14 Kasım 2009 Cumartesi



Vay be Haziran nire Kasım nire. Bir mevsim tükenmiş arada, ben tükenmişim çok mu?

Zor geçiyor bu aralar zaman, son aylarda hep böyle. Zor geçmekten kasıt uzayıp sündüğünden, bir türlü bitmediğinden değil aksine hızla ve canımı yakarak ilerliyor.

Kendimi kaybettim ben sanırım. Arada bir yerde, farketmeden.

Hükümsüzdür.

Bulan allah rızası için beni arayabilir mi?

17 Haziran 2009 Çarşamba


Evet yoğunum, evet uzun mesailer yapıyorum ama bir yandan da yakaladığım her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorum. Tıpkı cuma akşamı uzun zamandır görmediğim bir çok arkadaşı gördüğüm kalabalık bir yemek, cumartesi günü sabahı kızlarla bol bol kaynattığımız kahvaltı, pazar kahvaltısından önce havuzda geçirdiğim bir saat, pazar akşamı sevdiceğimle Sultanahmet Camii üzerinden batan güneşi seyrederek yediğimiz yemek ve nihayetinde dün akşam gecikmiş ama hızla planlanmasına rağmen harika geçmiş bir gece gibi.





İyi ki Şirinlik Muskası gidelim dedi, iyi ki geç de olsa kuzene sen de gel dedik, iyi ki benim mesaim yoktu :)

Güneş battı, boğaz gökkuşağının renklerine bulandı, kadehler doldu boşaldı -evet evet fotoğraftakiler-, sohbet üstüne sohbet patlatıldı, gülündü, eğlenildi. Hızımızı alamayıp arada Şirinlik Muskasına fotoğraf dersi bile verdik :) Bu fotolarda dersimizin ürünü. Kısaca gece uzun oldu, bitmesin istendi, ama her güzel şey gibi bitti...






Hayatın gerçeklerine dönüldü. Saat 1:00'den sonra bu akşam çıkılacak kısa İzmir seyahati için valizimiz hazırlandı. Uykumuz geldi, alkol çarptı. Yatakla nasıl buluştuğumuz hafızalarımızda kendine yer bulamadı.

Yorgun, ama öncesinde keyifli saatler, sonrasında ise kısa da olsa bir tatil vadeden bu güzel gün de bitiverdi.

Sevgili yolda bizi almaya geliyor. 10-15 dakika sonra yolculuk başlıyor...



9 Haziran 2009 Salı



Cumartesi günü Şirinlik Muskasıyla kendimizi kuaföre attık. Manikürümüzü pedikürümüzü yaptırıp çıktığımızda ne zamandır aklımdaki kozmetik alışverişini yapmaya karar verdim.


Pudram bitmek üzereydi. Uzun zamandır La Praire'in yukardaki pudrasını kullanıyorum. Şimdiye kadar kullandığım en iyi pudra olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim. Hem ince hem de kapatıcı, hem de kalıcı. Çoğu zaman fondötensiz kullanıyorum ve ikisi yerine de geçiyor. Ama gelin görün ki en sinir olduğum şey geldi başıma. Bunca sevdiğim o pudra üretimden kalktı (yurtdışında bazı sitelerde stok da görünüyor ama sipariş geçmeye kalktı mı kalmadı deyiveriyorlar). Aynı markadan yerine çıkan pudra maalesef öncekinin performansını yakalayamamış. Ben de kara kara yeni marka arayışlarına başladım. Önce Guerlain baktım nedense içime sinmedi. Sonra Estee Lauder baktım o da istediğim performansı sergilemedi. Sonra çok pahalı birşey almayayım dedim ve takip ettiğim bloglarda sıkça tavsiye edilmesine de tav olarak gözümü M.A.C.' e diktim.

Durum böyle olunca yani aklıma kozmetik alışverişi yapmak düşünce Şirinlik muskasını da kandırıp soluğu Palladium M.A.C.' de aldık. Pudramın yanı sıra fondötenim azalmıştı, zaten bu ikiliyi uyumlu almak da önemliydi. Hemen makyaj koltuğuna oturup istediğim ürünleri saydım ve başladık makyaja.

Fondoten olarak : Studio Fix Fluid


Pudra olarak : Select Sheer Pressed Powder


yüzüme uygulandı. Üstüne bir de yüzüme renk verecek bronz bir allık sürülünce, çok başarılı bir sonuç çıktı gerçekten de. Ancak bu arada ben sonuç kadar makyöz kızın kullandığı fondöten fırçasına da takılmıştım. Kız fırça ile uyguladığı fondöteni çok az kullandı, yüzüm kalıp gibi olmadı ama kapanmasını istediğim hatalar çok da güzel kapandı, üstelik yüzümde de hiç iz oluşmadı. İlk görüşte aşk böle birşey işte, ben de fırçaya oracıkta aşık oldum. Tek problem fiyatıydı ama şöyle bir hesap yaptım kendimce. Kullanılan fondöten oranı oldukça azaldığı için büyük ihtimalle fondötenleri kullanma sürem de artacaktı. Yani belki de 3 şişe fondoten kullanacağım zamanda 2 şise fondöten kullanacaktım. Bu da bir süre sonra bana fırçanın parasını çıkarttıracaktı. Nasıl hesap ama :)) Hesap ne çıkarsa çıksın aşağıdaki fırça benim olmalıydı. (Oldu da. İyi ki de almışım oh sefam olsun. 3 gündür yaptığım makyajdan çok çok memnunum.)


Bir de ne zamandır Moda Trenden İn' in şu yazısında gördüğüm gözaltı kapatıcısı aklımdaydı. Battı balık yan gider, onu da alayım dedim.

Prep+Prime eye


Eve dönerken kozmetik alışverişi yapmanın dayanılmaz hafifliği ile mutlu mutlu sırıtıyordum. Mutluluğum halen de devam etmekte. Fondöten ve Pudra'yı henüz kullanmaya başlamadım, eskilerin dibini sıyırıyorum hala :) Ama fırça ve gözaltı kapatıcısından şimdiden pek memnunum. Merak edenlere duyurulur...

6 Haziran 2009 Cumartesi


Bugün -yani şu saat itibari ile dün- yeni işimle ilk toplantıma girdim. Ardından bir tane daha ve bir tane daha. Sabah başlayan maraton saat 17:00' de bittiğinde mideme küçük bir sandviçten başka şey girmemişti ve konuşulan tüm konular beynimde dönüp duruyor kendilerine kalıcı yerler arıyorlardı. Gün bitmeden bir çay içer biraz da nefes alırım diyordum ki eski işlerden birinde acayip bir sorun çıktı. Oydu buydu şuydu derken gördüğünüz gibi saat 00:20 oldu bile ve ben artık bıkarak çalışmayı bıraktım. Ne olacaksa pazartesi olacak artık napiim.

Uyumak istiyorum. Yarın Şirinlik Muskasını da alıp kuaföre gitmek kendimi şımartmak istiyorum. Geri döndüğümde ise kendimi havuzun sularına bırakıp yüzmek yüzmek yüzmek istiyorum.

Bu arada 19 Mayıs da farkettim de bikinilerim bayağı eskimiş, yenilenmek istiyorlar. Üstüne havuz için bone de lazım eskisi artık sizlere ömür, eh gitmişken bir de yüzücü gözlüğü alayım bari. Bu aralar farkettiklerim arasına yeni işim için biraz daha ciddi kıyafetlere ihtiyacım olacığını da eklemeliyim. Ama ben cezalıyım şu koca göbeğim erimeden kıyafet falan alınmayacak. Bu durumda artık diyet yapsam iyi olack yoksa eski mayolar ve sport kıyafetlerle boğuşup duracağım bu yaz.

Ay ben yatayım yoksa bunalıma giricem, işler, kıyafetler, göbek derken bu gece kabuslara gömülücem. Hiç gerek yok tatlı tatlı uyumak varken. Zzzzzzzzzzzzzz

Not: Aa bu 41. yazım olmuş yaw. 41 kere maşallah diyorum kendime :)

Litograf: http://figoltx.blogspot.com/2009/04/masallah.html


4 Haziran 2009 Perşembe



Çok uzun bir ara oldu değil mi?

Evet arada bir sürü şey oldu, bir sürü şey yaptım ama en çok illa da en iyisini yapma takıntım yüzünden uzadı bu ara.Yazdım mı tam yazayım diye rahat zamanları bekledikçe o zamanlar inadına gelmedi. Gelmedikçe olaylar birikti, günler aktı ve nerdeyse 1 ay blogum öksüz kaldı. Eh bu kadar bekledikten sonra bu post acayip olacak diye bekliyorsanız şimdiden söyleyeyim bu post o "tam" yazıyı yazmaktan ümidi kestiğim -ve bence aslında doğruyu nihayet bulduğum- için yazılıyor. Rahat zaman diye birşey yok bu aralar benim için, belki uzun sürede olmayacak. Onun için koyverdim yazıyorum ne çıkarsa bahtım/nıza.





Bloguma son yazdığımda Hıdrellezin ertesiydi. Dileklerim vardı ama hiç birisi 1 ay sonra önümde açılacak bir kapıyla ilgili değildi. Başarı ana motivasyon kaynaklarımdan olmasına rağmen hiçbir zaman kariyer takıntısı ya da hırsı olan biri olmadım. 13 seneyi deviren yoğun iş yaşantımın sonunda geldiğim nokta da tek kariyer hedefim emeklilikti ama geçtiğimiz hafta aldığım bir teklif ve hızlı gelişen bir süreç sonucu kariyer yolumda hiç planlamadığım -için için olsa ne güzel olur dediğim ama kendimi de bunun için yormadığım- bir gelişme oldu. 1 Temmuz itibari ile aynı şirket için de yeni kurulan bir bölümde yepyeni bir göreve başlayacağım.

Heyecanlıyım ve kesinlikle hala sersem gibiyim. 11,5 senedir aynı firmadayım. Yıllar içinde hem yaptığım işler hem de organizasyon defalarca değişti ama ben hep aynı insanlarla, aynı yöneticiyle çalıştım. Bir aile gibi korunaklı ve alışkanlığın rahatlığıyla -çoğunlukla- huzurlu bir ortamda çalıştım. Şimdi bunca zaman sonra hem bu düzenin dışına çıkacak olmak fikrine hala alışamadım. Herşey o kadar hızlı gelişti ki hala şaşkınım.

Bir yandan böyle bir görev için düşünülmüş, seçilmiş olmak, haberi duyan iş arkadaşlarımdan "senin için çok sevindik ama geride kalan bizler için gidişinin çok büyük bir kayıp olduğunu söylemeliyiz" sözlerini duymak gururumu okşuyor. Yapmak istediğim ve yapabileceğime inandığım, benim için önemli fırsatlar yaratacak bir göreve seçilmenin heyecanını duyuyorum. Diğer yandan şimdiye kadar yaptığımdan çok uzak, herşeyi bir kenara koyup sıfırdan başlayacağım, alıştığım herşeyi geride bırakacağım zor ve yoğun bir işe, bir döneme başlayacak olmanın tedirginliğini hissediyorum. Bilinmeyene giderken, alışılanı terketmek ürkütüyor, yeninin heyecanı da kendine çekiyor.. Amaan anladınız işte, kısaca karışık duygular içindeyim diyelim :) Hayırlı olmasını diliyor ve işleri akışına bırakıyorum...

Bu ani değişikliğin sonucu olarak bu haftam çok yoğun geçti. Aslında eğitimde olacaktım tüm hafta ama cuma günü değişiklik kesinleşince eğitime gitmem de bir anda anlamsızlaştı. Ne de olsa artık eğitimde öğreneceklerime hiiç ihtiyacım olmayacaktı. Böyle olunca eğitime giden tüm grubun işlerini geri de kalan ben üstlenmiş oldum. Bu durum ay başına da denk gelince işler bir hayli yoğunlaştı. Pazartesiden beri ilk defa bu sabah biraz nefes alıyorum -bunu yazarken bile telefonum çalmaya başlayacak diye korkuyorum. Gündüzleri yoğunum, geceleri nöbetçiyim yani zaman zaman gece de kalkıp çalışmam gerekiyor. Akşamları da annem İstanbul'da olduğu için onlardayım. Yani şöyle oturup dinleneceğim bir akşam bile geçiremedim. Görünen o ki bu hafta böyle geçer. Haftasonu da evde bir sürü işim var. Kışlık-yazlık kıyafetlerin değişimini yapıcam. Önümüzdeki hafta da artık yeni işimle ilgili bazı toplantılara girmeye başlayacağım ve tabi bir yandan da kendi üzerimdeki işleri geride kalan arkadaşlarıma devretmeye. Bu arada 1 Temmuz öncesi yeni görevle ilgili iki de eğitim alacağım. Yani yoğunum ve daha da yoğunlaşacağım. tek hedefim bu arada becerebilirsem 2 gün izin alıp herşey resmen başlamadan son fırsat biraz dinlenip enerji depolamak :).

Yazmadığım arada 19 Mayıs tatilini fırsat bilip sevdiceğim ve Şirinlik Muskası ile beraber annemlerin yanına 4 günlük bir tatile gitmiştik. Çok keyifli zaman geçirdik. Sabah yürüyüşleri, çevre gezileri, akşam sofraları derken yedik, içtik, eğlendik, yüzdük, gezdik. Süperdi. Şirinlik Muskası da ilk defa gezdi oraları, oldukça da sevdi. Şimdi bakıyorum da iyi ki araya sıkıştırmışız bu kısa tatili zira önümde yoğun bir dönem beni bekliyor yaptığım her tatil yanıma kar :)

Ah işte çaldı telefon. Demiştim ben zaten sabahtan beri ne bu rahatlık diye. Normal değil bu durum diye :) Hadi ben kaçtım bakalım kimin ne problemi varmış. Aloo?



5 Mayıs 2009 Salı



Bu gece Hıdrellez. Bu gece umutlarımızı, dileklerimizi saklandıkları yerden çıkarıp gül ağacının dallarına asmanın sonra da coşkuyla alevlerin üstünden atlama zamanı.

Şehir merkezinden uzak çalışmanın en çok bu yanından nefret ediyorum işte. Bu gece her yıl olduğu gibi yine herkes Ahırkapı'ya akın edecek, Hıdrellez'i kutlamaya. Bense o kadar uzağındayım ki şehrin burdan oraya varana kadar güller solmuş, ateşler sönmüş, Hızır da gitmiş olur, eminim. Acaba bu sene dileklerimin yanına seneye Hıdrellezi rahatça kutlayabileceğim bir yerde çalışmayı mı eklesem? Yoksa hiç çalışmamayı mı? :)

Bu dilek dilemek de ne zor iştir. İsteğiniz şeyi somutlaştırıp, kısa ve açıkca ifade edebilmek ne zordur -ya da bana öyle gelir. Fazla detaycı olduğumu iliklerime kadar hissederim. Ama dilek deyip geçemem yine de, bu iş de incelik ister :). Hani şu pek bilindik "hiç doymayan kuşum olsun" fıkrası vardır ya. Ondaki gibi işte, her an ağzınızdan çıkan şeyin kurbanı olabilirsiniz :) Bir de lafa geldi mi herkes "valla çok az şey istiyorum" der ama "söyle nedir" desen o küçücük istek dallanır da budaklanır. Hatta zaman zaman "yanyana olsun ama ikisi de cam kenarı olsun" a gelmiş bulabilirsiniz kendinizi.

Hıdrellezde ki dilek yöntemleri de bu noktada zorlayıcıdır. Ya dileğini bir kağıda yazacaksın 1-2 kelimeyle ve gül ağacına asacaksın ya da ağacın dibine gömeceksin, olmadı aynı ağacın dibine taşlarla istediğin şeyin resmini çizeceksin. Yıllar önce bir ev çizmiştim aynı sene evimi aldım. Bu son oldu. O gün bugündür gerçekleşmeyen dileklerim içinse nedense onları Hızır Amcaya iyice ifade edemediğimden şüphelenirim :) Hani şöyle güzel bir tablo çiziversem oraya, verandasında kocacığımın oturduğu, güneşin üzerinden battığı denize doğru bakan bir çiftlik evi ve bahçesinde huzurla çiçeklerimi koklayıp, domateslerimi toplayan ben. İşte şu resmi bir çiziverebilsem taşlarla sanki herşey oluverecek birden. Tek engel benim resim yeteneğim :)

Bir de güllerin soyundaki tükenmeye değinmeden geçemeyeceğim. Geçen sene sitede -ki peyzajı konusunda oldukça iddalı olduğunu söylemeliyim, iddialı ama 1 tane gül yok- gül bulmak için dört dönmüş en sonunda caddede ki marketin bahçesinde bulduğum gülle yetinmek zorunda kalmıştım. Gülü de ekmişler 20 cm2 yere, zavallı kalmış güdük çürük tek dalla. Dibi mi var ki birşey çizebilelim, dalı mı kalmış ki dileğimizi asabilelim. Mecburen 1-2 satır yazdık bir kağıda dibine bıraktık. Ama Hızır bu marketten alışveriş etmiyor sanırsam ki benim dileğin farkında bile olmadı :)

Olsun ben yine de severim Hıdrellezi. Hızır beni sevse de sevmese de :)

Hıdrellez barındırdığı coşkuyla, umutla ruhuma iyi gelir hep. Hızır'ın bereketiyle yıkanmak, dileklerime baharın doğurganlığının bulaşması fikri beni umutlandırır. Siz de bu gece umutlarınızı diri tutmak, duyularınıza, duygularınıza bereketin tohumlarını ekmek için Hızır'la randevunuzu kaçırmayın derim. Varsın güller az kalmış olsun, varsın üstünden atlanacak ateşler azalmış olsun. Umudunuz var ya, bu gece umudunuzla buluşun...

Fotoğraf : http://www.fotoritim.com




3 Mayıs 2009 Pazar


Şimdi kahvaltıdan kalktık, sofrayı toplamayı sevdiceğime bırakıp hemen blogumun başına geçtim. Tam karşımdaki cam açık içeriye hafif bir serinlikle beraber dışardaki bahar coşkusu da giriyor. Bahçede oynayan çocuklar, havayı güzel görüp biryerlere gitme telaşındaki insanlar, yani hayatın sesi odama dolmakta. Bense müzik çalarımdan yükselen tango ve yanıbaşımdaki masada üzerinde dumanlar tüten çayımla bahara uzaktan şahitlik ediyorum, şimdilik. Çünkü anlatacaklarım uzun, maceralı ada gezimizi bugün yazmak istiyorum.

Perşembe akşamı iş çıkışında sevdiceğimle evde buluştuk. Hedef Bostancı'dan kalkacak19:40 vapuruna yetişmekti. Bir gece önce kendimi çok halsiz ve hastalık arifesinde hissettiğim için erkenden uyumuş ve pek de bana uymayacak bir rahatlıkla hazırlıklarımı son dakikaya bırakmıştım. Eve geldiğimizde saat 18:30 civarıydı. Yarım saat kadar süren üst baş değiştirme ve yanımıza gereken şeyleri hazırlama faslının ardından 19:00 civarı taksi durağını aradık. Oturduğumuz yer çok merkezi değil araba dışında Bostancı tarafına gidebileceğimiz başka vasıta yok, yoldan da pek fazla taksi geçtiği söylenemez. Uzun lafın kısası sıraya girip durağa taksi gelmesini bekledik. 10 dakika sonra araç geldi. Amerkan filmlerindeki gibi bir hışımla taksiye atlayıp paniğimizi taksiciye de bulaştırarak vapura yetişme çabamıza onu da ortak ettik. Fakat şansımıza girdiğimiz her yol tıkalı. O yol senin bu yol benim diye her kestirmeyi denedik ama ne mümkün trafik canavarına yenilmekten kurtulamadık. İskeleye 19:42 de vardığımızda vapur iskeleden daha 1-2 metre uzaklaşmıştı. Büyük bir hayal kırıklığı ve hüzünle arkasından bakakaldık. Sonra ilk iş seferlere baktık bir de ne görelim bir sonraki sefer 21:35 diyor. Yine de yılmayıp önce motorlara sonra da denizotobüsüne koştuk belki daha yakın saatte sefer vardır diye. Fakat nereye koşturursak koşturalım 21:00 de kalkacak motordan önce adaya ulaşmamızın hiçbir yolu olmadığı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldık.

Çok canımız sıkıldı ama yapacak birşey olmayınca mecburen beklemek için yakındaki bir kafeye oturalım dedik. Adaya geçince yemek yeriz diye kararlaştırdığımız ve bu fikrimizde de ısrarlı olduğumuz için midemizdeki çanları sadece bastıracak bir atıştırmalık ile biralarımızı söyledik. Yiyip içtikçe sakinleştik ve sohbetle beraber anın keyfini çıkarmaya başladık.


21:00' de kalkan motor 21:30' da Büyük Ada'daydı. Yönümüzü iskelenin solunda deniz kenarına sıralanmış restorantlara çevirdik ve gözümüze kestirdiğimiz bir tanesine oturup saat 23:30' a kadar süren bir balık keyfi yaptık. Günün yorgunluğu ve doyan karnımızın etkisiyle göz kapaklarımız düşmeye başlayınca konaklayacağımız Köşk Orman'a doğru faytonla yola çıktık. Fayton yokuşları tırmandı ve ormanın dibinde şirin bir köşkün önünde durdu.

Eşyalarımızla içeri girdiğimiz de ortada kimseyi göremedik. Seslendik, telefonumuzdan telefonu aradık ki duyup birileri gelsin. Ama nafile sanki terkedilmiş gibiydi köşk, ortalıktaki gündelik eşyalar olmasa yaşanan bir yer olmadığı bile düşünülebilirdi. En sonunda üst kattan gelen hafif bir müzik sesine doğru merdivenleri çıkmaya karar verdim. Merdivenin sonunda mum ışıklarıyla aydınlatılmış bir salon vardı. Benim son basamağa adımımı atmamla çıkan gıcırtıyla bir adam merdivenin korkuluğunun arkasına dayanmış kanepeden sıçrayarak kalktı. Köşkün sahibi ve işletmecisi Cem Bey' miş. Uyku sersemi benim arkamdan merdivenlerin yarısına kadar inip ordan uzattığı parmağı ile bize odamızı gösterdi ve arkasını dönüp tekrar yukarı çıktı. Bu garip karşılama karşısında duyduğumuz şaşkınlığı üstümüzden atamadan odaya daldık ama o da ne odanın ışığını açacak anahtarı bulamıyoruz. Ben koridordan sızan ışığın yardımı ile bir anahtar buldum ama yakınca anlaşıldı ki bu sadece banyonun aydınlatması içinmiş. Yine de odayı az da olsa aydınlatacak bir ışık kaynağı bulunca kapamızı kapatabilmenin sevincini yaşadık. Sevgili bir yandan söylenirken ben de bir yandan anahtar arama işlemine devam ettim. Nihayetinde kapının arkasındaki dolabın arkasına gizlenmiş bir anahtar buldum ve nihayet odamız aydınlandı.

Temiz, ortalama bir şıklıkta ama oldukça küçük ve de kullanışsız bir odayla karşılatığımızı söyleyebilirim. Nedense neye elimiz atsam ah bu şöyle olsaymış derken buldum kendimi. Beynim sürekli bir eksik listesi yapar haldeydi. Örneğin odada başucu aydınlatması yoktu, ana aydınlatmanın anahtarının yataktan oldukça uzak ve bir dolabın arkasında olması gece kalkışlarında ciddi problem yaratabilirdi. Pijamalarımızı giymek için üstümüzdekileri çıkarınca çıkanları asacak yer olmadığını da farkettik. Odada bir dolap vardı ama kısa ve raflı bir dolaptı ve içinde sadece havlularla bazı hamam malzemeleri vardı. Dolapta askı olmadığı gibi odada da askı işlevi görecek hiçbirşey yoktu.

Kaloriferler çok iyi yanıyordu ama gece sönme ihtimaline karşı yorganı kontrol ettim ince geldi aynı anda sevgili de gece içmek için su isteyince dışarı çıktım. Koridorun karşısındaki kapının mutfak olduğu aralık kalan kapısından görülebiliyordu. Aralıktan sızan ışıktın içerde birinin olacağını umarak ilerledim. İçeri seslenince Cem Bey çıktı. Kaloriferi sordum gece yanacağını söyledi, ben yine de yedek bir örtü istedim zira sevgili de ben de kedi soyundanız pek üşürüz ve sıcağı severiz ayrıca o ana kadar gördüklerimden gecenin ilerleyen saatlerinde bir ihtiyacımız olsa kimseyi bulamayabileceğimiz sonucuna vardığım için tedbirli olma ihtiyacı hissetmiştim. Fakat Cem Bey kaloriferi kapamayacağını tekrarlayarak örtü vermeye yanaşmadı. Bana devamlı "sen" diye hitap etmesinden ve tavrından pek hoşlanmadığım için uzatmadım, sevgilinin istediği suyu aldım ve odaya döndüm. Bu arada bize verilen su da bir kısmı tüketilmiş 1,5 litrelik bir şişeydi. Buna fazla takılmamaya çalıştım ama görüyorum ki zihnimden silememişim. Yani konaklama hizmeti veren bir yerin müşterilerine istediğinde vereceği kapalı bardak ya da şişe su bulundurması gerektiğini düşünerek çok mu ileri gidiyorum sizce :)

Yatmadan önce dişlerimi fırçalamak için banyoya girdim. Banyo odadan bölünerek yapılmıştı. Pansiyonun eski bir köşk olduğu düşünülürse bu normaldi ama banyo o kadar küçüktü ki içeri bir duş teknesi veya duşakabin sığmadığı için duş kısmı açıktı. Yani duvara monte bir duş başlığı ile banyodaki boş alan duş olarak kullanıma sunulmuştu. Bu durum benim en nefret ettiğim şeydir çünkü duş aldığınızda banyonun tüm zemini ve üstüne üstlük bir de klozet, kenardaki tuvalet kağıdı vs ne varsa ıslanır ve elinizdeki olanaklarla ortalığı temizleyip kurulamanız imkansızdır, giyindikten sonra çoraplarınız ıslanmadan banyoya girmeniz ya da tuvalete ıslanmadan oturmanızın mümkün olmayacağı gibi. Banyonun tek olumlu yanı sıcak suyun hiç azalmaması ya da kesilmemesi olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında banyoya şampuan ve sabun konulmuştu ama mesela diş fırçaları için bir bardak ya da iki havluyu aynı anda asabileceğiniz bir askı yoktu. Çok mu detaycıyım bilmiyorum ama bu mekan ucuz, basit yer değil, hatta tam tersine kendini "butik, lüks" diye kategorilendiren ve bunu vadeden bir yer, eh vaad bu olunca bende de beklentiler ister istemez buna göre oluşuyor.


Tüm bu ilk an hayalkırıklıklarına rağmen olumlu bakmaya çalışarak sıcak odamızın rahat yatağına kıvrıldık. Saat gece yarısına gelirken kendimizi uykuya teslim etmeye hazırlanıyorduk ki bir müzik sesi gelmeye başladı. Önce derinden geldiği için umursamadık ama ses bir süre sonra yükseldi. Öyle yakından geliyordu ki ben bir an başucuma koyduğum cep telefonumun mp3 player'ının falan yanlışlıkla dokunmam sonucu devreye girdiğinden şüphelendim. Kalktım baktım telefon normal ama ses odanın içinde gibi. Çok da kötü çalmıyor avuntusuyla uykuya devam etmeye çalıştım ama ne mümkün. Merak içinde kalkıp başucumuzdaki pencereyi açınca farkettim ki alt katımız görevlilerin kaldığı oda ve ben kapısında duran adamla gözgözeyim. Adama kibarca müziği kısmasını rica ettim, birşey demeden içeri girdi ve müzik kısıldı. Ohh deyip yeniden uykuyla randevuma döndüm. Tam dalıyordum ki bu sefer de tangır tungur bir gürültüyle sıçradım/k. Sanki birkaç bidon devrilmiş gibi bir sesti. Biri birşeyleri devirdi herhalde demeye kalmadı kesintisiz bir yıkanma seramonisi başladı. Ses yine aşağıdan geliyordu ve her kimse birşeyler yıkıyordu ya da ses ona benziyordu. Bidonlar doldu doldu boşaldı, tangırdadı tungurdadı. Bir insanın, bir ailenin hatta bir ordunun yıkanıp paklanabileceği süre geçti ama seslerde bir azalma olmadı. Sevgili çığrından çıkmak üzere, ben bulduğum herşeyi kulaklarıma tıkmaya uğraşıyorum. Derken su sesi kesildi ve -sıkı durum bu iğrenç- tükürük, balgam ve bir insanın vücudundan çıkabilecek bilimum iğrenç maddenin çıkış sesleri duyulmaya başladı. Artık sevgiliyi zaptetmek imkansızdı, fırladığı gibi yerdeki tahtalara olanca gücüyle bir uyarı vuruşu gerçekleştirdikten sonra dışarı koştu. Ben odadan iki erkeğin konuşmasını neler söylediklerini ayırtedemeyerek duydum, sevgili de 1-2 dakika sonra odaya döndü. Saat 02:00 olmuş ve bizde sinirler keman yayı gibi gerilmişti. Ben gelebilecek yeni bir dalgaya karşı kulakları pamukla tıkadım, gevşemeye, uyumaya çalıştık ama sanırım yarım saat kadar sadece yerimizde dönüp durduk.

Yarım saatin sonunda yeni bir süpriz bizi bekliyordu. Tam herşey bitti diye sevinirken köşkün dış kapısından gelen sesleri farkettik. Birileri bulunduğumuz kattaki sahanlıktan geçip üst kata çıktı ve tam üstümüzdeki odaya girdi. Tamamı ahşap olan bir köşkte atılan her adım duyulduğu için gelenlerin odalarındaki tüm yürümelerini, çantalarını açmalarını, yerleşmelerini, yıkanmalarını kaçınılmaz olarak duyduk. Bu arada ben çiftin erkek olan üyesine hayranlık duydum gerçekten. Toplam 15 m2'lik bir oda da yaklaşık 1,5 saat yürüyerek yapacak şeyler bulmayı başardı. Nerden nereye o kadar yürüdü, nereye varmaya çalışıyordu ve yol neden bu kadar uzun sürüyordu bilemedim ama asker olduğundan şüpheleniyorum zira yürüyüşü tam uygun adım rap rap şeklindeydi. Tüm bu sinir harbinin ortasında gerilmekten yorgun düşen sevgili bir şekilde sızmayı başardı ama ben sanki kalbimin üzerinde biri oturuyormuş gibi zar zor nefes alarak ve bu gürültü de uymayı başarmış sevgiliyi de uyandırmaktan korkarak kıpırdamadan saatlerce tavanı seyrederek yattım. Duyduklarımı önce duymamaya, sonra duymamazlıktan gelmeye, sonra ise anlamlandırmaya çalıştım. Hatta bu kişilere ufak öyküler uydurarak beni uykuya götürecek bir yol bulmayı denedim. Saate son baktığımda 04:55' idi, sanırım sonra ben de sızmışım.


Sabah 8:00 gibi uyandım. Odalarından kahvaltıya inenlerin -bu sefer ölçülü- seslerini dinleyerek bir süre daha yattım. 9:00 gibi sevgili de uyandı. Hazırlanıp kahvaltıya çıktık. Saat 10:30 gibiydi ve çoğu müşteri kahvaltılarını bitirip otelden ayrılmıştı. Sadece bize kalan mekanın tadını çıkarmaya karar vererek kahvaltımızı havuz başına istedik. Dev çamların altında, kuş sesleri eşliğinde kahvaltımızı beklemeye başladık. Çalışan bayanlar temizlik ve kahvaltı işlerine el atınca ortalığa biraz can gelmişti. Bir gece önceki terkedilmişlik hissi kaybolmuş, güneşin vurduğu köşk canlı ve heyecanlı bir havaya bürünmüştü. 1-2 dakika sonra kahvaltılıklar bembeyaz örtüler serili masamıza yayılmaya başlayınca keyfimiz biraz da olsa yerine geldi. Sezarın hakkı sezara, kahvaltı güzeldi. Aşırı bir zenginlik vardı diyemem ama göze batan hiçbir eksik olmadığı gibi kahvaltılık ürünlerin hepsi de taze ve lezzetliydi, servis de iyidi. Havuzun şırıltısına karışan kuş sesleri ve çam kokularını içimize çekerek uzun bir kahvaltı yaptık.


Öğlen için aklımda Aya Yorgi'ye çıkma fikri vardı. Daha önce defalarca adaya gitmeme rağmen buraya çıkmamıştım. Odamızı boşalttık, eşyalarımızı akşam üstü almak üzere otelde bıraktık. Bir de çıkarken Cem Bey'e yaşadığımız sıkıntılı geceyi kibarca anlatmaya çalıştık ancak kendisi sorunu bilir ama umursamaz bir yaklaşım sergiledi bir de üstüne "buraya geleceksen orman havasına gelecek gürültüye de kulak tıkayacaksın" benzeri ufak bir nutuk çekti. Evin ahşap oluşundan kaynaklanan gürültü sorununu gideremeyeceğini zaten biz de biliyorduk ama yaklaşım olarak en azından "evet sorunu biliyoruz ve müşterilierimizi de bu konuda uyarıyor daha az gürültü çıkaracakları şekilde hareket etmelerini rica ediyoruz" benzeri bir şeyler deseydi daha memnun olacaktık. Yaklaşımında yapıcı hiçbir ipucu bulamayınca konuyu uzatmadık. Kendi adımıza oteli "bir daha gidilmeyecekler" listemize ekledik ve Aya Yorgi' nin yolunu öğrenip otelden ayrıldık...


Ormanın içinden sağa sola bakına bakına yaptığımız 40 dakikaya yakın bir yürüyüş ile Aya Yorgi' ye çıkan yokuşun başına geldik. Burdaki çay bahçesinde kısa bir mola verip birşeyler içtikten sonra Aya Yorgi' ye doğru tırmanışa başladık. Sanırım çıkış da yarım saat kadar sürdü. Nihayet tepeye ulaştığımızda yorulmuş, susamış ve acıkmıştık. Önce manzaraya karşı terimizi soğuttuk. Sonra kiliseyi dolaşıp mumlarımızı yaktık -mumları ben yaktım tabii zira sevgili hiç hazzetmez böyle şeylerden. Kiliseden çıktığımızda artık yemek zamanı gelmişti. Manzaraya karşı bulduğumuz ilk masaya konuşlandık. Kalabalık sebebiyle self servis olan restorantta sıra vardı. Sevgili sıraya girdi ben de masaya yayılıp kitabımı okumaya başladım. 20 dk kadar sonra yemeklerimiz ve biralarımız gelmişti.


Karnımızı bir güzel doyurduk. Manzaranın keyfini çıkardık. Baktık hava yavaş yavaş kapıyor dönüş yoluna koyulmaya karar verdik. Fakat bu sefer çay bahçesinin olduğu yere kadar yürüyerek indikten sonra fayton kiralamaya karar verdik. Hem yorgunluğumuz, hem yavaş yavaş yağmaya hazırlanan hava, hem de eşyalar yüzünden otelden iskeleye kadar zaten faytonla gitmek zorunda olmamız bu kararda etkili oldu. Anlaştığımız bir faytona oteli bilip bilmediğni sorduk, otelden eşyalarımızı alıp iskeleye devam edeceğimizi söyleyip pazarlığımızı yaptık ve yola koyulduk. Otele kadar herşey iyiydi yol rahattı ancak otelden ayrılıp yokuş aşağı iskeleye doğru inmeye başlayınca yeni bir macera daha başladı. Yokuşlardan bazıları o kadar dikti ki atlar zorlanmaya başladı. Faytoncu önce bizi karşılıklı koltuklara oturttu, sonra en az yokuşla nerden gidebilirim diye seslice düşünmeye başladı. Belli ki o da sıkıntıdaydı. Bu arada çok dik bir yokuşa geldik ve farkettik ki faytoncunun sıkıntısı aslında faytonun frenlerinin düzgün tutmamasındanmış. Tabii yokuş aşağı inerken arabanın frenleri tutmayınca bütün ağırlık hayvanlara biniyor, zavallı hayvalar da o ağırlıkla ayakta durmakta zorlanıyor. Faytoncu korkulacak birşey olmadığını geveliyordu ama söylediğine kendisinin de inanmadığı herhalinden belliydi. Faytoncu dediğimde gençten bir çocuk zaten, söylediği doğru bile olsa insanda hiç güven uyandırmıyordu, toy ve acemi bir görüntüsü vardı. Zaten gözün gördüğüne bahane uydurmak zor. Çocuk sakin görünmeye uğraşıyor ama atların hali harap. Yokuşun sonuna yaklaşırken atlardan biri çok fena tökezledi ve nerdeyse düşüyordu, hayvan kendini zor kurtardı ve tabii biraz da hırçınlaştı. Biz artık arkada kendimizi mi düşünelim, atlara mı acıyalım bilemedik. Sevgili bir yandan panikle çocuğa dur biz inelim diye yalvarıyor, bir yandan da araba devrilirse falan acil atlayabilelim diye pozisyonlar denemekte, bense birimiz düşmesin diye tutunmaya ve sevgiliyi tutmaya çalışırken bir yandan da çantalar ve fotoğraf makinasına sahip çıkma telaşlındayım. O panikle düzlüğe nasıl ulaştık bilemedik. İndiğimizde faytoncu çocuk da dahil hepimizin yüzü korkudan bembeyazdı. Bu kadar masum bir aracın bu kadar tehlikeli olabileceğini yaşamasam inanmazdım.

Paniğimizi dindirmeye çalışarak iskeleye vapur saatlerine bakmaya gittik. Bir süre daha adada kalırız diye düşünüştük ama ada havayı güzel gören günübirlikçilerin akınına uğradığı ve bizde bunu ancak merkeze gelince farkedebildiğimiz için ani bir plan değişikliği ile Burgaz Ada' ya geçmeye orda biraz takılıp akşam yemeğini yedikten sonra da eve dönmeye karar verdik.

Vapur tıklım tıkış olmasına rağmen şansımıza güzel bir yer bulup oturduk. Fakat oturdukça ne kadar yorulduğumuzu, uykusuz geçen geceden sonra yaptığımız uzun yürüyüşe rağmen Burgaz Ada' ya geçme planı yaparken kendimizi hala dinç hissetmemizi biraz da faytondaki korku dolu anlar sonucu yaşadığımız adrenalin deşarjına borçlu olduğumuzu farkettik. Vapur ilerledikçe biz yayıldık, mayıştık, hava da kapadı da kapadı. Vapur Heybeli'den Burgaz'a hareket ettiği sıralarda çok yorulduğumuza, havanın yağmasına ramak kaldığına ve o anda en çok istediğimiz şeyin eve gitmek olduğuna karar verdik. Burgaz Ada'ya sadece el salladık ve Kadıköy' e doğru yol almaya başladık.

Vapur iskeleye yanaşırken bardaktan boşalırcanısa bir yağmur başladı. Gitmeden önce yağmurlu geçeceğini düşündüğüm, daha doğrusu meteorolojinin öyle tahmin ettiği hava bize kıyak yapmış ve sevgilimin bana garanti ettiği gibi yağmak için bizim eve dönmemizi beklemişti. Atladığımız taksi bizi sıcacık evimize getirdiğinde maceralı ama bir o kadar da keyifli bir gün geçirmiştik.


Fotoğraflar :
1- Aya Yorgi'den manzara
2- Orman yürüyüşünde rastladığımız yol kenarında manzaraya karşı konmuş iki koltuk.
3- Köşkün keyifli anları
4- Köşkte kahvaltı etttiğimiz masa
5- Aya Yorgi kilisesi
6- Aya Yorgi de yemek



29 Nisan 2009 Çarşamba


Dün karmakarışık bir gündü. Şu 1 Mayıs'ı son anda resmi tatil yapmaları ortalığı karıştırdı. Şimdi diyeceksiniz nesi karışık, bildiğin tatil işte. Şöyle söyliyim bankacı değilim ama bir banka da çalışıyorum ve bankalar o gün şubelerini kapatacak ama EFT ve uluslararası bazı işlemler devam ediyor olacak. Dolayısıyla da tatil bizim için herkes için olduğu kadar net ve kesin değil. Önce tatil miyiz değil miyiz anlayamadık sonra da tatiliz ama o kadar da değil darbesiyle sarsıldık.

Halbuki sabah işe ilk geldiğimde "ohh tatill" havasında annemi arayıp "anne yaşasın cuma tatil, ben 3 gün size gelicem, sevdiceğimle Şirin Muskası da benimle gelicek, gezicez" falan diye heveslere gark olmuş, o gazla otobüsle mi arabayla mı gitsek diye otobüs şirketlerinin ve İDO'nun sayfalarını arşınlamaya başlamıştım.

İlk darbe Şirinlik Muskası'ndan geldi, o da benim gibi bankacı değil ama bankada çalışıyor. Birileri o gün EFT falan yapabilsin diye zavallıcıklarıma tatil falan yok size demişler. Eh dedim kötü oldu ama napalım biz de sevdiceğimle gideriz. Bu arada gelen giden mesajlar da bir türlü tatilin netleşmesini sağlamıyor, herşey muğlak ki ben hiç hazzetmem belirsizlikten. İsterim ki önümü uzun zaman önceden göreyim ona göre planlar yapayım herşey tıkır mıkır gitsin. Ama hayat bu, asla evdeki hesap çarşıya uymaz planlar da hep son dakkaya kalır. Yine de ümitliyim.

Saatler ilerledi arkadaşlarla ay oraya mı gitsek buraya mı, şunu mu yapsak bunu mu diye bir tatil arsızlığı içindeyiz. İçlerinden bir tanesi "hop kardeşim nereye" dedi. "Neden?" demeye kalmadı ki acımasız ve unutmuş olmaktan ne kadar mutlu olduğumu asla anlatamayacağım acı gerçeği salıverdi ortalığa. Cuma tatildi ama cumartesi günü taa 1 ay evvelinden bize bildirilmiş ve çalıştığım tüm yönetimin mazeretsiz katılımının beklendiği bir toplantı planlamıştı. Ah hepimiz nasılda unutmuştuk. Herkes de bir hüzün, bir hayal kırıklığı. Derin iç çekiş ve şikayetçi homurtularla planlarımızı 3 günden günübirlik olanlara indirgemek için hızla kabuğumuza çekildik.

Tekrar annemi aradım gelemeyeceğimizi söyledim. Sonra sevgiliyi aradım ve durumu açıkladım. Canım benim sağolsun hep moral verir böyle durumlarda yine öyle yaptı. Geçtiğimiz hafta İzmir' deyken koşturma arasında kutlamaya fırsat bulamadığımız yıldönümümüz için dönünce seni adaya götüreyim orda bir gece kalır gecikmiş de olsa kutlamamızı da orda yaparız demişti. Bu önerisini yineleyince bana sadece kalınacak yer araştırmak kaldı.

Birkaç sene önce yine bir yıldönümümüzü adada Halki Palas'da kalıp adayı gezerek geçirmiş ve çok güzel iki gün geçirmiştik. Heybeli Adayı sakin olmasından ötürü daha çok severim. Ancak kalınacak yer konusunda maalesef çok fazla alternatif yok. halki Palas dışında adadaki konaklama olanakları 3 adet pansiyonla sınırlı ve onlar da benim içime pek sinmedi. Durum böyle olunca bir de Büyük Ada'yı deneyeyim dedim. Büyük Ada da alternatif daha fazla ama benim canım biraz özel bir yer çektiği için butik otel ve pansiyonlara baktım öncelikle.

Merkezden uzak, çok büyük olmayan, sakin ve biraz da özel bir yer arıyordum. Bulduğum alternatifler arasında iki tanesi gönlüme düştü. Biri Aya Nikola koyundaki denize sıfır Aya Nikola Pansiyon. Özellikle konumuna bayıldım, sonra oadalar vs derken ilk tercihim burası oluverdi. Web sayfalarındaki fiyatlar (şöminesiz oda için) Halki Palas'tan 40 TL ucuz görünüyordu ki bu da hevesime heves kattı.

İkinci yer ise orman dibindeki eski ada köşklerinden birinde 4 odası ile hizmet veren Köşk Orman' dı. Hoş ve romantik bir yere benziyor, az odası olması da sakinliği vadediyordu.

İki yerinde telefonlarını not ettim ama o an başıma üşüşen işlerden arayamayacağımı anlayınca bu işi sevgiliye havale ettim. Bu arada bizim bölümün cuma çalışmayacağı kesinleşti ve sevgili de birkaç saat sonra arayıp raporunu verdi.

Aya Nikola Pansiyon cuma tatil olduğu için perşembe -haftasonu kalabalık olur tahminiyle perşembe iş çıkışı gidip cuma akşam dönmeye karar vermiştik- günü de tatil tarifesi uyguluyormuş, bir de efendim webdekiler eski fiyatmış yenisi eskisinin %50 fazlasıymış mış mış mış. Memleketteki kriz arkadaşlara hiç uğramamış anlaşılan. Kısaca "3 günlük tatilde adam söğüşliycem paran varsa gel" demek istemiş arkadaşlar ki hiç hazzettiğim bir yaklaşım değildir. Sevdiceğim de hazzetmemiş ve hemen Köşk Orman' ı aramış zaten. Perşembe akşamı için haftaiçi tarifesinden yani Halki Palas' tan 40 TL ucuz, yani Aya Nikola'nın web sayfasında yazan ilk fiyata anlaşıp rezervasyonumuzu yaptırmış. Yarını iple çekiyorum, hava durumuna baktım aralıklı yağış gösteriyor ama çok da umurumda değil. En kötü ihtimalle dinlenir, kısa yürüyüşler yapar, güzel yemekler yer, kitap okur ve birbirimize sokulup mırıldanırız. Eh daha ne olsun :)


27 Nisan 2009 Pazartesi


Güzel güzel festivali yazıyordum ki eğitime gidişimle beraber dağılıverdim. Akşamları erken çıktım ama tüm hafta ya misafirim vardı ya da ben birilerinde misafirdim. Eh biraz da bahara kapılıverdim tabii :) Son festival yazımı yazmaya başlamıştım ama o da yarım yamalak, boynu bükük kalıverdi. Eğitim biter bitmez de atladık İzmir' e gittik, 6 gün ordaydık. Geçen cuma sabahı uçakla döndüm ve direk işe geldim. 13 günün üstüne iş başı yapmak çok zor geldi doğrusu. Sabahın köründe kalktığım için gözümden uyku akıyordu, üstüne uçmanın verdiği tedirginlik ve posta kutumda okunmayı bekleyen yüzlerce mesaj eklenince günü iyi geçirdim desem yalan olur. Yine de ertesi günün cumartesi olduğunu kendime hatırlarak avunmaya çalıştım.

Ben İzmir' deyken annem İstanbul'a gelmişti ve dönüşümü dört gözle bekliyordu. Cuma akşam eve uğrayıp eşyaları bırakıp, bir de duş alıp onlara gittim. Cumartesi akşam bir ahpabımızın düğünü vardı bu yüzden de cumartesi gününü kuaför vs işleri için beraber geçirmeyi planlamıştık. Ben de hazır gitmişken annemde kalayım dedim ve cuma akşamı eve dönmedim. Cumartesi sabah erkenden kuzen de annemlere geldi, hep beraber kahvaltı ettik. Sonra yine hep beraber kuaföre gittik, hazırlandık süslendik ve akşam da düğünde bol bol oynadık :)

Annem pazartesi döneceği için pazar gününü de beraber geçirdik. Öğlen saatlerinde sahil yolunda sohbet eşliğinde uzun bir yürüyüş yaptık -toplam 15 km :)- allahtan hava yağmadı. Dönüşte alışverişimizi de yapıp ağrıyan ayaklarla kendimizi eve attık. Annem yiyecek birşeyler hazırlarken ben kanepede sızmışım, 1 saat kadar kestirdim. Bu arada öğlen uykusunu çok severim. Herhalde çalışmayan biri olsam genel düzenim sabah erken kalkıp öğlen de 1-2 saat uyumak şeklinde olurdu. Neyse uyku sonrası yemekti, sohbetti, muhabbetti derken en sonunda saat 21:30 gibi anneciğimden kopup evime gelebildim.


Ev felaket haldeydi. Seyahat çantam bir kenarda açılmayı, düğün için hazırlanırken ortaya saçtıklarım toplanmayı, bulaşık ve çamaşırlar yıkanmayı ve alışverişte aldıklarım buzdolabına yerleştirilmeyi bekliyordu ama benim hiç halim yoktu. Haftasonu dinlenmeyi hayal etmiş ama bunda kesinlikte başarılı olamamıştım. Yine de ev o haldeyken rahat edemeyeceğim için bir gayret hepsine tek tek el attım. 1 saat sonra herşey toplanmış, çamaşır ve bulaşık makinaları çalıştırılmış, buzdolabı temizlenmiş ve yeniden yerleştirilmişti. Kendimi ödüllendirmek için sıcak birşeyler hazırlayıp Fringe dizisinin son bölümünü seyretmek üzere salondaki kanepeme battaniyenin altına kıvrılıverdim. Bıraksalar şu an hala orda yatıyor olurdum :)

İzmir dönüşü ben İstanbul' a gelirken sevgiliyi de iş için Denizli' ye göndermiştim, bu akşam dönecek inşallah. Akşam o gelene kadar biraz dinlenebilmiş olmayı umuyorum zira hala inanılmaz yorgunum.

Biraz kendime geleyim yazmaya devam :)

10 Nisan 2009 Cuma


Haftasonu o film senin bu cafe benim sokaklarda sürtünce pazartesi sabahı işe gelmek eziyet oldu tabii. Allahtan akşama film yoktu da evde dinlenebilecektim. Günü bu hayalle geçirdim ancak akşam üstü sevdiceğim ve ablasının akşam geleceğini öğrenince "evde yemek yok kiii" çanları çalmaya başladı. Dinlenme hayalleri rafa kalkarak hızlı yapılacak yemekler tasarlandı, eve dönülürken alışveriş yapıldı. Yemeklerin hazırlanması, yenmesi, kaldırılması derken de saat epey geç oldu. Ertesi akşam uzuuunn (Andrey Rublev - 185 dk) bir film seyredeceğimiz için bu geceden uyku depolamanın iyi olacağını düşünerek çok geç olmadan yattım.


Ertesi sabah, pazar sabahı beraber uyandığımız başağrısı yine benimleydi, biraz da kırıklık vardı üzerimde ve ben işe geç kaldığım için o sihirli duşu alamadım bu sefer. Başağrım gün içinde aldığım ilaçlara aldırmadan ve artarak devam etti. Akşam eve döndüğümde hasta gibiydim. Sürünüyordum desem yeridir. Sevdiceğim evdeydi, sinemaya gidecektik ama benim değil sinemaya şurdan şuraya gitmeye halim yoktu. Evde kalma kararını vererek bu sene ki ilk firemizi vermiş olduk. ben kalan son enerjimle sevdiceğimin hazırladığı yemeği yiyip kanepedeki battaniyenin altına kıvrıldım.

İyi ki gitmemişiz, dinlenmek çok iyi geldi. Çarşamba sabah gayet zinde uyandım ve keyfimin yerinde olduğu bir gün geçirdim. İş çıkışı önce Çiya' da güzel bir yemek sonrası Rexx' de vasat bir film seyrettim :)


Filmin adı Sazlıkta. Filmin adı bile karmaşa konusuydu orjinali "Tatarak" olan isim altyazı da "sazlıkta (eğir otu)" şeklinde çevirilmişti. Karar verememişler herhalde. Aynen mi çevirsek yoksa kendimiz filmden de esinlenip uygun bir ad mı versek diye. Altyazılar zaten benzer şaşkınlıklarla doluydu. Örneğin bir yerde "meyve suyu" yerine "sıvı meyve" demişler. Daha neler neler vardı ama filmdeki asıl sorun bu değildi. Konu çok güzel işlenme potansiyeline sahipken heba edilmişti. Uzun uzun yazmayacağım. Film çok kötüydü diyemem ama seyretmesem de olurmuş, birşey kaçırmazmışım. Asıl fırsatı yönetmen filmi çekerken kaçırmış ve eldeki malzeme boşa gitmiş.


Festival etkinliklerimiz perşembe akşamı da devam etti. Bu sefer Şirinlik Muskası da bize katıldı. Yine Çiya' da güzel bir ziyafet çekip soluğu sinemada aldık. Filmimizin adı Cennetin Yüreği idi ve bu sefer şanslıydık. Konusu evlilik olan son derece sade ama çarpıcı bir film seyrettik. İlişkilerdeki denge, dengesizlik, riya, sadakat ne varsa ortaya dökülmüş ve çok hoş bir karışım hazırlanmıştı. En başarılı kısmı da yönetmen sadece 4 kişi ile toplasan 2-3 odada çekmişti filmi. Hiç dış mekan çekimi yoktu sadece 4 kişi ve 2 değişik evin odaları. Bu kadar az malzeme ile bu kadar zengin bir film ortaya çıkarması bile bizim takdirimizi kazanmasına yetti :) Son senelerde kuzey avrupa sinemasının çok güzel örneklerine rastlıyor olmam tesadüf mü yoksa bu konuda kendilerini gerçekten geliştirdiklerine mi işaret bilemiyorum ama seneye film seçerken buna da dikkat edeceğim kesin.


Ve bu sabah, keyifli geçen akşamın tatlı, işyerinde ise biraz gergin geçen haftanın sıkıcı yorgunluğu ile başladım güne. Servise bindiğimde uykum olduğu halde uyumak yerine geçen hafta başladığım ama festival ve işler yüzünden vakit ayırıp okuyamadığım Elif Şafak' ın Aşk adlı romanını okumayı tercih ettim. Ayırabildiğim kısıtlı zamanlarda anca yarılayabildiğim kitapla ilgili alıntılar için Journey to Orient' in şu ve şu yazılarını okuyabilirsiniz. İlk başlarda Elif Şafak' ın alıştığım tarzını görememenin sıkıntısını yaşadıysam da okudukça akıntıya kapıldım, sabah sabah bu okuma şevkimde bundadır. İşe geldiğimde zımba gibiydim. Bugün iyi olacak biliyordum.

İşyerimiz bugün bize kıyak yapmış öğlen "özel karadeniz menüsü" hazırlamış. Şevval Sam ve Volkan Konak'ın yemekhaneyi dolduran -tabii banttan- sesi eşliğinde hamsi yemenin keyfini çıkardık. Güzellikleri üstüste çağırmışım gibi öğleden sonra hamarat bir arkadaşımızın evde yapıp getirdiği tiramisular çay saatimizi şenlendirdi. Bitmedi başka bir dost kendi bahçelerinden fıstık getirmiş onları da çıtlattık. Söyleyin şimdi bugün nasıl güzel olmasın :)

Bir hafta daha bitiyor, haftaya 4 gün eğitimdeyim. Bu ne demek? Öncelikle işe gitmiyorum demek :) Sonra medeniyete yani şehrin merkezine daha yakın olacağım ve mesai saatinden en az 1-2 saat daha erken sosyal hayata karışabileceğim demek. Bekle beni İstanbul geliyorummmm....

8 Nisan 2009 Çarşamba


Pazar sabah kalktığımda başımda inanılmaz bir ağrı vardı. Sanki bir önceki gece bir fıçı içki içmiş gibiyidim. Bizim kızlarla kahvaltı etme planımız olmasa hayatta kalkmazdım -kalkamazdım- yatakdan. Kendimi zorlayarak duşa girdim. Bir böyle zamanlarda, bir de çok üzgün olduğumda beni anca duş paklar. Su, acımı, kederimi yıkar götürür sanki, iyi gelir, iyileştirir. Suyun altında durdukça da öyle oldu, bana acı veren zehir aktı gitti sanki suya karışıp. Duştan çıktığımda yenilenmiş ve arınmıştım. Islak oluşuma aldırmadan mutfak camını açtım ve bahar dolu havayı soludum. Artık hazırdım. Kuzeni uyandırdım, giyindik ve çıktık.

Sırayla kızları evlerinden topladık. Henüz kimsenin uyanmadığı pazar sabahında yolların boşluğuna sevinerek kahvaltı edeceğimiz yere vardık. Bahçede bir masaya güneşe doğru pozisyonlanarak yayıldık ve yiyeceklerimizi sipariş ettik. Sonraki 4 saat nasıl geçti anlamadım. Özleşmişiz, sohbet muhabbet, fallar falan derken zaman geçivermiş. Benim 16:00 seansına festival biletim vardı, kızlardan birinin de kızıyla bir planı. İstemeye istemeye ayrıldık.

Kuzen önce benimle beraber Beyoğlu' na gelip film başlayana kadar beraber takılmayı düşünüyordu. Sonra baktık ki bu plan için pek de fazla zaman kalmamış eve gitmeye karar verdi. Ben karşıya onunla geçeceğim için arabayı almamıştım. Plan değişince Beyoğlu'na gitmek yerine Harem'den arabalı feribotla Sirkeci'ye geçip beni de Sirkeci de bırakmasına karar verdik. Sirkeci' den Beyoğlu' na nasıl gideceğim konusunda yolda 3-4 kere fikir değiştirdim. Sirkeci-Karaköy-Tünel, Sirkeci-Kabataş-Taksim hangi güzergah falan derken feribot yanaştı. Baktım tramway durakları kalabalık, hava ise çok güzel vurdum kendimi Galata Köprüsüne. Köprüde balık tutanları seyrede seyrede Karaköy'e geçtim, Tünel'e atlayıp Galata'ya çıktım. Kahvaltıyı erken bitirmiş üzerine mideyi çay, kahveyle doldurmuştuk. Yine de hafif bir açlık hissettim. Yolumun üzerindeki Markiz' e girip sıcak bir çorba içtim (çorbayı beğenmedim).

16:00 seansında izlediğim film Bana Yağmurdan Bahset. Sıkılmadan hatta eğlenerek seyrettiğimi ama süper de bulmadığımı söyleyebilirim.

Film bittiğinde Kaktüs'deki favorim olan Rengarenk Salata (yeşillikler üzerinde kızarmış ekmek dilimlerine sürülmüş peynir ezme, ançuez ve patlıcan salatası) ve yanında da bir kadeh kırmızı şarap içmek fikri fena halde aklıma düştü. Sevdiceğimi beklerken bu planı gerçekleştirmeye karar verdim. Kaktüs' deki yerimi alır almaz telefonum çaldı. 5 dakika sonra beklediğim de yanıma gelince keyfim serpildi, büyüdü, heryanımı kapladı. 19:00 seansı bizi beklediği için keyfimizi çok uzatamadık ama o kadarı bile yetti bize. Yemeklerimizi bitirip sinemaya yollandık.

Bu arada festival sinemaları arasına yeni katılan ve bizim de günün son seansını seyrettiğimiz Yeni Rüya Sineması'nı oldukça beğendiğimi belirtmek isterim. Sanırım Emek' ten sonra Beyoğlu' ndaki en büyük salon burası. Bu koca salonun uzun yıllar "2 film birden" hizmeti vermesi yazık olmuş. Sinemayı yeniden düzenlerken son modaya ayak uydurup küçücük parçalara bölmeyip salonu olduğu gibi korumalarına sevindim. Zira küçük salonları kesinlikle sevmiyorum, oralarda sinemada olmanın keyfini hiç mi hiç hissedemiyorum. Büyük perde, salonda sinema keyfi kesinlikle bambaşka. Sanırım en çok da bu yüzden Emek herzaman en sevdiğim sinema olmuştur.

Günün son filmi Huzursuz du. Konusu, İsrail'den, karısından, oğlundan ve kendinden kaçmış bir adamın Amerika'da önce kendini sonrada özlemini çektiklerini bulma öyküsü şeklinde özetlenebilir sanırım. Son anlarda Hollywood esintileri sezilse de genelinde oldukça başarılıydı. Pazar keyfimize keyif kattı :)

Sinemadan çıktığımızda ikimizde biran önce eve gitmek istiyorduk ama benimki evde yemek olmadığını öğrenince bari bir çorba içelim deyince yolumuzun üstündeki Hala'da hızlıca birşeyler atıştırdık. Dönüş yolunda Obama yüzünden olsa gerek adım başı polis kaynıyordu. Eve geldiğimiz de oldukça yorulduğumuz için fazla oyalanmadan yattık.

Not: Yazarken her film arası birşeyler yeme modunda oluşumuz dikkatimi celbetti de, bahardan sonra yazın geleceğini kendime daha sık hatırlatsam iyi olacak sanırım :)))


Fotoğraflar : www.iksv.org

7 Nisan 2009 Salı


Demiştim bahar İstanbul'a festivalle gelir diye di mi? :)
Haftasonu herkes sokaklarda, parklar da bahçelerdeydi. Nasıl olmasın? Güneş vardı, çiçekler açmıştı, arada yoklayan ayazı kim takardı. Takmadık tabii :)

Cumartesi sabah biraz tembeldik. Güneşi görmüş ama havayı henüz solumamıştık bu yüzdendir ki kahvaltımızı evde yaptık ve saat 13:30 seansına yetişmek için yola çıktık. Yerimiz kötüydü ama bir festival klasiği olarak bunu takmayarak son dakikaya kadar bekleyip en güzel yerdeki boş bir çift koltuğa kurulduk. Her filmde, kapalı gişe görünenlerde bile her zaman en iyi yerlerde boş koltuklar olur. Bu koltukların biletleri satılmıyor mu yoksa satın alanlar hayır için alıyor da filmlere gelmiyor mu hep merak ederim :) Yoksa acaba İKSV bunları özel davetiyeliler için mi belli bir kontenjanda boş bırakıyor acep? Neyse üzümü yiyip bağını da merak edivermiyim canım.

Festival' in bizim için açılış filmi Ingmar Bergman'ın Genç Kız Pınarı ydı. Bir klasiği beyazperdede seyretme heyecanıyla girdik filme ama beklediğimizi bulduk desem yalan olur. Sinema da karakterlerin devamlı konuşup herşeyi sözle anlattığı filmleri sevmiyorum. Sinema dediğin temelde görüntüdür, oyunculuktur benim için. Herşey sözle anlatılacaksa film yapmak yerine kitap yazsınlar diye düşünürüm ki kitap da bile fazla açıklama batar insana, ya da bana batar işte. Bu filmde de öyle hissettim.

Bir de teması yoğun olarak ahlak ve inanç üzerine örülü filmlerin daha sarsıcı, daha etkileyici olmasını bekliyorum sanırım. Bu film etkileyicilik noktasında bence zayıftı. Döneminden mi diyeceğim ama Chaplin filmleri bile çok daha derin eleştiriler içerir ahlak üzerine. Yenilerden Lars Von Trier'i çok beğenirim mesela sarsıcı ahlaki eleştiriler yapar. Öyle birşey bekledim ama olmadı maalesef.

İki film arası Beyoğlu'nda kısa bir keyif yaptık. Bira, patates, salata eşliğinde kemiklerimizi bahar güneşinde ısttık. Baharla bu kadar güzel sevişmişken yerimizden kalkmak çok zor oldu ama koşarak da olsa 16:00' da ki seansa yetiştik.

İkinci film ise İspanya-Peru ortak yapımı Acı Süt idi. Aynı yönetmenin daha önceki festivallerde Madeinusa adlı bir filmini seyretmiş ve onu da çok beğenmiştik. Berlin' de Altın Ayı'da alan bu film de gerçekten çok başarılıydı.

Annesi terör günlerinde tecavüze uğramış bir kız, annesinden bu tecavüzü dinleyerek büyümüş ve bu korkuyu da içinde büyütmüştür. Annesi ölünce bu korkunç dünyada yapayalnız kaldığında, korkularıyla savaşması ve gerçeklerle yüzleşip hayatı kabullenmesi gerekir.

Filmin en can alıcı yanı ise anne ile kız arasında söylenen doğaçlama ninni benzeri türkülerdi. Sözlerini anlamadan dinleseniz sıcacık, huzurlu ve yumuşacık diye hayran kalacağınız şarkıların inanılmaz derecede çıplak, sert ve acımasız olan sözleri ise sizi dayak yemişe çeviriyordu. Bu ironinin filme kattığı lezzeti anlatamam. Film mutlaka vizyona girecektir. Eğer dünya sinemasına açık ve alışıksanız :) bu filmi kaçırmayın derim.

Seanstan çıktığımızda keyfimiz çok yerindeydi ama artık güneş etkisini kaybetmeye başladığı için hava hafiften serinlemişti. Karnımız yemek yiyecek kadar acıkmamıştı ama çayın yanına birşeyler atıştırabiliriz dedik. Bir yandan da Biletix'e küfürler saydırarak biletlerin kalanını ordan almaktan vazgeçtiğim için bir gişeye gitmemiz gerekiyordu. Yeni Rüya salonunun sakin olacğını düşünerek orayı seçtik, iyi de yapmışız. 10 dk sonra yerlerimizi de kendimiz seçerek biletlerimizi almış, Biletix işkencesini çekmemiş, hem de fazladan Hizmet Bedeli ödememiştik. Kek ve çay için fazla vaktimiz kalmadı derken bizimkinin aklına Beyoğlu sinemasının içindeki cafe düştü -oranın keklerini falan pek sever de :). Çeşit yine zengindi ama fazla abartmadan 1 dilim cevizli havuçlu kek ve bir porsiyonda zeytinyağlı sarma ile yeni demlenmiş mis kokulu çaylarımızı hızla yudumladık.

19:00 seansının filmi Hoşçakal Solo idi. Tek adam filmiydi desem yalan olmaz herhalde. Filmi adından da belli olacağı üzere Solo karakteri götürdü, oyunculuğunu çok beğendim. Filmi seyretmekten çok keyif aldım, getirebileceğim tek eleştiri sonunaydı. Daha iyi kotarılabilirdi hissindeyim.

Son filmimiz de bittiğinde oldukça yorulmuştuk. Biraz da acıkmıştık :). Hafif birşeyler yemek düşüncesi bizi Zencefil'e yönlendirdi. Bir sebze çorbası ve salatayı paylaşarak karnımızın zillerini susturduk ve eve dönüşe geçtik. Kuzen gece bende kalacaktı eve döndüğümüzde ona geldiğimizi haber verdik, kısa bir süre sonra o da gelince beraber bir bitki çayı demleyip bir yandan da sohbete daldık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamayınca geç olduğunu da farketmemişiz. Ertesi sabah erken kalkacağımız için sohbeti hemen kesip yataklara dağıldık ve hızlıca uykuya teslim ettik kendimizi.


Fotoğraflar : www.iksv.org


2 Nisan 2009 Perşembe


İki gündür normal sayılabilecek saatlerde uyuyabiliyorum ve bugün kesinlikle kendimi çok daha iyi hissediyorum. Bir de güneş kaçmamış olsa süper olacaktım :)


Cumartesi günü İstanbul Film Festivali başlıyor. Benim için İstanbul'a bahar film festivali ile gelir. Beyoğlu'nun sokaklarında güneş vuran köşeler sıcak gölgeler ise serin olur baharda. İki film arası seçtiğim kafenin en güneşlisi olmasını isterim ki bahar içime işlesin. Öyle keyif alırım ki Beyoğlu'ndaki festival havasını solumaktan, hiç bitmesin isterim. Yorulurum ama hissetmem yorgunluğumu. İmkan olsa tüm filmleri seyretmek isterim, seyredemediklerimde aklım kalır. Zaman dar ya, haftaiçi her filme gitmek zor, en kaçırılmayacaklar haftasonuna birikir, günde 3-4 film seyredilir. Aralarda da Beyoğlu'nun kitapçıları, pasajları, cafeleri arasında tembel tembel salınılır. Ah nasıl özlemişim festival zamanını.

Her sene ön satıştan alırdık biletlerimizi, hem iyi filmlere yer bulabilmek, iyi yerlerde, oturabilmek hem de indirimli olduğundan tabii :) Bu sene ne olduysa bize -sanırım ön satış haftasının bir kısmında İzmir'de olduğumuz ve odağımız tamamen başka şeylerde olduğundan- biletleri alma işini son dakikaya bıraktık. Dün gece Biletix' in korkunç sistemi ile cebelleşerek bu haftasonu için seçtiğimiz 5 film için biletlerimizi aldık. İnşallah kalanları da haftasonu sinemaların gişelerinden alacağız zira Biletix sistem hataları ve kötü dizaynı ile iflahımı kesti.

Pazar sabahı da uzun zamandır görüşemediğim, canımın içi iki çocukluk arkadaşım ve gelebilirse de kuzenim ile beraber 4 kız kahvaltı yapacağız. Ay hepsini çok özledim, hava da bana bir kıyak yapsa benden iyi olmayacak bu haftasonu.

31 Mart 2009 Salı



Şu hayatta iyi günler kadar kötü günler de var. Ben bugün kötü olanlardan birini geçiriyorum. Üzgünüm, kırgınım. Bu da diğerleri gibi geçecek elbet ama şimdilik zor geçiyor.

Seyahatten döndüğümüzden beri bir türlü düzene girmeyen uykuma haftasonu saatlerin ileri alınması da eklenince garip bir uykusuzluk sendromuna girdim. Uykusuzluk bana iyi gelmiyor sanırım. Direncim kırılıyor, çabuk öfkelenir, hızla mutsuzlaşabilir, anında huysuzlaşabilir bir hale geliyorum. Eh hayat tek kişilik olmayınca ve her iki taraf da gergin bir günü sonlandırmaya çalışıyorsa küçük bir kıvılcım hızla alev alabiliyor.

Ama bugün de bitecek, bu alev de sönecek. Uykunun kollarına bir teslim olabilsem belki acım da dinecek. Uyku nerdesin uyku???

27 Mart 2009 Cuma



Zeynep Tanbay'ı bilir misiniz?

Ben adını zaman zaman duymuş ama hakkında 1-2 kısa haber okumaktan öte onu tanımamış, gösterilerinden hiçbirini izlememiştim. Geçen yaz sıcak bir yaz akşamı ailemle yemek sonrası mahmurluğu ile tembel tembel gerinip tv kanalları arasında amaçsızca gezerken kanallardan birinde bir kadın gördüm danseden. Durup izlemekten kendimi alamadım, çok etkileyiciydi. Dansın arasına röportajlar konuşmalar falan girdi ama ben öylesine çakılmıştım ki ekran başına gözümü danslardan alamıyordum.

İzlediğimin İz Tv olduğunu ancak program biterken fark ettim. Bir belgeseldi seyrettiğim ve ekran da son yazan Dışarıdakiler: Zeynep Tanbay da ismi. Çok etkilenmiştim. Dansı günlerce gözümün önünden gitmedi. Hele ki "İskemle" adında işkenceyi anlatan bir performansı vardı ki inanılmaz. Bir kavram beden diliyle ancak bu kadar güzel, bu kadar net, bu kadar etkileyici anlatılabilir. Onun sadece bedeniyle anlatabildiğini ben kelimelerle anlatmakta zorlanıyorum, kısaca hayran kaldım diyeyim.

Bu akşam yemeğimi yemiş kanepemde tembellik yapmaya hazırlanırken bir gezineyim tv kanallarını dedim. Ne iyi etmişim. Yine yollarımız kesişti Tanbay ile. Aynı belgesel aynı danslar ama ben yine doyamadım seyretmeye. Buraya koyayım diye aradım nette ama güzel bir video kaydını bulamadım gösterilerinin. Bu yüzden tek söyleyebileceğim olur da kanallar arasında gezinirken rastlarsanız Tanbay'a ona bir performansını sergileyecek kadar zaman verin diğer kanala geçmeden önce. Dansını seyredip beğenmezseniz en fazla 1-2 dakika kaybedersiniz ama olur da benim hissettiklerimi hissederseniz hayatınıza yeni bir heyecan daha katılacak, emin olun.


Not : Sonradan buldum İskemle'yi aşağıda seyredebilirsiniz (2013)









25 Mart 2009 Çarşamba



Dün gece geç saatte döndük İzmir'den. Bölük pörçük bir uykunun ardından sabah işe gittim. Biriken işler falan derken yoğun bir gün geçirdim. Şimdiyse gözlerimi zor açık tutuyorum. Bu akşam erken yatar da dinlenirsem yarın birşeyler yazmaya halim olur belki. O zamana kadar bahçemizin çiçeklenmeye başlamış ağaçlarından iki fotoğraf size. Bakınca içiniz açılsın...


24 Mart 2009 Salı


Sizin de hayatınızda kesinlikle vazgeçemeyeceğiniz, o olmasa ne yapardım diye düşündüğünüz, yerini başka şeylerin dolduramayacağına inandığınız objeler, ürünler, şeyler var mı? Hele de bunlar sürekli kullandığınız ürünlerse bitmelerine yakın onları yeniden bulamayacağınız korkusunu yaşar mısınız?

Ben yaşarım! Fena halde takık olduğum şeyler var. Konfor alanımın vazgeçilmezleri olan bazı nesneler, ürünler var ki yokluklarını düşünmek bile tahmin edemeyeceğiniz bir rahatsızlık veriyor bana. Yerine kullanabileceğim binlerce marka ya da model var gibi görünse de asla bendekinin yerini tutmayacağına inandığım bu nesnelere burda yer vermeye karar verdim. İster tavsiye olarak okunsun, ister bir delinin takıntıları bu şeyleri blogumda paylaş ve bir köşe haline getirmeyi hedefliyorum. Adını şimdilik "Olmazsa olmazlarım" koyalım bakalım nasıl gidecek.

İşte "Olmazsa olmaz" larım köşesinin ilk nesnesi "salata kurutucu".


Yıkanmış yeşilliklerin suyunun salataya karışması en nefret ettiğim şeylerden biridir. O çok sevdiğim salatalarda lezzet, bende de yeme isteği bırakmaz. Yeşillikleri bir şeyin üzerine koyup suyunun süzülmesini bekleseniz bile o su asla tam olarak süzülmez. Bunu, bana inanmayanalara kuruduğunu iddia ettikleri salataları bir de bu kurutucudan geçirip dibinde biriken suyu göstererek defalarca ispatlamışımdır :) Ayrıca kuruttuğunuz yeşilliklerin buzdolabı poşetinde saklanma süreleri de oldukça uzuyor. Örneğin ben pazar günü vaktim varken bolbol yeşillik yıkar kurular ve poşetleyip dolaba kaldırırım. Böylece haftaiçi işten yorgun argın döndüğümde dolapta tazecik, çıtır çıtır yeşilliklerim beni bekliyor olur.

Bu küçük ve basit aletle ilk tanışmamız 1990 yılında Kanada'da gerçekleşmişti. İlk defa halamın mutfağında görmüş ne işe yaradığını anlayamamıştım. Marifetlerini keşfettikten sonra ise salata yemeyi deli gibi seven biri olarak bu aletten ayrılamadım. Üşenmedim taa oralardan buralara, o zaman bir lise talebesi olarak yaşadığım annemin evine bir taneyi bavulumda getirdim. Gücünü çok temel bir fizik ilkesi olan merkez kaç kuvvetinden alan bu aletin tüm mutfaklarda bulunması gerektiğine inanıyorum. Denenmemiş olanlara şiddetle tavsiye ediyorum. Hiçbirşey salataları bu alet gibi kurutamıyor ben bunu bilir bunu söylerim :)

23 Mart 2009 Pazartesi


Kendimi tanıtmaya çalıştığım ilk yazımda kısaca bahsetmiştim gümüş takılar yapıyorum. Henüz kendi gümüşümü işleyemiyorum maalesef ama sıra ona da gelicek sadece biraz daha zamanı var. Şimdilik yarı mamüller ve doğal, yarı değerli taşlar ile yapıyorum tsarımlarımı.

Hastalıklar, işler derken uzun zamandır elim gidip de birşeyler yapmamıştım. Geçtiğimiz birkaç günde ilham perileri yoklayınca ufak uafak yeni bir seri hazırlamaya başladım. İşte bunlar da ilk örnekleri :







Fotoğrafların üzerini tıklayarak büyük hallerini görebilirsiniz.

21 Mart 2009 Cumartesi


Bir çok arkadaşımdan duyuyor, okuduğum blogların bazılarında da görüyorum ki blog dünyasının zenginliği bazen başımıza dert olabiliyor. Bundan birkaç ay öncesine kadar ben de "sık kullanılanlar" listem ile başa çıkamaz hale gelmiş, bazı blogları kalabalığın içinde kaybetmiştim. Google Reader var demeyin, evet var ama onu bir süre denemiş olmama rağmen bir türlü sevememiştim.

Sonra yine takip ettiğim bir blogda (hangisi olduğunu inanın hatırlamıyorum) bu konuda bir yaz görüp bloglovin ile tanıştım. Sizinle de tanıştırayım istiyorum.


Öncelikle http://www.bloglovin.com/ adresine girip kendiniz için bir hesap açıyorsunuz. Daha sonra izlediğiniz blogları bu hesaba takip edilmek üzere ekliyorsunuz. Blogları eklediğiniz ekranda isterseniz onları gruplara ayırıp, grup bazında da listeleyip, takip edebiliyorsunuz.


İzlediğiniz blogları ekledikten sonra artık bloglovin ana sayfanıza girdiğinizde kaç tane okunmamış postunuz olduğunu ve takip ettiğiniz bloglarda yayınlanan son postları liste halinde görebiliyorsunuz. Bu listede okunanlar ve okunmayanlar farklı renklerde görünüyor.


Bu listeden bir post seçip tıkladığınızda postun ait olduğu blog açılıyor fakat bloglovin e ait bir ekran içinde. Bu ekranın en altında bir tool bar oluyor. Bu tool bar sayesinde benim en çok sevdiğim iki özelliği kullanabiliyorsunuz.

Birincisi Next butonu ile listenizdeki bir sonraki okunmamış posta geçebiliyor olmanız. Böylece listeye geri dönmeden bloglar arasında dolaşarak tüm postları okuyabiliyorsunuz.


İkincisi ise Save butonnu ile beğendiğiniz postları kayıt edebiliyor ve daha sonra ihtiyacınız olduğunda bu postları saved posts ekranından liste halinde görüntüleyebiliyorsunuz.

Benim sevdiğim son özelliği ise izlediğiniz bloglardan istediklerinizi seçip bir liste hazırlayarak arkadaşlarınız ile paylaşabilmeniz. Örneğin moda ile ilgilenenlere ayrı, anne olanlarla ayrı, el işleriyle ilgilenenlerle ayrı listeler hazırlayıp bunları paylaşabiliyorsunuz.


Hayatımı kolaylaştıran şeyleri paylaşmayı seviyorum. Bütün bunları da bu yüzden anlattım. Sizin de bildiğiniz bundan daha kullanışlı ve becerikli toollar varsa lütfen paylaşın. Daha iyisi varsa neden onu kullanmayalım :)

20 Mart 2009 Cuma


İşe, bazı sabahlar servisle, bazı sabahlar ise aynı sitede oturduğumuz bir arkadaşım ile beraber ikimizden birinin arabası ile geliyoruz. Bu sabah da benim arabamla geliyorduk ve ben nedense yol boyunca içimde bir sıkıntı var deyip durdum.

İşyerimizin yolunda her 100m de bir yolu boylu boyunca kesen çukurlar var. Artık su mu elektrik mi her ne çalışması içinse açıp, sonra asfalt yerine toprakla doldurulmuş çukurlar bunlar. Tabii yağışlarla falan toprak akınca ciddi derinlikte kanallar halini aldılar. Bu sabah da ilk çukurdan geçmek için yavaşlayınca arkamızdaki araba acı bir fren yaptı aha dedik çarpacak ama neyse ki bize 1-2 cm kala durdu. Aman dedim neyse sıkıntı buna delalet değilmiş. Fakat nerden bileyim arkadaşın aynı hatayı 20 mt ara ile tekrar yapacağını. Sizin anlayacağınız ikinci çukurda biz durduk o duramadı :)

Allahtan benim araba da pek bir hasar yok, sadece tampon çizilmiş. Vuran araba şahin, onun tamponu kırılmış, farlar kırılmış falan bayağı bir zaiyat var. Arabadan bir hışım indim amcaya küfredicem diye ama sonra baktım hem çok zarar yok hem de zavallı pek boynu bükük, kendi zararı ona ders olur, başımın gözümün sadakası olsun bu sıkıntı da böyle küçük bir olayla çıkmış olsun dedim ve döndüm gittim.

Akşam yola çıkacağız, 4 günlüğüne İzmir'e gidiyoruz. Uzun yola çıkacağımız için sabah ki sıkıntıdan korkmuştum. Böyle bir olayı küçük bir hasarla atlatınca en çok da buna sevindim, sanki hakkımı burda kullandım artık yol rahat geçer gibisinden :)


Evet 4 gün yokum. Kah tatil, kah yapılması gereken işler, kah büyükleri ziyaret derken 4 gün yine yetmeyecek ama İstanbul'dan uzak olduğum hergün kardır diyorum. İnşallah hava da yüzümüze güler de orada güneşli günler geçiririz. Burda olmadığım günler için size 1-2 post hazırladım, zamanları gelince yayına girecekler. Bana şimdilik müsaade :) Çarşambaya kadar hoşçakalın...

18 Mart 2009 Çarşamba



Ben dostumu ne kalbimle, ne de aklımla severim
Olur ya kalp durur, akıl unutur.
Ben dostumu ruhumla severim
O ne durur, ne unutur.


Mevlana

Sevgili ruh dostlarım nerelerdesiniz?
Bir ses verin ruhum şenlensin...


17 Mart 2009 Salı



Aşağıdaki mutfak için yukarıdaki saatlerden hangisini seçerdiniz?






Ya da hiçbirini seçmem çünkü şurda daha güzeli var diyorsanız
nerde ve hangisi yazar mısınız?
Fikirlerinize ihtiyacım var.

Birkaç da montaj yapayım dedim.
Fikir vermesi açısından :)