28 Temmuz 2013 Pazar

Düğümlere Üfleyen Kadınlar



Küçükkuyu Limanı - by MRA


Ece Temelkuran' ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar bu tatilin favori kitabı oldu.

Arap Baharı zeminin üzerine dokunmuş kadın olma durumu üzerine keyifli bir yol hikayesi -yoksa masalı mı demeliyim :) - anlatılmış.

Biraz daha seyrek olaymış daha iyiymiş diye düşündürse de keyif veren oyuncu bir anlatım ile sürekleyerek bir çırpı da okuttu kendini.

Tavsiye ediyorum...

25 Temmuz 2013 Perşembe

Bu gece ay...



Bu gece bir mucize gibi doğdu ay, ani, vahşi ve heybetli.

Hiç beklenmedik bir an kıpkırmızı kor bir top fırladı gecenin siyah örtüsünü boydan boya yırtarak.

Yırttığı karanlık boyunca yaldızlı bir yol döşedi, kıpırtısız denizin üzerinden ayaklarımın ucuna dek.

Bu gece "gel" dedi bana ay.

Bir an bile, gitmemeyi düşünmeden,

ayaklarım sıyrılıp kaplarından yürüdü kımıltısız ılık sulara.

O kadar emindim ki bu gece ben, o yoldan aya varacağıma, bir an tereddüt etmedim suyun beni taşıyacağından.

Ve dönüp bakmadım bile arkama bir an...


18 Temmuz 2013 Perşembe

Kısa Kısa...


Bu sabah 6:00 yürüyüşü hayal oldu. Bilinç altım mı, üstü mü el attı duruma, bilemiyorum, ama sabah alarm çalmadı ya da ben duymadım :) Sonuçta gözlerimi açtığımda 8:00 idi, yürüyüş için çoook geçti. Bugünlük yürüyüşü akşam yemeği sonrasına bıraktım mecburen...

Sabahtan itibaren hava ciddi rüzgarlı olduğu ve denize gidip gelen herkes "dalgalı" şeklinde rapor verdiği için bugün denize gitmeye hiç yeltenmedim bile.

Kendimi bahçedeki şezlonga ve kitabıma adadım. Katil ortaya çıktı, kitap bitti. Her polisiye gibi sürprizli bir sondu.

Kitaptan sonra blog dünyasına daldım uzun zamandır okumadığım tüm birikmiş blog yazılarını okudum.



Gelirken yanımda getirdiğim ve maalesef gün geçtikçe azalacağına çoğalan iç sıkıntım bugün fena halde zirve yaptı. Ama "ooohmmmmmm" diyorum, gülmeye gayret ediyorum. Ben gülersem hayat da bana gülecek biliyorum. Sakinliğimi korumaya çalışıyorum...

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Tembellik



2 haftadır bugün gideceğiz yarın gideceğiz diyerek ertelediğimiz İzmir seyahatimizin geçen cuma itibari ile 1 hafta daha ertelenmesi gerekeceği sürprizi ortaya çıkınca sevgili kocama ben seni beklemeden annemlerin yanına Küçükkuyu'ya geçeyim, sen işlerini ayarlayınca oradan İzmir'e geçeriz önerisinde bulundum. Onun da aklına yatınca pazar akşamı 23:55 otobüsünde biletimi alıp pazartesi sabahı kendimi Küçükkuyu'da buluverdim.

İlk gün zaten yol yorgunluğu falan derken nasıl geçtiğini anlamadan bitti. Dün nihayet biraz kendime gelince kahvaltı ve sabah kahvesi faslı sonrası 11:00 gibi denize gittik. Fakat gel gör ki kocam ah mı etti nedir (onu bırakıp geldim diye) deniz biraz dalgalı ve dolayısı ile de kıyılar bulanıktı. Yine de ilk gün hevesi ile gelmişken girelim bari deyip annem ve mahallenin altın kızlarından mütevellit grubumuzla denizde oynaşma faslımız başladı. Bizim altın kızlar grubu süper, bir giriyorlar denize en az 1 saat sudalar. Yürüyorlar, sohbet ediyorlar, yüzüyorlar, su da jimnastik yapıyorlar falan aktivite bitmiyor :) 1 saat sonunda az da olsa yorulunca da toplanıp dönüyorlar eve. Bu seramoni içinde denizin sevmediğim bir modda olmasına pek de takılmadan oyaladılar beni sağolsunlar. Denizden çıkınca onlar gidince ben 1 saat kadar daha kalıp sahilde kitap okudum, sonra baktım sıcak basıyor, gideyim dedim evimizin serin bahçesinde ağaçların altında yat okuyayım kitabımı burada okuyacağıma. Fakat eve dönünce yemek falan derken ben kanepenin üzerinden öğlen şekerlemesine dalıvermişim. Öğleden sonra deniz düzeliyor vaatlerine kanarak bir deniz girişiminde daha bulunduk ancak durum yine pek farklı olmadı. Yine de annemin "buraya kadar geldik apırsa da girerim köpürse de girerim" kararı ile yine sabahki gibi 1 saatlik deniz banyomuzu tamamladık. Eve döndükten sonra yine çay ve bahçe keyfi akşam yemeğine kadar sürdü. Akşam yemeğinden sonra da limana doğru uzun bir yürüyüş yaptık. Sanırım 1 saat 15 dakikalık 5-6 km lik bir yürüyüş ile geceyi 00:15 gibi eve dönerek tamamladık.

Bu arada bikiniyi giyip mevsimi açınca nasıl da lömbür lömbür olduğumu görüp bu huzurlu gibi görünen saatlerin arasına serpiştirilmiş muhtelif anlarda ufak krizlere girdim:). Bu motivasyonla gece yürüyüşte iken anneme "sabah yürüyelim tekrar" dedim. "Olur" dedi "sabah 6:00'da kalkarsan yürürüz, sonra çok sıcak oluyor." Annem biraz erkencidir sağolsun :)

Gece yatarken sabah kalkabileceğimden yana pek ümitli değildim ama sabah 6:00'da kurduğum saatim çalınca lömbürtülü motivasyonumun da etkisi ile uyandım. O anda yine de hemen kalkasım yoktu. Bir iç hesaplaşması ve uykuyla devam eden savaş ile 15-20 dk daha döndüm yatakta. Ama sonra baktım ki uyuyamıyorum ve aklım yürüyüşte. Hadi dedim, kalk bakalım.

Güneş daha yeni doğmuştu, kuşlar tatlı tatlı şakıyordu ve henüz güneş ışınları fazlaca yakmıyordu. Bu güzel saatlerin keyfini çıkarmayı çok iyi bilen annem ile -kendisi biraz uykusuz bir tiptir de :)- başladık yürümeye. 1 saat süren ve yine 5-6 km'lik bir yürüyüş sonrası biraz ter atmış ve artık uykudan tamamen sıyrılmış bir halde eve döndük. Biz duşumuzu alırken babam kahvaltıyı hazırladı.

Güzel bir kahvaltı sonrası bu sefer daha erken gidelim dedik denize. Fakat gel gör ki deniz bir gün öncesinden de beterdi, kudurmuş gibiydi adeta. Bu sefer yok dedim altın kızlara siz girin ben sahilde gölgelenip kitabımı okuyacağım. Onlar denize ben şezlonga doğru yola koyulduk. Koruyucularımı sürüp, gölgemi ayarlayıp bir de yunan radyosu bulunca uzanıverdim boylu boyunca ve daldım Ahmet Ümit'in Beyoğlu Rapsodisi adlı kitabına. Bu arada yoğun çalıştığım günlerin bende yarattığı en büyük harabiyetin kitap okuma alışkanlığımda olduğunu da son günlerde ciddi şekilde hissetmiş bulunuyorum.

Bahçe keyfi - by MRA


İşten ayrılıp kendime zaman ayırma fırsatı bulur bulmaz kitaplarımı yeniden elime aldım. Ancak farkettim ki kitap ile Pavlov hesabı bir ilişki kurmuşum ve kitap benim uyku koşullayanım olmuş. 2 satır oku kapansın gözler. Bu günün hangi saati olursa olsun fark etmiyor. Sanırım yoğun zamanlarımda yegane okuma anlarımın yatmadan önceki 15-20 dk olmasından kaynaklı bir durum. Okumak bende direk uykuyu çağırıyor artık. Bu durumu düzeltmek ve kendimi tekrar rejime sokmak için öncelikle daha eğlenceli ve kolay okunur kitaplara yöneldim. Bu vesile ile de Ahmet Ümit'e sardım :) Polisiye, okumaktan zevk aldığım bir tür olmasına rağmen okuyacak o kadar çok şey varken sene de 1-2 kitaptan fazlasına zaman ayırmak çok cazip gelmez. Ancak bu kadar uykuya hazırlık modunda olup bir de okuması zor metinlere el atmak bu süreçte hiç de yardımcı olmayacaktı. Tatilde bu tür şeyleri okumayı da sevdiğim için yanıma 2 tane kitabını aldım gelirken. Halen eski performansım ile kitap okuyamıyorum. Öncelikle yavaşlamışım ve maalesef çabuk dikkatim dağılıyor, Ama azimliyim, eski performansıma geri döneceğim.

Bizim kızlar denize girdi, çıktı ve beni bırakıp gittiler. Oh dedim bugün biraz daha uzun kalırım, zira dünden erken geldik. Benim yunan radyosu tatlı tatlı tıngırdıyor, Beyoğlu sokaklarında macera adım adım ilerliyor, ohh keyif bu diyeceğim ama diyemiyorum, anasını sattığım rüzgar durduğu yerde durmuyor. Bir kahve içip direndim ama bir saat anca dayandım. Rüzgardan sersem halde eve döndüm. Gözünü sevdiğimin verandası varken niye zorlamışsam kendimi. Yine kulaklık kulağa, kitap ele, hoop uzan divana.

Öğlen civarı komşuların baskın anına kadar keyif yapmayı başardım. Sonra sohbet muhabbet falan derken , oldu yemek saati. Yemekten sonra vücuduma çöken ağırlık sabah 6:00 da uyanmış olduğumu hatırlattı bana. Annem hala komşulardan biri ile yan kanepede sohbetteyken ben artık dayanamayacağımı farkederek oturduğum divanda azıcık kaykılıp gözleri kapatıverdim. Komşu ne zaman gitti, annem ne zaman poğaçaları yaptı hatırlamıyorum ama evin süre giden seslerini derinden duymama rağmen deliksiz bir uyku ile saati 18:00 etmişim. Anne evinin en güzel yanlarından biri bu işte, uyandığınızda çayı yanı başınızda hazır bulmak :) Daha sabah 6 km' yi tepmiş motivasyon poğaça kokusuna teslim olup iki taneyi göçertiverdi tabii. Kendini de akşam yürürsün biraz daha diye avuttu.

Gel gör ki akşam deli rüzgar hiç dinmedi. Bu saate kadar azimle çıkarmıyız  yürüyüşe diye baktık ama olmadı, oturduk kaldık yerimizde. Ben de madem oturuyorum bari bloga 1-2 satır karalayayım derken oldu kocaman bir post. Sıkıldıysanız affola.

Ben kitabımı alıp bahçeye gidiyorum uykudan önce bakayım bizim Selim bey ipin ucunu bulabilmiş mi?



12 Temmuz 2013 Cuma

Psikologum diyor ki...


Hahaaa!! bu diyalogu yazmadan geçsem olmazdı :)

Adını sanını bilmediğim saçma bir komedi filminde rastladım az önce.

Adam telefonda karısı ile konuşmaktadır.



Kadın: Psikologum ayrılmamız gerektiğini söylüyor.
Adam: Psikologa gittiğini bilmiyordum!
Kadın: Psikologa gitmiyorum, 4 aydır onunla yatıyorum!!!

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Burgazada'da küçük bir doğumgünü kaçamağı

Dün eşimin doğum günüydü. Biz de fırsat bu fırsat küçük bir kaçamak yapalım dedik.

Nisan ayında yöneticimiz tüm bölümü mehtaba Burgaz ada Barba Yani restorana yemeğe götürmüştü ve çok güzel bir gece geçirmiştik. O zamandan beri mehtap delisi eşime o geceden bahsedip seni mutlaka oraya götüreyim diyordum, fakat bir türlü fırsat olmadı.

Bu doğum gününde ne yapalım diye konuşurken "ya bu sene beraber adaya gitmedik hiç" deyince aklıma hemen Burgazada geldi.




Bizce Burgaz ada tüm adalar arasında en sakin, en az turistik ve kendine özgü ada halini koruyanı. Hele o Kalpazankaya' dan gün batımı yok mu, of ki ne of :) Ancak şimdiye kadar adaya hep yemeğe gidip dönüyor ve her seferinde de "ya burada kalacak yer yok mu acaba" diyip, ana karaya dönünce bu konuyu araştırmayı unutuyorduk.

Ada deyince tabii eşim hemen gece de kalsak, hem alkol alıp dönmek zor oluyor hem de küçük bir kaçamak olur, sabah adada uyanırız deyince, doğum günü çocuğunu mutlu etmek bana farz oldu.

Google' da yaptığım tüm aramalara rağmen tüm yollar iki mekana çıkıp durdu. Mehtap 45 ve ya Öğretmen evi. Mehtap 45 butik otel iddiasındaydı ancak fotoğraflardan pek de kayda değer bir görüntü yoktu. Öğretmen evi ise adından biraz temkinli yaklaşsak da diğerinden pek de farklı olmayan bir oda sunuyor gibiydi. Telefonla Mehtap 45'i aradım ancak gördüm ki geceliği 180 liraya ancak deniz görmeyen bir oda veriyorlardı. Öğretmen evinde ise sadece suit oda boştu. Ve eski bir konağın yenilenmiş en üst katındaki bu odanın harika bir deniz manzarası da vardı. Fiyat diğeri ile aynı olunca Deniz görmeyi tercih ederek Öğretmen evinden rezervasyon yaptırdık.Nasılsa bir gece kalacağız ne kadar kötü olabilir ki dedik ama odamıza yerleşinceye kadar ne tereddütler ettiğimizi listelesem yazı okunmayacak hale gelebilir.

Gidiş için Halkalı'dan Karaköy' e aracımızla gidip orada katlı otoparka aracı 1 gece için bıraktık. Karaköy' den tramvay ile Kabataş'a geçtik ve kendimizi 17:30 vapuruna attık. Yol boyunca hava harikaydı.Sevdiceğimin kollarında çayımızı yudumlayıp dalgaları seyre daldım. Manzaraya dalınca yolda okurum diye yanıma aldığım kitabın kapağını bile açamadan yol bitti.

Ada vapuru yandan çarklı - by MRA

Saat 18:25 de adadaydık, kalacağımız yere gitmeden akşam için önceden konuşup rezervasyonumuzu yaptırdığımız Barba Yani'de Cihan Bey'in yanına uğrayıp merhaba dedik. Bu arada uğramışken rezervasyonu ve yolu da teyit ettik.

Yavaş bir tempo ile bakına bakına 15 dakikada öğretmen evine ulaştık. Öğretmen evine giderken Mehtap 45'in de önünden geçtik ve dönmeden odalarına bir bakalım fikrimiz olsun dedik. Sanırım o anda hala öğretmen evinden pek de memnun kalmayacağımızı ama bir gece için buna katlanabileceğimizi düşünüyorduk ikimizde :)



Fakat güzel karşılandık, personel saygılı ve yardımseverdi. Beklentilerimizin aksine odamızda kötü değildi. 3 parçalı bir koltuk takımı, buzdolabı ve televizyon ile eksiksiz bir salonu ve bu salondan geçilen yatak odası ve banyoyu içeren ikinci bölme ile 1+1 geniş bir daire şeklindeydi. Tabii ki dekorasyon zevki ve lüks anlamında zayıftı ama çok ferah, işlevsel ve temizdi.

Ancak herşeyden önce seçimimizdeki en önemli faktör olarak balkonu ve manzarası çok keyifliydi.

Bununla beraber bizim gibi gürültü konusunda hassaslar için güzel haberler şöyleydi.

1- Bir önceki ada maceramızı uykusuz geçirmemize sebep olan gıcırdayan ahşap zemin yoktu
2- Suit en üst katta olduğu için yukarıdan gelecek gürültü riski yoktu
3- Ada zaten sakin ama Öğretmen evi gerçekten merkezden uzak olduğu için iyice sessiz ve sakin bir yerdeydi. (Örneğin Heybeli'deki Halki Palas da merkezden uzaktır ancak fayton yolu üstünde olduğundan arka odalarda faytonların ve yoldan geçenlerin sesi fazlasıyla duyulur.)

Görünen tek risk kargalar ve martılardı, ki arkadaşların hiç fena olmayan sabah performanslarına rağmen sesin doğallığından olsa gerek uykumuz huzursuz bir bölünmeye uğramadı.

Burgazada Öğretmen Evi - by MRA
Odamıza yerleşip biraz balkon keyfi yaptıktan sonra yemek için yola koyulduk. Bu arada son 1 haftanın en rüzgarlı günlerinden biriydi. Bu yaz sıcağında rüzgar serinlettiği için şikayet etmiyoruz ama uzun süre rüzgara maruz kalmak da bazen sersem gibi yapıyor insanı. Akşam için tek korkumuz buydu, bunun dışında her şey tıkırındaydı.

Burgazada Öğretmen Evi - by MRA

Şansımıza Barba Yani sahilin en korunaklı yerinde yer alıyordu. Denizin dibine ayarlanmış masamız rüzgarı sadece keyif verecek kadar alıyordu. Yavaş yavaş batan güneşe kadehlerimizi kaldırıp yemeğe başladık.

Burgazada da Barba Yani ve Kalpazankaya dışında restoran bilmiyorum bu sebeple detaylı bir karşılaştırma veremem. Ancak dün akşam için manzarasına rağmen Kalpazankaya'yı seçmeyişimizin önemli bir sebebi de yemek çeşitliliğinin azlığı ve servisin kötü olmasıydı. Bu sebeple Kalpazankaya bizim için günü batırmaya gidip bira-patates yapmayı tercih ettiğimiz ancak restoran olarak zayıf bulduğumuz bir yer. Bu arada iyi bir işletmeci ile uçacağını düşünüp, böyle düşününce aman böyle kalsın daha iyi yoksa hiç girilmez derim her aklıma geldiğinde.

Barba Yani' yi ise lezzet olarak fena bulmadım. Çok değişik birşeyler istiyorum diyorsanız size sunacağı çok fazla birşey yok ama taze balıkları, lezzetli mezeleri ve son derece ilgili garsonları ile deniz kenarında yemek için iyi bir alternatif diyebilirim. Ben özellikle kalamar ızgarasını çok sevdim.

Çok güzel bir gece geçirdik. Bir ara yanımıza yaklaşan kemancının usul usul çaldığı şarkılar, tatlı sohbet, pastaya eşlik eden "hepi de börtday tu yuuu" türküsü, frambuazın mayhoş tadı. Hepsi dudağımızda hoş bir gülümseme bırakacak anılar hanesine yazıldı. Gecenin geç saatlerinde kesilen rüzgar ile şerbete dönüşen havada odamıza yürürken ayaklarımız geri geri gitti. Hatta yatarken sabah 10:40 da dönelim diye kararlaştırdığımız vapur saatini düşünüp dönüş saatimizi 12:10'a erteleyip adanın keyfini biraz daha çıkarmaya karar verdik. Zaman konusunda özgür olmanın keyfi paha biçilemez gerçekten. İlk defa bu tatilde benim değil eşimin işe dönmesi gerektiği için planları ona göre yaptık :)

Sabah erken kalkmamıza da gerek kalmayınca rahat bir uyku sonrası vasat içerikli ama ilgi ile sunulan bir öğretmen evi kahvaltısını takiben öğlen vapuru için merkeze döndük. Vapuru beklerken birer çay daha yudumlayıp biraz daha denizi seyrettik. Bu denize ne kadar zaman bakıldıktan sonra doyulur acaba? Bana sonsuza kadar baksam bıkmazmışım gibi geliyor ama sanırım bunu İzmir'deki evde test etme şansım olacak. Sonucunu mutlaka yazarım :)

Geldiğimiz gibi Kabataş'tan tramvay ile Karaköy' e geçtik ki baktık kahvaltı hafif gelmiş ve biz acıkmışız. Otoparka giderken Namlı' nın önünden de geçince içeri girip karın doyurmak farz oldu. O kadar çeşit içinde kendimizi tutarak -zira tutmasanız dünyayı yeme riskiniz var :)- birer soğuk tabağı löpletip daha fazla oyalanmadan eve döndük.

Günün rehaveti ile 1-2 saat ordan oraya kendimi atıp yuvarlandıktan ve yarım saat kadar da şekerleme yaptıktan sonra çamtamızı boşaltıp cumartesi günü çıkacağımız İzmir seyahati öncesi çamaşırları yıkama işine girişerek gündelik hayata dönüşümü gerçekleştirmiş oldum.

Bu arada son bir not olarak Barba Yani' nin yöneticisi Cihan bey ile yaptığımız keyifli sohbet esnasında aslında adada 1-2 konaklama alternatifinin daha olduğunu öğrendiğimizi ekleyeyim. Bunlardan en ilgilimi çeken Villa Mimosa oldu. Cihan bey özellikle sahibinin renkli kişiliğini anlatınca mekanı çok merak ettim.

Yazının başında yazdığım gibi Mehtap 45'in odalarına ise sokaktan binaya ulaşmak için çıkmamız gereken onlarca basamağa bakıp vazgeçtik. Öğretmenevinden memnun kalmasak bu durum farklı olabilirdi tabii :)

Biz, öğretmen evinin kesinlikle tekrar kalabileceğimiz, rahat bir mekan olduğunda hemfikir ayrıldık adadan.Ancak yine de bakarsınız bir gün canımız macera çeker, o zaman Cihan bey'i arayıp diğer alternatifleri de deneyebiliriz :)


5 Temmuz 2013 Cuma

Ve yeni bir hayat başlar...

Bu hafta, 2 Temmuz günü itibari ile 17 yıllık çalışma hayatımı ve 15,5 yıllık son iş yerimi geride bırakarak işsizler kervanına katılmış bulunuyorum.

Karmaşık duygular içindeyim. Bir yandan hayalini kurduğum özgürlük ve rahatlık nihayet elimde. Diğer yandan ben buna hiç alışık değilim :) O kadar kalıplarla yaşamaya, zamanla yarışmaya alışmışım ki içinde bulunduğum durum -çoğu aksini düşünse de- bir konfor alanı zorlaması benim için. Çalışan herkes bunu okuduğunda bıyık altından gülüp, "kurban olurum o zorlamaya" diyecektir. Demeyin arkadaşlar, gerçekten demeyin. Yetişkinlik hayatınızın tümünü çalışarak geçirdiyseniz, çalışmayan bir kadın olmanın asla seçenekler arasında yer almadığına inanan, sizden hep en iyisini en fazlasını bekleyen bir ailenin çocuğu iseniz işte o zaman bu kararı vermek de, bu hayatı yaşamak da tüm alışkanlıklarınızı ve düşünme şeklinizi değiştirmeniz demek yani konfor alanınızın ciddi ciddi zorlanması.

Ben de hayatımda artık hazır olduğumu düşündüğüm bu süreci bir meydan okuma olarak görüyorum, kendime ve hayata karşı. Kendimden en büyük beklentim rahatlamayı ve yavaşlamayı öğrenmek.

Örneğin şu anda önümüzdeki birkaç yıl için hiçbir somut planım yok. Olasılıklar, alternatifler var ama bir karar yok. Biliyorum ki şu anda kendimi bıraksam bu seçenekler arasında en doğru olanını bulmak ve onu gerçeklemek için hemen hummalı bir çalışma başlatırım. Ama yapmayacağım. Şimdilik onları uzaktan seyredip, hiçbiri için şu olsa ne olur bu olsa ne olur demeden olayları akışına bırakacağım. Şu anda tam da bu noktada olmak istiyorum. Sadece gereken kadarını yapmak, sadeleşmek, sakinlemek...

Şu anda postu yazarken oturduğum balkonumda, çayımı yudumlar, içeriden yükselen tatlı melodiye eşlik ederken yakaladığım sakinliği tüm hayatıma yayabilmek. İşte buna uğraşıyor olacağım önümüzdeki günlerde...