27 Ocak 2015 Salı
Beyoğlu Hayal Kahvesi değil Beyoğlu Hayal Kırıklığı
Son yazımda Kuzenciğimin doğumgününde Birsen Tezer'i dinlemeye Beyoğlu Hayal Kahvesi'ne gittiğimizi ve nasıl rezil bir konser mekanı ile karşılaştığımıza değinmiştim. İşte benim açımdan Hayal Kahvesi'nin Hayal Kırıklığına dönüşmesinin sebepleri.
Hayal Kahvesi Beyoğlu ne zaman şimdiki yerine taşındı bilmiyorum, biz gençken Dulcinea'ydı sanırım bu mekan.
İnce uzun dikdörtgen alanı ile konser mekanı degil de ancak bar olacak bir yer bence. Ama iddiası "konser" lere ev sahipliği yapmak. Bence bu konser olayına soyunan mekanların önce kendini biraz dinleyici yerine koyması lazım, aksi durum ciddi bir kaos ve rezalet doğuruyor bence.
Bir kere mekanın yerleşimi çok kötü. İnce uzun bir dikdörtgen düsünün. En uzak kısa kenarda sahne, siz uzun kenar boyunca arkaya doğru istifleniyorsunuz. Tabii herkes daha önde olmak istiyor ama fizik kuralları izin vermediği için sürekli bir itiş kakış rezaleti. Bu arada WC' nin yeri bomba; tuvalet girişleri sahnenin yanında! Hal böyle olunca çisiniz varsa yandınız, kalabalığa girmeden uzaktan dinliyim diye en arkada kalmayı göze aldıysanız bile isemek için en öne kadar o kalabalığı yarmanız, işemeden hemen önce solistle burun buruna gelmeniz kaçınılmaz! Mekan mimari tasarım harikası yani :))
Eh bir de "konser ama biletli bir koltuğunuz yok" durumu var. Herkeste, madem serbestim o zaman ha bire dolaşırım anasını satiim modu. İçkisi biten bara, sigarası gelen dışarı, yeni gelenler öne, sıkılanlar arkaya, çisi gelen tuvalete derken hep bir hareket, hep bir itis kakış. Ne müzik dinlemek mümkün ne de dirsek, omuz, diz darbelerinden kurtulmak, benim siyah süet çizmelerin eve döndügümde üzerine basılmaktan beyaz olmustu resmen. Kaburgalarımda da aldığım darbelerden 1-2 morluk edinivermişim.
Adı konser ama içeride bir bar hatta bar kavgası havası. Herkes bağırıyor çağırıyor, millet müzik dinlemeye gelmemiş de sohbete gelmiş sanki, sürekli bir uğultu. Şimdi bu ortamı sevenler olabilir, ne biliyim rock-pop falan dinleyip dağıtmak için uygun da olabilir, piyasa yapmak isteyen gençler mutlu olabilir ama Birsen Tezer diyosun, konser diyorsun ya o olmuyo, uymuyo iste bu konsepte...
Ben klasik müzik,büyük bir orkestra ya da gösteri falan olmadıkça konser salonu düzeninde müzik dinlemeyi sevmem zaten. Şöyle içkimi yudumlarken müziğimi dinliyim isterim ama yani bu mekan da müzik dinlemek için hiç uygun olmamış. Nardis bu konuda tek geçtigim bir mekan. Masanda ya da ayakta itis kakis olmadan medenice müzigini dinleyip yemegini yiyebildigin, içkini içebildigin, müzik basladı mı insanların sustugu bir yer. Konser dedim mi ya da işin adı "müzik dinlemekse" böyle olmalı mekan. Amaç müzik olmalı, kalan seyler içki vs ona eşlik etmeli ana amaç haline gelmemeli.
Valla Arenapark Hayal Kahvesi bile bu açıdan çok daha medeni bir ortammış. Mahallemde Hayal Kahvesi varken bir daha gitmem Beyoglu Hayal Kahvesine :) Beyoğlu'na gençler gitsin, biz çok gittik zamanında artık yaşlanmışız :)
26 Ocak 2015 Pazartesi
Geçen günlerden kısa kısa
Bilgisayarımı fena halde kaptırmış bulunuyorum. Bizim bey bir proje için çalışıyor ve kullanması gereken yazılım kendi dizüstünde çalışmayınca benimkine el koydu :) Ne zaman bloga iki satır yazayım desem benim dizüstü müsait olmuyor. Eh tabii, karlar altında evde geçirilen sıcacık günlerden bitip kar kalkınca ipimi koparıp totoşu pek yere koymamış da olabilirim. Kısaca kar varken bilgisayar yoktu, kar kalkınca da blogger yok oldu, böylece sessizlik uzayıp gittiii :)
Yılbaşından önce Kuzen ve Dilşat ile başlayıp Ceni ve Dilek katılımı ile Nardis'te biten bir kızlar günü yapmıştık.
İstanbul Modern'deki Şahin Kaygun sergisi uzun zamandır görmek istediğim bir sergiydi, Şahin Kaygun zamanının ilerisinde ve fotoğraf konusunda birçok tartışmayı başlatan çok önemli bir sanatçı. Sergi eserlerini birarada görmek ve sanatçıyı tanımak açısından çok başarılıydı. Üzerine bir de Yüzyıllık Aşk - Türkiye'de Sinema ve Seyirci İlişkisi sergisi kaymaklı ekmek kadayıfı oldu. Toronto'da Stanley Kubrick ile ilgili bir sergi gezmiş ve bizde böyle sergiler neden çok az diye hayıflanmıştım. Bu hayıflanmamın üzerinden bir ay geçmeden gezdiğim sergi ben de büyük bir umut ışığı yaktı. Belgesel açıdan çok hoş bir sergi olduğunu düşünüyorum.
O gün kızlarla öyle keyifli zaman geçirdik ki hemen yeni yılın ilk haftası için yine kızlarla başka bir sergi gezisi planladık. Ama kar kıyamet araya girince planları ertelemek zorunda kaldık.
Kar kalkana kadar bu plana yenileri eklendi ve biz havalar düzelir düzelmez zembereği boşalmış şekilde farklı farklı kombinasyonlarla bir araya gelen kızlar grupları halinde aktivitelere başladık.
Öncelikle en önemli planımız olan ve uygun bir yer bulamadığımız için bir türlü gerçekleştiremediğimiz Pilates derslerine nihayet başladık. Haftada 3 gün aksatmadan pilatesimizi yapıyor üzerine de fırsat buldukça yürüyüş yaparak hareketli bir yaşamı alışkanlık edinmeye çalışıyoruz.
İlk pilates derslerinin ağrı ve sancılarını da atlatır atlatmaz kuzenle küçük bir alışveriş turu yaparak gezmelere başladık. Spor ayakkabısı ve yürüyüşte giymek için ince, sıcak tutacak ama terletmeyecek bir üst gibi uzun zamandır almak isteyip bir türlü denk düşüremediğim birkaç parçayı bulduğum verimli bir tur oldu.
Sonrasında Yapı Kredi' den emekli kızlar grubuyla Sabancı Müzesindeki Joan Miro sergisine gittik. Ocak ayında bitecek ve kar yüzünden kaçıracağız diye üzülmüştük ama sergiyi Mart' a kadar uzatmışlar. Henüz gitmeyenler için tavsiye ederim (çarşambalar ücretsiz).
Sabancı Müzesi yine güzel bir sergi hazırlamış, ressamın tüm dönemlerini, değişim ve gelişimini, hayatını tanıma fırsatını sunuyor. Gayet kapsamlı ve doyurucu bir sergi.
Biz bir de Müzedechanga' yı öncesinde yemek sonrasında çay ve kahve için ziyaret ederek günün tadını tam anlamıyla çıkardık diyebilirim. Kendi adıma tek hayal kırıklığım Müzedechanga ile ilgili oldu. Fiyatlarının pahalılığı orantısında kalitesizdi yemekleri. Daha önce çok methini duymuştum ama yemek yemek ilk defa nasip oldu. Bir daha da yiyeceğimi sanmıyorum. Tatlıları fena değildi ama ana yemek kötüydü, hele bira istediğimde sadece teneke biraları olduğunu öğrenmek benim için hayalkırıklığının dibiydi. Tabağı 60-100 TL arası yemek satan bir yerde teneke biranın bir seçenek olması bile kabul edilebilir değilken bir de tek seçeneğin bu olduğunu duymak benim açımdan inanılmazdı. Neyse işte bu durum da giderseniz aklınızda bulunsun...
Serginin ertesi günü bu sefer kuzen Gamsız Böcük' ün sayesinde edindiğimiz dostlardan Hilal ve annesi ile Çağan Irmak'ın son filmi Unutursam Fısılda'ya gittik. Asla sıkılmayacağınız bir film. İçinde bolca eski filmlerinden onay almış formullerin tekrarı olsa da Çağan Irmak seyirciyi üzmeyecek bir film yapmış. Kızkıza seyretmekten kesinlikle keyif alacağınız ama sinema adında fazla beklentiniz olmaması gereken bir film. Yani bir Prensesin Uykusu, bir Babam ve Oğlum değil nihayetinde...
Sergi ve film sonrası yorulduk demedik bir de sevgili arkadaşımız Şule'nin kendileri gidemeyeceği 5 tiyatro biletine el koyup perşembe akşamı Sefaköy Kültür merkezinde bu sezon perde açmış 5. Frank adlı oyuna gittik. Tema müziğinin de bağıra bağıra sorduğu gibi "neden insan yoksun hep, adaletten?" ve benzeri sorularla bir kapitalist sistem eleştirisi olan oyunun ana hikayesi çok çok ilginç olmasa da insanı yakalayan, tiyatral açıdan doyuran pek güzel bir düzenlemeyle sahneye koyulmuş olduğu için sürükleyerek seyrettiriyor kendini. Tiyatroadam grubunun sahnelediği oyunu gerçekten beğendim. Gitmek isteyenlere tavsiye ederim.
Bu kadar gezme tozmanın ardından haftasonu bari evde oturalım diyip evlerimize dağıldık. Benim haftasonumun bir kısmı pazar alışverişi, yemek, ev işleri döngüsünde geçse de büyük kısmını da Nisan'da planladığımız 2 ayrı yurtdışı gezisinin planlarını yapmak, biletlerini almak gibi aktivitelerle geçti. Bu arada İngiltere konsolosluğuna bol bol sevgiler sunuldu, vize evrakları vs hazırlandı. 1 günüm sabahtan akşam evrak hazırlayıp yazdırmakla geçti desem yalan olmaz. Yazıcıda kağıt, bende sabır kalmadı :( Tek avuntum sonunda gezecek olmak :)
Yazının buraya kadarını yazalı 3 gün oldu, bitirip yayınlayayım derken bilgisayar uçtu yine evden ve ben yazıyı tamamlayıp yayınlayamadan İstanbul'dan ayrıldık yine :) Gezentilik başa bela işte :)
Nerede kalmıştık? Haa evet vize işleri, off var ya nefret ettim İngiltere vize başvuru sürecinden. Ama azmettim becericem :)
Bu stresli vize hazırlıkları arasında çarşamba günü Kuzenciğim Gamsız Böcük' ün doğumgünü için güzel bir plan yaptık. Önce dostlarla bir yemek ve sonra Hayal Kahvesi'nde Birsen Tezer konseri. Çok güzel bir geceydi,
Birsen Tezer'i nasıl sevdiğimi anlatamam. Kimse bilmezken dinler, nasıl kimse bilmez bu kadını diye hayıflanırdım :) Artık herkes biliyor sanırım, dinlemediyseniz de mutlaka dinlemelisiniz... İşte size en sevdiklerimden bir tane...
Gecemizin tek kötü yanı Hayal Kahvesi'nin ortamıydı bence, bunu ayrıca bir yazıda yazacağım detaya girmiyorum.
Perşembe bir akşamdan kalmalık haliyle evde ayılmaya çalışmakla geçti, biraz da Cumartesi çıkılacak İzmir yolculuğu için çamaşır yıka vs gibi faliyetlerle :) Ama hava o kadar güzeldi ki öğleden sonra yürüyüşe çıkmayı ihmal etmedim.
Cuma günü sıyrılan sıtkım ve ben vize için gerekli evraklarla ilgili hala son listeye ulaşamamış olmaktan kelli İngiltere vizesi için aracılık eden -ya da ettiğini iddia eden- kuruma gittik. Kapıdan giremedim yahu, inanılır gibi değil, 2 tane sorum var soracak adam bulamadım,"danışmanlık hizmetimiz yok" diyip kapadılar kapıyı suratıma. Görmedim ben böyle rezalet. Ben çocuksuz olmanın verdiği saflıkla karne günü dşmüş yollara gelmişim Mecidiköy'ün en cafcaflı yerine adam benimle iki kelam etmesin. Oradan Beyoğlu Belediyesine falan gidecektim ama karne sebebiyle oluşan insan yoğunluğu ve trafik yüzünden vazgeçip tırıs tırıs döndüm eve. Bir sinir, bir başağrısı almasın mı beni, serildim kaldım.
Cumartesi de atladık arabamıza geldik İzmir'imize. Havası bile iyi geliyor buranın. Biraz yağmurlu ve kapalı olsa da bir pazartesi sabahı İzmir'de uyanmak İstanbul'da uyanmaya benzemiyor. Dışarıda şakır şakır yağmur var, ev ahalisi hala uykuda ben bahçeye bakan camın önüne kurmuşum kahvaltı masamı, açmışım Birsen Ablamı, çayım taze demli, mutfaktan mis gibi kızarmış ekmek kokusu geliyor bir yandan da blogumu yazıyorum, daha ne isteyeyim?İşte böyle, biz birkaç gün daha buralardayız, dönüşte görüşürüz...
5 Ocak 2015 Pazartesi
40 Yıllık Mutluluk Kutlaması
Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini sık sık hatırlatacak bir sene olacak yeni gelen. Bu sene hem 40 yaşımı kutlayacağım hem de bunun sevdiceğimle geçen 15'ini.
İşte böylesi bir senenin habercisi de kendi gibiydi. Yeni yıla girdik gireceğiz derken, 28 Aralık gecesi annem ile babamın 40. evlilik yıl dönümünü kutladık. Koca bir aile olarak yanlarındaydık. Yanlarında olamayan onlarca eş, dost, akraba ise video kayıtları ile anlattılar 40 yıllık tanıklıklarını. Evet gecenin en büyük sürprizi buydu onlar için. Hiç beklemedikleri bir anda ekranda akmaya başlayan tanıdık yüzlerin her biriyle ayrı ayrı şaşkınlık yaşayıp, her yenisi ile bir sevinç çığlığı fırlayıverdi ağızlarından. Onlar için olduğu kadar bizler için de duygu dolu anlardı.
Benim canlarım her zaman, çok sevilen, herkeslerden ayrı yerleri olan dostlar, akrabalar oldular çevrelerindekiler için. Dokundukları herkeste ayrı bir izleri kalır biliyorum. Ama gerek videolarda onlar için dile getirilenlerden gerekse o videoları toplama sürecinde yaşadıklarımdan bunun ne kadar içten, ne kadar güçlü olduğunu bir kere daha gördüm. Onların evladı olmaktan gurur duydum. İnşallah biz de onlara layık evlatlar olabiliyoruzdur dedim.
Ve sevgili dostlar, akrabalar; benim ikinci annelerim,babalarım, kardeşlerim iyi ki varsınız. Sizler olmasanız bu güzel sürprizi gerçekleştiremezdik. Sağolun varolun.
Gecenin bu duygu dolu sürprizi unutulmazlık açısından zirveye kurulsa da geceyi şenlendirmek için ufak tefek başka projelerim de oldu tabii :)
İş önce yemek masamızın dekorasyonuna ufak tefek dokunuşlar yapma fikriyle başladı. Bir yandan hoş bir şeyler olsun derken bir yandan da çok şatafatlı olsun istemedim. Bizimkiler sevmez öyle fazla gösterişli şeyleri. Tam renk ve tema konusunda tırmalarken kuzenim Gamsız Böcük internetten 40. Yılın "Yakut Yıl" olduğu bilgisine ulaşıverdi. Yaklaşan yılbaşı sebebiyle kırmızı konusunda kolayca bir şeyler bulacağıma ikna olarak renk olarak kırmızıda karar kıldım.
Bu aşamadan sonra bir İkea ve Eminönü ziyareti ile kırmızı mumlar, peçeteler, ışıklar, asılacak ponpon, keçe ve kartondan kalp süsleri gibi hazır bazı şeyleri toplayıverdim.
Beyaz dantel şeklindeki kağıt altlıkları çok severim ve bunlarla yapılan detayların az eforla şık sonuçlar ortaya çıkardığını geçen sene bizim küçük kraliçenin doğumgünü süslemelerini yaparken test edip onaylamıştık. Ben de süslemelerde bunları kullanmayı düşünüyordum ama nasıl olacağına karar verememiştim. Tam bu esnada bir gün kuzen kahveye geldi :) Döktük eldeki kağıt kurdela ne varsa ortaya ve birkaç denemeden sonra mumları ve peçeteleri aşağıda göreceğiniz gibi basitçe süslemeye karar vermiştik bile. Sadece peçetelerin ortasındaki 40 yazan kısımları ayrıca etiket olarak hazırlayıp bastırmam yetti.
Aklımda olan bir diğer fikir ise banner yapmaktı ve bunun için internetten bulduğum yüksek çözünürlüklü bir wallpaper temel desen oldu ve bastığım herşeyde bu deseni kullandım.
Süsleme işlerine kafa yorarken bir yandan da gelenlere hatıra olarak vermek için bir şeyler bulmaya çalışıyordum. Aslında biz bizeydik eşim, kardeşim, eşi, dünürler falan ama işte gün özel ya, yapılacak illa birşey :)).
Aklımda günün anlam ve önemini vurgulayan özel bir şarap şişesi etiketi tasarlayıp, hediye olarak şarap vermek vardı.
Tam o günlerden birinde annem telaşla aradı ve "kızım biz hiçbir hazırlık yapmadık, tam da yılbaşı üzeri gelenlere ufak bir şeyler mi alsak" dedi. Aklımda şarap fikri olduğu için onu söyledim. Hatta o anda gelen ilham perisi ile fikri biraz daha genişlettim. Ve konuşmanın sonunda şarap, bahçemizin zeytinyağı ve 40 yıllık hatırı için de 1 paket kahveden oluşan bir paket hazırlamaya karar verdik. İçine de şöyle bir teşekkür ve hatıra notu yazacaktık :)
Banner için kullandığımız desen burada da baz oldu, şarap ve zeytinyağı şişelerine arka ön farklı etiketler tasarladım. Ön taraflar benzer arka taraflar biraz esprili olacak şekilde :)
İşe başlarken özellikle etiketlerin baskısı gözümü korkutmuştu. Hatta sırf bu yüzden görsellerin hazırlanmasını falan kendim yapabileceğimi bildiğim halde baskı kısmını beceremem diye profesyonel birinden fiyat almıştım.
Fakat sonra kafamdakini (ki o anda ne istediğimi de bilmiyordum :)) birine anlatıp yaptırma sürecinin sancısını düşününce bundan vazgeçtim ve herşeyi kendim yapmaya karar verdim. (biraz kontrol manyağıyımdır da üzerinize afiyet :))
İyi ki de öyle yapmışım, hiç bir aşaması korktuğum gibi zor olmadı. Biraz Photoshop, biraz Typic ile görseller hızlıca hazır oluverdi ve kolayca da basılıverdi. Ayrıca fiyat olarak da bana gelen teklifin üçte birine hepsini yapmış oldum.
Son olarak Eminönün' den aldığım karton torbaları da peçetelere benzer süsleyip içlerini doldurunca hediyeler sunuma hazır oluverdi
Dekorasyon ve hediyeler hazırlanırken işin eğlence kısmı için de fotoğraflar çekilirken kullanılır diye 40 şeklinde karton gözlükler yapmaya karar vermiştim (fikir için Pinterest sağolsun :)).
Bir tek bu kısım planladığım kadar kolay olmadı :) Zira kalın kartonu düzgün şekilde kesip biçmek makas, falçata, ya da kretuar farketmiyor yapması zor bir şeymiş :) Bir de beyaz kartona renk bastırmak hataymış, kesince kenar kalınlıkları beyaz beyaz görünüp hataları daha çok gösterdi. Neyse ki gazlı kalemle yaptığım müdaheleler ile bu sorunu da aştım. Fakat gel gör ki 8 tane hedefledim ancak sadece 2 tane yapabildim :) Parmaklarım ormanda 2 gözlük gücündeymiş meğersem :))) Ben de hemen B planını uygulamaya sokup kalan aksesuralar için Eminönü'ne başvurdum.
İşte benim de yılbaşından önceki son günlerim bu hazırlıklarla geçti. Yaptığım her şeyden büyük keyif aldım. Annem ve babamın mutluluğu ise bana en güzel yeni yıl hediyesi oldu.
,
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
























.jpg)

