1 Ekim 2013 Salı

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 2. Gün


Sabah kuş sesleri ile saat 8:00 gibi uyandım. Bana göre gayet erken olan bu saatte annem için neredeyse öğlen olmuştu bile :) Daha güneş doğmadan kalktığını, sabah kuşların daha da güzel öttüğünü, çıkıp yürüş yaptığını ve fırından sıcacık ekmekler aldığını anlattığı an kendimi ne kadar tembel hissettiğimi siz düşünün... Neyse ki annemin bu durumuna alışığım hiç bunalıma girmeden hemen kahvaltıya yöneldim.

Kahvaltı sonrası belki denize gireriz diye yaptığımız plandan vazgeçtik çünkü parçalı da olsa bulutlanmış olan hava oyunbaz bir tavırla bir açıp bir kapıyordu. Biz de çıkalım yola tüm köyleri gezelim dedik.

Gökçeada'da görülmeye değer yerlerin hepsi Rum köyleri zaten. Dereköy, Tepeköy (bunları arka arkaya söyleyince dalga geçiyormuş havası yaratsa da valla köylerin adları böyle :) ) Zeytinliköy, Eski Bademli ve Kaleköy adada mutlaka görülmesi gereken yerler.

İlk günü anlattığım şu yazıdaki haritada yeşil ile işaretli rotayı takip ederek önce Dereköy'e gittik. Ben, daha önceki gidişimde hava çok sıcak olduğu için Dereköy'ü gezmemiştim. Bir zamanlar adanın merkezi ve en büyük köyü (aynı zamanda Türkiye'nin de en büyük köyüymüş) olan Dereköy'de o zamanlar evlerin tamamına yakını yıkıktı, hiç insan yok gibiydi. Bize de o sıcakta gezmek için cazip gelmemişti. Ancak, sanırım Yunanistan'da yaşanan krizin de etkisi ile Rumlar yavaş yavaş adaya geri dönüyormuş. Bu köyde de bir çok ev restore edilmiş ve oturulur hale getirilmiş. Arabayı köyün girişinde bırakıp karşılıklı iki tepenin yamaçlarına serpiştirilmiş taş evlerin arasında dolaşmaya başladık.

Eşimin şimdi hatırlamadığım kaynaklardan okuduğu "bu köyde 2 tane sinema varmış, Türkiye'nin ilk sineması olan köy burasıymış" benzeri sözler kulaklarımda yankılanarak gezdik tüm köyü. Maalesef halen çok fazla yıkıntı bina var ve köydeki keçi nüfusu ve yerleşimi insandan fazla :) Keçiler yıkık tüm evleri istila edip yerleşmiş gibiler. Köyün şimdiki zaman sakinleri olarak da pek meraklılar. Evlerinin önünden geçeni merak edip balkon,pencere hatta daha pervasızca kapıya çıkıp sizi baştan aşağı süzüveriyorlar. Gördüğüm kadarıyla köyün adının Keçiköy olarak değişmesi yakındır.


Dereköy Keçişi Küçükkuyu Keçisine karşı - by MRA


Köyün 2 tane kullanılır durumda kilisesi var ancak ikisi de pazar ayinleri dışında kapalıydı. Bir de köyün hemen bitiminde 200 mt kadar ilerde bir tepede küçük bir şapel vardı. Adanın bir çok yerinde bu şapellerden mevcut.Çoğu sapa yerlerde gibi görünse de pazar ayinleri ve önemli törenler dışında günlük ibadetler bu şapellerde yapılıyor gördüğüm kadarıyla.



Dereköy Manzaraları - by MRA


Köyün oldukça büyük bir çamaşırhanesi var (bkz üstteki resim sağ alt köşe), biz gittiğimizde 3 adet sevimli eşek burada dinleniyordu, biz içeri girince kalabalık etmemizden rahatsız oldular sanırım hemen mekanı terk ettiler. Köyde -çoğu yıkıntı halinde olsa da- eski bir zeytinyağı fabrikası da mevcut. Sinemalarla ilgiliyse hiçbir bilgi ya da mekana rastlayamadık.

Köyde konaklama için 1-2 alternatif var ancak Dereköy bence konaklama için pek cazip bir yer değil, en azından henüz değil. Yeme içme için de bu 2 konaklama tesisinin olanakları dışında sezonda açık olduğu rivayet edilen bir tek cafe gördük.

Burdaki turumuzun sonuna doğru hava iyice kapadı ve ufak ufak atıştırmaya başlayan yağmur bir sonraki durağımız olan Tepeköy'e varana kadar m2'ye 20 damlayı geçmeyecek bir hızla bize eşlik etti, köye girerken ise durup yerini güneşe bıraktı.

Tepeköy daha önceki gelişimizde konakladığımız yerdi ancak annem daha önce görmemişti. Ana yoldan ayrılıp kıvrım kıvrım yükselen yolu takip ederek köye vardık.

Köy epey değişmiş, burada da evler toparlanmış, düzenlenmiş. İlk sefere göre çok daha bakımlı ve şirin göründü gözüme. Köyün eski bir evini yıkıp küçük bir de meydan yapılmış. O zaman kaldığımız yeri de işleten Barba Yorgo' nun meyhanesi yıkılan bu eve bakıyordu. İki bina arasındaki dar sokağa da masalar atılıyordu. Bu arada ada rehberlerinde çok meşhur olmasına kandığımız Barba Yorgo meyhanesi ve pansiyonu yediğimiz en büyük kazıklardandı. Pansiyonun sıcak suyu kaldığımız sürece bir türlü akamadı, odalar o günkü bedeline göre son derece salaş, Barba ise son derece paragöz ve ilgisizdi. Meyhane ise içler acısıydı. Bir akşam gittik onda da bize Tamek konserve pilaki ve yine konserve közlenmiş patlıcan servis etmeye kalktılar, rezaletti. Fakat bizim gibi kazları yola yola Barba bayağı yürümüş olacak ki o küçük binadan köyün girişindeki büyük bahçeli bir mekana taşınmış. Sezonu ise kapamıştı, kapı duvardı.

Köyü gezdikten sonra Tepeköy' ün olduğu tepenin deniz tarafında kalan Çınaraltı mesire yerine hareket ettik. Buraya köye gelen kıvrımlı yolun köye girmeden ayrıldığı toprak bir yoldan gidiliyor. Tepeden Semadirek adası ve manzarayı seyredebileceğiniz, piknik yapıp, sezonunda bir şeyler içebileceğiniz güzel bir yer. Biz ise kısa bir manzara seyri sonrası bizden başka kimsenin olmaması sebebiyle biraz da ürkerek terkettik mekanı.


Tepeköy Çınaraltı'ndan Semadirek adası - by MRA


Yol üstündeki çeşmeden susuzluğumuzu giderip Zeytinliköy'e doğru devam ettik.Bu arada adada bir çok noktada çeşmeler var ve sular içiliyor, yanınızda bir şişe bulundurduğunuz sürece suya para vermenize hiç gerek kalmayacağı gibi doğal ve mis gibi bir su içmiş olacaksınız.

Zeytinliköy, merkeze yakınlığı ve dibek kahvesi ile ünlü olarak anılması sebebiyle adanın en turistik noktalarından biri. İlk gelişimde sadece Nefise Karatay'ın babası Orhan Karatay'ın kahvesi ve bir de Zeytindalı Otel vardı.

Hatta şöyle bir anımı sokuşturayım araya. Köye geldiğimizde çok açtık. Kahveyi falan gözümüz görmüyordu. Adada yemek alternatifi merkezdeki pidecilerden veya Kaleköy'deki balıkçılardan öte gidemediği için şöyle hafif ama keyifli bir yemek aramış ama bulamamış dolaşa dolaşa da Zeytinliköy'e gelmiştik. Kahvenin yanından devam edince karşımıza Zeytindalı otel çıktı. Yemek sorduk normalde öğlen servisleri olmadığını ancak bize akşam için hazırladıkları mezelerden ve salata verebileceklerini söylediler. Körün istediği bir göz allah verdi iki göz ama ötel pek bir şık pek bir butik. Odalara bakmışız gecelik fiyatı bizim tüm tatil konaklamaya verdiğimiz kadar. Fakat açlıktan ölmüşüz, inceldiği yerden kopsun ne yapalım deyip verdik siparişleri. 2-3 çeşit meze, güzel bir salata ve içeceklerimiz geldi. Başladık yemeğe.Bir süre sonra garson bir tabak içinde mis gibi dumanı üstünde ahtapot güveç getirdi. Şaşırdık ve böyle bir siparişimiz yok dedik. Mutfakta yeni pişmiş tatmalıymışız falan masaya koydu gitti. Aha dedik işte buradan girecek bize kazık. Hesabı merak ederek yemeği bitirdik, ahtapot gerçekten harikaydı. Hesap geldi ben direk karta davrandım tabii,o kadar eminim ki büyük bir para olduğundan. Eşim eliyle dur gibi bir işaret yaptı cebinden 2 olmasın ama hadi 3 pide yiyeceğiniz bir parayı çıkarıp hesap kutusuna koydu. Ben hala herhalde bahşiş o diye düşünürken adam geldi, teşekkür edip kutuyu aldı gitti. Günlerce konuşup inanamadık. Ahtapotu ikram yazmış diğerlerine de çok cüzi fiyatlar biçmişlerdi. Hala zaman zaman hesap beklerken anarız Zeytindalı Oteli, ve işletmeciliğini överiz, buradan da teşekkür etmiş olalım bir daha...



Zeytinliköy
Orhan Karatay Kahvesinde
dibek kahvesi keyfi - by MRA


Bu sefer henüz acıkmamıştık :) sadece bir kahve keyfi yaptık ve köyü gezip merkeze doğru hareket ettik.

Gökçeada merkez meydanı ve ana caddeler pek sevimli değil. Sıradan bir Ege köyü ya da kasabası bile diyemeyeceğim. Ancak eski binaların olduğu arka sokaklar şöyle bir dolaşılabilir.

Bizim merkeze gitmemizin ana amacı ise et almaktı. Adada hayvancılık çok yaygın ve hayvanların serbest otlamasından dolayı etlerinin son derece lezzetli olduğu söyleniyor. (bkz aşağıdaki foto. Adada dolaşırken heryerde bu koyuncukları görebilirsiniz)


Ada koyunları - by MRA

İlk gün merkezde alışveriş yaparken koca harflerle yazılmış tabelasındaki EfiBadem markasını merak edip adanın meşhur pastanelerinden olan Meydani pastanesine girmiştim. 


Meşhur EfiBadem kurabiyesi, çok lezzetli mutlaka alın


Kurabiyeleri tattıktan sonra da yerel kişiler olarak et alımı için nereyi tavsiye edeceklerini sordum. Sağolsunlar çok yardımcı oldular ve bizi meydanın karşı ucundaki Eyi Çiftlik kasabına gönderdiler. Gittik meramımızı anlattık ve uzun sohbet sonununda baktık fiyatlar da uygun tam bir kuzuyu alıverdik :) Ertesi gün feribota giderken kendilerinden alacağımız kuzuyu hazırlanmak üzere orda bıraktık ama o akşam yemek için kendimize biraz et almayı ihmal etmedik. 

Akşam yemeğinde et olacağı netleşince yanına bir de ada şarabı alalım dedik. Yolda gördüğümüz Tını markasını denemekti. Bu amaçla mağazalarına girdik. Yerel küçük üreticilerden şarap alırken tatmadan almak çok cazip gelmediği için tadım yapabilir miyim dedim. Gel gör ki yeni çıkan alkol kullanımını düzenleme yasası sebebiyle artık satış mağazalarında tadım yaptırılamıyormuş. Rezalet!!!! Hal böyle olunca, daha önce iyisini nerdeyse hiç içmediğim için tatmadığım bir şişe Gökçeada şarabına (2012 Merlot) 35 TL vermek anlamlı gelmedi. Ordan çıkıp başka markaları satan bir dükkandan 25 TL'ye 1 şişe Nusret Bey markalı 2008 Merlot aldım.

Bu arada öğlen oldu ve karnımız acıktı. Ne yiyelim derken bir blogda okuduğum Gül Hanım Mantı evinin yanında durduğumuzu farkettik. İçerdeki hazır yemeklere bakmaya girdik ancak görüntüleri o kadar iştah kaçırıcıydı ki hemen çıktık. O arada hemen karşısında Saklıbahçe diye bir yer gördük bahçesi çok hoştu gerçekten ancak sezon sebebiyle saat 13:00 civarı olmasına rağmen hala mutfakları açılmamıştı. Bir şeyler yaparız dediler ama görünen o ki bayağı beklemek gerekecekti, kalmadık. Oraydı buraydı derken bir an gürültü,patırtı ile çevredeki her sokaktan onlarca araba meydana akın etmeye başladı. Yollar tıkandı bir kargaşa oluştu. Meğer adanın önemli kişilerinden birinin cenazesi varmış. Zaten aradığımız gibi bir yer bulamamanın gerginliği üstümüzdeyken bir de kalabalık çullanınca Kaleköy'e gidelim yemek için şansımızı orda deneyelim, bulamazsak merkeze geri döner kaderimize razı oluruz dedik. 

Kaleköy sahilinde de durum pek farklı değildi. 1 tane balık lokantası açıktı ama balık istemiyorduk. 2 cafe/çay bahçesi tarzı yer vardı ikisi de merkezden ekmek gelmediği için yiyecek servisi yapamıyordu. (4 kmlik yoldan sanki fizan gibi konuşmadılar mı ciddi gülesim geldi, öğrendik ki Gökçeada da ekmekler 4 km'yi 5-6 saatte gidiyormuş :) )

Kaleköy'ün yukarısına hiç çıkmadık zira ikimizde daha önce tepelerine kadar tırmanıp her yerini görmüştük köyün. Onun yerine (eski) Bademli köyüne gidelim dedik. Yine bir tepeye tırmandık ve arabamızı parkettik. Hemen önümüzde denize nazır ve açık gibi görünen Son Vapur Konukevine girdik. Fakat artık tost bile olura kadar indirgediğimiz yemek hayallerimiz burada da suya düştü. Mutfakları kapalıydı, bize sadece kahve veya karadut şurubu ikram edebilirlerdi. Manzaraya bakan terasları o kadar keyifli görünüyordu ki karadut şurubuna fit olduk. Şurup güzel ama gereksiz pahalıydı (bardağı 5 TL) Yine de parayı manzara için verdiğimizi varsayıp düşen kan şekerimizi toparlayıp köyü gezmeye çıktık. Cici evler vardı, pek şirindi, beğendik.

Çaresiz merkeze döndük ve hemen köşede gördüğümüz Taylan Retorantta 2 kuşbaşılı pide yiyerek açlığımıza son verdik. Pideler fena değildi allahtan. Arabaya geri döndüğümüzde bir de Meydani Pastanesinin  Meydani Tadında diye bir restoranı olduğunu gördük, pastaneden 50-100 mt kadar Kuzulimanı tarafında. Burayı web sayfalarında tavsiye etmişler gördüğüm kadarıyla ama biz o ana kadar görmediğimiz için deneyememiş olduk. 

Çayımızı deniz manzarasına karşı terasımızda içme hayali ile yemek sonrası hemen pansiyona döndük. Bir duş sonrası sıcacık çay eşliğinde terasta kitap okuyarak saati 18:00 ettik. Hava gittikçe kapatıyordu, ufukta yağmur bulutları toplanmaya başlamıştı yine de limana kadar biraz yürüyelim dedik. 


Uğurlu Limanı - by MRA


İyi ki demişiz, iyi ki yolda ufak ufak atıştıran yağmurdan korkup geri dönmemişiz. Gün batımı ve ayın doğuşunun aynı saatlere rastlaşması ile harika görüntler oluştu. Her anı bir diğerinden farklı ve hayranlık verici şekilde boyandı gökyüzü binbir renge. Gün batım renkler uykuya dalana kadar yürüdük, sonra pansiyona geri döndük.

İyice serinlemiş havaya rağmen yemeği terasta yemeğe kararlıydık. Yemeği yaptık, sofrayı hazırladık, üstümüze kalın birşeyler giydik ve soraya oturduk. Hemen hemen aynı anda tatlı tatlı yağmur yağmaya başladı. Terasın yanındaki asmanın yapraklarına vuran tıpır tıpır damlalar eşliğinde ada ürünleri ile donattığımız soframızın keyfini çıkardık.


Ada ürünleri (et, şarap, zeytin yağı ve kekik)
ile hazırlanmış soframız - by MRA 


Bu arada yağmur gittikçe hızlandı, hızlandı hızlandı. Artık terasımızın çatısı bizi koruyamaz hale geldiğinde allatan yemeği bitirmiş çay keyfine hazırlanıyorduk. Dışarda kıyamet kopuyor, bardakyan boşanırcasına yağmur yağıyor, sokaklar sel olmuş denize doğru akıyorken daha fazla direnmeyip içeri girdik. Çayımızı demledikten 1-2 dakika sonra kesilen elektriği çayımızı içerken bekledik ama gelmedi :) Biz de inatlaşmayıp erkenden kendimizi uykuya teslim ettik.

Devamı bir sonraki yazıda

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder