family etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
family etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2013 Salı

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 3. Gün


Yağmurdan sonra mis gibi güneşli bir sabaha uyanmanın keyfini tahmin edersiniz. Feribotumuz 13:00'de olduğu ve yolda kasaba uğramak dışında bir planımız olmadığı için uzun bir kahvaltı ettik. Kahvaltı sonrası ise kendimizi yine limana doğru bir sabah yürüyüşüne çıkardık.

Bu sefer limandan tarlaların olduğu tarafa doğru ana yolu takip ederek yürüdük. Anayol dediğime bakmayın 1 saatlik yürüyüşte sadece 1 adet motosiklet geçti yoldan :)  Belki sahibi olan bir tarlaya ratlar da 1-2 kg bir şeyler alırız diye bakındık ama yağmurdan sonra balçık olan tarlalara kimse gelmemişti. Biz de sahibi başında olmayan tarladan bir şey toplamak istemediğimiz için sadece tarlaları seyredip koyunlar ve kuşlarla eğleşerek yürüyüşümüzü tamamladık. Yürüyüş dönüşü bir ara ortadan kaybolan annemin bulduğu böğürtlenlerden toplayıp ara öğün :) olarak yedikten sonra feribota doğru yola çıktık.


Gökçeada böğürtlenleri - by MRA


Feribota vardığımızda 45 dakika vaktimiz vardı. Limandaki cafede birer EfiBadem kurabiyesi eşliğinde kahvelerimizi içtik. Hafta içi ve sezon dışı olmasına rağmen feribot doluydu. Kendime bir çay ısmarlayıp kitabıma gömüldüm. 1,5 saat nasıl geçti anlamadım.


Gökçeada-Kabatepe feribotunda çay keyfi - by MRA

Dönüşümüzde Çanakkale'nin çarşısını ve özellikle de Aynalı Çarşı'yı görmek istediğimi daha giderken anneme söylemiştim. Biz de feribottan inince arabayı uygun bir yere parkedip biraz gezindik.

Aynalı Çarşı' nın içinde hatıra olarak bir magnet falan alayıp diye bakınırken kenarda bir dükkanda diğerlerinden farklı el yapımı küçük toprak küpler şeklinde magnetleri gördüm. Pek ciciydiler, bir tane alayım diye içeri girince farkettim ki yerel bir zanaatçının dükkanındayım. Eh ben de seramiği ile meşhur Çanakkale'den hatıra olarak el emeği göz nuru 1-2 parça bir şeyler almadan dükkandan çıkamadım.


Aynalı Çarşı hatıraları - by MRA


Arabaya dönmeden, bir diğer Çanakkale klasiği olan Peynir Helvası için meşhur Kadir Ustayı ziyaret ettik. O minnacık dükkanın nasıl dolup dolup boşaldığına inanamazsınız. Biz de helvamızı aldık ve yola koyulduk.


Peynir Helvası Kadir Usta'dan alınır


Dönüş yolu üzerinde Geyikli'deki zeytinliğimize de uğramayı ihmal etmedik. Ana-Kız bir kere ipimizi kopardı mı pek tehlikeli oluyoruz. Bir başladık mı gezmeye eve döndürebilen olursa döndürsün :)

Geyikli'deki zeytinlikte biraz oyalanıp bu yıl zeytinin "yok senesi" olduğunu teyit edip biraz da badem topladıktan sonra tekrar yola koyulduk.


Geyikli Bademleri - by MRA


Geyikli - Ezine arasını katederken arkamızda güneş kızarmaya başlamıştı, bir baktık karşıdan da yine ay doğmuş. Ah ne manzara görmeniz lazım. Pamuk pamuk bulutlar üstünde ay, aşağıda şehre batan güneşin kızıllığı vurmuş. Benim zavallı telefonum ile ancak bu kadar belgelenebildi ama aslını görmeliydiniz gerçekten.


Ezine üzerinde dolunay - by MRA


Geçirdiğimiz harika gezinin yorgunluğu üzerimizde, denizden, yağmura kadar her keyfi doyasıya yaşamamıza izin veren havaya şükrederek 20:30 gibi eve vardık. Babam İstanbul'dan dönmüş yemek için bizi bekliyordu. Hep beraber yemeğe oturup başladık ilk anından itibaren tatili babama anlatmaya...


Hamiş:

1- Gökçeada ile ilgili detaylı bilgi için Gökçeada Rehberim'i mutlaka ziyaret edin.
2- Ada oldukça büyük, adam gibi gezmek için aracınızla gelmeyi tercih edin.
3- Yüksek sezon dışında geliyorsanız özellikle yemek konusunda hazırlıklı olun, konaklama için apart türü yerleri tercih ederseniz bu konuda daha rahat edebilirsiniz. 
4- Birçok yer kapanmış olsa da bence adanın en güzel zamanı Eylül.Sessiz, sakin bir tatil istiyorsanız adayı seçin.
5- Adaya yapılacak gezi için ideal süre bence 3 gün 2 gece.
6- Gökçeada, Bozcaada gibi turistik bir yer değil, ona göre önceden hazırlayın kendinizi ve hayal kırıklığına uğramayın. 
7- Adanın hemen her yönünde farklı plajlar var ancak Aydıncık'takiler dışında "beach"e benzer yerler beklemeyin. Şezlong ve içecek bulursanız dua edin.
8- Yazın feribotlar çok kalabalık olduğu için mutlaka erkenden gidip sıraya girmeyi hedefleyin.
9-Ege'den geliyor ya da adadan sonra Ege'ye gidecekseniz aynı gün hem Kabatepe-Gökçeada hem de Eceabat-Çanakkale feribotunu kullanacaksanız bunu mutlaka gişe memuruna söyleyin ve yarı fiyatına tek bilet ile iki hattı geçin.
10-Adanın pazarı Pazar günleri kuruluyor, alışveriş için aklınızda olsun.
11- Adadan mutlaka kuzu eti ve EfiBadem alın. Şaraplar için mutlaka alın diyemem yine de denemek isterseniz kötü değiller.

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 2. Gün


Sabah kuş sesleri ile saat 8:00 gibi uyandım. Bana göre gayet erken olan bu saatte annem için neredeyse öğlen olmuştu bile :) Daha güneş doğmadan kalktığını, sabah kuşların daha da güzel öttüğünü, çıkıp yürüş yaptığını ve fırından sıcacık ekmekler aldığını anlattığı an kendimi ne kadar tembel hissettiğimi siz düşünün... Neyse ki annemin bu durumuna alışığım hiç bunalıma girmeden hemen kahvaltıya yöneldim.

Kahvaltı sonrası belki denize gireriz diye yaptığımız plandan vazgeçtik çünkü parçalı da olsa bulutlanmış olan hava oyunbaz bir tavırla bir açıp bir kapıyordu. Biz de çıkalım yola tüm köyleri gezelim dedik.

Gökçeada'da görülmeye değer yerlerin hepsi Rum köyleri zaten. Dereköy, Tepeköy (bunları arka arkaya söyleyince dalga geçiyormuş havası yaratsa da valla köylerin adları böyle :) ) Zeytinliköy, Eski Bademli ve Kaleköy adada mutlaka görülmesi gereken yerler.

İlk günü anlattığım şu yazıdaki haritada yeşil ile işaretli rotayı takip ederek önce Dereköy'e gittik. Ben, daha önceki gidişimde hava çok sıcak olduğu için Dereköy'ü gezmemiştim. Bir zamanlar adanın merkezi ve en büyük köyü (aynı zamanda Türkiye'nin de en büyük köyüymüş) olan Dereköy'de o zamanlar evlerin tamamına yakını yıkıktı, hiç insan yok gibiydi. Bize de o sıcakta gezmek için cazip gelmemişti. Ancak, sanırım Yunanistan'da yaşanan krizin de etkisi ile Rumlar yavaş yavaş adaya geri dönüyormuş. Bu köyde de bir çok ev restore edilmiş ve oturulur hale getirilmiş. Arabayı köyün girişinde bırakıp karşılıklı iki tepenin yamaçlarına serpiştirilmiş taş evlerin arasında dolaşmaya başladık.

Eşimin şimdi hatırlamadığım kaynaklardan okuduğu "bu köyde 2 tane sinema varmış, Türkiye'nin ilk sineması olan köy burasıymış" benzeri sözler kulaklarımda yankılanarak gezdik tüm köyü. Maalesef halen çok fazla yıkıntı bina var ve köydeki keçi nüfusu ve yerleşimi insandan fazla :) Keçiler yıkık tüm evleri istila edip yerleşmiş gibiler. Köyün şimdiki zaman sakinleri olarak da pek meraklılar. Evlerinin önünden geçeni merak edip balkon,pencere hatta daha pervasızca kapıya çıkıp sizi baştan aşağı süzüveriyorlar. Gördüğüm kadarıyla köyün adının Keçiköy olarak değişmesi yakındır.


Dereköy Keçişi Küçükkuyu Keçisine karşı - by MRA


Köyün 2 tane kullanılır durumda kilisesi var ancak ikisi de pazar ayinleri dışında kapalıydı. Bir de köyün hemen bitiminde 200 mt kadar ilerde bir tepede küçük bir şapel vardı. Adanın bir çok yerinde bu şapellerden mevcut.Çoğu sapa yerlerde gibi görünse de pazar ayinleri ve önemli törenler dışında günlük ibadetler bu şapellerde yapılıyor gördüğüm kadarıyla.



Dereköy Manzaraları - by MRA


Köyün oldukça büyük bir çamaşırhanesi var (bkz üstteki resim sağ alt köşe), biz gittiğimizde 3 adet sevimli eşek burada dinleniyordu, biz içeri girince kalabalık etmemizden rahatsız oldular sanırım hemen mekanı terk ettiler. Köyde -çoğu yıkıntı halinde olsa da- eski bir zeytinyağı fabrikası da mevcut. Sinemalarla ilgiliyse hiçbir bilgi ya da mekana rastlayamadık.

Köyde konaklama için 1-2 alternatif var ancak Dereköy bence konaklama için pek cazip bir yer değil, en azından henüz değil. Yeme içme için de bu 2 konaklama tesisinin olanakları dışında sezonda açık olduğu rivayet edilen bir tek cafe gördük.

Burdaki turumuzun sonuna doğru hava iyice kapadı ve ufak ufak atıştırmaya başlayan yağmur bir sonraki durağımız olan Tepeköy'e varana kadar m2'ye 20 damlayı geçmeyecek bir hızla bize eşlik etti, köye girerken ise durup yerini güneşe bıraktı.

Tepeköy daha önceki gelişimizde konakladığımız yerdi ancak annem daha önce görmemişti. Ana yoldan ayrılıp kıvrım kıvrım yükselen yolu takip ederek köye vardık.

Köy epey değişmiş, burada da evler toparlanmış, düzenlenmiş. İlk sefere göre çok daha bakımlı ve şirin göründü gözüme. Köyün eski bir evini yıkıp küçük bir de meydan yapılmış. O zaman kaldığımız yeri de işleten Barba Yorgo' nun meyhanesi yıkılan bu eve bakıyordu. İki bina arasındaki dar sokağa da masalar atılıyordu. Bu arada ada rehberlerinde çok meşhur olmasına kandığımız Barba Yorgo meyhanesi ve pansiyonu yediğimiz en büyük kazıklardandı. Pansiyonun sıcak suyu kaldığımız sürece bir türlü akamadı, odalar o günkü bedeline göre son derece salaş, Barba ise son derece paragöz ve ilgisizdi. Meyhane ise içler acısıydı. Bir akşam gittik onda da bize Tamek konserve pilaki ve yine konserve közlenmiş patlıcan servis etmeye kalktılar, rezaletti. Fakat bizim gibi kazları yola yola Barba bayağı yürümüş olacak ki o küçük binadan köyün girişindeki büyük bahçeli bir mekana taşınmış. Sezonu ise kapamıştı, kapı duvardı.

Köyü gezdikten sonra Tepeköy' ün olduğu tepenin deniz tarafında kalan Çınaraltı mesire yerine hareket ettik. Buraya köye gelen kıvrımlı yolun köye girmeden ayrıldığı toprak bir yoldan gidiliyor. Tepeden Semadirek adası ve manzarayı seyredebileceğiniz, piknik yapıp, sezonunda bir şeyler içebileceğiniz güzel bir yer. Biz ise kısa bir manzara seyri sonrası bizden başka kimsenin olmaması sebebiyle biraz da ürkerek terkettik mekanı.


Tepeköy Çınaraltı'ndan Semadirek adası - by MRA


Yol üstündeki çeşmeden susuzluğumuzu giderip Zeytinliköy'e doğru devam ettik.Bu arada adada bir çok noktada çeşmeler var ve sular içiliyor, yanınızda bir şişe bulundurduğunuz sürece suya para vermenize hiç gerek kalmayacağı gibi doğal ve mis gibi bir su içmiş olacaksınız.

Zeytinliköy, merkeze yakınlığı ve dibek kahvesi ile ünlü olarak anılması sebebiyle adanın en turistik noktalarından biri. İlk gelişimde sadece Nefise Karatay'ın babası Orhan Karatay'ın kahvesi ve bir de Zeytindalı Otel vardı.

Hatta şöyle bir anımı sokuşturayım araya. Köye geldiğimizde çok açtık. Kahveyi falan gözümüz görmüyordu. Adada yemek alternatifi merkezdeki pidecilerden veya Kaleköy'deki balıkçılardan öte gidemediği için şöyle hafif ama keyifli bir yemek aramış ama bulamamış dolaşa dolaşa da Zeytinliköy'e gelmiştik. Kahvenin yanından devam edince karşımıza Zeytindalı otel çıktı. Yemek sorduk normalde öğlen servisleri olmadığını ancak bize akşam için hazırladıkları mezelerden ve salata verebileceklerini söylediler. Körün istediği bir göz allah verdi iki göz ama ötel pek bir şık pek bir butik. Odalara bakmışız gecelik fiyatı bizim tüm tatil konaklamaya verdiğimiz kadar. Fakat açlıktan ölmüşüz, inceldiği yerden kopsun ne yapalım deyip verdik siparişleri. 2-3 çeşit meze, güzel bir salata ve içeceklerimiz geldi. Başladık yemeğe.Bir süre sonra garson bir tabak içinde mis gibi dumanı üstünde ahtapot güveç getirdi. Şaşırdık ve böyle bir siparişimiz yok dedik. Mutfakta yeni pişmiş tatmalıymışız falan masaya koydu gitti. Aha dedik işte buradan girecek bize kazık. Hesabı merak ederek yemeği bitirdik, ahtapot gerçekten harikaydı. Hesap geldi ben direk karta davrandım tabii,o kadar eminim ki büyük bir para olduğundan. Eşim eliyle dur gibi bir işaret yaptı cebinden 2 olmasın ama hadi 3 pide yiyeceğiniz bir parayı çıkarıp hesap kutusuna koydu. Ben hala herhalde bahşiş o diye düşünürken adam geldi, teşekkür edip kutuyu aldı gitti. Günlerce konuşup inanamadık. Ahtapotu ikram yazmış diğerlerine de çok cüzi fiyatlar biçmişlerdi. Hala zaman zaman hesap beklerken anarız Zeytindalı Oteli, ve işletmeciliğini överiz, buradan da teşekkür etmiş olalım bir daha...



Zeytinliköy
Orhan Karatay Kahvesinde
dibek kahvesi keyfi - by MRA


Bu sefer henüz acıkmamıştık :) sadece bir kahve keyfi yaptık ve köyü gezip merkeze doğru hareket ettik.

Gökçeada merkez meydanı ve ana caddeler pek sevimli değil. Sıradan bir Ege köyü ya da kasabası bile diyemeyeceğim. Ancak eski binaların olduğu arka sokaklar şöyle bir dolaşılabilir.

Bizim merkeze gitmemizin ana amacı ise et almaktı. Adada hayvancılık çok yaygın ve hayvanların serbest otlamasından dolayı etlerinin son derece lezzetli olduğu söyleniyor. (bkz aşağıdaki foto. Adada dolaşırken heryerde bu koyuncukları görebilirsiniz)


Ada koyunları - by MRA

İlk gün merkezde alışveriş yaparken koca harflerle yazılmış tabelasındaki EfiBadem markasını merak edip adanın meşhur pastanelerinden olan Meydani pastanesine girmiştim. 


Meşhur EfiBadem kurabiyesi, çok lezzetli mutlaka alın


Kurabiyeleri tattıktan sonra da yerel kişiler olarak et alımı için nereyi tavsiye edeceklerini sordum. Sağolsunlar çok yardımcı oldular ve bizi meydanın karşı ucundaki Eyi Çiftlik kasabına gönderdiler. Gittik meramımızı anlattık ve uzun sohbet sonununda baktık fiyatlar da uygun tam bir kuzuyu alıverdik :) Ertesi gün feribota giderken kendilerinden alacağımız kuzuyu hazırlanmak üzere orda bıraktık ama o akşam yemek için kendimize biraz et almayı ihmal etmedik. 

Akşam yemeğinde et olacağı netleşince yanına bir de ada şarabı alalım dedik. Yolda gördüğümüz Tını markasını denemekti. Bu amaçla mağazalarına girdik. Yerel küçük üreticilerden şarap alırken tatmadan almak çok cazip gelmediği için tadım yapabilir miyim dedim. Gel gör ki yeni çıkan alkol kullanımını düzenleme yasası sebebiyle artık satış mağazalarında tadım yaptırılamıyormuş. Rezalet!!!! Hal böyle olunca, daha önce iyisini nerdeyse hiç içmediğim için tatmadığım bir şişe Gökçeada şarabına (2012 Merlot) 35 TL vermek anlamlı gelmedi. Ordan çıkıp başka markaları satan bir dükkandan 25 TL'ye 1 şişe Nusret Bey markalı 2008 Merlot aldım.

Bu arada öğlen oldu ve karnımız acıktı. Ne yiyelim derken bir blogda okuduğum Gül Hanım Mantı evinin yanında durduğumuzu farkettik. İçerdeki hazır yemeklere bakmaya girdik ancak görüntüleri o kadar iştah kaçırıcıydı ki hemen çıktık. O arada hemen karşısında Saklıbahçe diye bir yer gördük bahçesi çok hoştu gerçekten ancak sezon sebebiyle saat 13:00 civarı olmasına rağmen hala mutfakları açılmamıştı. Bir şeyler yaparız dediler ama görünen o ki bayağı beklemek gerekecekti, kalmadık. Oraydı buraydı derken bir an gürültü,patırtı ile çevredeki her sokaktan onlarca araba meydana akın etmeye başladı. Yollar tıkandı bir kargaşa oluştu. Meğer adanın önemli kişilerinden birinin cenazesi varmış. Zaten aradığımız gibi bir yer bulamamanın gerginliği üstümüzdeyken bir de kalabalık çullanınca Kaleköy'e gidelim yemek için şansımızı orda deneyelim, bulamazsak merkeze geri döner kaderimize razı oluruz dedik. 

Kaleköy sahilinde de durum pek farklı değildi. 1 tane balık lokantası açıktı ama balık istemiyorduk. 2 cafe/çay bahçesi tarzı yer vardı ikisi de merkezden ekmek gelmediği için yiyecek servisi yapamıyordu. (4 kmlik yoldan sanki fizan gibi konuşmadılar mı ciddi gülesim geldi, öğrendik ki Gökçeada da ekmekler 4 km'yi 5-6 saatte gidiyormuş :) )

Kaleköy'ün yukarısına hiç çıkmadık zira ikimizde daha önce tepelerine kadar tırmanıp her yerini görmüştük köyün. Onun yerine (eski) Bademli köyüne gidelim dedik. Yine bir tepeye tırmandık ve arabamızı parkettik. Hemen önümüzde denize nazır ve açık gibi görünen Son Vapur Konukevine girdik. Fakat artık tost bile olura kadar indirgediğimiz yemek hayallerimiz burada da suya düştü. Mutfakları kapalıydı, bize sadece kahve veya karadut şurubu ikram edebilirlerdi. Manzaraya bakan terasları o kadar keyifli görünüyordu ki karadut şurubuna fit olduk. Şurup güzel ama gereksiz pahalıydı (bardağı 5 TL) Yine de parayı manzara için verdiğimizi varsayıp düşen kan şekerimizi toparlayıp köyü gezmeye çıktık. Cici evler vardı, pek şirindi, beğendik.

Çaresiz merkeze döndük ve hemen köşede gördüğümüz Taylan Retorantta 2 kuşbaşılı pide yiyerek açlığımıza son verdik. Pideler fena değildi allahtan. Arabaya geri döndüğümüzde bir de Meydani Pastanesinin  Meydani Tadında diye bir restoranı olduğunu gördük, pastaneden 50-100 mt kadar Kuzulimanı tarafında. Burayı web sayfalarında tavsiye etmişler gördüğüm kadarıyla ama biz o ana kadar görmediğimiz için deneyememiş olduk. 

Çayımızı deniz manzarasına karşı terasımızda içme hayali ile yemek sonrası hemen pansiyona döndük. Bir duş sonrası sıcacık çay eşliğinde terasta kitap okuyarak saati 18:00 ettik. Hava gittikçe kapatıyordu, ufukta yağmur bulutları toplanmaya başlamıştı yine de limana kadar biraz yürüyelim dedik. 


Uğurlu Limanı - by MRA


İyi ki demişiz, iyi ki yolda ufak ufak atıştıran yağmurdan korkup geri dönmemişiz. Gün batımı ve ayın doğuşunun aynı saatlere rastlaşması ile harika görüntler oluştu. Her anı bir diğerinden farklı ve hayranlık verici şekilde boyandı gökyüzü binbir renge. Gün batım renkler uykuya dalana kadar yürüdük, sonra pansiyona geri döndük.

İyice serinlemiş havaya rağmen yemeği terasta yemeğe kararlıydık. Yemeği yaptık, sofrayı hazırladık, üstümüze kalın birşeyler giydik ve soraya oturduk. Hemen hemen aynı anda tatlı tatlı yağmur yağmaya başladı. Terasın yanındaki asmanın yapraklarına vuran tıpır tıpır damlalar eşliğinde ada ürünleri ile donattığımız soframızın keyfini çıkardık.


Ada ürünleri (et, şarap, zeytin yağı ve kekik)
ile hazırlanmış soframız - by MRA 


Bu arada yağmur gittikçe hızlandı, hızlandı hızlandı. Artık terasımızın çatısı bizi koruyamaz hale geldiğinde allatan yemeği bitirmiş çay keyfine hazırlanıyorduk. Dışarda kıyamet kopuyor, bardakyan boşanırcasına yağmur yağıyor, sokaklar sel olmuş denize doğru akıyorken daha fazla direnmeyip içeri girdik. Çayımızı demledikten 1-2 dakika sonra kesilen elektriği çayımızı içerken bekledik ama gelmedi :) Biz de inatlaşmayıp erkenden kendimizi uykuya teslim ettik.

Devamı bir sonraki yazıda

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 1. Gün


2 gündür fena halde hastayım. Boğaz şiş, ses borazan :(

Sanırım evren bana "kır kıçını evinde otur biraz" demek istiyor. Evde oturmak zorunluyken ben de bol bol blog yazayım bari dedim. Buyrun bakalım annemle Gökçeada seyahatimiz başlasın.

Kış hazırlıklarını biraz kolayladıktan sonra babamın bir düğün için İstanbul'a gitmesini fırsat bilerek annemle hemen kısa bir tatil planı yaptık. Aslında sadece ikimiz değil komşu altın kızlardan da bazılarının geleceği bir kızlar tatili planlamıştık ilk başta, ancak son anda birinin yatılı misafiri gelince, diğeri rahatsızlanınca, bir diğerinin de işi çıkınca annem ve ben başbaşa kaldık.

Ama biz kararımızı vermiştik bir kere ana-kız felekten bir tatil çalacaktık. Annem hemen "Gökçeada'ya gidelim" dedi. Bana neresi olsa farketmezdi dolayısı ile düşünmeden "Tamam" dedim.





14 Eylül Cumartesi sabahı yola çıkıp 3 gece adada kalıp 16 Eylül günü akşamı döneriz diye planı yaptık. Ancak sonradan öğrendik ki cumartesi akşamı bir doğumgünü partisine davetliymişiz :) Çido'nun kayınpederi Stan 67'inci doğumgününü kutlayacakmış. Kendisini pek sık göremediğimiz ve 1-2 gün sonra İngilitere'ye dönecekleri için bu daveti geri çeviremedik. Hemen planı revize ettik ve pazar çıkıp salı dönecek şekilde gitmeye karar verdik.

15 Eylül Pazar sabahı 10:00'daki Kabatepe-Gökçeada feribotuna yetişmek üzere sabah 6:45'de Küçükkuyu'dan hareket ettik. 8:00'deki  Eceabat-Gökçeada feribotuna son araba olarak bindik. Kahvaltımızı yanımıza aldığımız kahvaltılıklar ile feribotta yaptık.

Bu araya küçük bir not eklemek istiyorum. Eğer Ege'den Gökçeada'ya gidiyorsanız yani hem Çanakkale-Eceabat hem de Kabatepe-Gökç ada arasında 2 feribotu kullanmak durumundaysanız Gestaş'ın harika bir uygulamasını bilmeniz size 29 TL kazandıracak. Yapmanız gereken Çanakkale'de Eceabat feribot biletinizi alırken gişe memuruna Gökçeada'ya gittiğinizi söylemek. Bu durumda biletin varış yeri kısmında Gökçeada yazdığını göreceksiniz. Ve bu bilet ile kesildikten sonraki 3 saat içinde Kabatepe-Gökçeada hattını ekstra ücret ödemeden geçebileceksiniz. Aynı uygulama dönüşte de geçerli. Yani bu detayı hatırlayarak 29x2 =58 TL yerine 29 TL'ye adaya gidebilirsiniz!

Saat 9:05 gibi Kabatepe'deydik. Feribot saatine 55 dk olduğu için arabayı sıraya sokup önce liman boyunca harika bir yürüyüş yapıp, sonra da kayalıklar üzerinde deniz manzarası eşliğinde sabah çaylarımızı içtik.

9:50 gibi araçları feribota almaya başladılar. Tam 10:00'da hareket ettik. Ben bir önceki gece partide içtiklerimin hala damarlarımda dolaşması sebebiyle annemin omuzuna yaslanıp adaya varana kadar (yaklaşık 1,5 saat) uyudum.

Bu benim adaya ikinci annemin ise üçüncü ziyareti olacaktı. Bu seyahatte daha önceki tecrübelerimizin çok işe yaradığını söylemeliyim.

Öncelikle ada da Eylül dedim mi sezon kapanıyor. Otellerin bir kısmı açık olsa da (onlar da müşteri talebine göre maksimum Ekim'e kadar açık oluyorlar) merkez dışındaki restorant ve kafelerin %99'u kapalı oluyor. Açık olanlar da ise genelde sadece kola, su gibi hazır içecek servisi sunuyor sadece -buna servis derseniz tabii :).

Biz daha önce yüksek sezonda (Temmuz) gitmiş ama o zaman bile kayda değer yemek yiyecek yer bulamamıştık. Uzun zaman oldu, bu sefer adayı daha gelişmiş buldum. Yeni yerler açılmış, dolayısı ile sezonda daha çok alternatif olacaktır ancak Eylül'deki durum halen aynı: her yer kapı duvar. İkinci günümüzde öğlen yemeği için bir tost bile bulamadık merkez dışında. Ancak biz ana-kız bunun böyle olacağını bildiğimiz için zaten yanımıza kahvaltılık malzeme, meyve, demlik poşet gibi bazı temel ihtiyaçlarımızı almıştık bile. Zaten adada da apart tarzı bir yerde kalırız diye planladığımız için bir öğlen dışarda yemek durumunda kalmamız dışında sorun yaşamadık.

Feribot adada Kuzulimanı bölgesine yanaşıyor. Bu çevrede kayda değer bir yerleşim yok. Merkeze uzaklığı 7 km civarı. Biz hiç oyalanmadan merkeze gidip önce merkezi biraz turladık. Ne şanslıyız ki o gün pazar kurulmuştu. Pazar kilisenin yanındaki sokaktan başlayıp içeri doğru uzanıyor. Tam pazara girerken kilise cemaati ayin sonrası dağılıyordu. Cemaat dağılsın kiliseyi sonra gezerim diye düşündüm ancak hata etmişim. Kilise ayin dışında kapalı, giriş yapılamıyor dolayısı ile kiliseyi gezmek istiyorsanız ya düğün, cenaze, vaftiz gibi özel bir törene ya da ayinlere denk gelmeniz gerekiyor. Hatta adadaki tüm kiliselerde durum bu şekilde gördüğüm kadarıyla. Biz hepsini dışardan görmüş olduk.

Adada kaldığımız 3 gün 2 gece boyunca izlediğimiz rotaları  aşağıdaki haritada işaretledim. Kırmızı ilk gün, Yeşil 2. gün izlediğimiz yol. 3. gün zaten öğlen feribotu ile döneceğimiz için herhangi bir yeri gezmedik.






Pazar alışverişimizi bitirip, kiliseden de ümidi kesince ilk ziyaret noktası olarak planladığımız Aydıncık'a doğru yola çıktık.

Aydıncık'a giderken yolda kalınabilecek 1-2 yer baktık. Bunlardan ilki yol üzerinde saklı bahçe modunda bir yerdi ama sahipleri de iyi saklanmıştı herhalde ki ortada bilgi alacak kimse bulamayınca vazgeçip devam ettik. Zaten annem fazla tenha olmasından hoşlanmamıştı. Aydıncık adanın en büyük plajlarından. Burda birbirine yakın ve özellikle sörfçülerin tercih ettiği büyük 2 ayrı plaj mevcut (biri Eşelek köyünden düz gidince diğerleri ise Aydıncık tabelaları takip edilerek sağdaki yolu takip edince ulaşılıyor. Bir de cilt hastalıklarına iyi gelen çamuru ile ünlü bir tuz gölü mevcut. Biz gittiğimizde göl flamingolarla doluydu ve seyrine doyulmaz bir manzara vardı. Yanımda telefonum dışında fotoğraf makinası olmamasına yandım doğrusu.

Biz öncelikle Eşelek köyüne girip kalacak bir ev pansiyonu var mı diye baktık. Yoktu, köy terkedilmiş gibiydi.

Burdan ayrılıp öncelikle Tuz Gölü tarafındaki plaja gittik zira annem çamur banyosu için çok hevesliydi :). Kendimizi çamurlara bulamadan önce benim azı bloglarda gördüğüm 1-2 tesise baktık.

Bunlardan ilki Sardunya Beach Club idi. Ben burayı beğendim aslında. Geceliği 100 TL'ye oda-kahvaltı hizmet veren şirin bungalowları ile temiz ve düzgün görünen bir yerdi. Konaklayanların büyük kısmı turistti. Ancak sanırım anneme fazla bohem ve sanırım pahalı geldi :D

Sardunya'yı beğenmeyen Seyir Defterini hiç beğenmez diye hakkında 1-2 satır okuduğum ve hemen Sardunya'nın yanında ki bu tesise hiç sokmadım bile annemi. Bana da çok salaş gelmişti ama gelmişken bakarız diyordum ki vazgeçtim :). Sonuçta bu tür yerleri sevenler ya da kampçılar için uygun olabilir.



Aydıncık Plajı ve Tuz Gölü - by MRA

Göle doğru devam edince Aydıncık'ın en büyük tesisi olan Göçeada Sörf Eğitim oteline vardık. Bu tesis oldukça düzgündü ancak benim hoşuma gitmeyen yanı denizin dibinde olmasına rağmen odaların küçücük pencereleri oluşu, balkonu olmayışı dolayısı ile odada vakit geçirmek isterseniz loş bir yere tıkılıp kalmış olacağımızdı. Hava halen denize girmeye izin versede, bir açıp bir kapadığı ve rüzgarlı olduğu için bu ihtimal yüksek ve itici geldi. Gecelik oda-kahvaltı 140 TL olan bu seçeneği de sadece kafesinde denize karşı bir öğlen kahvesi içip arkamızda bıraktık.

Kendimizi çamurlara buladık ve kuruyana kadar güneşlendik. Yalnız annemin "bu sene bu çamura birşey olmuş" tespitini ordaki biriden aldığımız şu bilgi ile teyit ettik. Bu sene çok yağışlı geçtiği için göl yazın normalde olduğu kadar çekilmemiş ve çamuru bu çekilme oluşturduğu için bu sene çamur çok az ve kalitesiz olmuş. Biz yine de eşelenip bulabildiğimiz tüm çamur ile kapkara olana kadar sıvadık bedenimizi :)

Tuz gölü ve plaj arası (yukarıdaki fotoda soldaki iki fotoğraf) bir kumsalın önü ve arkası. Yani çamura bulanıp 50 mt yürüyüp plaja gidip denizde temizlenmeniz mümkün. Biz de aynen böyle yaptık. Deniz çok dalgalı görünmesine rağmen hemen derinleştiği pırıl pırıl ve hamam suyu gibi ılık olduğu için yüzmek tahmin ettiğimizden daha keyifli oldu.

Deniz keyfimizi bitirince Sörf Okulunun duş ve soyunma kabinini kullanıp yıkanıp, giyindik. (mevsimde şezlong ücreti verip günlük kullanım yapmak mümkünmüş ancak sezon dışı olduğu için bizin duş ve kabin kullanımımıza ücretsiz izin verdiler.) Karnımız iyice acıktığı için yanımıza aldığımız sandviçlerimizi yiyebileceğimiz güzel manzaralı bir yer aramaya başladık. Ben Eşelek köyünden gidilen Kefaloz plajına gidelim diye önerdim. Kabul gördü ve sandviçlerimizle, çayımızı neradeyse terkedilmiş bu güzel plajda denize karşı mideye indirdik. Yemek sonrası burda da denize girsek mi diye düşünsek de hava çok esmeye başladığı için vazgeçip Uğurlu'ya doğru yola çıktık.

Ben daha önceki gelişimde yeşil hattaki yoldan Uğurlu'ya gidip gelmiş, Kırmızı yolu hiç kullanmamıştım. Sahilden giden çok keyifli bir yolmuş. Yolda 1 polis arabası hariç hiçbir arabaya rastlamadan manzara seyrede seyrede Uğurlu'ya vardık.

Adaya gelirken ikimizin de aklında Uğurlu'da kalırız fikri vardı sanırım. Bu sebeple önce kalacak yer baktık. Türk köylerinden biri olan ve yeni yerleşimlerden biri olan bu köy adanın en batısında yani Türkiye'nin en batı noktası denebilir :) Rum köylerinin aksine denize yürüme mesafesinde. Adanın en güzel plajlarından biri olan Gizli Liman'a ise araba ile 5 dakikada ulaşılabiliyor. Ayrıca adanın bir ucunda olduğu için de çok sakin. 1-2 ev baktık ve sonunda kocaman deniz manzaralı bir balkonu olan 2 oda 1 salon ve açık mutfağı olan tertemiz bir pansiyonu (Berfim Pansiyon) geceliği 50 TL'ye tuttuk. Sanırım en çok temiz oluşu ve balkona manzaraya karşı yerleştirilmiş divan bize çekici geldi :)


Berfim Pansiyon - Balkonumuzun sabah ve akşam Manzarası  - by MRA


Benim acayip çayım gelmişti. Hemen bir çay demledik ve biraz balkon keyfi yapıp dinlendik. Yorgunluğumuzu atınca baktık havanın kararmasına hala biraz zaman var hadi bir deniz faslı daha yapalım dedik ve Gizli Liman'a gittik.

Bilenler için bu plajın denizi Asos Kadırga Koyuna çok benziyor. İlk gittiğimizde güneş batmaya durduğu için denizin karanlık göründüğü için annem biraz burun kıvırdıysa da batmaya yakın ışıkları denizi aydınlatan güneş sayesinde aslında suyun ne kadar berrak ve harika olduğunu anladı. O andan sonra bir aşka geldik ki güneş batıp hava kararmaya başlamasa bütün gece sudan çıkmayabilirdik. Denizden çıkınca dönüş yolunda tepeden harika bir şekilde batana güneşi seyredip hava kararırken pansiyona döndük.


Gizli Liman'da gün batımı  - by MRA


Duşumuzu yapıp, yanımızda götürdüğümüz pratik yiyecekler ile hemen akşam yemeğini hazırlayıp, yanına da bir çay demledik. Yemek ve çaydan sonra saat 22:00 gibi balkon divanımızın bir yanında annem bir yanında ben elimizde kitaplarımız uyuklamaya başlayınca daha fazla direnmenin anlamı olmayacağında hemfikir kalıp yatmaya karar verdik.

Devamı bir sonraki yazıda

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Tembellik



2 haftadır bugün gideceğiz yarın gideceğiz diyerek ertelediğimiz İzmir seyahatimizin geçen cuma itibari ile 1 hafta daha ertelenmesi gerekeceği sürprizi ortaya çıkınca sevgili kocama ben seni beklemeden annemlerin yanına Küçükkuyu'ya geçeyim, sen işlerini ayarlayınca oradan İzmir'e geçeriz önerisinde bulundum. Onun da aklına yatınca pazar akşamı 23:55 otobüsünde biletimi alıp pazartesi sabahı kendimi Küçükkuyu'da buluverdim.

İlk gün zaten yol yorgunluğu falan derken nasıl geçtiğini anlamadan bitti. Dün nihayet biraz kendime gelince kahvaltı ve sabah kahvesi faslı sonrası 11:00 gibi denize gittik. Fakat gel gör ki kocam ah mı etti nedir (onu bırakıp geldim diye) deniz biraz dalgalı ve dolayısı ile de kıyılar bulanıktı. Yine de ilk gün hevesi ile gelmişken girelim bari deyip annem ve mahallenin altın kızlarından mütevellit grubumuzla denizde oynaşma faslımız başladı. Bizim altın kızlar grubu süper, bir giriyorlar denize en az 1 saat sudalar. Yürüyorlar, sohbet ediyorlar, yüzüyorlar, su da jimnastik yapıyorlar falan aktivite bitmiyor :) 1 saat sonunda az da olsa yorulunca da toplanıp dönüyorlar eve. Bu seramoni içinde denizin sevmediğim bir modda olmasına pek de takılmadan oyaladılar beni sağolsunlar. Denizden çıkınca onlar gidince ben 1 saat kadar daha kalıp sahilde kitap okudum, sonra baktım sıcak basıyor, gideyim dedim evimizin serin bahçesinde ağaçların altında yat okuyayım kitabımı burada okuyacağıma. Fakat eve dönünce yemek falan derken ben kanepenin üzerinden öğlen şekerlemesine dalıvermişim. Öğleden sonra deniz düzeliyor vaatlerine kanarak bir deniz girişiminde daha bulunduk ancak durum yine pek farklı olmadı. Yine de annemin "buraya kadar geldik apırsa da girerim köpürse de girerim" kararı ile yine sabahki gibi 1 saatlik deniz banyomuzu tamamladık. Eve döndükten sonra yine çay ve bahçe keyfi akşam yemeğine kadar sürdü. Akşam yemeğinden sonra da limana doğru uzun bir yürüyüş yaptık. Sanırım 1 saat 15 dakikalık 5-6 km lik bir yürüyüş ile geceyi 00:15 gibi eve dönerek tamamladık.

Bu arada bikiniyi giyip mevsimi açınca nasıl da lömbür lömbür olduğumu görüp bu huzurlu gibi görünen saatlerin arasına serpiştirilmiş muhtelif anlarda ufak krizlere girdim:). Bu motivasyonla gece yürüyüşte iken anneme "sabah yürüyelim tekrar" dedim. "Olur" dedi "sabah 6:00'da kalkarsan yürürüz, sonra çok sıcak oluyor." Annem biraz erkencidir sağolsun :)

Gece yatarken sabah kalkabileceğimden yana pek ümitli değildim ama sabah 6:00'da kurduğum saatim çalınca lömbürtülü motivasyonumun da etkisi ile uyandım. O anda yine de hemen kalkasım yoktu. Bir iç hesaplaşması ve uykuyla devam eden savaş ile 15-20 dk daha döndüm yatakta. Ama sonra baktım ki uyuyamıyorum ve aklım yürüyüşte. Hadi dedim, kalk bakalım.

Güneş daha yeni doğmuştu, kuşlar tatlı tatlı şakıyordu ve henüz güneş ışınları fazlaca yakmıyordu. Bu güzel saatlerin keyfini çıkarmayı çok iyi bilen annem ile -kendisi biraz uykusuz bir tiptir de :)- başladık yürümeye. 1 saat süren ve yine 5-6 km'lik bir yürüyüş sonrası biraz ter atmış ve artık uykudan tamamen sıyrılmış bir halde eve döndük. Biz duşumuzu alırken babam kahvaltıyı hazırladı.

Güzel bir kahvaltı sonrası bu sefer daha erken gidelim dedik denize. Fakat gel gör ki deniz bir gün öncesinden de beterdi, kudurmuş gibiydi adeta. Bu sefer yok dedim altın kızlara siz girin ben sahilde gölgelenip kitabımı okuyacağım. Onlar denize ben şezlonga doğru yola koyulduk. Koruyucularımı sürüp, gölgemi ayarlayıp bir de yunan radyosu bulunca uzanıverdim boylu boyunca ve daldım Ahmet Ümit'in Beyoğlu Rapsodisi adlı kitabına. Bu arada yoğun çalıştığım günlerin bende yarattığı en büyük harabiyetin kitap okuma alışkanlığımda olduğunu da son günlerde ciddi şekilde hissetmiş bulunuyorum.

Bahçe keyfi - by MRA


İşten ayrılıp kendime zaman ayırma fırsatı bulur bulmaz kitaplarımı yeniden elime aldım. Ancak farkettim ki kitap ile Pavlov hesabı bir ilişki kurmuşum ve kitap benim uyku koşullayanım olmuş. 2 satır oku kapansın gözler. Bu günün hangi saati olursa olsun fark etmiyor. Sanırım yoğun zamanlarımda yegane okuma anlarımın yatmadan önceki 15-20 dk olmasından kaynaklı bir durum. Okumak bende direk uykuyu çağırıyor artık. Bu durumu düzeltmek ve kendimi tekrar rejime sokmak için öncelikle daha eğlenceli ve kolay okunur kitaplara yöneldim. Bu vesile ile de Ahmet Ümit'e sardım :) Polisiye, okumaktan zevk aldığım bir tür olmasına rağmen okuyacak o kadar çok şey varken sene de 1-2 kitaptan fazlasına zaman ayırmak çok cazip gelmez. Ancak bu kadar uykuya hazırlık modunda olup bir de okuması zor metinlere el atmak bu süreçte hiç de yardımcı olmayacaktı. Tatilde bu tür şeyleri okumayı da sevdiğim için yanıma 2 tane kitabını aldım gelirken. Halen eski performansım ile kitap okuyamıyorum. Öncelikle yavaşlamışım ve maalesef çabuk dikkatim dağılıyor, Ama azimliyim, eski performansıma geri döneceğim.

Bizim kızlar denize girdi, çıktı ve beni bırakıp gittiler. Oh dedim bugün biraz daha uzun kalırım, zira dünden erken geldik. Benim yunan radyosu tatlı tatlı tıngırdıyor, Beyoğlu sokaklarında macera adım adım ilerliyor, ohh keyif bu diyeceğim ama diyemiyorum, anasını sattığım rüzgar durduğu yerde durmuyor. Bir kahve içip direndim ama bir saat anca dayandım. Rüzgardan sersem halde eve döndüm. Gözünü sevdiğimin verandası varken niye zorlamışsam kendimi. Yine kulaklık kulağa, kitap ele, hoop uzan divana.

Öğlen civarı komşuların baskın anına kadar keyif yapmayı başardım. Sonra sohbet muhabbet falan derken , oldu yemek saati. Yemekten sonra vücuduma çöken ağırlık sabah 6:00 da uyanmış olduğumu hatırlattı bana. Annem hala komşulardan biri ile yan kanepede sohbetteyken ben artık dayanamayacağımı farkederek oturduğum divanda azıcık kaykılıp gözleri kapatıverdim. Komşu ne zaman gitti, annem ne zaman poğaçaları yaptı hatırlamıyorum ama evin süre giden seslerini derinden duymama rağmen deliksiz bir uyku ile saati 18:00 etmişim. Anne evinin en güzel yanlarından biri bu işte, uyandığınızda çayı yanı başınızda hazır bulmak :) Daha sabah 6 km' yi tepmiş motivasyon poğaça kokusuna teslim olup iki taneyi göçertiverdi tabii. Kendini de akşam yürürsün biraz daha diye avuttu.

Gel gör ki akşam deli rüzgar hiç dinmedi. Bu saate kadar azimle çıkarmıyız  yürüyüşe diye baktık ama olmadı, oturduk kaldık yerimizde. Ben de madem oturuyorum bari bloga 1-2 satır karalayayım derken oldu kocaman bir post. Sıkıldıysanız affola.

Ben kitabımı alıp bahçeye gidiyorum uykudan önce bakayım bizim Selim bey ipin ucunu bulabilmiş mi?