26 Ocak 2015 Pazartesi

Geçen günlerden kısa kısa







Bilgisayarımı fena halde kaptırmış bulunuyorum. Bizim bey bir proje için çalışıyor ve kullanması gereken yazılım kendi dizüstünde çalışmayınca benimkine el koydu :) Ne zaman bloga iki satır yazayım desem benim dizüstü müsait olmuyor. Eh tabii, karlar altında evde geçirilen sıcacık günlerden bitip kar kalkınca ipimi koparıp totoşu pek yere koymamış da olabilirim. Kısaca kar varken bilgisayar yoktu, kar kalkınca da blogger yok oldu, böylece sessizlik uzayıp gittiii :)







Yılbaşından önce Kuzen ve Dilşat ile başlayıp Ceni ve Dilek katılımı ile Nardis'te biten bir kızlar günü yapmıştık.

İstanbul Modern'deki Şahin Kaygun sergisi uzun zamandır görmek istediğim bir sergiydi, Şahin Kaygun zamanının ilerisinde ve fotoğraf konusunda birçok tartışmayı başlatan çok önemli bir sanatçı. Sergi eserlerini birarada görmek ve sanatçıyı tanımak açısından çok başarılıydı. Üzerine bir de Yüzyıllık Aşk - Türkiye'de Sinema ve Seyirci İlişkisi sergisi kaymaklı ekmek kadayıfı oldu. Toronto'da Stanley Kubrick ile ilgili bir sergi gezmiş ve bizde böyle sergiler neden çok az diye hayıflanmıştım. Bu hayıflanmamın üzerinden bir ay geçmeden gezdiğim sergi ben de büyük bir umut ışığı yaktı. Belgesel açıdan çok hoş bir sergi olduğunu düşünüyorum.







O gün kızlarla öyle keyifli zaman geçirdik ki hemen yeni yılın ilk haftası için yine kızlarla başka bir sergi gezisi planladık. Ama kar kıyamet araya girince planları ertelemek zorunda kaldık.

Kar kalkana kadar bu plana yenileri eklendi ve biz havalar düzelir düzelmez zembereği boşalmış şekilde farklı farklı kombinasyonlarla bir araya gelen kızlar grupları halinde aktivitelere başladık.

Öncelikle en önemli planımız olan ve uygun bir yer bulamadığımız için bir türlü gerçekleştiremediğimiz Pilates derslerine nihayet başladık. Haftada 3 gün aksatmadan pilatesimizi yapıyor üzerine de fırsat buldukça yürüyüş yaparak hareketli bir yaşamı alışkanlık edinmeye çalışıyoruz.







İlk pilates derslerinin ağrı ve sancılarını da atlatır atlatmaz kuzenle küçük bir alışveriş turu yaparak gezmelere başladık. Spor ayakkabısı ve yürüyüşte giymek için ince, sıcak tutacak ama terletmeyecek bir üst gibi uzun zamandır almak isteyip bir türlü denk düşüremediğim birkaç parçayı bulduğum verimli bir tur oldu.







Sonrasında Yapı Kredi' den emekli kızlar grubuyla Sabancı Müzesindeki Joan Miro sergisine gittik. Ocak ayında bitecek ve kar yüzünden kaçıracağız diye üzülmüştük ama sergiyi Mart' a kadar uzatmışlar. Henüz gitmeyenler için tavsiye ederim (çarşambalar ücretsiz).

Sabancı Müzesi yine güzel bir sergi hazırlamış, ressamın tüm dönemlerini, değişim ve gelişimini, hayatını tanıma fırsatını sunuyor. Gayet kapsamlı ve doyurucu bir sergi.

Biz bir de Müzedechanga' yı öncesinde yemek sonrasında çay ve kahve için ziyaret ederek günün tadını tam anlamıyla çıkardık diyebilirim. Kendi adıma tek hayal kırıklığım Müzedechanga ile ilgili oldu. Fiyatlarının pahalılığı orantısında kalitesizdi yemekleri. Daha önce çok methini duymuştum ama yemek yemek ilk defa nasip oldu. Bir daha da yiyeceğimi sanmıyorum. Tatlıları fena değildi ama ana yemek kötüydü, hele bira istediğimde sadece teneke biraları olduğunu öğrenmek benim için hayalkırıklığının dibiydi. Tabağı 60-100 TL arası yemek satan bir yerde teneke biranın bir seçenek olması bile kabul edilebilir değilken bir de tek seçeneğin bu olduğunu duymak benim açımdan inanılmazdı. Neyse işte bu durum da giderseniz aklınızda bulunsun...






Serginin ertesi günü bu sefer kuzen Gamsız Böcük' ün sayesinde edindiğimiz dostlardan Hilal ve annesi ile Çağan Irmak'ın son filmi Unutursam Fısılda'ya gittik. Asla sıkılmayacağınız bir film. İçinde bolca eski filmlerinden onay almış formullerin tekrarı olsa da Çağan Irmak seyirciyi üzmeyecek bir film yapmış. Kızkıza seyretmekten kesinlikle keyif alacağınız ama sinema adında fazla beklentiniz olmaması gereken bir film. Yani bir Prensesin Uykusu, bir Babam ve Oğlum değil nihayetinde...






Sergi ve film sonrası yorulduk demedik bir de sevgili arkadaşımız Şule'nin kendileri gidemeyeceği 5 tiyatro biletine el koyup perşembe akşamı Sefaköy Kültür merkezinde bu sezon perde açmış 5. Frank adlı oyuna gittik. Tema müziğinin de bağıra bağıra sorduğu gibi "neden insan yoksun hep, adaletten?" ve benzeri sorularla bir kapitalist sistem eleştirisi olan oyunun ana hikayesi çok çok ilginç olmasa da insanı yakalayan, tiyatral açıdan doyuran pek güzel bir düzenlemeyle sahneye koyulmuş olduğu için sürükleyerek seyrettiriyor kendini. Tiyatroadam grubunun sahnelediği oyunu gerçekten beğendim. Gitmek isteyenlere tavsiye ederim.







Bu kadar gezme tozmanın ardından haftasonu bari evde oturalım diyip evlerimize dağıldık. Benim haftasonumun bir kısmı pazar alışverişi, yemek, ev işleri döngüsünde geçse de büyük kısmını da Nisan'da planladığımız 2 ayrı yurtdışı gezisinin planlarını yapmak, biletlerini almak gibi aktivitelerle geçti. Bu arada İngiltere konsolosluğuna bol bol sevgiler sunuldu, vize evrakları vs hazırlandı. 1 günüm sabahtan akşam evrak hazırlayıp yazdırmakla geçti desem yalan olmaz. Yazıcıda kağıt, bende sabır kalmadı :( Tek avuntum sonunda gezecek olmak :)

Yazının buraya kadarını yazalı 3 gün oldu, bitirip yayınlayayım derken bilgisayar uçtu yine evden ve ben yazıyı tamamlayıp yayınlayamadan İstanbul'dan ayrıldık yine :) Gezentilik başa bela işte :)

Nerede kalmıştık? Haa evet vize işleri, off var ya nefret ettim İngiltere vize başvuru sürecinden. Ama azmettim becericem :)







Bu stresli vize hazırlıkları arasında çarşamba günü Kuzenciğim Gamsız Böcük' ün doğumgünü için güzel bir plan yaptık. Önce dostlarla bir yemek ve sonra Hayal Kahvesi'nde Birsen Tezer konseri. Çok güzel bir geceydi,






Birsen Tezer'i nasıl sevdiğimi anlatamam. Kimse bilmezken dinler, nasıl kimse bilmez bu kadını diye hayıflanırdım :) Artık herkes biliyor sanırım, dinlemediyseniz de mutlaka dinlemelisiniz... İşte size en sevdiklerimden bir tane...





Gecemizin tek kötü yanı Hayal Kahvesi'nin ortamıydı bence, bunu ayrıca bir yazıda yazacağım detaya girmiyorum.

Perşembe bir akşamdan kalmalık haliyle evde ayılmaya çalışmakla geçti, biraz da Cumartesi çıkılacak İzmir yolculuğu için çamaşır yıka vs gibi faliyetlerle :) Ama hava o kadar güzeldi ki öğleden sonra yürüyüşe çıkmayı ihmal etmedim.

Cuma günü sıyrılan sıtkım ve ben vize için gerekli evraklarla ilgili hala son listeye ulaşamamış olmaktan kelli İngiltere vizesi için aracılık eden -ya da ettiğini iddia eden- kuruma gittik. Kapıdan giremedim yahu, inanılır gibi değil, 2 tane sorum var soracak adam bulamadım,"danışmanlık hizmetimiz yok" diyip kapadılar kapıyı suratıma. Görmedim ben böyle rezalet. Ben çocuksuz olmanın verdiği saflıkla karne günü dşmüş yollara gelmişim Mecidiköy'ün en cafcaflı yerine adam benimle iki kelam etmesin. Oradan Beyoğlu Belediyesine falan gidecektim ama karne sebebiyle oluşan insan yoğunluğu ve trafik yüzünden vazgeçip tırıs tırıs döndüm eve. Bir sinir, bir başağrısı almasın mı beni, serildim kaldım.Cumartesi de atladık arabamıza geldik İzmir'imize. Havası bile iyi geliyor buranın. Biraz yağmurlu ve kapalı olsa da bir pazartesi sabahı İzmir'de uyanmak İstanbul'da uyanmaya benzemiyor. Dışarıda şakır şakır yağmur var, ev ahalisi hala uykuda ben bahçeye bakan camın önüne kurmuşum kahvaltı masamı, açmışım Birsen Ablamı, çayım taze demli, mutfaktan mis gibi kızarmış ekmek kokusu geliyor bir yandan da blogumu yazıyorum, daha ne isteyeyim?

İşte böyle, biz birkaç gün daha buralardayız, dönüşte görüşürüz...





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder