler atıştırıp yattım. Bunu takip eden günleri ise yine ev kadını olmanın dayanılmaz hafifiliği içinde derleme, toplama, temizlik gibi faaliyetlerle yorgun ve pazardan kalma ruh hali ile oldukça mutsuz geçirdim

Baktım başka şeye enerjim yok 2 ay sonra yeniden keşfettiğim TV'ye sığındım. Gülmeyin, yoksa rehabilitasyon ve moral için Masterchef seyrettiğimi söylemekten vazgeçebilirim :)

Allahtan dün kendimi tepeden tırnağa bakıma sokup hamamdı, cilt bakımıydı, kuafördü gibi kızsal işlere adadım da keyfim biraz yerine geldi.

İşte benden havadisler böyle. İnşallah bir süre buralardayım, ama bizim işler belli de olmaz. Zira cumartesi günü hızlı feribot Yenikapı' ya yanaşırken -yani daha İstanbul sınırlarına adım atmadan :) ) aynı Mayıs ayındaki gibi binlercesinden oluşan bir leylek sürüsü üzerimden dakikalarca uçmasın mı? :)))  Gelecek blog yazısının tarih garantisini verememem inanın sadece bu sebepledir :)



Leylek Sürüsü - Yenikapı - by MRA



8 Şubat 2014 Cumartesi

En sonunda Kıbrıs - 1






Eşim üniversite eğitiminin son 3 yılını Kıbrıs'taki Doğu Akdeniz Üniversitesinde tamamlamış. Tanıştığımızdan beri dinlediğim onlarca Kıbrıs hikayesi sebebiyle her fırsatta "hadi bu sefer tatile Kıbrıs'a gidelim" teklifimi bir türlü kabul ettiremedim. Kıbrıs'ta görmey değer birşey yok diyip durdu senelerce. Fakat evrene nasıl gçlü mesajlar yolladıysam artık kader ağlarını örmüş de bizim haberimiz yokmuş.

Eşim bir akşam eve geldiğinde gülerek "hani hep Kıbrıs'a gitmek istiyordun ya o gün bugünmüş ay sonunda Kıbrıs'a gidiyoruz" demez mi? :) Hem sevindim, hem şaşırdım hem de meraklara gark oldum.

Akşam yemeğinde işin hikayesi çıktı ortaya. Eşimin çok sevdiği ve aynı zamanda dostu da olan bir müşterisi tesadüfen eşimin üniversiteden bir arkadaşı ile tanışmış. Laf lafı açarken eşimin ortak tanıdıkları olduğu ortaya çıkınca da ben sizi görüştüreceğim demiş. O gün müşterisini ziyarete giden eşimi hemen telefonda yıllardır görüşmediği arkadaşı ile görüştürmüş. İşte o arkadaş ay sonunda üniversitenin yıllar sonra bir mezunlar yemeği düzenlediğini iletmiş ve eşimi de davet etmiş. Seneler sonra arkadaşlarını ve hocalarını görme fikri eşimi çok heyecanlandırdığı ve benim de Kıbrıs'ı görmek istediğimi bildiği için bu seyahat hemen aklına yatmış.

Hemen üniversite ile iletişime geçip organizasyonun detayları hakkında bilgi aldık. Sonrasında da uçak bileti ve konaklama rezervasyonlarımızı hallederek 29 Kasım gidiş 3 Aralık dönüş olacak şekilde seyahatimizi planladık.

29 Kasım sabahı ilk uçak ile Kıbrıs Ercan Havaalanı'na uçtuk. Üniversite sağ olsun bizi alandan özel bir araçla karşıladı ve bizi Lefkoşa'dan Gazi Magusa' ya getirdi. Otele gitmeden önce daha önce sözleştiğimiz şekilde okula uğradık.

Eşim okulun en eski mezunlardan. Hocalarının ya da asistanlarının büyük kısmı şimdi rektör, dekan ve bölüm başkanları olmuşlar. O zaman da renkli ve sevilen bir karakter olan sevdiceğimi büyük bir özlemle karşıladılar. Hep beraber okulu gezdik, her kapının ayrı ayrı çayını kahvesini içtik, sağ olsunlar çok güzel ağırladılar bizi. En son öğlen yemeğimizi de hep beraber okulda yeyip oradan ayrıldık. Bize yine bir araç tahsis ettiler, bir de bize eşlik etsin diye çalışanlardan birini yanımıza kattılar. Şöförümüz ve eşlikçimiz ya da ev sahiplerimiz diyelim :) okuldan çıkınca otele gitmeden önce bizi Karpaz yolu üzerindeki boğaza götürüp deniz kenarında bir kahve içirmek için ısrar ettiler. Hava o kadar ılık, deniz o kadar güzel görünüyordu ki "hayır" demedik :)



İskele Karpaz - by MRA



Kahvemizi içip, temiz havayla da iyice çarpılınca sabah erken kalktığımızı hatırlardık ve yorgunluğumuzu farkettik. Deniz kıyısı boyunca yaptığımız kısa yolculuk sonrası otelimize vardık.

Oteli merkeze yakın olduğu için tercih etmiştik. Ancak odamıza yerleşince sadece konumunun değil, manzarasının da muhteşem olduğunu gördük. Odamız da gayet rahat ve konforluydu.




Arkın Palm Beach Otel odamızın manzarası - by MRA



Arkın Pal Beach Otel oda - by MRA



Üstümüzü başımızı çıkarıp bir duş aldığımızda güneş de batmaya yüz tutmuştu. Batan günün renkleri ve İstanbul'dan sonra yaz sayılabilecek sıcaklıktaki hava bize "minibardaki beyaz şarabı kap balkona gel" diye çağırınca itiraz edemedik.




Odamızdan gün batımı - by MRA




Odamızdan gün batımı - by MRA



Güneş batıp şarabımız bitince bu sefer de yataktan gelen "yemekten önce kestirin biraz" çağrısına uyduk.

Hahaaa yazı gittikçe "Vahşetin Çağrısı" moduna girdi farkındayım ama vallaha da durumumuz aynen böyleydi. Ortam öyle keyifliydi ve ona öyle kapılmıştık ki keyif bizi ne nereye sürüklüyorsa gittik ne dediyse yaptık :)

Yorgunluğumuzu atmak için biraz kestirdikden sonra indiğimiz yemekte de durum farklı olmadı. Biz gittiğimizde herkes yemek  salonunun kapalı kısmında oturuyordu. Biz ise denize nazır ve servise açık görünen açık kısmı görür görmez havanın serin olmasına aldırmadan orada oturacağımızı biliyorduk. Dış bölümdeki en güzel ve rüzgar almayacak masaya yerleşip garsonlardan ısıtıcıları ayarmalarını rica ettik. Hava bizce limonata kıvamındaydı, zavallı Akdeniz insanı ise kış geldiğini zannediyordu :) Açık büfe ve harika yemeklerden oluşan yemeğimizi dalgaların sesi eşliğinde yeyip üstüne de kahveleri içtikten sonra gecenin geç bir saatinde odamıza döndük.

Miss gibi bir uyku sonrası 24 derece ve pırıl pırıl güneşli bir güne uyandık. Sallana sallana duşumuzu alıp, hazırlanıp kahvaltıya indik. Halk hala havanın yaz havası olduğuna çok ikan olmuş değil gibiydi. Kapalı salonda oturanlar olması gerektiğinden fazla sayıdaydı, açık kısımdakiler ise ya Türkiye'den ya da daha kuzeyden gelen 1-2 turistten ibaretti. Yine manzaraya nazır bir masa seçip kendimizi açık büfe kahvaltımızın kollarına bıraktık. Kahvaltı esnasında aynı otelde kalan eşimin okuldan 1-2 arkadaşı da bize katıldı. Beraber yedik içtik muhabbet ettik. Onlar yeni gelmişti ve öğleden sonra okulu görme planı yapmışlar, öğlene doğru gittiler. Biz ise neden mayomuzu getirmedik pişmanlığıyla denize girmesek de kenarında yürürüz, hiç olmadı ayaklarımızı suya sokarız niyetiyle plaja koştuk. Deniz de, kıyı da muhteşemdi. Uzun uzun yürüdük, biraz da ıslandık.



Arkın Palm Beach kumsalı - by MRA



Yürüyüş sonrası akşam yapılacak mezunlar gecesine hazırlanmak için 15:30 gibi oda da olmayı hedefleyerek Gazi Magusa kale içini gezmeye karar verdik. Otele yaklaşık 1,5-2 km olan bölgeye normalde yürüyerek giderdik ama enerjmizi yollarda harcamayalım, geceye de yorgun gitmeyelim diye düşünerek bir taksi ile katetttik. Kale içinde görülecek en önemli yapı St Nikoloas Katedrali, şimdiki hali ile Lala Mustafa Paşa Camii.



ST. Nikolas Katedrali - Lala Mustafa Paşa Camii - by MRA



Katedralin bahçesinde yüzlerce yıllık bir de Cümbez ağacı bulunuyor. Bir çeşit incir olan bu ağacın meyveleri gövdesinden çıkıyor. Tadına bakmadım ama merak ettim doğrusu.

Bu ağaç ve katedrali gören meydanda oturup güzel kahve ya da çay içmenizi ve ortamın keyfini çıkarmanızı öneririm.



Cümbez ağacı - by MRA



Burası dışında çeşitli antik kalıntılar, kale surları, Othello Kulesi, Namık Kemal'in sürgün kaldığı zindan, şirin meydanlar ve sokaklar da kale içindeki görülmesi gereken yerler arasında.



Gazi Magusa Kale içi - by MRA



Biz zamanımız kısıtlı olduğu Namık Kemal zindanına girmedik  ve tadilatta olduğu için Othello kulesine çıkamadık ama bunun dışındaki yerleri gezdik. Havanın da güzelliği katılınca çok keyifli bir gezi oldu. Kale içinin en eski ve ünlü pastanesi olan Petek Pastanesinde öğlen yemeği niyetine birşeyler atıştırıp otele döndük. Bu arada Petek pastanesinin üst katı konum olarak güzel, belki bir çay kahve içilebilir ama yemek için tavsiye etmiyorum. Servisi de oldukça kötüydü.


Otele döndükten sonra hazırlanıp bizi otelimizden alan araç ile geceye gittik.Eşimin okul arkadaşları ve hocaları ile tanışmak çok keyifliydi. Bizi  çok güzel ağırladılar ve "gelinimiz" deyip beni de evlarları gibi bağırlarına bastılar :) Çok eğlendiğimiz, eşim için de nostaljik ve duygusal bir gece oldu.

Odamıza döndüğümüzde yorgun ama orda olduğumuz için de çok mutluyduk...


Devamı en kısa zamanda...



27 Ekim 2013 Pazar

Ege'den dönüş


Ayaklarımız geri geri giderek döndük canım Egemden.

Detayları ayrıca yazarım belki, şimdilik kısa notlar ile bir özet geçeyim.

- Sakız Adası'nı çok beğendik. Güzel yerler gördük, güzel denizlerde yüzdük, güzel yemekler yedik, güzel müzikler dinledik, güzel insanlarla tanıştık. "Güzel" bolluğundan anlayacağınız üzere çok keyifli bir gezi oldu bizim için, mutlaka tekrar edeceğiz :)


Sakız Adasındaki odamızın balkonu - by MRA

- Alaçatı ve Çeşme'deki Türk fırsatçılığı daha da göze batıyor Sakız'dan sonra...

- Bayram keyifliydi, hem benim hem de eşimin ailesi ile İzmir'deydik. Kalabalık ve neşeli bir bayram geçirdik.

- Bayram sonrası çok çalıştık. 5 dönüm tarlayı zeytin ekimi öncesi islah etmek için otunu yolduk, taşını topladık, 3 kere farklı aletler ile sürme, çapalama vs gibi işlemlerini yaptırdık. Yorulduk ama sonuçtan çok keyif aldık. Tabii beraber iş yapmaktan da :)


Zeytin dikimine hazırız. Seferihisar - by MRA


- Kasım sonunda yapacağımız zeytin dikimi için Ödemiş'e bir gezi yapıp fidan baktık. Bademli Fidancılık Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ile tanıştık ve pek sevdik kendilerini, özellikle de Başkan beyi  :)

- Birgi, beklentilerimin çook ötesindeki güzellikte, küçücük bir cennetmiş. Ödemiş'e kadar gitmişken gün batmadan bir uğrayalım diye gittiğimiz bu cennetten, en kısa zamanda tekrar gelmek ve mutlaka daha uzun süre kalmak arzusu ile ayrıldık.


Birgi - by MRA


Gezme, tozma, yüzme, kazma, çapa derken hem üretken hem de çok keyifli bir kaç hafta geçirdik.

Ege'de Ekim gerçekten bir harikaydı.

2 gün boyunca ara ara atıştıran yağmuru da güzeldi, zaman zaman esen rüzgarı da. Ama genelde hava şerbet kıvamında, gündüzleri rahatlıkla denize girilebilir, gece de bir hırka ile açık havada oturulabilir sıcaklıktaydı.

Hergün bir diğerinden süprizli gün batımları ve ay doğuşları gördük.

Tüm bu güzellikleri soğuk kış günlerinde hatırlamak üzere derin derin içimize çektik, hepsine ayrı ayrı kadeh kaldırdık...

Ve cuma akşamı yuvamıza geri döndük. Herkes evimi özlemişim der, ben bu sefer evimi değil sadece düzenimi özlediğim hissiyle döndüm ve dönmeyi gerçekten hiç istemedim. Ege'de yaşayacağım günleri heyecanla bekliyorum.

Bir aksilik çıkmazsa Kasım sonunda tekrar ordayız avuntusuyla eşim işine bense tatil dönüşü yerleşme vs işlerine döndük bile...

1 Ekim 2013 Salı

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 3. Gün


Yağmurdan sonra mis gibi güneşli bir sabaha uyanmanın keyfini tahmin edersiniz. Feribotumuz 13:00'de olduğu ve yolda kasaba uğramak dışında bir planımız olmadığı için uzun bir kahvaltı ettik. Kahvaltı sonrası ise kendimizi yine limana doğru bir sabah yürüyüşüne çıkardık.

Bu sefer limandan tarlaların olduğu tarafa doğru ana yolu takip ederek yürüdük. Anayol dediğime bakmayın 1 saatlik yürüyüşte sadece 1 adet motosiklet geçti yoldan :)  Belki sahibi olan bir tarlaya ratlar da 1-2 kg bir şeyler alırız diye bakındık ama yağmurdan sonra balçık olan tarlalara kimse gelmemişti. Biz de sahibi başında olmayan tarladan bir şey toplamak istemediğimiz için sadece tarlaları seyredip koyunlar ve kuşlarla eğleşerek yürüyüşümüzü tamamladık. Yürüyüş dönüşü bir ara ortadan kaybolan annemin bulduğu böğürtlenlerden toplayıp ara öğün :) olarak yedikten sonra feribota doğru yola çıktık.


Gökçeada böğürtlenleri - by MRA


Feribota vardığımızda 45 dakika vaktimiz vardı. Limandaki cafede birer EfiBadem kurabiyesi eşliğinde kahvelerimizi içtik. Hafta içi ve sezon dışı olmasına rağmen feribot doluydu. Kendime bir çay ısmarlayıp kitabıma gömüldüm. 1,5 saat nasıl geçti anlamadım.


Gökçeada-Kabatepe feribotunda çay keyfi - by MRA

Dönüşümüzde Çanakkale'nin çarşısını ve özellikle de Aynalı Çarşı'yı görmek istediğimi daha giderken anneme söylemiştim. Biz de feribottan inince arabayı uygun bir yere parkedip biraz gezindik.

Aynalı Çarşı' nın içinde hatıra olarak bir magnet falan alayıp diye bakınırken kenarda bir dükkanda diğerlerinden farklı el yapımı küçük toprak küpler şeklinde magnetleri gördüm. Pek ciciydiler, bir tane alayım diye içeri girince farkettim ki yerel bir zanaatçının dükkanındayım. Eh ben de seramiği ile meşhur Çanakkale'den hatıra olarak el emeği göz nuru 1-2 parça bir şeyler almadan dükkandan çıkamadım.


Aynalı Çarşı hatıraları - by MRA


Arabaya dönmeden, bir diğer Çanakkale klasiği olan Peynir Helvası için meşhur Kadir Ustayı ziyaret ettik. O minnacık dükkanın nasıl dolup dolup boşaldığına inanamazsınız. Biz de helvamızı aldık ve yola koyulduk.


Peynir Helvası Kadir Usta'dan alınır


Dönüş yolu üzerinde Geyikli'deki zeytinliğimize de uğramayı ihmal etmedik. Ana-Kız bir kere ipimizi kopardı mı pek tehlikeli oluyoruz. Bir başladık mı gezmeye eve döndürebilen olursa döndürsün :)

Geyikli'deki zeytinlikte biraz oyalanıp bu yıl zeytinin "yok senesi" olduğunu teyit edip biraz da badem topladıktan sonra tekrar yola koyulduk.


Geyikli Bademleri - by MRA


Geyikli - Ezine arasını katederken arkamızda güneş kızarmaya başlamıştı, bir baktık karşıdan da yine ay doğmuş. Ah ne manzara görmeniz lazım. Pamuk pamuk bulutlar üstünde ay, aşağıda şehre batan güneşin kızıllığı vurmuş. Benim zavallı telefonum ile ancak bu kadar belgelenebildi ama aslını görmeliydiniz gerçekten.


Ezine üzerinde dolunay - by MRA


Geçirdiğimiz harika gezinin yorgunluğu üzerimizde, denizden, yağmura kadar her keyfi doyasıya yaşamamıza izin veren havaya şükrederek 20:30 gibi eve vardık. Babam İstanbul'dan dönmüş yemek için bizi bekliyordu. Hep beraber yemeğe oturup başladık ilk anından itibaren tatili babama anlatmaya...


Hamiş:

1- Gökçeada ile ilgili detaylı bilgi için Gökçeada Rehberim'i mutlaka ziyaret edin.
2- Ada oldukça büyük, adam gibi gezmek için aracınızla gelmeyi tercih edin.
3- Yüksek sezon dışında geliyorsanız özellikle yemek konusunda hazırlıklı olun, konaklama için apart türü yerleri tercih ederseniz bu konuda daha rahat edebilirsiniz. 
4- Birçok yer kapanmış olsa da bence adanın en güzel zamanı Eylül.Sessiz, sakin bir tatil istiyorsanız adayı seçin.
5- Adaya yapılacak gezi için ideal süre bence 3 gün 2 gece.
6- Gökçeada, Bozcaada gibi turistik bir yer değil, ona göre önceden hazırlayın kendinizi ve hayal kırıklığına uğramayın. 
7- Adanın hemen her yönünde farklı plajlar var ancak Aydıncık'takiler dışında "beach"e benzer yerler beklemeyin. Şezlong ve içecek bulursanız dua edin.
8- Yazın feribotlar çok kalabalık olduğu için mutlaka erkenden gidip sıraya girmeyi hedefleyin.
9-Ege'den geliyor ya da adadan sonra Ege'ye gidecekseniz aynı gün hem Kabatepe-Gökçeada hem de Eceabat-Çanakkale feribotunu kullanacaksanız bunu mutlaka gişe memuruna söyleyin ve yarı fiyatına tek bilet ile iki hattı geçin.
10-Adanın pazarı Pazar günleri kuruluyor, alışveriş için aklınızda olsun.
11- Adadan mutlaka kuzu eti ve EfiBadem alın. Şaraplar için mutlaka alın diyemem yine de denemek isterseniz kötü değiller.

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 2. Gün


Sabah kuş sesleri ile saat 8:00 gibi uyandım. Bana göre gayet erken olan bu saatte annem için neredeyse öğlen olmuştu bile :) Daha güneş doğmadan kalktığını, sabah kuşların daha da güzel öttüğünü, çıkıp yürüş yaptığını ve fırından sıcacık ekmekler aldığını anlattığı an kendimi ne kadar tembel hissettiğimi siz düşünün... Neyse ki annemin bu durumuna alışığım hiç bunalıma girmeden hemen kahvaltıya yöneldim.

Kahvaltı sonrası belki denize gireriz diye yaptığımız plandan vazgeçtik çünkü parçalı da olsa bulutlanmış olan hava oyunbaz bir tavırla bir açıp bir kapıyordu. Biz de çıkalım yola tüm köyleri gezelim dedik.

Gökçeada'da görülmeye değer yerlerin hepsi Rum köyleri zaten. Dereköy, Tepeköy (bunları arka arkaya söyleyince dalga geçiyormuş havası yaratsa da valla köylerin adları böyle :) ) Zeytinliköy, Eski Bademli ve Kaleköy adada mutlaka görülmesi gereken yerler.

İlk günü anlattığım şu yazıdaki haritada yeşil ile işaretli rotayı takip ederek önce Dereköy'e gittik. Ben, daha önceki gidişimde hava çok sıcak olduğu için Dereköy'ü gezmemiştim. Bir zamanlar adanın merkezi ve en büyük köyü (aynı zamanda Türkiye'nin de en büyük köyüymüş) olan Dereköy'de o zamanlar evlerin tamamına yakını yıkıktı, hiç insan yok gibiydi. Bize de o sıcakta gezmek için cazip gelmemişti. Ancak, sanırım Yunanistan'da yaşanan krizin de etkisi ile Rumlar yavaş yavaş adaya geri dönüyormuş. Bu köyde de bir çok ev restore edilmiş ve oturulur hale getirilmiş. Arabayı köyün girişinde bırakıp karşılıklı iki tepenin yamaçlarına serpiştirilmiş taş evlerin arasında dolaşmaya başladık.

Eşimin şimdi hatırlamadığım kaynaklardan okuduğu "bu köyde 2 tane sinema varmış, Türkiye'nin ilk sineması olan köy burasıymış" benzeri sözler kulaklarımda yankılanarak gezdik tüm köyü. Maalesef halen çok fazla yıkıntı bina var ve köydeki keçi nüfusu ve yerleşimi insandan fazla :) Keçiler yıkık tüm evleri istila edip yerleşmiş gibiler. Köyün şimdiki zaman sakinleri olarak da pek meraklılar. Evlerinin önünden geçeni merak edip balkon,pencere hatta daha pervasızca kapıya çıkıp sizi baştan aşağı süzüveriyorlar. Gördüğüm kadarıyla köyün adının Keçiköy olarak değişmesi yakındır.


Dereköy Keçişi Küçükkuyu Keçisine karşı - by MRA


Köyün 2 tane kullanılır durumda kilisesi var ancak ikisi de pazar ayinleri dışında kapalıydı. Bir de köyün hemen bitiminde 200 mt kadar ilerde bir tepede küçük bir şapel vardı. Adanın bir çok yerinde bu şapellerden mevcut.Çoğu sapa yerlerde gibi görünse de pazar ayinleri ve önemli törenler dışında günlük ibadetler bu şapellerde yapılıyor gördüğüm kadarıyla.



Dereköy Manzaraları - by MRA


Köyün oldukça büyük bir çamaşırhanesi var (bkz üstteki resim sağ alt köşe), biz gittiğimizde 3 adet sevimli eşek burada dinleniyordu, biz içeri girince kalabalık etmemizden rahatsız oldular sanırım hemen mekanı terk ettiler. Köyde -çoğu yıkıntı halinde olsa da- eski bir zeytinyağı fabrikası da mevcut. Sinemalarla ilgiliyse hiçbir bilgi ya da mekana rastlayamadık.

Köyde konaklama için 1-2 alternatif var ancak Dereköy bence konaklama için pek cazip bir yer değil, en azından henüz değil. Yeme içme için de bu 2 konaklama tesisinin olanakları dışında sezonda açık olduğu rivayet edilen bir tek cafe gördük.

Burdaki turumuzun sonuna doğru hava iyice kapadı ve ufak ufak atıştırmaya başlayan yağmur bir sonraki durağımız olan Tepeköy'e varana kadar m2'ye 20 damlayı geçmeyecek bir hızla bize eşlik etti, köye girerken ise durup yerini güneşe bıraktı.

Tepeköy daha önceki gelişimizde konakladığımız yerdi ancak annem daha önce görmemişti. Ana yoldan ayrılıp kıvrım kıvrım yükselen yolu takip ederek köye vardık.

Köy epey değişmiş, burada da evler toparlanmış, düzenlenmiş. İlk sefere göre çok daha bakımlı ve şirin göründü gözüme. Köyün eski bir evini yıkıp küçük bir de meydan yapılmış. O zaman kaldığımız yeri de işleten Barba Yorgo' nun meyhanesi yıkılan bu eve bakıyordu. İki bina arasındaki dar sokağa da masalar atılıyordu. Bu arada ada rehberlerinde çok meşhur olmasına kandığımız Barba Yorgo meyhanesi ve pansiyonu yediğimiz en büyük kazıklardandı. Pansiyonun sıcak suyu kaldığımız sürece bir türlü akamadı, odalar o günkü bedeline göre son derece salaş, Barba ise son derece paragöz ve ilgisizdi. Meyhane ise içler acısıydı. Bir akşam gittik onda da bize Tamek konserve pilaki ve yine konserve közlenmiş patlıcan servis etmeye kalktılar, rezaletti. Fakat bizim gibi kazları yola yola Barba bayağı yürümüş olacak ki o küçük binadan köyün girişindeki büyük bahçeli bir mekana taşınmış. Sezonu ise kapamıştı, kapı duvardı.

Köyü gezdikten sonra Tepeköy' ün olduğu tepenin deniz tarafında kalan Çınaraltı mesire yerine hareket ettik. Buraya köye gelen kıvrımlı yolun köye girmeden ayrıldığı toprak bir yoldan gidiliyor. Tepeden Semadirek adası ve manzarayı seyredebileceğiniz, piknik yapıp, sezonunda bir şeyler içebileceğiniz güzel bir yer. Biz ise kısa bir manzara seyri sonrası bizden başka kimsenin olmaması sebebiyle biraz da ürkerek terkettik mekanı.


Tepeköy Çınaraltı'ndan Semadirek adası - by MRA


Yol üstündeki çeşmeden susuzluğumuzu giderip Zeytinliköy'e doğru devam ettik.Bu arada adada bir çok noktada çeşmeler var ve sular içiliyor, yanınızda bir şişe bulundurduğunuz sürece suya para vermenize hiç gerek kalmayacağı gibi doğal ve mis gibi bir su içmiş olacaksınız.

Zeytinliköy, merkeze yakınlığı ve dibek kahvesi ile ünlü olarak anılması sebebiyle adanın en turistik noktalarından biri. İlk gelişimde sadece Nefise Karatay'ın babası Orhan Karatay'ın kahvesi ve bir de Zeytindalı Otel vardı.

Hatta şöyle bir anımı sokuşturayım araya. Köye geldiğimizde çok açtık. Kahveyi falan gözümüz görmüyordu. Adada yemek alternatifi merkezdeki pidecilerden veya Kaleköy'deki balıkçılardan öte gidemediği için şöyle hafif ama keyifli bir yemek aramış ama bulamamış dolaşa dolaşa da Zeytinliköy'e gelmiştik. Kahvenin yanından devam edince karşımıza Zeytindalı otel çıktı. Yemek sorduk normalde öğlen servisleri olmadığını ancak bize akşam için hazırladıkları mezelerden ve salata verebileceklerini söylediler. Körün istediği bir göz allah verdi iki göz ama ötel pek bir şık pek bir butik. Odalara bakmışız gecelik fiyatı bizim tüm tatil konaklamaya verdiğimiz kadar. Fakat açlıktan ölmüşüz, inceldiği yerden kopsun ne yapalım deyip verdik siparişleri. 2-3 çeşit meze, güzel bir salata ve içeceklerimiz geldi. Başladık yemeğe.Bir süre sonra garson bir tabak içinde mis gibi dumanı üstünde ahtapot güveç getirdi. Şaşırdık ve böyle bir siparişimiz yok dedik. Mutfakta yeni pişmiş tatmalıymışız falan masaya koydu gitti. Aha dedik işte buradan girecek bize kazık. Hesabı merak ederek yemeği bitirdik, ahtapot gerçekten harikaydı. Hesap geldi ben direk karta davrandım tabii,o kadar eminim ki büyük bir para olduğundan. Eşim eliyle dur gibi bir işaret yaptı cebinden 2 olmasın ama hadi 3 pide yiyeceğiniz bir parayı çıkarıp hesap kutusuna koydu. Ben hala herhalde bahşiş o diye düşünürken adam geldi, teşekkür edip kutuyu aldı gitti. Günlerce konuşup inanamadık. Ahtapotu ikram yazmış diğerlerine de çok cüzi fiyatlar biçmişlerdi. Hala zaman zaman hesap beklerken anarız Zeytindalı Oteli, ve işletmeciliğini överiz, buradan da teşekkür etmiş olalım bir daha...



Zeytinliköy
Orhan Karatay Kahvesinde
dibek kahvesi keyfi - by MRA


Bu sefer henüz acıkmamıştık :) sadece bir kahve keyfi yaptık ve köyü gezip merkeze doğru hareket ettik.

Gökçeada merkez meydanı ve ana caddeler pek sevimli değil. Sıradan bir Ege köyü ya da kasabası bile diyemeyeceğim. Ancak eski binaların olduğu arka sokaklar şöyle bir dolaşılabilir.

Bizim merkeze gitmemizin ana amacı ise et almaktı. Adada hayvancılık çok yaygın ve hayvanların serbest otlamasından dolayı etlerinin son derece lezzetli olduğu söyleniyor. (bkz aşağıdaki foto. Adada dolaşırken heryerde bu koyuncukları görebilirsiniz)


Ada koyunları - by MRA

İlk gün merkezde alışveriş yaparken koca harflerle yazılmış tabelasındaki EfiBadem markasını merak edip adanın meşhur pastanelerinden olan Meydani pastanesine girmiştim. 


Meşhur EfiBadem kurabiyesi, çok lezzetli mutlaka alın


Kurabiyeleri tattıktan sonra da yerel kişiler olarak et alımı için nereyi tavsiye edeceklerini sordum. Sağolsunlar çok yardımcı oldular ve bizi meydanın karşı ucundaki Eyi Çiftlik kasabına gönderdiler. Gittik meramımızı anlattık ve uzun sohbet sonununda baktık fiyatlar da uygun tam bir kuzuyu alıverdik :) Ertesi gün feribota giderken kendilerinden alacağımız kuzuyu hazırlanmak üzere orda bıraktık ama o akşam yemek için kendimize biraz et almayı ihmal etmedik. 

Akşam yemeğinde et olacağı netleşince yanına bir de ada şarabı alalım dedik. Yolda gördüğümüz Tını markasını denemekti. Bu amaçla mağazalarına girdik. Yerel küçük üreticilerden şarap alırken tatmadan almak çok cazip gelmediği için tadım yapabilir miyim dedim. Gel gör ki yeni çıkan alkol kullanımını düzenleme yasası sebebiyle artık satış mağazalarında tadım yaptırılamıyormuş. Rezalet!!!! Hal böyle olunca, daha önce iyisini nerdeyse hiç içmediğim için tatmadığım bir şişe Gökçeada şarabına (2012 Merlot) 35 TL vermek anlamlı gelmedi. Ordan çıkıp başka markaları satan bir dükkandan 25 TL'ye 1 şişe Nusret Bey markalı 2008 Merlot aldım.

Bu arada öğlen oldu ve karnımız acıktı. Ne yiyelim derken bir blogda okuduğum Gül Hanım Mantı evinin yanında durduğumuzu farkettik. İçerdeki hazır yemeklere bakmaya girdik ancak görüntüleri o kadar iştah kaçırıcıydı ki hemen çıktık. O arada hemen karşısında Saklıbahçe diye bir yer gördük bahçesi çok hoştu gerçekten ancak sezon sebebiyle saat 13:00 civarı olmasına rağmen hala mutfakları açılmamıştı. Bir şeyler yaparız dediler ama görünen o ki bayağı beklemek gerekecekti, kalmadık. Oraydı buraydı derken bir an gürültü,patırtı ile çevredeki her sokaktan onlarca araba meydana akın etmeye başladı. Yollar tıkandı bir kargaşa oluştu. Meğer adanın önemli kişilerinden birinin cenazesi varmış. Zaten aradığımız gibi bir yer bulamamanın gerginliği üstümüzdeyken bir de kalabalık çullanınca Kaleköy'e gidelim yemek için şansımızı orda deneyelim, bulamazsak merkeze geri döner kaderimize razı oluruz dedik. 

Kaleköy sahilinde de durum pek farklı değildi. 1 tane balık lokantası açıktı ama balık istemiyorduk. 2 cafe/çay bahçesi tarzı yer vardı ikisi de merkezden ekmek gelmediği için yiyecek servisi yapamıyordu. (4 kmlik yoldan sanki fizan gibi konuşmadılar mı ciddi gülesim geldi, öğrendik ki Gökçeada da ekmekler 4 km'yi 5-6 saatte gidiyormuş :) )

Kaleköy'ün yukarısına hiç çıkmadık zira ikimizde daha önce tepelerine kadar tırmanıp her yerini görmüştük köyün. Onun yerine (eski) Bademli köyüne gidelim dedik. Yine bir tepeye tırmandık ve arabamızı parkettik. Hemen önümüzde denize nazır ve açık gibi görünen Son Vapur Konukevine girdik. Fakat artık tost bile olura kadar indirgediğimiz yemek hayallerimiz burada da suya düştü. Mutfakları kapalıydı, bize sadece kahve veya karadut şurubu ikram edebilirlerdi. Manzaraya bakan terasları o kadar keyifli görünüyordu ki karadut şurubuna fit olduk. Şurup güzel ama gereksiz pahalıydı (bardağı 5 TL) Yine de parayı manzara için verdiğimizi varsayıp düşen kan şekerimizi toparlayıp köyü gezmeye çıktık. Cici evler vardı, pek şirindi, beğendik.

Çaresiz merkeze döndük ve hemen köşede gördüğümüz Taylan Retorantta 2 kuşbaşılı pide yiyerek açlığımıza son verdik. Pideler fena değildi allahtan. Arabaya geri döndüğümüzde bir de Meydani Pastanesinin  Meydani Tadında diye bir restoranı olduğunu gördük, pastaneden 50-100 mt kadar Kuzulimanı tarafında. Burayı web sayfalarında tavsiye etmişler gördüğüm kadarıyla ama biz o ana kadar görmediğimiz için deneyememiş olduk. 

Çayımızı deniz manzarasına karşı terasımızda içme hayali ile yemek sonrası hemen pansiyona döndük. Bir duş sonrası sıcacık çay eşliğinde terasta kitap okuyarak saati 18:00 ettik. Hava gittikçe kapatıyordu, ufukta yağmur bulutları toplanmaya başlamıştı yine de limana kadar biraz yürüyelim dedik. 


Uğurlu Limanı - by MRA


İyi ki demişiz, iyi ki yolda ufak ufak atıştıran yağmurdan korkup geri dönmemişiz. Gün batımı ve ayın doğuşunun aynı saatlere rastlaşması ile harika görüntler oluştu. Her anı bir diğerinden farklı ve hayranlık verici şekilde boyandı gökyüzü binbir renge. Gün batım renkler uykuya dalana kadar yürüdük, sonra pansiyona geri döndük.

İyice serinlemiş havaya rağmen yemeği terasta yemeğe kararlıydık. Yemeği yaptık, sofrayı hazırladık, üstümüze kalın birşeyler giydik ve soraya oturduk. Hemen hemen aynı anda tatlı tatlı yağmur yağmaya başladı. Terasın yanındaki asmanın yapraklarına vuran tıpır tıpır damlalar eşliğinde ada ürünleri ile donattığımız soframızın keyfini çıkardık.


Ada ürünleri (et, şarap, zeytin yağı ve kekik)
ile hazırlanmış soframız - by MRA 


Bu arada yağmur gittikçe hızlandı, hızlandı hızlandı. Artık terasımızın çatısı bizi koruyamaz hale geldiğinde allatan yemeği bitirmiş çay keyfine hazırlanıyorduk. Dışarda kıyamet kopuyor, bardakyan boşanırcasına yağmur yağıyor, sokaklar sel olmuş denize doğru akıyorken daha fazla direnmeyip içeri girdik. Çayımızı demledikten 1-2 dakika sonra kesilen elektriği çayımızı içerken bekledik ama gelmedi :) Biz de inatlaşmayıp erkenden kendimizi uykuya teslim ettik.

Devamı bir sonraki yazıda