İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2015 Salı

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali





Aslolan yaşamın sürdürülebilirliğidir...

İçinde bulunduğumuz mevcut durumu anlamak için bütüncül bakabilmek, sistemleri ve sistemlerin birbiriyle etkileşimini anlamanın önemli olduğunu düşünüyoruz.

Değişim yaratabilmek için çözüm odaklı olmanın ve çözüm üretebilmek için de yaratıcı olmanın etkili olduğuna inanıyoruz.






Bu düşünceleri manifestoları olarak benimsemiş bir grup gönüllü, Sürdürülebilir Yaşam Kollektifi. Gönüllü de yetmez güzel gönüllü demek lazım. Çünkü çok önemli bir konu için bir aradalar ve çalışıyorlar. Yaşamımızın sürdürülebilirliği, yani yarınımızın varlığı ve kalitesi. Çoğumuzun dünyada olup bitenlere çaresizce boyun eğdiği ya da hiç umursamadığı bu günlerde, bu güzel gönüllüler bizim dert etmediklerimizi dert edip, bizim de farkında olmamız, harekete geçmemiz, sorunun parçası olmaktan çıkıp çözümün parçası olabileceğimizi hatırlatmak için var güçleriyle çalışıyorlar. 








Ekip bu amaçla, dünyanın dört bir yanından, yüzlerce film arasından, bütüncül bakış ve yaratıcı çözümler içeren belgesel filmleri bize ücretsiz ulaştırmak için 8 yıldır İstanbul'da Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali' ni düzenliyor. Bu sene ekibin "Siz de yapabilirsiniz" çağrısına kulak verenler sayesinde festival toplam 20 il ve ilçeye ulaşmış. 







İşte bu güzel gönüllü insanların İzmir' in küçücük bir kasabası olan Urla' ya kadar ulaştırmayı başardığı bu festivalin 1 gününe ben de katılabildim bu hafta sonu.








İlkinden sonuncuya birbirinden etkileyici 10 film seyrettim. Bazılarının fragmanlarını buraya da ekledim, vakit ayırıp seyretmenizi çok arzu ederim. Sorunun ve konunun sadece küresel ısınma ve iklim değişikliği olduğunu sananları şaşırtacak çeşitlilikte filmler vardı. Mimariden tarıma, modadan ulaşıma kadar birçok farklı pencereden aynı soruna baktık, hepimiz aynı soruyu sorduk ve aynı sonuca ulaştık: 


Sınırlı bir dünyada 
sınırsız ekonomik büyümeye dayalı 
bir kalkınma modeli
sürdürülebilir midir?

HAYIR!

 O zaman, bir şeylerin acilen değişmesi lazım 
ve 
çözüm ancak kendimizi değiştirmekle mümkün!






Evet, filmler gerçekten sarsıcı, bu konuya yabancı olanlar için uyandırıcı, zaten uyanmış olanlar içinse ufuk açıcıydı. Bulabildiğiniz yerde seyredin derim.  







Bu festivali kaçırmış olabilirsiniz, üzülmeyin;
  • Seneye tekrarına katılabilirsiniz ajandanızın 2016 Kasım ayına hemen bir hatırlatma notu girin!
  • Seyrettikleriniz sizi etkiledi çevrenizdekiler de  seyretsin istiyorsunuz; hemen info@surdurululebiliryasam.org adresine bir posta yazıp festival filmlerinin bulunduğunuz yerde gösterimini nasıl sağlayacağınızı öğrenebilir hatta seneye festivali bulunduğunuz yere taşıyabilirsiniz!




14 Aralık 2013 Cumartesi

Kalbimizi Çalan Ada : Sakız (Chios) - 1


Ekim ortasından beri bugün yazacağım, yarın yazacağım derken oldu Aralık... Fakat düşündüm de isabet olmuş be :) Bu soğuk havalarda iç ısıtır biraz.

İşte Sakız Adası seyahatimiz...

Şu postta bahsetmiştim doğum günüm sebebiyle Sakız Adasına gitmeye karar verdiğimizi. İyi ki de vermişiz, çok sevdik adayı.

Bunun en başta gelen sebebinin karşılaştığımız insanlar olduğunu düşünüyorum, hatta eminim :) Booking.com üzerinden rezervasyon yaparak gittiğimiz Karfas' daki apart dairemiz, konumu, rahatlığı ve güzelliği yanı sıra sahipleri ile tatilimizin en memnun kalınan kısmı oldu.

Karfas - by MRA

Hollandalı Cindy ve adada tanışıp evlendiği adanın yerlisi Yiannis tatilimizin iyi geçmesinin en önemli sebebiydi. Bizi gerçekten evlerine misafir gitmişiz gibi ağırladılar. Odada rahat etmemiz için ellerinden geleni yaptıkları gibi, adada gezilecek yerler, lokallerin takıldığı tavernalar gibi bir çok konuda da bizi yönlendirdiler, rezervasyonlarımızı yaptılar, hatta bulamayız diye elleri ile götürdükleri yerler bile oldu :)))

Anlatacak çok şey var devam etsem sadece Cindy ve Yiannis için ayrı bir post yazılabilir. Ben baştan başlayayım en iyisi, onlar hakkında hissettiklerimi yazdıkça daha iyi anlayacaksınız.

Ada ile ilgili gitmeden önce birçok yazı okudum, ancak en çok yararlandığım Bora Bey'in şu yazısı oldu.

Ön bilgi olarak Sakız Adasına günübirlik gezi için adaya girişte alacağınız 45 Euro karşılığı vize yeterli anacak konaklayacaksanız Schengen vizesine ihtiyacınız var. Adaya Çeşme Marina'dan kalkan Ertürk ve Ege Birlik firmalarının feribotları ile ulaşabiliyorsunuz. Bilet fiyatları çok uygun, biz biletlerimizi çok önceden internet üzerinden kişibaşı gidiş-dönüş 21 Euro' ya Ertürk' ten almıştık. Biletinizi önceden aldıysanız unutmamanız gereken konu feribota binmeden önce mutlaka firmanın ofisine (limanın yanında) uğrayıp check-in yaptırmak ve basılı biletinizi almak olmalı. Yurt dışı çıkış harcını da bindiğiniz terminaldeki gişeden ödeyebiliyorsunuz ancak biz gitmeden birkaç gün önce "damga pullarında bir sorun olduğu ve ödemelerde aksama olması beklendiği için" harcı önceden bankaya ödeyip gelmemizi öneren bir mesaj aldık. Gittiğimizde ise gişe açık ve çalışır vaziyetteydi, sanırım sorunu aşmışlardı.

Ertürk Lines Sakız Feribotu - by MRA

Gidiş ve dönüş için yazın rahat olsa da diğer mevsimlerde hergün her saat feribot olmayabiliyor, bu sebeple seyahat planınızı yaparken bunu göz önüne almakta fayda var. Biz de Cuma sabah 9:30 feribotu ile gitmeye karar verdiğimiz ve gece İstanbul'dan çıkıp uykusuz ve yorgun şekilde adaya varmamak için planımızı şöyle yaptık. Perşembe öğlen İstanbul'dan çıkıp geceyi Alaçatı' da geçirecek, ertesi sabah Alaçatı' dan Çeşmeye gidip arabamızı otoparka bırakacak ve adaya geçecektik. Aynen bu şekilde ilerledik, akşam Alaçatı' ya vardık, Dutlu Kahve' de yemek yeyip B House Boutique Hotel'de kaldık.

Şöyle özetleyeyim. Mevsim bitmiş olmasına rağmen Alaçatı halen pahalı. 2 kişi 4 meze, 1 salata, 3 bira,1 ara sıcağa 100 TL verdik. Adada benzer yemekleri çok daha büyük porsiyonlarla ve çok daha ucuza yemek mümkün.

B House ise bakımlı ve şık görünüşlü ancak çok da rahat etmediğimiz bir yer oldu. Odanın boyutu ve o boyuta rağmen şıklık olsun diye orta yere konmuş kocaman sehpa yüzünden odada valizi koyacak yer yoktu. Sadece 1 gece kalacağımız için valizi boşaltmak da bir opsiyon olmadığı için odada fena halde daraldık. Ayrıca odayı konuşurken 2. katta denmişti (özellikle giriş istemediğimi iletince) fakat oda giriş katındaydı. "Nasıl yani? Hani 2. kattaydı oda" diye sorunca "E burası 2. kat buranın da aşağısı var" demezler mi? :) Girdiğimiz kat biraz yüksek giriş ama olsun 1,5 metre, meğer bunun altında yarı bodrum olan odalar varmış. O odaları da 1. kat diye satıyorlar düşünün yani!!!  Odaya geri dönersek tuvalet kapısı akordiyon kapıydı ve altı 1 parmak açıktı. Benzer şekilde oda kapımızda dışardan gelen sesleri rahatlıkla içeri alacak şekilde altı açık ve inceydi. Zaten bina küçük ve ahşap döşemeli olduğu için ses konusu biraz sıkıntılıyken bu tür detayların atlanmış olması can sıkıcıydı. Yani diyeceğim o ki oteli döşerken ilginç olsun diye hoşluklar yapmışlar ama fonksiyonaliteyi hiç düşünmemişler. O odalardan birinde 1 gece yatıp uyumamışlar. Bu durumu turizm yapanlar açısından çok talihsiz buluyorum doğrusu.. Allahtan yatak ve yastıklar çok rahattı ve biz de çok yorgunduk. Ancak bir kere daha asla tercih etmeyeceğim bir yer olduğunu eklemek isterim.

Sabah arabamıza atlayıp limana gittik, biraz erken gitmişiz, rahatlıkla pasaport kontrolden falan geçip liman kafesine konuşlandık ve denize karşı kahvaltımızı ettik. Gemi gelip yanaşınca üst katta açık bölüme kurulup püfür püfür 50 dakikalık bir yolculuk ile adaya vardık. Bu arada yolda Cindy' den hal hatır ve geliş saatimizi soran bir sms aldık. Bilgileri verdik. Anında sorun olursa mutlaka aramamızı ve heyecanla beklendiğimizi söyleyen bir sms daha aldık. Sanırım Cindy' yi daha o anda sevdim :)

Hep bahsedilen pasaport kuyruğu bu sefer rahattı. Sanırım çoğunluk günübirlik geldiği ve o kuyruk ayrı ilerlediği için 10 dakika sonra limandan çıkmıştık. Hemen Sixth' e gidip otomatik bir Hyundai Getz' i 4 günlüğü 105 Euro' ya kiraladık.


Karfas - by MRA

Bavullarımızı arabaya atıp konaklayacağımız Karfas'a doğru yola çıktık. Konaklamak için merkezdeki tesislere bakmış ancak içime sinen bir tane bulamamıştım. Sakin olsun, deniz görsün ve mutfağı olsun istemiştik.Kaldığımız yerde tüm bu özellikleri geceliği 40 euro'ya bulmak bizim için kararı netleştirmişti.

{Ara Not : İlk yurtdışı seyahatimden sonra tipik bir Türk olarak bir daha mutlaka kahvaltımı kendimin hazırlayabileceğim yerlerde kalmaya yemin etmiştim :) Zira bizimkine benzer şeyler bulabileceğim zengin bir kahvaltı büfesi yoksa diğer ülkelerin kahvaltısı beni hiç açmıyor. Güne iyi başlamadım mı da gün iyi geçmiyor. İşte o zamandan beri bavula biraz peynir ve zeytin atar, kalacağımız odayı da mümkünse apart tarzı değilse de en azından mini barı ve kettle' ı olacak şekilde seçerim. Sakız adasında kaldığımız yer ocağı, buzdolabı ve gerekli tüm ekipmanı ile mutfaklı bir daireydi. Hal böyle olunca ben de biraz abartmış ve peynir ve zeytine ek olarak dolapta kalıp bozulacağını düşündüğüm köy yumurtalarını ve sucuğu da çantama atıvermiş olabilirim :) }

Yol tabelalarını takip ederek 10 dakika içinde Karfas' a vardık, tam neresinde acaba falan diye konuşurken kendimizi önünde buluverdik. Kalacağımız yer hemen koyun girişinde olduğu için meğer pek kolay yerdeymiş. Cindy ve Yiannis bizi karşıladı, tanıştık, birer kahve içtik. Bu arada ben mesajla en sessiz odanızı istiyorum demiştim Cindy hemen "tüm odalar boş girin bakın hangisini istiyorsanız" sizindir dedi. Seçeneklerin çok fazla olması ne kötüdür. Hepsi birbirinden güzel odaların birinden çıkıp diğerine girerek o mu yoksa bu mu, ooo piti piti şeklinde oda seçmeye koyulduk. Halimiz çok komikti ama Cindy hiç gülmeden ciddiyetle seçimimizi bekledi :) En sonunda ses, ışık, güneş, rüzgar, yan oda, o, bu şu parametrelerinin tümünü değerlendirip "işte bu oda" diye seçimimizi bildirdik ve odamıza yerleştik.


Kombos Citrus Museum / Narenciye Müzesi - by MRA

Ev sahiplerimiz ile kahve muhabbeti yaparken bize Kombos bölgesindeki lokal bir tavernadan bahsetmişlerdi. Cuma-Cumartesi akşamı canlı yunan müziği de yapıldığını söyleyince o gece burada yemeğe karar vermiştik. Oda da biraz dinlendikten sonra gezmek için çıkarken rastladığımız Cindy ve Yiannis kendilerinin de merkez de işi olduğunu istersek bize tavernanın yerini gösterebileceklerini, çünkü gece tek başımıza bulmamızın zor olabileceğini söylediler. Biz de tamam dedik. Takıldık peşlerine, koyulduk yola. Önce tavernayı gösterdiler, sonra da narencisiyle ünlü Kombos bölgesinde mutlaka görmemiz gerektiğini düşündükleri Narenciye Müzesine (Citrus Museum) götürdüler. Burada biraz beraber vakit geçirdikten sonra onlar merkeze gitti. Bizse müzeyi gezip bahçesinde kahve keyfimizi yaptık. Tabii gitmişken biraz da alışveriş yaptık. Özellikle mandalina lokumlarını ve mandalina kabuğundan yapılmış reçellerini çok beğendik.

Kahve keyfinden sonra adada bir tura çıkalım dedik. Daha önce okuduğum yazılardan Pyrgi ve Mesta köylerini mutlaka görmeyi kafaya koymuştum. Bu sebeple hemen o yöne yani güneye doğru yola çıktık.


Pyrgi - by MRA


Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk ile Pyrgi'ye vardık. Pyrgi kendisine yakın olan Mesta ve Vessa ile adadaki en güzel ortaçağ köylerinden. Bu köylerdeki evler birbirine bitiş yapılmış, sokakları daracık ve labirent gibi. Bazı sokaklara araba ile girmek mümkün değil. Biz de geniş bir yerde arabayı bırakıp yürüyerek köyü gezdik. Zaten küçücük olan bu köylerde yarım saatte tüm sokaklara girip çıkmak mümkün :)

Arabayı koyacak yer bakarken geçtiğimiz sokaklarda oturmuş önlerindeki tepsilerde birşeyler ayıklayan insanlar gördüm. Önce kadınlar pirinç falan ayıklıyor sandım sonra ayıklama işini yapanların sayısının çokluğu ve aralarında erkeklerin de olması garip geldi. Arabadan inip köyü dolaşırken anladım ki sakız ayıklıyorlar. Pyrgi sakız üretiminin en çok olduğu köy, burası sakız açısından merkez sayılıyor. 

Sakız merkezi olmak dışında ise en büyük özelliği evlerinin duvarlarını kapyalan süslemeler. Mimari olarak hiçbir özelliği bulunmayan dümdüz ve birbirine çok benzeyen evleri çimentoyu kazıyarak yaptıkları süslemeler ile gerçekten görülesi bir hale getirmişler. Çok basit bir teknik olmasına rağmen evlere ve köye çok farklı bir hava katmış.

Mesta ise bir ortaçağ kalesinin içi gibi. dışarıdan köye 1-2 sokaktan giriş var sadece. İçindeki sokaklar ise daracık, loş, tüneller ve çıkmazlarla dolu. Çok şirin bir köy gerçekten biz sokaklarında kaybolmaktan çok keyif aldık.


Mesta - by MRA


İki köy gezdikten sonra oldukça acıkmıştık. Üzerimizde sabah erken kalkıp yol gelmiş olmanın yorgunluğu da olunca dışarıda yemek yemek yerine odamıza dönüp, gün batımını balkonumuzda yapıp bir şeyler yemeğe karar verdik. Akşam da tavernaya gideceğimiz için hafif bir şeyler yeriz diye planlayarak yolumuzun üstünde bulduğumuz bir marketten alışveriş yaptık. 


Karfas - by MRA


Odaya döndüğümüzde bir duş alıp hazırladığımız sofraya oturduğumuzda güneş de batmaya başlamıştı. Manzaramızın keyfine vararak hava tamamen kararıp serinleyene kadar balkonda manzara seyredip keyif yaptık. Hava serinleyince de akşam yemeğine kadar olan 2 saate yakın zamanı da odamızda kah kitap okuyup, kah uyuklayarak geçirdik. 

Yorgunluğumuzu atıp, şarj olduktan sonra giyinip, 10 dakikalık bir araba yolculuğu ile Apomero Tavernaya ulaştık. Mekan Kombos'un yamaçlarında, Cindy ve Yiannis' in bizi uyardığı şekilde bulması gerçekten zor bir yerde. Aslında gündüz ya da gün batımında gitmek daha keyifli olabilir zira Karfas'ı ve karşıdan Çeşme kıyılarını gören bir manzarası var. Fakat sanırım sadece akşam servisleri var çünkü biz yerini görmek için gittiğimizde kapalılardı. Bu durum sezon sonu olduğu için de olabilir tabii. Bence gitmeden telefonla sormak lazım. 

Gittiğimizde müzik yeni başlamıştı. 3 kişilik bir orkestra ile harika şarkılar çalıp söylediler. Müzik de, yemekler de, uzo da çok güzeldi. Yemeklerin üstüne bir de kendi yapımları bir tatlı ikram ettiler ki çok hafif ve çok başarılıydı. Eşimle bir taneyi paylaşalım derken kendimizi birer tam porsiyonu yemiş ve hala olsa da daha da yesek derken bulduk :) 

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, canlı müzik olan böyle bir yer için fiyatı da gayet uygundu bence. 4-5 çeşit meze, salata, et yemekleri, uzo ve kahve için toplam 36 Euro ödedik. Müzik ve tatlı için herhangi bir ücret ödemedik.




Bu keyifli gecenin sonunda kendimizi yatağa attığımızda ikimiz de "iyi ki geldik" diyip duruyorduk...

17 Haziran 2009 Çarşamba


Evet yoğunum, evet uzun mesailer yapıyorum ama bir yandan da yakaladığım her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorum. Tıpkı cuma akşamı uzun zamandır görmediğim bir çok arkadaşı gördüğüm kalabalık bir yemek, cumartesi günü sabahı kızlarla bol bol kaynattığımız kahvaltı, pazar kahvaltısından önce havuzda geçirdiğim bir saat, pazar akşamı sevdiceğimle Sultanahmet Camii üzerinden batan güneşi seyrederek yediğimiz yemek ve nihayetinde dün akşam gecikmiş ama hızla planlanmasına rağmen harika geçmiş bir gece gibi.





İyi ki Şirinlik Muskası gidelim dedi, iyi ki geç de olsa kuzene sen de gel dedik, iyi ki benim mesaim yoktu :)

Güneş battı, boğaz gökkuşağının renklerine bulandı, kadehler doldu boşaldı -evet evet fotoğraftakiler-, sohbet üstüne sohbet patlatıldı, gülündü, eğlenildi. Hızımızı alamayıp arada Şirinlik Muskasına fotoğraf dersi bile verdik :) Bu fotolarda dersimizin ürünü. Kısaca gece uzun oldu, bitmesin istendi, ama her güzel şey gibi bitti...






Hayatın gerçeklerine dönüldü. Saat 1:00'den sonra bu akşam çıkılacak kısa İzmir seyahati için valizimiz hazırlandı. Uykumuz geldi, alkol çarptı. Yatakla nasıl buluştuğumuz hafızalarımızda kendine yer bulamadı.

Yorgun, ama öncesinde keyifli saatler, sonrasında ise kısa da olsa bir tatil vadeden bu güzel gün de bitiverdi.

Sevgili yolda bizi almaya geliyor. 10-15 dakika sonra yolculuk başlıyor...



27 Nisan 2009 Pazartesi


Güzel güzel festivali yazıyordum ki eğitime gidişimle beraber dağılıverdim. Akşamları erken çıktım ama tüm hafta ya misafirim vardı ya da ben birilerinde misafirdim. Eh biraz da bahara kapılıverdim tabii :) Son festival yazımı yazmaya başlamıştım ama o da yarım yamalak, boynu bükük kalıverdi. Eğitim biter bitmez de atladık İzmir' e gittik, 6 gün ordaydık. Geçen cuma sabahı uçakla döndüm ve direk işe geldim. 13 günün üstüne iş başı yapmak çok zor geldi doğrusu. Sabahın köründe kalktığım için gözümden uyku akıyordu, üstüne uçmanın verdiği tedirginlik ve posta kutumda okunmayı bekleyen yüzlerce mesaj eklenince günü iyi geçirdim desem yalan olur. Yine de ertesi günün cumartesi olduğunu kendime hatırlarak avunmaya çalıştım.

Ben İzmir' deyken annem İstanbul'a gelmişti ve dönüşümü dört gözle bekliyordu. Cuma akşam eve uğrayıp eşyaları bırakıp, bir de duş alıp onlara gittim. Cumartesi akşam bir ahpabımızın düğünü vardı bu yüzden de cumartesi gününü kuaför vs işleri için beraber geçirmeyi planlamıştık. Ben de hazır gitmişken annemde kalayım dedim ve cuma akşamı eve dönmedim. Cumartesi sabah erkenden kuzen de annemlere geldi, hep beraber kahvaltı ettik. Sonra yine hep beraber kuaföre gittik, hazırlandık süslendik ve akşam da düğünde bol bol oynadık :)

Annem pazartesi döneceği için pazar gününü de beraber geçirdik. Öğlen saatlerinde sahil yolunda sohbet eşliğinde uzun bir yürüyüş yaptık -toplam 15 km :)- allahtan hava yağmadı. Dönüşte alışverişimizi de yapıp ağrıyan ayaklarla kendimizi eve attık. Annem yiyecek birşeyler hazırlarken ben kanepede sızmışım, 1 saat kadar kestirdim. Bu arada öğlen uykusunu çok severim. Herhalde çalışmayan biri olsam genel düzenim sabah erken kalkıp öğlen de 1-2 saat uyumak şeklinde olurdu. Neyse uyku sonrası yemekti, sohbetti, muhabbetti derken en sonunda saat 21:30 gibi anneciğimden kopup evime gelebildim.


Ev felaket haldeydi. Seyahat çantam bir kenarda açılmayı, düğün için hazırlanırken ortaya saçtıklarım toplanmayı, bulaşık ve çamaşırlar yıkanmayı ve alışverişte aldıklarım buzdolabına yerleştirilmeyi bekliyordu ama benim hiç halim yoktu. Haftasonu dinlenmeyi hayal etmiş ama bunda kesinlikte başarılı olamamıştım. Yine de ev o haldeyken rahat edemeyeceğim için bir gayret hepsine tek tek el attım. 1 saat sonra herşey toplanmış, çamaşır ve bulaşık makinaları çalıştırılmış, buzdolabı temizlenmiş ve yeniden yerleştirilmişti. Kendimi ödüllendirmek için sıcak birşeyler hazırlayıp Fringe dizisinin son bölümünü seyretmek üzere salondaki kanepeme battaniyenin altına kıvrılıverdim. Bıraksalar şu an hala orda yatıyor olurdum :)

İzmir dönüşü ben İstanbul' a gelirken sevgiliyi de iş için Denizli' ye göndermiştim, bu akşam dönecek inşallah. Akşam o gelene kadar biraz dinlenebilmiş olmayı umuyorum zira hala inanılmaz yorgunum.

Biraz kendime geleyim yazmaya devam :)

25 Mart 2009 Çarşamba



Dün gece geç saatte döndük İzmir'den. Bölük pörçük bir uykunun ardından sabah işe gittim. Biriken işler falan derken yoğun bir gün geçirdim. Şimdiyse gözlerimi zor açık tutuyorum. Bu akşam erken yatar da dinlenirsem yarın birşeyler yazmaya halim olur belki. O zamana kadar bahçemizin çiçeklenmeye başlamış ağaçlarından iki fotoğraf size. Bakınca içiniz açılsın...


20 Mart 2009 Cuma


İşe, bazı sabahlar servisle, bazı sabahlar ise aynı sitede oturduğumuz bir arkadaşım ile beraber ikimizden birinin arabası ile geliyoruz. Bu sabah da benim arabamla geliyorduk ve ben nedense yol boyunca içimde bir sıkıntı var deyip durdum.

İşyerimizin yolunda her 100m de bir yolu boylu boyunca kesen çukurlar var. Artık su mu elektrik mi her ne çalışması içinse açıp, sonra asfalt yerine toprakla doldurulmuş çukurlar bunlar. Tabii yağışlarla falan toprak akınca ciddi derinlikte kanallar halini aldılar. Bu sabah da ilk çukurdan geçmek için yavaşlayınca arkamızdaki araba acı bir fren yaptı aha dedik çarpacak ama neyse ki bize 1-2 cm kala durdu. Aman dedim neyse sıkıntı buna delalet değilmiş. Fakat nerden bileyim arkadaşın aynı hatayı 20 mt ara ile tekrar yapacağını. Sizin anlayacağınız ikinci çukurda biz durduk o duramadı :)

Allahtan benim araba da pek bir hasar yok, sadece tampon çizilmiş. Vuran araba şahin, onun tamponu kırılmış, farlar kırılmış falan bayağı bir zaiyat var. Arabadan bir hışım indim amcaya küfredicem diye ama sonra baktım hem çok zarar yok hem de zavallı pek boynu bükük, kendi zararı ona ders olur, başımın gözümün sadakası olsun bu sıkıntı da böyle küçük bir olayla çıkmış olsun dedim ve döndüm gittim.

Akşam yola çıkacağız, 4 günlüğüne İzmir'e gidiyoruz. Uzun yola çıkacağımız için sabah ki sıkıntıdan korkmuştum. Böyle bir olayı küçük bir hasarla atlatınca en çok da buna sevindim, sanki hakkımı burda kullandım artık yol rahat geçer gibisinden :)


Evet 4 gün yokum. Kah tatil, kah yapılması gereken işler, kah büyükleri ziyaret derken 4 gün yine yetmeyecek ama İstanbul'dan uzak olduğum hergün kardır diyorum. İnşallah hava da yüzümüze güler de orada güneşli günler geçiririz. Burda olmadığım günler için size 1-2 post hazırladım, zamanları gelince yayına girecekler. Bana şimdilik müsaade :) Çarşambaya kadar hoşçakalın...