yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2015 Cuma

Geciken Notlar 1 - Amasra Kaçamağı



Çekiciler Çarşısı, Amasra - by MRA



Ancak yağmurlu günler oturtuyor beni blogun başına sanırım :) İşte yine o günlerden birinde gönlümdeki güneşli günleri hatırlamak için bilgisayarın başındayım.

Bu sabah eski işyerinden çok sevdiğim bir arkadaşımın mesajı düştü messenger'dan "Sen yakın zamanda Amasra'ya gitmiştin değil mi? Kalacak yer tavsiye eder misin?"

O anda farkettim ki kısa ama keyifli Amasra kaçamağımızı bloga yazmamıştım :) Ona bir mesaj ile bilgileri gönderdikten sonra hemen buraya da yazmaya karar verdim.

Şubat ayında, bir yandan devlet ve konsolosluk kapılarında sürünürken bir haftasonu da Amasra'ya gidip geldik aslında :) Bir perşembe sabahı kahvaltıda, hafta sonu Bartın'da bir fabrikaya gitmesi gerektiğini söyleyen eşime "Madem öyle Amasra'da konakla, ben de geleyim seninle, haftasonu kaçamağı yapmış oluruz!!!" deyince anında 2 günlük bir Amasra gezisi planlayıvermiş olduk. Cuma akşamüstü yola çıkacak gece Amasra'ya varacaktık. Cumartesi o iş ziyaretlerini yaparken ben gezecektim -kihkih :). Pazar da onu gezdirecek ve akşamına da evimize dönecektik.

Fazla araştırmaya vaktim olmadığı için ilk aklıma yatan pansiyonda yer ayırttım, Kuşna Pansiyon. Aslında normal koşullarda atlar gider beğendiğimiz yerde kalırdık ama sömestr tatili ve haftasonu olduğu için hiç yer ayırtmadan gitmeyi gözüm yemedi. İyi ki de öyle yapmışız birçok yer doluydu.



Amasra - by MRA



Önce biraz pansiyondan bahsedeyim. Yerli bir ailenin işlettiği pansiyon beni en çok konumu ve manzarası sebebiyle cezbetmişti web sayfasındaki fotoğraflardan. Gerçekten de sabah şöyle bir manzaraya uyanmak insanın içini açıyor :)

Temiz bir pansiyon, sahipleri ilgili, düzgün insanlar. Kahvaltısı muhteşem değil ama yeterli ve lezzetli, çayları tazecik, bol, çaydanlık siz orada olduğunuz sürece ateşten inmiyor. Odalar çok iyi ısıtılıyor. Ancak odaların konforu ortalamanın altında. Yatak falan sorun değil, onlar gayet iyi ama banyolar kullanışsız, sevimsiz ve soğuk. Oda sıcaktan yandığı halde banyoda petek olmadığı için banyo çok soğuktu mesela.

Bir de bina prefabrik olduğu için sese duyarlı kişiler için yan odalar veya koridordan geçişler sıkıntı olabilir. Biz üst katta olduğumuz ve bizim katta bizden başka orta yaşlı bir çift daha olduğu için bu konuda sorun yaşamadık ama potansiyeli farkettiğimiz için kalmayı düşünenler için belirtmek istedim. :)

Yaz ya da bahar ayları için de odanın müstakil balkonu olmaması dezavantaj, bu güzelim manzarayı ancak küçük bir ortak balkondan seyretme şansınız var o da başkası sizden önce davranıp balkonu kapmadıysa :)

Bunun dışında pansiyonun konumu çocuklular ve hareket engeli olanlar için çok uygun değil. Cadde seviyesinden en az 60-70 basamakla dik bir yarı iniyorsunuz binaya ulaşmak için. Çocukları güvenle bırakabileceğiniz bir bahçesi yok. Binanın önünde bakımsız küçük bir boşluk var sonrası yar, kayalık ve deniz.

Kısacası 1 gecelik konaklamalar için tercih edilebilir ama uzun konaklamalar için daha konforlu bir yer tercih edilmeli bence.

Bu konuda da 2 alternatif belirledim. Yanyana olan bu oteller pansiyondan kesinlikle daha konforlu olacaktır.

Işıkaltın Otel, odalarını gezdim, yan odalar biraz küçük ama yine de temiz ve düzgün görünüyor. Ön odalar ise geniş, şık ve leb-i derya manzaralı. Kahvaltı falan nasıldır onu bilmiyorum tabii ama kendi adıma denenebilir diye not aldım burayı.

Özgün Otel, Işıkaltın'ın hemen yanında, biraz daha küçük, belki de bu yüzden :) bana daha cazip göründü. Temizlik saatinde gittiğim için odalarını göremedim ama web sayfasında ve dışardan göründüğü kadarıyla odaları hiç de fena değil.

Tabii bu iki otelin fiyatının pansiyonun 2 katı olduğunu ve tatilerde full çektiği için mutlaka rezervasyon gerektiğini eklemek isterim :)

Ağlayan ağaç, Amasra - by MRA


Gelelim Amasra'nın kendisine. Amasra pek küçük, pek şirin bir yer. 16 sene önce bir turla Safranbolu gezimizin parçası olarak 2-3 saatliğine gitmiş ve çok sevmiştim. Amasra'nın en önemli yerlerini görmek ve meşhur salata & balık keyfini yapmak için 2-3 saat yetebilir aslında ama ben böyle yerleri uzun uzun yaşamayı severim. Dolayısı ile bence haftasonu 2 gün gidip, dolu dolu keyif yapılabilir burada. Ha oldu da çok sıkılırsanız ikinci gün Safranbolu'ya geçerek sıkıntınızı giderebilirsiniz :)

Biz cuma öğleden sonra evden çıkıp İstanbul trafiğinde planladığımızdan uzun mahsur kalarak gece geç saatte vardık pansiyonumuza. Odamıza yerleşip güzel bir uyku çektikten sonra sabah pırıl pırıl bir güne uyandık. Hemen kahvaltımızı ettik ve eşimi işe yollayıp kendimi Amasra'nın kollarına vurdum.


Amasra evleri - by MRA




Pansiyonumuz kalenin içinde olduğundan önce kaleyi, camiyi ve ara sokakları gezip oradan Çekiciler çarşısına indim. Eve almayı planladığım bir kaç parça tahta eşya için dükkanları dolaştım. Bu arada pek şeker örtleri yastık kılıfları falan satan bir dükkandan eve ciciler beğendim.



Amasra ganimeti ahşap harf mumluklar :) - by MRA

Amasra ganimeti yastık kılıfı ve runner  :) - by MRA


Çarşıdan çıkıp müzeye doğru yollanmıştım ki hafif bir yağmur başladı. Müzeye vardım ama baktım tadilat dolayısı ile kapalı. Müzeye giderken içinden geçtiğim deniz kenarındaki parkta oturup denize karşı biraz okurum diye planlarken yağmur hızlandı. Ben de kendimi deniz cephesi cam balkon gibi olan bir cafe'ye atıp öğlen kahvemi içmeye karar verdim. Yağmur hafifleyene kadar burada kah dışarıyı seyrettim, kah dergimi okudum. Pek sakin pek hoştu.



Amasra - by MRA


Yağmur hafifleyince sahile çıktım, yürüyüş yaptım, fotoğraf çektim. Yağmur sonrası güneşinin keyfini çıkardım.



Küçük Liman, Amasra - by MRA


Baktım yavaş yavaş karnım acıkıyor yemek için instagramdan Amasra'da olduğumu görüp selam eden bir arkadaştan tavsiye olarak öğrendiğim Canlı Balık - Mustafa Amcanın Yerine doğru yola koyuldum. Burası Amasra'nın en eski ve meşhur yeriymiş. Bu etiket beni genelde ürkütür yanyana 5-6 tane balık lokantası varken ve hepsi sinek avlarken bütün Amasra burada yemek yemek için sıraya girince denemeden olmayacak diye seçimi buradan yana yaptım.



Canlı Balık - Mustafa Amca'nın Yeri, Amasra - by amasra.net



Amasra'da -daha önceki tecrübemden de bildiğim üzere- küçük balık yemek gerek. Sonuçta yerel ve dolayısı ile en taze balıklar hamsi, tekir, mezgit, istavrit gibi tava balıkları. Ben hamsi hayali ile gitmiştim ama o aralar çıkmadığını öğrenince seçimi tekirden yana değiştirdim. Yanına da Amasra'nın meşhur salatasından söyledim.



Tekir Tava, Amasra Salatası - Canlı Balık - Mustafa Amcanın Yeri, Amasra - by MRA



İlk gelişimizde çok kalabalık bir gruptuk, 30-40 kişi falan ve upuzun bir masada oturmuştuk. Ortaya koca koca tabaklarla gelen balık ve salatalara bakıp kim yiyecek bunları derken kendimizi ikinci hatta üçüncüleri isterken bulmuştuk. Aynı lezzeti bulabilecek miyim derken yine neredeyse ikinci tabağı söyleyecektim. Gerçekten çok lezzetliydi herşey. Sadece salata için bir not düşeyim. Ben salatayı sirkeli sevemem ve Amasra salatasının orjinali sirkeli. Eğer sadece salata diye sipariş verirseniz salata sirkeli geliyor. Salatayı sirkesiz istiyorsanız siparişi verirken bunu söylemeniz gerekiyor.

Yemeğimi yemiş hesabı istemeye hazırlanırken ikram olarak önüme şöyle birşey gelmesin mi?



Ballı Yoğurt - Canlı Balık - Mustafa Amcanın Yeri, Amasra - by MRA


Tam bir tabakla kurtardık diye sevinirken bombayı kucağımda buluverdim. Fakat bunu mutlaka denemelisiniz. Manda yoğurdu üzerine bal ve fındık. Son derece sade ama bir o kadar leziz bir şey.

Eh bu enerji yüklemesinden sonra uzun uzun yürümek lazım deyip kendimi Amasra'nın en yüksek noktalarından biri olan Ağlayan Ağaç tepesine vurdum. Kemere köprüsünden geçip kıvrımlı bir yol ile 5 dakikada yürünen bu nokta gerçekten görmeye değer bir manzara sunuyor. Ben de yemeğin üstüne çayımı bu enfes manzaraya karşı içtim.


Ağlayan Ağaç, Tavşan Adası, Amasra - by MRA


Hava yine kapatıp rüzgar uçurmaya başlayınca dönüşe geçtim. Belli ki hava son kuru dakikalarını yaşıyordu ve muhtemelen öğleden sonra daha fazla gezmeme izin vermeyecekti. Odaya dönmek istemedim, aklıma çarşının girişinde gördüğüm şirin cafe geldi. Bir pencere önü sandalye kapayım, hem yağmuru seyreder hem birşeyler okurum diyerek yola koyuldum.




Lütfiye, Amasra - photo by 'Karma has kicked my ass'


Cafe'nin adı Lütfiye'imiş. Bartın'lı bir aileye aitmiş. Bartın'dan sonra Amasra ve İstanbul'da da açılmış şubeleri. Amasra'daki pek mini ama pek şirin ve rahat bir yer. Ben de kah okuyarak, kah yağmuru seyrederek çok keyifli zaman geçirdim.




Lütfiye, Amasra - by MRA




Kalkmama yakın pek şeker bir çift yağmurdan kaçıp cafe'ye geldi ama masa yoktu. Ben de onları kendi masama davet ettim. Tanıştık, sohbet ettik biraz. Ankara'dan geliyorlarmış, yemek yiyecek yer sordular Canlı Balık'ı söyledim. Onlar da Çeşm-i Cihan diye bir yer duymuşlar. Bildiklerimizi takas ettik, bir süre sonra kalktık.

Odaya gitmeden uğrayıp öğlen gittiğim Canlı Balık'ta akşam için yer ayırtayım dedim. Ne mümkün :)  boş masa kalmamış, tüm yerler rezerve edilmiş. Hal böyle olunca dönüş yolunda Çeşm-i Cihan'a uğradım baktım yerleri büyük, rezervasyon sıkıntısı da yok, buraya geliriz diye karar verip odaya döndüm.



Çeşm-i Cihan, Amasra - by amasra.biz



Eşim gelip biraz dinlendikten sonra yemeğe çıktık. Çeşm-i Cihan, Canlı Balık ile tam ters koyda, 4 katlı bir binada. Deniz görüyor, gündüz için tamam ama gece denizi aydınlatan ya da üzerine vuran bir ışık olmayınca karanlığa bakıyorsunuz. Balık kötü değildi ama Canlı Balık'taki lezzet yoktu. Bir kere daha olsa buraya gitmem. Bence hem mekan kalitesi, hem de yemeklerin lezzeti Canlı Balık'la yarışacak seviyede değil. Ayrıca Canlı Balık için pahalı diyenlere de tek tek fiyatları karşılaştırdığımı arada en fazla 1-2 liralık farklar gördüğümü söylemeliyim. Fakat lezzet ve kalite düşünüldüğünde ben değil 1-2, 5-10 fazla olsa bile Canlı Balık'a vermeye değeceğine düşünüyorum. Biz de ertesi gün öğlen için hemen oracıkta Canlı Balık'ı arayıp rezervasyonumuzu yaptık zaten :)

Yemekten sonra biraz yürüyüş yapıp pansiyonumuza geri döndük. Ertesi gün benim bir gün önceki gezimi bu sefer eşim ile tekrarladık.







Çarşıda bir gün önce beğendiğim cicileri aldık, gezilecek yerleri gezdik, Canlı Balık'ta yemeğimizi yedik, Ağlayan Ağaç'ta kahvemizi içtik, en son kadınlar pazarından haftalık sebze alışverişimizi de yapıp dönüşe geçtik.




Ağlayan Ağaç, Tavşan Adası, Amasra - by MRA

Ağlayan Ağaç, Tavşan Adası, Amasra - by MRA
Hiç planda yokken ilaç gibi bir hafta sonu oldu bizim için. Dönüşümüzü takiben kar bastırıp günlerce eve hapis kalınca, defalarca "iyi ki gitmişiz" dediğimiz pek keyifli bir seyahatti. Evet kıştı, soğuktu her sahil kasabası gibi Amasra'da da yazın canlılığı ve renkleri yoktu belki ama sakinliği, şirinliği ve lezzetli balıkları ile bize aradığımızı fazlasıyla verdi. Amasra herkesin en azından bir kere görmesi gereken bir yer. Hele ilkbahar ya da sonbaharda yapılırsa bu gezi tadından yenmeyecektir :)





27 Ekim 2014 Pazartesi

Gecikmiş Internetten Seçmeler :) / Saturday Shares





Bu hafta fena halde geç kaldım kusuruma bakmayın. 2 hafta sonra çıkacağımız uzun yurtdışı seyahatimiz öncesi eşimin işiyle ilgili yoğun yardıma ihtiyacı olduğundan bu aralar zamanımı ona adamış bulunuyorum. Hal böyle olunca ne doğru düzgün internette dolaşmaya ne de yeni şeylerle ilgilenmeye vaktim kalıyor. Günlerdir adam gibi blog bile okuyamadım :(

Yine de bu haftayı tamamen pas geçmeye gönlüm el vermedi. Bu sebeple son haftalarda pazar günlerime keyif katan iki TV programını paylaşmak istiyorum bu hafta sizlerle.

İkisinin de BBC olması tesadüf mü bilmiyorum. Zaten oldum olası BBC yayınlarına sempati duymuşumdur.


Bir İtalyan ve bir İngiliz bir gün İtalya yollarına düşmüşler...






Önereceğim ilk program Italy Unpacked. Programda İtalyan bir şef ve İngiliz bir sanat eleştirmeni İtalya' yı baştan başa dolaşıyor. İtalya denince akla gelen ilk iki kavram olan sanat ve yemek deli dolu adamlar sayesinde son derece eğlenceli şekilde birleşiyor. Biz bu kafadarları her hafta keyifle seyrediyoruz, size de öneririz.

Merak edenler için :






Sanat dedektifliği heyecanı...






İkinci program ise Fake or Fortune? Bu programda bir gazeteci ve bir sanat uzmanı çeşitli sanat eserlerinin gerçek olup olmadıkları konusunu araştırıyorlar.  Bir yandan tam bir dedektiflik macerası heyecanı sürerken diğer yandan sanat ve sanat tarihi ile ilgili harika bilgiler edinmek mümkün oluyor. Sanatın sıkıcı olduğunu düşünenleri özellikle bu programı seyretmeye davet ediyorum :)



İşte bölümler biri :







Daha fazlasını izlemek isteyenler bu programları hemen Youtube' dan seyredebileceği gibi Bloomberg TV'de pazar günleri öğlen saatlerinde arka arkaya gösterimlerini de bulabilirler.

İyi haftalar...






20 Eylül 2014 Cumartesi

İnternetten Seçmeler / Saturday Shares






Nasıl bittiğini anlayamadığım bir haftanın daha sonuna gelmiş bulunuyoruz :)

Vize için konsolosluk kapılarında yalvarmaktan, ayrıldıktan sonra ilk defa eski iş yerimi ve özlenen dostları ziyarete kadar pek çok farklı aktivite ile geçirdiğim bu haftanın tüm günlerini ve iki gecesini dışarıda geçirince internette dolanacak pek az vakit bulabildim doğrusu.

Bu girizgahtan  "elektrikler kesikti, çalışamadım hocam" durumunu fark etmişsinizdir ama merak etmeyin boş kağıt vermeyeceğim :)

İşte bu haftanın son anda derlenmiş seçmeleri :


Açık Mutfak






Önümüzdeki pazar için size değişik bir aktivite önerisi, yemek yapma kısmı için geç kalmış olabilirsiniz ama tatmak için hala zamanınız var :)

Lezzetli bir pazar için çekici bir aktivite olabilir, ne dersiniz?


SALT Beyoğlu ev sahipliğindeki Gastronomika Mutfağı, Açık Mutfak serisinin ikinci etkinliği kapsamında 28 Eylül 2014 Pazar günü size emanet!

Annenin, anneannenin, babaannenin tarif kitabından ya da kendi denemelerin sırasında keşfettiğin en sevdiğin tarifi ve hikayesini, senin gibi Anadolu mutfağından heyecan duyan diğer insanlarla paylaşmak ve keyifli bir sohbet için 28 Eylül 2014 Pazar günü öğlen 12:00'den akşam 20:00'ye kadar SALT Beyoğlu'na davet ediyoruz.

Gastronomika Mutfağı altyapısını, araç ve gereçlerini kullanarak kendi menünüzü, tarifinizi hazırlamak için mutfakta uygun zaman aralıklarını ayırtabilirsiniz. Her biri 1,5 saatten 4 farklı oturumda 8 farklı kişi/grup mutfağı kendi menülerini hazırlamak için kullanabilir. Her grup maksimum 3 kişiden oluşabilir.

Katılım ve tadımlar herkese açık ve ücretsizdir. Mutfağın kullanımı ön rezervasyon ile mümkündür. Ön rezervasyon için Facebook sayfamıza mesaj atabilir, Twitter hesabımızı (@gastronomika_tr) haberdar edebilir ya da bize info@gastronomika.com.tr adresinden e-posta gönderebilirsiniz.





Üzim ve Ryuk ve Yaşar' dan kırıp geçiren diyaloglar







Geçen sene Çağan Irmak sayesinde tanıştım bu muhteşem üçlü ile. Bir paylaşımında wittge_ adlı bir hesaptan "fabl türü dialoglar yazıyor, mutlaka bakın" diye bahsetmişti, ilgimi çekti, baktım.
Bakış o bakış, şimdi her gün yeni birşey var mı diye heyecanla bekliyorum.  İşte bir favorilerimden bir kaç tane :






- arkadaş masada duran bardağı diye yere atıyosun, kaç oldu bu ya?
- "üç"
- şu hareketi yapmayın diye ben kaç kere söyledim size?
- "üç"
- bu nedir ya, bunun bi adı olması lazım. niye yapıyosun?
-"üçgüdü"





- ryuk!
- efendim!
- bunu sen mi parçaladın?
- neyi sen parçaladın?
- tuvalet kağıdını
- e iyi etmişin Yeşar, zeykli bişe
- kızım ben değil be!
- hee.. bendirim o zaman

Hesap sahibi Yaşar Taşkale'yi yaratıcılığından ötürü tebrik ediyorum. Kedileri Üzim ve Ryuk'un fotoğrafları eşliğinde yayınladığı diyaloglar gerçekten takibe değer.

Önerim hesabı ilk posttan itibaren okumaya başlamanız zira Üzim ve Ryuk'un seslerini bulmaları zaman almış. Ayrıca bir fotoroman tadında ilerleyen diyaloglar birbirine çok fazla referans içeriyor. Esprileri çok ince gören Yaşar Bey'in yavrularına konuşturduğu detayları tam olarak anlayabilmeniz için konunun başını bilmeniz lazım, aksi halde bazı şeyler çok anlamsız gelebilir. Bir kere takibe başladığınızda vazgeçemeyeceğinize eminim :)

Takip için aşağıdaki linklerden herhangi birini takibe almanız yeterli.



https://www.facebook.com/kediuzum

http://instagram.com/wittge_

https://twitter.com/wittge_





S*çmak ya da S*çmamak :)







Bu hafta facebook' da rastladığım Serdar Kuzuloğlu' nun şu yazısını çok eğlenceli, yazıda yer alan ve yılda 600 lt su tasarrufu için önerilen yöntemi ise çok ilginç buldum. Konu biraz b*ktan olsa da :))  okumanızı öneririm.




Bu haftalık da bu kadar, mutlu hafta sonları...




3 Eylül 2014 Çarşamba

Karaincir Sirkesini duymuş muydunuz? Peki Datça Culinarium'u?




Doğrusu ben ikisini de duymamıştım :)

Karaincir sirkesinin varlığından Ayşegül Hanım'ın Sahildeki Ev adlı blogunda şu yazıyı okuyana kadar kesinlikle haberdar değildim. Ancak kendisi herşeyi güzelleştirdiği gibi anlattıklarını da öyle güzel anlatıyor ki, okuduğumda aklıma kaydetmiştim bu ürünü mutlaka denemeyi.

Gel gör ki, Datça öyle yolumun sık düştüğü bir yerde değildi :) Yaza doğru belki yolum düşer, olmadı internetten sipariş ederim dedim ama evrene de mesajlarımı göndermişim anlaşılan :)

Bu yazıyı okuduktan kısa bir süre sonra kardeşimin evlilik kararı ve düğünün Datça'da olacağı ortaya çıkınca Karaincir Sirkesi bir anda benim için ulaşılabilir bir hedef oluverdi.

Mayıs ayında gelinimiz ve kız kardeşi ile üç kız düğün planlaması için bir Datça seyahati yapınca da artık Olive Farm'a uğramak farz olmuştu. Ancak Aktur'da kaldığımız için Datça'ya yine zırt pırt gidemiyorduk, ayrıca oraya başka amaçlarla gitmiştik önceliklerimiz de onlardı. Hal böyle olunca Olive Farm'a uğramak bir türlü denk düşmedi.

En sonunda, düğünün yapılacağı otelden çıkıp Olive Farm'a uğrayıp sonra da Datça'da akşam yemeği planıyla evden çıktık bir akşam üstü. Gel gör ki oteldeki görüşme beklediğimizden uzun sürünce Olive Farm'ı açık yakalamak yine mümkün olmadı. "Neyse artık" dedim, "düğün için geldiğimizde alırız artık".

Bu hayal kırıklığı ile attık kendimizi Datça Limanın'daki Culinarium'a. Burasını da daha önce hiç duymamıştım. Ne zaman ki Datça'da yemek konusu gündeme geldi, bizim kızlar "mutlaka Culinarium'a gitmeliyiz" deyince duydum adını ilk defa.

Bu merak ve inceleyen bakışlarla mekana girerken sağda camlı bölme ile ayrılmış mutfağın penceresine dizilmiş Karaincir Sirkeleri ile gözgöze gelmeyelim mi? Culinarium'u seveceğimi daha o dakika anlamıştım :) Gözüm penceredeki şişelerde masamıza geçerken belki salataların yanına getiriyorlardır diye bir umut yeşermeye başlamıştı bile.






Yerimize oturduk, siparişimizi verdik. Sıra salataya gelince ben kendimi tutamadım ve "pencerede dizilmiş şu sirkelerden tatmak mümkün mü" diye sordum. Meğer normal ikramlarında yokmuş ama siparişleri alan sevgili restorant sahibesi Ulrike gözlerimdeki "lütfeeen" diye bakan ağlak ifadeyi görmüş olacak ki salatanın yanında Karaincir Sirkesinden de getirdi.

Ben normalde sirke sevmem. Balsamik Sirkeyi ise çok çok az ve İtalyan olursa tüketiyorum. Hal böyle olunca bir sirke için neden bu kadar istekli ve meraklıydım bilemiyorum. Ayşegül Hanım'ın damak tadına güvendiğim için olabilir :)

Yanılmamışım da. Karaaincir Sirkesi normal sirkeler gibi keskin değildi. Son derece uysal, incirden gelen hafif bir tatlılığı ve çok güzel bir aroması vardı. Önce salata ile denediğim bu lezzetin tabağımdaki salatadan süzülüp balığın kremalı sosuna karışıp orda da ayrı bir güzellik yarattığını görünce artık eve bir şişe karaincir sirkesi almadan dönemeyeceğimden emin olmuştum.

Keşfettiğim bu yeni lezzetin coşkusuyla yemeğimi büyük bir keyifle yedim, üstüne tatlı, kahve falan derken sıra hesaba geliverdi. Hesap kısmı yemeğin en tatsız kısmıdır aslında ama bize gelen hesabın yanındaki sürprizi görünce gözlerime inanamadım. Culinarium'un sahibesi Ulrike büyük bir incelikle bir şişe Karaincir Sirkesini bana ikram olarak getirmesin mi!!! Daha ne diyim, varın sevincimi siz düşünün.

Culinarium'a ilk girdiğim andan itibaren Ulrike'nin sakinliğine, misafirperverliğine, her masayla ayrı bir dil konuşup, herkesle gülebilmesine, müşterisini memnun etme gayretine zaten hayran olmuştum, buna bir de zerafeti eklenince, kalbime büyük bir taht kurduğunu söyleyebilirim.

Fiyatları standartın biraz üzerinde olsa da, keyifli ve farklı bir yemek deneyimi yaşamak, bu güzel mekana hayat veren sahipleri Ulrike ve Faruk Bey ile tanışmak için Culinarium'a mutlaka uğrayın.

Ben bir gecede hem harika bir lezzet hem de mekan keşfetmekle kalmadım bir de harika insanlarla tanıştım. Benim için keyifle hatırlanacak bir geceydi.




4 Ocak 2014 Cumartesi

Kalbimizi Çalan Ada : Sakız (Chios) - 3


Evet sözümü tutuyor ve Sakız Adası maceramızın son iki günü de bu gönderide yazarak geziyi tamamlıyorum. Umarım sıkılmadan okursunuz :)





Ve nihayet doğumgünüm gelmişti. Harika bir gecenin sabahıydı, hava günlük güneşlikti. Biraz rüzgarlı olmasına rağmen sıcaklık yazı aratmıyordu.

Bir önceki gece sohbete kapılıp geç yatmış olduğumuz için yine çok erken kalkamamıştık ama buna üzülecek de değildik :) Duş ve kahvaltı sonrası bir gün önceden yapılmış programa uygun olarak yola koyulduk.

Nihai hedefimiz bir önceki akşam hava ve rüzgarın durumuna bakıp bizim için en uygun yerin Vroulidia Plajı olacağını söylemişti Yiannis. Yine de nihai hedefimiz Vroulidia olmasına rağmen yolumuzun üzerindeki diğer plajlara da uğrayıp bir fikir edinmeye karar verdik. Karfas'tan sahil yolundan Komi'ye Lilikas, Komi, Emporios ve Mavra Voli'ye uğradık. Lilikas ve Komi uzun ve kum demiyim ama küçük sarı taşlı kumsallar. Çevrede yazın açık olacağını tahmin ettiğimiz tesisler de mevcut.

Mavra Volia - by MRA

Emporios çok şirin birkaç restorant ve cafenin'de olduğu denizden olukça içeri giren bir koy. Burdan da denize girmek mümkün ama asıl plaj 5 dakikalık bir yürüyüş ile ulaşılan Mavra Voli. Mavra Voli volkanik siyah taşları ile meşhur bir plaj. Plaj kayalıkların böldüğü birbirinden görülmeyen bölümlerden oluşuyor. Her biri küçük bir vadi gibi. Bir yürüyüş yolu ile ikincisine ordan da sahilden diğerine geçebiliyorsunuz. Belki daha devam ediyordur biz çok devam etmedik.

Rüzgar sebebiyle bu kıyılar oldukça dalgalıydı, bu sebeple bu plajlardan denize girmedik. Tüm plajları gezdiğimizde karnımız acıkmıştı. Mevsim dışında heryer açık olmadığı için Vroulidia da yemek birşey bulup bulamayacağımızdan emin olamayınca Emporios'da hafif birşeyler atıştırmaya karar verdik. Denizin hemen kıyısındaki bir restoranta yayılıverdik.


Emporios - by MRA


Bu arada adanın güneyi sakız ağaçlarının en çok yetiştirildi bölge olduğu için her yer sakız ağaçları ile dolu. Gövdelerinin şekli ve bu şekillerin ışık ve gölge ile oluşturduğu oyunlar o kadar güzel ki, aklım denizde olmasa saatlerce fotoğraf çekilecek malzeme vardı diyebilirim, ben şipşak 1-2 tane çektim, pek de güzel becerememişim ama yine de fikir verir sanırım. :)


Sakız ağaçları - by MRA

Yemekten sonra Sakız ağacı tarlalarının arasından Vroulidia'ya ulaştık. Çok dik bir yokuşu inerek arabayla indiğimiz açık bir alandan sonra da 100 basamak kadar inerek bu harika koya ulaştık. (Yiannins'e bir kere daha dua ettiğimizi söylemem gerek yok herhalde.)

Bu arada yemek yiyerek ne kadar isabetli bir karar verdiğimizi de gördük çünkü yazın hizmet verdiği anlaşılan büfemsi yer kapalıydı.

Kuş uçmaz kervan geçme bir yerde olan bu koyda 2 nudist hatun ve bunlardan gayrı tek başına takılan ayrı bir adamcağız vardı sadece. Biz de tipik bir Türk olarak, "şimdi Türkiye'de olsak bu adam hiç zaman kaybetmeden bu hatunlara asılır, hatta hatunların kokusunu alan sapıklar dağ tepe demez hemen buraya üşüşüp hatunları gebertene kadar tecavüz ederdi" diye düşünmekten kendimizi alamadık. Memleketimizin haline acıdık, onların rahatlığına ise hayran olduk.


Vroulidia - by MRA

Bu karmaşık duygularla plajda beğendiğimiz bir noktaya seriliverdik. Deniz muhteşemdi, diğer yerlerdeki rüzgar ve dalgadan burada eser yoktu. 2 saat kadar kah yüzüp kah güneşlendikten sonra hava kararmadan Lagada'da olabilmek hedefiyle dönüşe geçtik.


Doğumgnü sırıtkanları - Karfas - by MRA

Odamıza uğrayıp, duşumuzu alıp giyindikten sonra tekrar arabaya atlamadan baktık güneş bir harika, hemen balkonumuzda bu anı ölümsüzleştirelim dedik :) HAfif kabak kıvamında çıkmışız ama idare edin :)

Fotoğraf faslı bitince Lagada'ya doğru yola koyulduk. Lagada'ya giderken hemen şehir çıkışındaki yel değirmenlerini gün batımında görmeyi çok istiyordum ancak arada bir yerde nasıl becerdiysek yanlış yöne saptık ve tekrar ana yola birleştiğimizde değirmenleri geçmiştik :(

Daha önce gördüğüm ve fotoğraflarından çok beğendiğim bu yeri ancak dönüşte görebildik ancak hava karardığı ve yanımızda tripod olmadığı için maalesef fotoğraflarını çekemedik. Siz giderseniz mutlaka görün derim. Aşağıdaki fotoğraf lar şu sitelerden (foto1,foto2,foto3)


Yel değirmenleri (Sakız Adası/Chios)


Lagada'ya vardığımızda güneş batmış, hava kararmaya yüz tutmuştu. Lagada şirin küçük bir koyda ortasından nehir geçen bir balıkçı köyü. Deniz boyunca restorantlar ve cafeler dizilmiş. Evler bakımlı ve tipik ege mimarisinde. Yiannis'in söylediğine göre Türkler en çok burayı çok seviyormuş :)

Biz yine hava karardığı için fotoğraf çekmedik. Fikir vermesi için aşağıdaki  foto şurdan


Lagada (Sakız Adası/Chios)

Sahili boylu boyunca bir o yana bir bu yana, yükselen mehtabı seyrederek yürüyüp, iyice acıktıktan sonra yemek için hemen denizin dibinde masaları olan tavsiye restoranta yerleştik. Klasik olarak Yunan Salatası, caciki ve patlıcan kızartması istedik. Bu restorantta yediğim caciki ve patlıcan kızarmasına bayıldım. Yunanlar patlıcan kızarmasını farklı yapıyorlar,bizim midye kızartırken kullandığımıza benzer bir sos batırıp kızartıyorlar. Böyle olunca hiç yağ çekmiyor ve çıtır çıtır oluyor. Bir de tepeleme dolu bir tabak getiriyorlar ki ben gelen porsiyonu ilk gördüğümde "kim yiyecek bunu" dedim ama nerdeyse hepsini yek başıma götürdüm :)) Bu patlıcanı Bora Bey'in blogunda okumuştum, onun methini okumamış olsam sipariş etmek aklıma gelmezdi doğrusu. Bu güzel tavsiye için kendisine buradan teşekkür etmiş olayım bir daha.



Yunan usulü kızarmış patlıcan - ToFoodWithLove


Mezelerden sonra hep kalamar yedik değişiklik olsun deyip karides güveç de istedik. Ancak beğenmedik. Sosu domates değil de yoğun bir salça ile yapılmıştı, tadı bize çok ağır geldi.

Uzo'ya eşlik eden mezeler ve ara sıcaktan sonra fazlasıyla doyduğumuz için sıcak istemekten vazgeçtik. Daha merkeze müzik dinlemeye gideceğimiz için kahvelerimizi de içip 21:30 gibi Lagada'dan ayrıldık.

Müzik için gittiğimiz yer Odysseia adında bir şarap eviydi. Henüz 3 gün önce açıldığını orda öğrendik :) Biz gittikten 15-20 dakika sonra müzik başladı. 5 kişilik bir orkestra, aralarında Livaneli, Sezen ve Ezginin Günlüğünün şarkılarınında bulunduğu Türk-Yunan karışık bir repertuarı son derece keyifli bir şekilde çaldılar.

Mekanda içki biraz pahalı görünmesine rağmen içki ile beraber çok hoş bir tabak getiriyorlar. Patlıcan, domates ve peynirli 3 ayrı sos/dip ve çok lezeetli krakerlerle biraz da peynir içkinin yanında standart. Ayrıca benim doğumgünüm olduğunu öğrendiklerinde bize ayrıca bir et tabağı geldi :) Üstüne üstlük Türkiye'de hiç alışık olmadığımız şekilde doğumgünüm için eşimin kaşla göz arasında ayarlamalarını rica ettiği pasta için de ücret almadılar. Mekan yeni açıldığı için mi böyleydi yoksa gerçekten farklı bir hizmet anlayışlarımı vardı bilemiyorum ama bizim için her açıdan geceye harika bir final olduğunu söyleyebilirim.

Sakızdaki son günümüzü, feribotumuz akşamüstü olduğu ve arabayı ise öğlen teslim etmek zorunda olduğumuz için merkezi gezmeye ayırmıştık. Kalktığımızda son bir kez denize girdik, sonra hazırlanıp sevgili Cindy ile vedalaştık. Cindy bir de doğumgünü hediye almış bana, nasıl da duygulandım. Çok tatlılardı ya. Yiannis ise sabah işe gitmiş, veda etmek için bizim kapıyı tıklatmış ama duymamışız, çok selamı olduğunu bize Cindy iletti.




Karfas' tan ayrılıp merkeze varmadan önce arabayı aldığımız kadar benzin ile bırakmak için epey debelendik. Yaw bu işi hiç anlamam insanlara işkence resmen aldığın kadar benzinle bırak demek. Zaten göstergelerin çoğu manuel, eğer tam, yarım ya da çeyrek değilde aralarda bir yerdeyse iki taraflı tartışmaya açık bir durum. Teslimatta ne yazılırsa yazılsın azdı, fazlaydı diye muhabbet konusu olabilir. Ayrıca manuel göstergeler benzin dolduğu anda doğru göstermiyor dolan miktarı. Benzin doldurduktan sonraki birkaç kilometre içinde gösterge doğru yere geliyor. Hal böyle olunca insanlar çoğunlukla aldıkları kadar bırakmak için uğraşırken aslında fazla dolduruyorlar benzini. Bu konuyu sadece İspanya'da adam gibi yönettiklerini gördüm. Arabayı dolu depo ile veriyorlar, dolu istiyorlar. Budur kardeşim ya, ne uğraştırıyon adamı. Bu yöntemin acilen evrenselleşmesini talep ediyoruuumm.!!!


Sakıs Adası Merkez - Kale - Chios - by MRA

Neyse, benzin işini halledip arabayı teslim ettikten sonra valizlerimizi Ertürk'ün ofisine -saat 16:00'da almayı- taahhüt ederek bıraktık ve merkezdeki kaleiçi bölgesini gezdik. Sonra biraz da sokaklarda turlayıp yurda götürmek üzere biraz alışveriş yaptık. Gittiğim yerlerden genelde bir magnet dışında hatıralık bir şey almam. Çok seyrek belki el yapımı bir şeyler olabilir, bir tablo ya da işte yöreye özgü ve başka yerde bulunamayacak birşey varsa. Bunun dışında aklım hep yiyecek ve içecektedir. Mümkün olsa koca bir bavul yiyecek ve içecek getirebilirim gittiğim yerden. Allahtan kocacım aklın sesi oluyorda beni frenliyor :) Bu seferde biraz sakız (mastiha), bir şişe uzo, mandalina reçeli, sakızlı domates ve patlıcan sosu, mastiha gazozu ve bir de çeşitli soğuk etlerden oluşan bir paket sonrası durmayı başardım.

Yorulunca sahildeki -yine tavsiye- bir restoranta oturup öğlen yemeğimizi sipariş ettik. Bu arada yemek demişken Sakız adasında tattığımız uzo ve biralar içerisindeki favorilerimizi de yazmak istiyorum. Aşağıdaki fotoğraftadır kendileri, ikisi de yerel yani Sakız adası yapımı.

Aslında uzonun kralı Midillide yapılırmış hatta dönüşte duty free'den aldığımız Plumari marka uzo da kralmış ama biz Kazanisto'yu da çok beğendik. Uzo olarak Yiannis'in tavsiye ettiği Apalarina bize fazla sert gelmişti bu sebeple Kazanisto'yu Kambos'taki tavernada garsona tarif ile kendimiz keşfettik :) Ancak sağlam rakıcılar Apalarina'yı denemek isteyebilir.



Favoriler - by MRA


Bir yandan biramızı yudumlar, diğer yandan yemeğimizi yerken bir ara garson elinde bir telefonla yanıma yanaştı ve adımı sorup size telefon var diye telefonu uzattı. Ne kadar şaşırdığımı tahmin edersiniz herhalde. Sakız adasında bir restorantta beni kim arayacak? Kalbim çarparak alo deyince hattın diğer ucunda Yiannis' in sesini duydum :) Sabah uğradım ama duymadınız, görüşemedik, veda etmek için aradım demez mi? :) Nasıl bir kibarlıktır kardeşim ya, gel de sevme bu insanları :) Konuştuk, gülüştük ve sonunda kalbimizi onlarla bırakarak vedalaştık.

Yemekten sonra bavullarımızı Ertürk'ün ofisinden alıp, feribota gittik. Bu arada feribota binerken eşimin aklına evin ve arabanın anahtarlarını sormak geldi. Çantaya baktık yok, bavula baktık yok. Amanın bir panik biz de. Acaba kasada mı unuttuk diye, Cindy'i aradık. Bir yandan feribotun kalkmasına ne kadar var unuttuysak geri dönüp alabilir miyiz Karfas'tan hesapları yapıyoruz, bir yandan ben bavulu falan herşeyi döktüm ortaya tırım tırım aranıyorum. Bu arada ben çoğunlukla oldukça tertipliyimdir, böyle önemli şeyleri de hep kontrol ederim. Ayrıca sağlam saklanacak şeyler benden sorulur ama bu sefer nasıl sağlam saklamışsam bulamıyorum. Beyin zaten kendini tatil moduna almış, çalışmayı, hatırlamayı reddediyor. Düşünmeye çalışıyorum ama nafile, panik haldeyim. Geride birşey bırakmadığıma da eminim, odayı köşe bucak kaç kere kontrol etmişim. Kesin bavulda ama şöyle sakinleyip nereye koymuştum düşünemiyorum. En sonunda dedim panikle olmaz bu iş sakin ol. 1-2 dakika durdum sakinledim ve kaybettiğim şeyleri bulmak için en çok izlediğim yolu izledim. Gözlerimi kapadım, en son elimde anahtarla nerdeydim, ne yapıyordum diye düşündüm. Sanırım hafızam görsel çalışıyor, birkaç saniye sonra tataaamm hafızamın derinliklerindeki bilgi görüntüler halinde geldi ve anahtarı sanki 2 dakika önce deli gibi arayan ben değilmişim gibi olduğu yerden çıkardım. Ohhh beee!!! Nasıl rahatladığımı anlatamam.

Bu krizi de atlattıktan ve biraz sakinledikten sonra üst katta yerimizi alıp denizi seyrederek feribotun kalkışını bekledik. Feribot hareket ettiğinde güneş de alçalmaya başlamıştı. Çok keyifli tatilimizi -ufak bir kriz atlatsak da- yine çok keyifli şekilde sona erdiriyorduk.


Sakız adası feribotunda gün batımı - by MRA


Sakız Adasını çok sevdik, sanırım anlamışsınızdır :) Biz tekrar gideceğimiz günü iple çekiyoruz, siz de henüz gitmediyseniz gitmenizi tavsiye ederiz....


19 Aralık 2013 Perşembe

Kalbimizi Çalan Ada : Sakız (Chios) - 2


Bu haftanın stresli günlerini çok şükür ki geride bıraktık. Bugün itibari ile babamı eve çıkarmanın rahatlığındayız. Ben de bu rahatlığı daha da arttıracağına inanarak yılın en keyifli seyahati olan Sakız gezisinin ikinci kısmını yazayım dedim.

Sakız adasındaki ikinci günümüzde kıpırtısız bir deniz ve sıcacık bir güne uyandık. Geçirdiğimiz keyifli gecenin üstüne önümüze serilen bu pırıl pırıl deniz resmen bonus gibiydi :) Fırsat bu fırsat deyip kahvaltımızı yapmadan (yani kocamın en sevdiği şekilde :)) denize koştuk. 1-1,5 saat kadar yüzüp biraz da sahilde yürüyüş yaptıktan sonra odamıza döndük. Duşumuzu alıp balkona serildik, önce uzuun bir kahvaltı yaptık, sonra da kitaplarımızı alıp biraz güneşlendik.

Bu arada Karfas'ın denizini biraz anlatayım. Karfas'ta denizin zemini ve koyun tümü kum (sadece koyun iki ucunda küçük kayalıklar var. Koyun ince fakat yapışkan olmayan sarı güzel bir kumu var. Denizin girişi çok sığ, onlarca metre açılsanız da en fazla diz hizasında bir derinliğe ancak ulaşıyor. Yüzmek için önce uzun bir yürüyüş yapmanız gerekiyor yani :) Ben kum ve sığ denizi sevmem ama yine de Karfas' ın pırıl pırıl denizinde yaptığımız bu yürüyüşleri çok sevdim. Ayrıca kum olmasına rağmen dalgada bulanık olmuyor. Yetişkinlerin tercihleri değişebilir ama özellikle çocuklular için bu deniz büyük nimet diyebilirim.




Saat 13:00 gibi acıkmaya başlayınca dışarı çıkmaya karar verdik. Havanın güzel olmasına güvenip adanın güzel plajlarından biri diye anılan Lithi'ye gitmeye karar verdik. Adanın batısında kalan bu plajda da biraz denize girer sonra da gün batımını yapıp döneriz diye planladık. Gel gör ki evdeki hesabın çarşıya uymayacağı yola çıktığımızın 10. dakikasında kendini gösterdi.

Elimizde bulunan ada haritasını araba kiraladığımız yerden vermişlerdi. Pyrgi ve Mesta adada en çok gidilen yerlerden olduğundan her yol ayrımında bu yönü gösteren bir tabela görüyorsunuz ve buraya giden yol da kocaman geniş bir yol. Dolayısı ile ilk gün harita kullanmadan yolları bulmuştuk. Lithi'ye giderkense haritayı bakıp hangi yoldan gideceğimizi bu şekilde tayin etmek durumunda kaldık. Harita Karfas' tan merkez yönüne gittiğimizde merkeze gelmeden önce bir ayrım olduğu gösteriyordu. Biz de bu yoldan gideceğiz diye planlayarak merkeze doğru yola çıktık. Ancak bakına bakına merkeze varmamıza rağmen yolda hiçbir tabela göremedik. Biz de buraya kadar tabela görmediğimize göre herhalde haritada gördüğümüz yol ara bir yoldu deyip haritada merkezden gittiği görünen diğer yoldan gidelim bari dedik. Ancak sahil yolundan tam bir tur atmamıza rağmen yine Lithi' yi gösteren hiçbir tabela göremedik. Herhalde daha içerilere girmek lazım deyip ilk gün benzin almak için bakınırken gördüğümüz iç kısımdaki büyük ana kavşağı denemeye karar verdik. Fakat gel gör ki bu kavşakta da neredeyse adadaki tüm köylerinin adını tabelada görmemize rağmen Lithi' yi göremedik.

Son çare olarak birine sorduk, şansımıza İngilizce de Türkçe de bilmeyen birine denk geldik. Anlattıklarından çook alakasız bir yerde olduğumuzu ve Karfas' a doğru gitmemiz gerektiğini ancak anladık. Tekrar yola koyulup Karfas yönüne geri döndük. Merkezden çıkıp geldiğimiz yolu ters yönden tekrar gitmeye başladığımızda yine tabela falan yoktu. Ben artık ümidi kesmiş şekilde tekrar soralım diye bir benzinciye girdiğimde anladık ki benzinciden 50 mt sonra sola dönmemiz gerekiyormuş. Kavşağa geldiğimizde bu yolu neden gelirken görmediğimizi de anladık, arkadaşlar nedense sadece merkezden gelenlerin Lithi' ye gideceğini varsayıp tabelayı o yöne koymuş. Bizim gibi diğer yönden gelenlerin dönüp geriye bakmadıkça Lithi tabelasını görmesi mümkün değil. Bu durum bize Karadeniz'deki "Bilmem neresi 500 mt geride" tabelalarını hatırlattı :)

Kaybettiğimiz 1 saate yakın zamanı kafaya takmamaya çalışarak yola girdik ve önümüze çıkan tüm Lithi tabelalarını dikkatle takip ettik. Yol dağlara doğru tırmanan köylerin içinden geçen çok keyifli bir yoldu, biz de etrafı seyrederek keyifle gidiyorduk. Ancak bir süre sonra çevre fazlaca kırsallaşınca beni "acaba yanlış yolda mıyız" diye bir şüphe sardı. Tam acaba birine sorsak mı diye konuşur ve birini görmeyi umarak sağa sola bakınırken -bu arada tarlalar arasında kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeyiz- bir baktım önümüzdeki virajdan kıvrılarak bir motosiklet geliyor. Frene asılıp kornaya basarak, kocamın "napıyosun adama kaza yaptıracaksın" sözlerini tamamlamasına fırsat vermeden el kol ederek adamı durdurmaya çalıştım. Yanımızdan şaşkınlık ve süratle geçen adamın yüzü görülmeye değerdi. Biz ardından "aa gitti" diye bakakalmış, duramayıp yola devam etti sanırken bir baktık adam dönüp yanımıza gelmiş. Gel gör ki yine hiç İngilizce ve Türkçe bilmeyen birine denk gelmiştik. Hal böyle olunca işi evrensel beden diline bırakıp "Ağam Lithi ne taraf" dedik, en azından demeye çalıştık. Adam Lithi lafını duyunca başladı "No,Nooo" diyerek çırpınmaya, bir yandan da geride bir yerleri işaret ediyordu. "Aha" dedik yanlış yerdeyiz ama doğru yer nire? El, kol, İngilizce, Türkçe, Yunanca karşılıklı anlaşmak için çırpınıyoruz. Anlaşamıyoruz ama vazgeçmiyoruz da. Anladığımız tek şey geri dönmemiz gerektiği, fakat dönsek yolu bilmiyoruz. Adamcağız sonunda baktı böyle olmayacak, halimize de acıdı sanırım. Beni takip edin diye anladığımız bir işaret yaptı. Arabayı döndürüp takıldık peşine. Bir süre gittikten sonra küçük bir ara yola sapıverdik ve o anda bir diğer tabela kazası atlattığımızı anladık. Geldiğimiz yolda bir noktadan sola dönmek gerekiyormuş ancak dönüşü gösteren tabela üzerini saran bitkiler sebebiyle görünmez hale gelmişti, biz de doğal olarak dönüşü kaçırıp düz ilerlemişiz.

Adamcağıza rastlamasak kim bilir nereye çıkacağımızı tartışarak ilerlemeye devam ettik. Bu arada bize kavşağı gösterdikten sonra bizden ayrılır diye düşündüğümüz adam halen önümüzdeydi. Dereler tepeler aştık, her kavşakta adam durup tekrar "beni takip edin" diye işaret etti. O işaret etmese hiçbir tabela yoktu yol üstünde. Yani oralara kadar gelsek bile işimiz "oo piti pitiye" kalmış olacaktı, bunu iyice anlamış olduk. Harita ise tamamen işe yaramazdı, gittiğimiz yolu bir türlü harita ile eşleştiremedik. Yaptığımız dönüşlerin hiçbiri haritada gösterilmiyordu.

Adam önde biz arkada sanırım 10 km'ye yakın yol gittik. Lithi' den hemen önceki dağ köyünün çıkışında artık kaybolmayacağımıza ikna olduğu bir noktaya kadar getirip, bize bundan sonrasında gideceğimiz yolu da gösterip "bundan sonrası dümdüz artık kaybolmazsınız" dediğini tahmin ettiğimiz birşeyler söyledi. Bizi Sakız adasının dağlarında "burdan nasıl inicez şimdi" diye tırım tırım dolanacağımız uzun saatlerden kurtaran kahramanımıza "dünyada hala böyle insanlar var demek ki" şaşkınlığı ile defalarca teşekkür ederek kendisinden ayrıldık. Adamcağız burdan geri dönüp gitti ve bizi acaba nereye gidiyordu da bizi buraya kadar getirdi konulu bir bilinmezin ortasından bıraktı. Kahramanımız hakkında tahminler yürüterek 10 dakika sonra Lithi sahiline vardık.


Lithi - by MRA


Bu arada yol boyunca dağlara tırmanırken hava da bulutlanmış neredeyse yağacak kadar kararmıştı. Lithi'ye vardığımız hava kapalı değildi ancak güneş ara sıra bulutların arkasına saklanıyordu. Bizden başka 3-5 kişinin olduğu koy boş ve ıssızdı. Bu hali terkedilmiş bir hava yaratsa da sakinlik çok hoşumuza gitti. Havanın bir dargın bir barışık hali sebebiyle denize girmekten vazgeçtik. O anda denizi seyretmek, ona girmekten daha cazip geldi. Biz de koyun ucunda sahilde masaları olan bir lokantayı gözümüze kestirip masanın birine yayılıverdik.

Izgara kalamar, papalina, yunan salatası, karışık mücver ve biralarımızı söyleyip beklemeye başladık. Bu arada ben yine dayanamayıp paçaları sıvayıp, dizlerime kadar denize girip, denizin içinden küçük bir koy turu attım. Eşimin yemekler geldi diye seslenmesi ile geri döndüğümde masa donanmıştı.

Lithi yazları çok tercih edilen plajlardan biriymiş (bence güneydeki plajlar burdan daha güzel ama herkes oraya gidince sakin yer arayanar için burası iyi bir alternatif olabilir). Oldukça kapalı bir koy olduğu için kötü havalarda bile sakin bir deniz sunacağını tahmin ediyorum. Adanın doğusundan esince buraya kaçmak mantıklı olabilir. Koyun bir ucu taşlık, diğer ucu kum. Kum tarafın devamında bir de küçük dalga kıran ve iskele var, buradaki küçük limana balıkçı tekneleri demirliyor. Biz kalacak yer ararken bu koyda da bir yer bakmıştım ancak o zaman koyun bu kadar küçük olduğunu anlayamamışım. Mekanı merkeze çok uzak olduğu ve fiyatını da pahalı bulduğumuz için tercih etmemiştik. İyi ki etmemişiz, burada kalmak bu mevsimde pek anlamlı olmazdı. Belki yazın, öncelik deniz tatili olursa olabilir. Yine de koy çok küçük en fazla 10 bina vardır. Bunu bilerek seçim yapmak lazım.


Lithi - by MRA


Yemekleri yiyip, bitiremediklerimizle etrafa doluşan kedileri besleyip, güneşi iyice batırınca geri dönüş yoluna koyulduk. Bir gün önce Mesta'ya giderken Lithi diye bir ayrım görmüştük ancak güne başlarken adanın nerdeyse etrafını dolaştıracak bu yolu çok uzun görünmesi sebebiyle tercih etmemiştik. Fakat haritada daha kestirme ve ana yol gibi görünen geldiğimiz yolu gördükten sonra "amaan dolaşalım ama bir daha kaybolmayalım" diye düşünerek bildiğimiz yol olan Pyrgi istikametinden dönmeye karar verdik.

Bu yolun içinden geçtiği Messa diye bir orta çağ köyünü daha bu vesile ile görmüş olduk. Hava artık karardığı için sadece arabayla içinden geçerken şöyle görmemize rağmen pek sevdik. Bir sonraki gidişte gelinecekler listesine yazdık ve yola devam ettik.. (Bu arada Bora bey'in yazısında aynı bizim gibi dağ yollarından Lithi'ye gittiğini ve tesadüfen Vessa' yı keşfettiğini anlattığı kısmı ancak döndükten sonra farkettiğimi gülerek anladım. Defalarca okuduğum halde bu detay hiç aklımda kalmamış, algıda seçicilik bu olsa gerek :))

Öğlen ve akşam yemeğini birleştirip geç bir yemek yediğimiz için akşam tekrar bir şey yemeyelim, odamıza gidip biraz dinlendikten sonra Karfas' ın merkezine gidip bir şeyler içeriz diye karar vermiştik. Odaya gittiğimizde eşim açık havadan çarpılmış şekilde kendini yatağa atarken ben de odaya dönerken almayı unuttuğumuz için su istemek üzere aşağı inmek üzere kapıya yöneldim. Kapıyı açınca bir baktım karşımda Yiannis , "ben de gelin size bir içki ikram edeyim demeye gelmiştim" dedi. Baktım bizim bey fena halde serilmiş, "biraz dinlenelim sonra inelim" diyerek Yiannis ile sözleştim. Yarım saat kadar uzanıp üstümüzdeki rehaveti atınca dışarı çıkmak için giyindik. Planımız hala Yiannis ve Cindy ile bir kadeh bir şeyler içip sonra Karfas'a merkeze gitmek şeklindeydi.

Bizi bahçedeki kanepelerde karşılayan Yiannis mumları yakmış, müziği açmış ve harika bir ambians yaratmıştı. Onlarca çeşit içki önerisinin arasından kırmızı şarabı seçtik. Hemen adanın yerel şaraplarından bir tane açtı ve ikram etti. Şarap eşliğinde harika bir muhabbete başladık. Bir kadeh derken ikinciye geçtik, sonra baktık Yiannis elinde et ve peynir tabakları ile çıkagelmiş, e hadi bir kadeh daha içelim dedik.

Bu arada ertesi günün doğumgünüm olduğunu öğrenince hemen günü planlamamıza yardım ettiler. Sabah denize girmek için adanın güneyinde çok güzel bir koy tavsiye ettiler, sonra adanın Kuzey'inde Lagada'da yemek yemek istiyoruz deyince hemen bir lokanta önerdiler. Yemekten sonra da şöyle canlı müzik dinleyebileceğimiz bir yer bulur muyuz, pazar günü olmaz herhalde derken onu da buldular :) Merkez' de evlerinin yanında yeni açılmış bir şarap evi varmış, canlı müzik de olacakmış, hemen konuşup rezervasyonumuzu yaptılar.

Muhabbet muhabbeti açtı, kadeh kadehi izledi, bir baktık saat gece yarısını geçmiş, biz şarap şişesinin dibini görmüşüz :)  Otursak sabah da edilir ama sonraki gün önemli :) dedik ve geceyi noktalayıp odamıza yollandık.

Devamı için tıktık.


1 Ekim 2013 Salı

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 3. Gün


Yağmurdan sonra mis gibi güneşli bir sabaha uyanmanın keyfini tahmin edersiniz. Feribotumuz 13:00'de olduğu ve yolda kasaba uğramak dışında bir planımız olmadığı için uzun bir kahvaltı ettik. Kahvaltı sonrası ise kendimizi yine limana doğru bir sabah yürüyüşüne çıkardık.

Bu sefer limandan tarlaların olduğu tarafa doğru ana yolu takip ederek yürüdük. Anayol dediğime bakmayın 1 saatlik yürüyüşte sadece 1 adet motosiklet geçti yoldan :)  Belki sahibi olan bir tarlaya ratlar da 1-2 kg bir şeyler alırız diye bakındık ama yağmurdan sonra balçık olan tarlalara kimse gelmemişti. Biz de sahibi başında olmayan tarladan bir şey toplamak istemediğimiz için sadece tarlaları seyredip koyunlar ve kuşlarla eğleşerek yürüyüşümüzü tamamladık. Yürüyüş dönüşü bir ara ortadan kaybolan annemin bulduğu böğürtlenlerden toplayıp ara öğün :) olarak yedikten sonra feribota doğru yola çıktık.


Gökçeada böğürtlenleri - by MRA


Feribota vardığımızda 45 dakika vaktimiz vardı. Limandaki cafede birer EfiBadem kurabiyesi eşliğinde kahvelerimizi içtik. Hafta içi ve sezon dışı olmasına rağmen feribot doluydu. Kendime bir çay ısmarlayıp kitabıma gömüldüm. 1,5 saat nasıl geçti anlamadım.


Gökçeada-Kabatepe feribotunda çay keyfi - by MRA

Dönüşümüzde Çanakkale'nin çarşısını ve özellikle de Aynalı Çarşı'yı görmek istediğimi daha giderken anneme söylemiştim. Biz de feribottan inince arabayı uygun bir yere parkedip biraz gezindik.

Aynalı Çarşı' nın içinde hatıra olarak bir magnet falan alayıp diye bakınırken kenarda bir dükkanda diğerlerinden farklı el yapımı küçük toprak küpler şeklinde magnetleri gördüm. Pek ciciydiler, bir tane alayım diye içeri girince farkettim ki yerel bir zanaatçının dükkanındayım. Eh ben de seramiği ile meşhur Çanakkale'den hatıra olarak el emeği göz nuru 1-2 parça bir şeyler almadan dükkandan çıkamadım.


Aynalı Çarşı hatıraları - by MRA


Arabaya dönmeden, bir diğer Çanakkale klasiği olan Peynir Helvası için meşhur Kadir Ustayı ziyaret ettik. O minnacık dükkanın nasıl dolup dolup boşaldığına inanamazsınız. Biz de helvamızı aldık ve yola koyulduk.


Peynir Helvası Kadir Usta'dan alınır


Dönüş yolu üzerinde Geyikli'deki zeytinliğimize de uğramayı ihmal etmedik. Ana-Kız bir kere ipimizi kopardı mı pek tehlikeli oluyoruz. Bir başladık mı gezmeye eve döndürebilen olursa döndürsün :)

Geyikli'deki zeytinlikte biraz oyalanıp bu yıl zeytinin "yok senesi" olduğunu teyit edip biraz da badem topladıktan sonra tekrar yola koyulduk.


Geyikli Bademleri - by MRA


Geyikli - Ezine arasını katederken arkamızda güneş kızarmaya başlamıştı, bir baktık karşıdan da yine ay doğmuş. Ah ne manzara görmeniz lazım. Pamuk pamuk bulutlar üstünde ay, aşağıda şehre batan güneşin kızıllığı vurmuş. Benim zavallı telefonum ile ancak bu kadar belgelenebildi ama aslını görmeliydiniz gerçekten.


Ezine üzerinde dolunay - by MRA


Geçirdiğimiz harika gezinin yorgunluğu üzerimizde, denizden, yağmura kadar her keyfi doyasıya yaşamamıza izin veren havaya şükrederek 20:30 gibi eve vardık. Babam İstanbul'dan dönmüş yemek için bizi bekliyordu. Hep beraber yemeğe oturup başladık ilk anından itibaren tatili babama anlatmaya...


Hamiş:

1- Gökçeada ile ilgili detaylı bilgi için Gökçeada Rehberim'i mutlaka ziyaret edin.
2- Ada oldukça büyük, adam gibi gezmek için aracınızla gelmeyi tercih edin.
3- Yüksek sezon dışında geliyorsanız özellikle yemek konusunda hazırlıklı olun, konaklama için apart türü yerleri tercih ederseniz bu konuda daha rahat edebilirsiniz. 
4- Birçok yer kapanmış olsa da bence adanın en güzel zamanı Eylül.Sessiz, sakin bir tatil istiyorsanız adayı seçin.
5- Adaya yapılacak gezi için ideal süre bence 3 gün 2 gece.
6- Gökçeada, Bozcaada gibi turistik bir yer değil, ona göre önceden hazırlayın kendinizi ve hayal kırıklığına uğramayın. 
7- Adanın hemen her yönünde farklı plajlar var ancak Aydıncık'takiler dışında "beach"e benzer yerler beklemeyin. Şezlong ve içecek bulursanız dua edin.
8- Yazın feribotlar çok kalabalık olduğu için mutlaka erkenden gidip sıraya girmeyi hedefleyin.
9-Ege'den geliyor ya da adadan sonra Ege'ye gidecekseniz aynı gün hem Kabatepe-Gökçeada hem de Eceabat-Çanakkale feribotunu kullanacaksanız bunu mutlaka gişe memuruna söyleyin ve yarı fiyatına tek bilet ile iki hattı geçin.
10-Adanın pazarı Pazar günleri kuruluyor, alışveriş için aklınızda olsun.
11- Adadan mutlaka kuzu eti ve EfiBadem alın. Şaraplar için mutlaka alın diyemem yine de denemek isterseniz kötü değiller.