tofacebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tofacebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Şubat 2016 Pazartesi

88. Oscar Ödül Töreni ya da Beklenmedik Bir Sosyal Mesaj Bombardımanı





Gün bitmeden bu yıl 88. si düzenlenen Oscar yarışı ile ilgili bir kaç kelam da ben etmezsem eksik kalırım :)

Bu hafta pazartesi sabahı için planım geceden kaydettiğim Oscar Törenini uzun bir kahvaltı eşliğinde seyretmek ve haftaya keyifle başlamaktı. Aldım çayımı kahvaltımı ve başladım töreni seyretmeye. İşte benim Oscar izlenimlerim.

Öncelikle şunu bir özet gibi söylemeliyim. Bu sene bence filmler açısından zayıf ancak Akademi ve tören açısından tarihi bir yıldı. Gelelim nedenine :)

Bu senenin Oscar' ına damgasını vuran ve bu seneyi bize en çok hatırlatacak şey Leonardo DiCaprio' nun senelerdir alamadığı Oscar heykelciğine nihayet kavuşup kavuşamayacağı gibi görünse de bence bu sene Akademi tarihine en sosyal içerikli töreni düzenleyerek damgayı vurdu.







Oscar adayları açıklandığında ortaya çıkan siyahi aday olmaması durumunun alevlendirdiği ırkçılık tartışmaları genişleyerek aslında film endüstrisinde çeşitliliği desteklemeyen ve tüm ırklara, cinslere fırsat eşitliği sunmayan katı bir yapısı olduğu, "beyaz adam" değilseniz şansınızın nasıl dramatik şekilde düştüğü gibi konularda açılım yaparak büyüdü de büyüdü.  Bunlar ülkemiz basınına pek yansımasa da Amerika'da ciddi bir ses buldu kendine.

Törenin açılışı ile beraber Akademinin de artık bu konu ya da belki başka bir bakış açısıyla baskıya sessiz kalamayacağı anlaşıldı. Sunucunun sunum performansı pek tatmin edici olmasa da bir siyahi olarak yaptığı konuşmanın ana vurgusu ayrımcılıktı. Tören boyunca devam eden espriler, klipler ve sunumlar hep bu konu odaklıydı.






Şimdiye kadar genelde bu tür konulara deyinen filmlere ödül vererip araya da bir kaç üstü örtülü espri sıkıştırmaktan öte sosyal tavır göstermeyen, genelde dolaylı ifadeyi tercih eden Akademi bu sene kendini aşarak törenin ana konseptini ayrımcılık olarak belirlemiş ve direk bu konuya odaklanmıştı. Ancak asıl vurucu nokta törenin en heyecanlı noktasında da Akademi Başkanı Cheryl Boone Isaac' in yaptığı konuşma ile üyelerine tavrını ve talebini resmen deklare etmesi oldu bence. Benzeri yaşanmış mıdır bilemiyorum, bilen varsa iletsin lütfen ancak benim hatırladığım hiçbir törende böylesi bir konuşma yer almamıştı.


Boone Isaac'in tüm salonu "sizden, hepinizden bahsediyorum" diyerek olaya dahil ettiği, orijinalini aşağıda bulabileceğiniz ve bence son derece başarılı konuşması için şu iki cümlenin fikir vereceğini düşünüyorum. Birebir çeviri değildir ancak kelime dizimleri farklı olsa da ifade olarak söylediklerinden alıntıdır.

- Sinema endüstrisi de seyircisi kadar çeşitli olmalıdır.
- İş burada kafa sallayıp onaylamakla bitmiyor, bizler yaptığımız işlerde tavrımızı koyup aksiyona geçmeliyiz ki işler değişsin







Törende gerçekleşen bir diğer  Lady Gaga' nın showuydu. Bu tanımın sizde bambaşka şeyler çağrıtırmasına izin vermeyin. Tanındığı çılgın yönünün aksine güçlü kadın ve iyi şarkıcı kimliklerini takınmış şekilde gerçekleştirdiği showunun en vurucu kısmı şarkının sonunda sahnede kendisine katılan "cinsel saldırıya uğramış" kişilerden oluşan koroydu.


Akademinin ayrıcımcılık ve ezilenlerden yana gösterdiği bu güçlü tavrın yanı sıra ödül alanların da güçl mesajları vardı ve sanırım en büyük vurgu "insan oğlunun çevreye verdiği zarar" konusunaydı. Mad Max filminin çeşitli ekiplerinden, Leonardo DiCaprio'ya kadar bir çok kişi iklim değişikliği ve çevreye insan eliyle verilen zarara dikkat çekti.








Buna bir de dolaylı mesajları ekleyelim ki bence Spotlight filmine verilen En İyi Film Oscar'ı tam da böyle bir günah çıkarma ödülüydü. Evet filmi seyrettim, evet konu çok vurucuydu ancak kurgu, oyunculuk, yönetmenlik,ses, efekt, görüntü,kostüm ya da aklıma gelen sinema ile ilgili  gelebilecek hiçbir açıdan benzerlerinden hiçbir farkı yoktu. Buna rağmen En büyük Oscar'ı o aldı. Bu da Akademinin sıkça yaptığı dolaylı tepki gösterme vakalarından biriydi bence.

Bütün bunlar bir araya geldiğinde gözardı edilemeyecek yoğunlukta bir sosyal mesaj bombardımanıydı bence bu seneki Oscar Töreni. Eminim Amerikalı kendi işine gelmeyeni yapmaz, bu da bu zamanın iyi satanı diyenleriniz çıkacaktır, doğru da olabilir ancak yine de böylesi büyük bir kitleye ulaşan dünya çapında bir yayında eğlencenin yanında bu konulara yer açılmış ve önem verilmiş olması bile önemli bir hareket bence.








Filmlere gelirsek Spotlight' ın En İyi Film Oscar'ını alması dışında önemli bir sürpriz yoktu bence. En İyi Erkek Oyuncu yarışında Eddie Redmayne' e yazık oldu demeden de geçemeyeceğim.

Gelelim Oscar'ın olmazsa olmazına :) Bir bayan olarak tabii ki kıyafetlere kayıtsız kalmadık.


İşte benim favorilerim :





Bunlar da çok yazık olmuş dediklerim ki beni en çok hayal kırıklığına uğratan Heidi oldu :(










19 Şubat 2016 Cuma

Affet bizi Sabahattin Ali!







Sabahattin Ali en sevdiğim yazarlardandır. Eh bir de memleketlim, Eğridere'den. Tüm romanlarını okumuşumdur, belki birden bile fazla. Kızının yazdığı yukarıdaki kitabı ise basılır basılmaz almış ama nedense okumamıştım. Geçen hafta elime aldım ve bitirene kadar bırakmadım.

Sabahattin Ali ile ilgili çok daha kapsamlı araştırmalar var mutlaka, kitapta da bunlardan alıntılar var. Yine de en yakınından ona bir bakmak farklı bir duygu yaratıyor.

Fakat benim bahsetmek istediğim asıl konu tam olarak ne bu kitap, ne de Sabahattin Ali. Kitabın sondan bir önceki bölümü olan "Sonun başlangıcı ve Marko Paşa" bölümünden gözüme çarpan bir bilgi ve beni düşünmeye yönlendirdikleri.








Bu bilgiye gelmeden kısaca Marko Paşa'dan başlayalım. Marko Paşa bir mizah dergisi. Sabahattin Ali' nin sahibi olduğu, kendisi ile beraber Aziz Nesin, Şerif Hulusi, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz'un yazdığı haftalık olarak çıkan bir dergi.

Dergi 1946-1947 yıllarında 22 sayı olarak basılıyor, sonra kapatılıyor ama ismi değişerek Malum Paşa, Merhum Paşa vs... olarak basılmaya devam ediyor ama biz işin başlangıcında, Marko Paşa olduğu dönemde kalalım. 

Şimdi olayın benim ilgimi çeken kısmına gelelim.

Derginin tirajı Filiz Ali'nin kitapta (sf. 139) yazdığına göre son sayısında 43.000, Vikipedi'ye göre ise 60.000-70.000 düzeyine çıktığı zamanlar olmuş. Biz 43.000'i baz alalım.

Bir diğer bilgi ise derginin İstanbul, Ankara ve İzmir'e dağıtım ve satışı için anlaşılan bayilerin derginin ilk sayısı çıktığı gün hep bir ağızdan fikir değiştirip! "biz bu dergiyi satmayız" demesi. Hal böyle olunca ilk sayıyı Sabahattin Ali ve Aziz Nesin kendi imkanları ile bu illerde belli yerlere ulaştırıyor. O günün şartlarında zaten kaç gazete bayii vardır, kaçı bu tür bir dergi satar siz düşünün. Ama Marko Paşa her hafta basılıyor ve yok satıyor. 

Daha kitabı okurken hangi yıl olduğundan bağımsız, Türkiye'de basılan haftalık bir dergi için 43.000 çok iyi bir tiraj diye geçti içimden. Sonra yılın 1947 olduğunu düşünce daha da çarptı beni bu bilgi ve hemen karşılaştırma yapabileceğim bazı bilgileri araştırmaya başlarım. İşte kabaca bulduğum rakamlar:


Yıl 1947, İstanbul nüfusu 1.107.000, Ankara ve İzmir Nüfusu ile ilgili net kaynak bulamadım bazı yazılardan aldığım bilgiyle Ankara 300.000 civarındaymış, olmaz ama hadi İzmir'de o kadar olsun dedim. Hatta sayılar yuvarlak olsun diye cömert davrandım ve bu üç ilin toplam nüfusunu 2.000.000 kabul ettim.


2.000.000 nüfusa 43.000 adet dergi, yani her 46,5 kişiden biri hafta 1 kere siyasi bir mizah dergisi okuyormuş.


Bugün bu üç ilin toplam nüfusu yaklaşık 25.000.000, Türkiye Nüfusu 75.000.000. Peki bugün Marko Paşa benzeri bir dergi kaç adet basılıyor?

Piyasaya siyasi mizah yapan, Marko Paşa benzeri içerikte dergi var mı diye baktığımda OT Dergi ve Kafa'nın başı çektiğini gördüm. Sanırım en büyük tiraj OT Dergi' ye ait. 2014 için Metin Üstündağ 40 - 45 bin okurdan bahsediyor, 2015' deki bir ekşi sözlük entry'sinde ise  95.000 gibi bir tirajdan söz ediliyor. Maalesef bu rakamı resmi bir kaynaktan teyit edemedim, dergiye mesaj attım ama yanıt alamadım. Sonuçta bonkör davrandım ve 100.000 tiraj yaptığını varsaydım (ki bence abarttım ama olsun). 






Yıl 2016, mahalledeki markette (tüm Migros' larda satılıyor mesela) bile siyasi mizah dergisi satılıyor ve ancak her 750 kişiden biri ayda 1 kere siyasi mizah dergisi okuyor. 

Hadi bunu yine 3 il bazında karşılaştıralım, 75.000.000 olmasında 25.000.000 olsun dağıtımı yaptığımız kitle.

Yani en iyi şartlarda bile ancak her 200 kişiden biri ayda 1 kere siyasi mizah dergisi okuyor.

Şimdi bu duruma, "ama o zaman okunacak çok az şey vardı", "insanların vakti daha çoktu", "televizyon yoktu", "internet yoktu" gibi bahaneler bulanlar olabilir, bulmayın bence! Aynı mantıkla bugün kaynaklara ulaşım kolaylığı, sosyal medyanın reklam gücü gibi bir sürü başka avantaj olduğunu da söyleyebiliriz. Ayrıca televizyon varsa, kapatma düğmesi de var değil mi? 

Mutlaka ki aynı zamanlar ve şartlar değil ama hayatın hep daha ileri gitmesi gerektiği düşünüldüğünde sizce de büyük, çok büyük bir gerilemenin işareti, gittikçe okumayan, düşünmeyen bir toplum olduğumuzun basit bir kanıtı değil mi bu rakamlar?

69 yılda, siyasi mizah okuyan "haftada 46,5 kişiden biri" nden, iyi şartlarda "ayda 200 kişiden biri"ne gerilemişiz.

İnsan bu uğurda ölenlerden utanmadan edemiyor. Affet bizi Sabahattin Ali...



22 Ocak 2016 Cuma

Kendiyle lüzumundan fazla ilgili insanoğlu






"...Çünkü kendimize bakıyoruz. Lüzumundan fazla kendimizle ilgiliyiz. Dünyanın geri kalanı sanki çektiğimiz selfielerde sığdığı kadarıyla küçük bir manzara parçası..."



Düşünen kadınları seviyorum, beni düşündüren kadınları daha da fazla. Ece Temelkuran ikisini de yapmayı başarıyor. Gazete yazıları dışında sadece 2 kitabını okudum 'Ağrı'nın Derinliği ve Düğümlere Üfleyen Kadınlar ikisini de çok beğenmiştim. Neden daha fazlasını okumadığım garip bir bilinmez.

Bugün bir TED videosunda karşılaştık kendisiyle. Farkındayım yazılarımın çoğunda TED konuşmalarından bahsediyorum ancak her biri bir diğerinden çarpıcı ve ilham verici bu konuşmalardan etkilenmemek elimde değil. Ve maalesef beni heyecanlandıran şeyleri illa ki birilerine anlatma ve bu heyecanı bulaştırmak isteme gibi kötü bir huyum var :) Ve lütfen elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, yukarıdaki cümleler ile başlayan bir konuşmayı siz de merak edip dinlemez miydiniz?

İnsanlığın büyük X'i adlı konuşma da önümüzdeki yüzyılda sosyal ve politik olarak nasıl bir değişim yaşayacağımız, nereye doğru evrileceğimiz konusunda kendi "kehanetlerini" kısaca özetliyor Temelkuran. Vakti olsa ne çok şey anlatacağını hissettiğiniz, tadımlık bir konuşma aslında. Çok büyük bir konuyu çok kısa zaman sıkıştırma çabasından dolayı bazı noktalarda tökezlese de üzerinde düşünecek çok fazla şey bırakıyor geriye.

Zamanınız varsa konuşma yazının sonunda, benim vaktim yok derseniz en azından şu cümlelere bir göz atın derim...


"Önümüzdeki yüzyılın en büyük ahlaki sorunsalı, insanoğlu için en büyük soru şu olacak: 'İnsanoğlu olarak beceriksizliğimizi kabul edip buradan gidelim mi? Yoksa kalıp bir daha deneyelim mi?'"


"...oysa sosyalizm çok basit bir şey, söylüyorum: rekabet yerine dayanışma, hırs yerine yaşam coşkusu, sahip olmak yerine olmak, korku değil sevgi, ama tabii en önemlisi tek başına değil hep beraber!"


 "'Andulisia Reloaded' ya da 'Endülüs Yeniden'... Yıllar yıllar yıllar önce insanlığın doğusuyla batısı birbirine değdi ve oradan insanlığın en güzel fikirleri, en güzel şarkıları, en güzel şiirleri ve en güzel şarapları çıktı, Endülüs..."


"Bu yaz sahillerde 'self-help' kitapları yerine sosyalizm okuyun, çünkü önümüzdeki dönemde 'trend topic' bu olacak arkadaşlar"








Hepinize keyifli bir hafta sonu, eğitim dünyasının bir parçası olanlara da bol dinlenceli bir yarıyıl tatili diliyorum.

Belki bu tatilde siz de kendiniz ve çocuğunuz için bir kaç TED videosu seçip ilhamlarınızsınız :)





15 Ocak 2016 Cuma

Oscar maratonu başlasın







Evet, yılın film dünyası açısından en heyecanlı zamanlarından biri daha geldi çattı. Amerikan filmleri ilk tercihiniz olmasa bile bu yarışa duyarsız kalmak zor.

2016 yılı için yarışmanın adayları geçtiğimiz günlerde açıklandı. Ben de geçen sene de yaptığım gibi bu filmlerden en çok merak ettiklerimden hemen bir seçki yaptım bile. İşte fragmanları ile benim öncelikli seyredilicekler listem :


Listemin başında Fransa adına yarışsa da Türk ve kadın bir yönetmenin filmi olduğu ve bizi anlattığı için Mustang geliyor.







 Devamında ise En İyi Film adayları arasında yer alan Room, Spotlight, Bridge of Spies, The Martian var


Doğrusu bu filmlerden en çok Room'u merak ediyorum, çok ilginç bir konusu var ve buraya kadar geldiğine göre iyi de işlenmiş olmalı diye düşünüyorum.









Spotlight ve Bridge of Spies'ı daha çok güçlü adaylar olduğu için merak ediyorum, yoksa konuları fazlaca Amerikalı :)












The Martian'ı ise nedense çok eğleneceğimi düşünerek seyretmek istiyorum.









En iyi Belgesel Kategorisinden The Look of Silence  çok çarpıcı bir konuyu işlediği için listeme dahil oldu. Kendinizi asla içinde bulmak istemeyeceğiniz bir dram. Hayal kırıklığı yaratmayacağını düşünüyorum.

Aslında bu kategoride yer alan Amy de şarkıcıyı çok çok sevdiğim için seyretmek istiyorum. Erken ölümünn müzik dünyası için büyük bir kayıp olduğuna inanıyorum. Ancak yine de hemen seyretme merakı yaratmıyor nedense. Bir vakit bulduğumda seyredilebilir sanki.









ve son olarak Animasyon Kategorisinden den Anomalisa var. Inside Out'u seyretmiştim. Doğrusu fragmanlarına bayılmıştım, çok eğleneceğimden emindim ama film beni hayal kırıklığına uğrattı. Yani malzeme o kadar zenginken bence sönük kalmış ve fazla didaktik bir hale bürünmüş diye düşünüyorum.









Cuma günü gelmiş ve haftasonu tatili neredeyse başlamışken, film seyrederek bir kaç saat geçirmek rahatlamak için hoş olabilir ne dersiniz?

Sizler hangilerini çok merak ediyorsunuz? Hangilerini izlediniz ve mutlaka izlememi tavsiye edersiniz?


2016 yılı Oscar Adayları 


En İyi Yabancı Film: 
Embrace of the Serpant
Mustang
Son of Saul
Theeb
A War


En İyi Film: 
The Big Short
Bridge of Spies
Brooklyn
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant
Room
Spotlight

En İyi Erkek Oyuncu: 
Bryan Cranston - Trumbo
Matt Damon - The Martian
Leonardo DiCaprio - The Revenant
Michael Fassbender - Steve Jobs
Eddie Redmayne - The Danish Girl

En İyi Kadın Oyuncu:  
Cate Blanchett - Carol
Brie Larson - Room
Jennifer Lawrence - Joy
Charlotte Rampling - 45 Years
Saoirse Ronan - Brooklyn

En İyi Yönetmen: 
Adam Mckay - The Big Short
George Miller - Mad Max: Fury Road
Alejandro G Inarritu - The Revenant
Lenny Abrahamson - Room
Tom McCarthy - Spotlight

En İyi yardımcı Erkek Oyuncu: 
Christian Bale - The Big Short
Tom Hardy - The Revenant
Mark Ruffalo - Spotlight
Mark Rylance - Bridge of Spies
Sylvester Stallone - Creed

En İyi yardımcı Kadın Oyuncu: 
Jennifer Jason Leigh - The Hateful Eight
Rooney Mara - Carol
Rachel McAdams - Spotlight
Alicia Vikander - The Danish Girl
Kate Winslet - Steve Jobs

En İyi Sinematografi: 
Carol
Hateful Eight
Mad Max: Fury Road
The Revenant
Sicario

En İyi Orjinal Şarkı: 
Earned It - 50 Shades of Grey
Til It Happens To You - The Hunting Ground
Writings On The Wall - Spectre
Manta Ray - Racing Extinction
Simple Song 3 - Youth

En İyi Belgesel: 
Amy
Cartel Land
The Look of Silence
What Happened Miss Simone?
“Winter on Fire: Ukraine’s Fight for Freedom”

En İyi Kostüm: 
Carol
Cinderella
The Danish Girl
Mad Max: Fury Road
The Revenant

En İyi Ses Kurgusu: 
Mad Max : Fury Road
The Martian
The Revenant
Sicario
Star Wars: The Force Awakens

En İyi Ses Miksajı: 
Bridge of Spies
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant
Star Wars: The Force Awakens

En İyi Kısa Belgesel:
Body Team 12
Chau Beyond the Lines
Claude Lanzmann
A Girl in the River
Last Day of Freedom

En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı: 
Mad Max: Fury Road
The 100-year-old Man Who Climbed Out of the Window and Diasappeared
The Revenant

En İyi Kısa Film: 
Ava Maria
Day One
Everything Will Be Okay
Shok
Stutterer

En İyi Kısa Animasyon Filmi:  
Bear Story
Prologue
Sanjay’s Superteam
World of Tomorrow
“We Can’t Live Without Cosmos”

En İyi Animasyon Filmi: 
Anomalisa
Inside Out
Shaun the Sheep
Boy and the Wild
When Marnie Was There

En İyi Görsel Efekt: 
Ex Machina
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant
Star Wars: The Force Awakens

En İyi Film Kurgusu:  
The Big Short
Mad Max: Fury Road
The Revenant
Star Wars: The Force Awakens
Spotlight

En İyi Yapım Tasarımı: 
Bridge of Spies
The Danish Girl
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant

En İyi Uyarlama Senaryo: 
The Big Short
Brooklyn
Carol
The Martian
Room

En İyi Orjinal Senaryo: 
Bridge of Spies
Ex Machina
Inside Out
Spotlight
Straight Outta Compton

En İyi Film Müziği: 
Bridge of Spies
Carol
The Hateful Eight
Sicario
Star Wars: The Force Awakens




14 Ocak 2016 Perşembe

Sapkın Sratejiler






Sizi bilmem ama ben problemlerle karşılaşmaktan, planlarımda bir pürüz çıkmasından, yolumda keyifle giderken önüme engeller çıkmasından nefret ederim. Kolay uyum sağlayabilen bir insan olmama rağmen bir problem, bir engelle karşılaştığım zaman inanılmaz paniklerim. Panik duygusunu izleyen his arkama bakmadan kaçmak isteği olur. Ancak hırslı ve kaçmayı gururuna yediremeyen yapım yüzünden kalırım. Yiğitliğe bok sürdürmemek için sakin görünmeye çalışırım ama içimde ki "gitmek istiyoruuummm" diye sızlanan çocuk sayesinde allak bullak ve paralize olmuş hissederim. Tüm bu hisler içinde bir çözüm bulmak asla mümkün olmayacakmış gibi gelir ve bu hal beni daha da panikletir.

Bugün seyrettiğim şu TED videosu sayesinde biraz obsesif, çokça da rasyonel olan yanımın aslında problem çözüm sürecinde bana hiç yardımcı olmadığını bir kere daha anladım. Bu tür durumlarda iç güdülerimden yükselen sesleri kısmanın akılcı davranmaktan uzaklaşmanın aslında hiç de fena bir fikir olmayabileceğini farkettim.

Bazen büyük bir problemle karşılaştığımızda problem anında hissettiğimiz kaos öyle büyük oluyor ki yaptığımızı yapabileceğimiz başka bir yol olduğunu unutuveriyoruz. Zihnimiz bizi güvende tutmak için en iyi bildiğimiz, en çok yaptığımız ve en güvenli yola bizi yönlendiriyor. Oysa zaten onu denedik ve olmadı. Ya da bu durum bildiklerimizin çok ötesinde. Ee o zaman ne yapacağız? Kendimizi kıramadığımız bir döngünün içinde buluveriyoruz. Debelendikçe panik artıyor. İşte eğer bu noktada sizi çok rahatsız etse de, nefret etseniz de, hiç bir fayda sağlamadığına inansanız da "hiç alakası olmayanı" denemek tahmin edebileceğinizden daha iyi bir yöntem olabilir.







Brian Eno ve Peter Schmidt' in 1975 yılından beri kullandığı ve Yanal Düşünme (Lateral Thinking) yönteminin bir uygulaması olarak görülen Oblique Strategies buna güzel bir örnek.
Oblique Strategies' in türkçe çevirisini bulamadım, ama konuya ilgi çekmek adına "Sapkın Stratejiler" adını seçiyorum :)

Oblique Strategies / Sapkın Stratejiler aslında bir grup kart. Kartlarda yukarıda tarif ettiğim bir "tıkanma" durumunda normalde yapmayacağınız, yapmayı bile düşünmeyeceğiniz öneriler var. Brian Eno müzisyen olduğu ve yöntemi bu alanda geliştirdiği için oradan bir örnek verelim. Mesela bir albüm kaydediyorsunuz ve bir şarkıda geldiniz takıldınız. Olmuyor ilerleyemiyorsunuz. İşte burada kartlar devreye giriyor ve diyorki : "tüm çalgıcılar enstrümanlarını birbirleri ile değiştirip bu şekilde çalsın" ya da "bu durumda yapacağınız tüm şeylerin tümünü uzun ve sıkıcı olsa da bir liste haline getirin ve listeye yazdığınız en son şeyi yapın"

Böylece somut düşünme çemberini kırıp beyninizin daha önce girmediğiniz kıvrımlarını ziyaret etmeye başlayabiliyorsunuz. Ve şaşırtıcı olan şu ki araştırmalara göre bu tür bir yöntem başarı oranınızı büyük oranda arttırıyor. Meğer annelerimizin böyle anlarda "çık bi dolaş" demesinin bir hikmeti varmış :)

Videoda, aslında tercih etmeyeceğimiz ortamların, kişilerin ya da durumların bizde sıkıntı ve gerginlik yaratmasına rağmen düşünme sürecimizde gözle görülür bir fark yarattığı ve bizi problem çözme ve yaratıcı olma konusunda tahmin bile etmediğimiz noktalara getirdiği üzerine çok güzel örnekler var. Temposu diğer TED videolarına göre bir miktar düşük olsa da anlatılan o kadar ilginç ki seyretmenizi şiddetle tavsiye ederim.






Bu arada Sapkın Stratejiler kartlarını kullanmak için illa bu kartları almanıza gerek yok. Kartlara ulaşabileceğiniz internet siteleri ve telefonunuza indirebileceğiniz uygulamalar mevcut.

Önümüze çıkan ilk fırsatta bu yöntemi denemeye ne dersiniz?


NOT: Sadece başlığa kanıp yazıyı bambaşka beklentilerle okumadınız umarım :) Eğer öyleyse üzgünüm ama iyi tarafından bakın yeni birşey öğrendiniz ;)


12 Ocak 2016 Salı

Yeni yıl kararlarınızda kararlı mısınız?






Yılın ilk günleri herkes yeni yıl kararlarını aldı ve sosyal medyanın çeşitli mecralarında bunlar duyuruldu. Şimdi geldi o kararları uygulamaya. İşte zor olan kısım bu :)

Yeni yılın alkollü ve umut dolu sarhoşluğunu atlatır atlatmaz aldığımız kararların uygulamasına geçtiğimizde ne kadar başarılı olabiliyoruz? Kaçımız aldığı ilk gazla yılın 3. günü uygulayabildiği kararları 3. haftasında da uygulamaya devam ediyor? Peki 3. aya gelince neler olacak?

Şahsen ben ciddi sürdürülebilirlik sorunu olan biriyim. Çok zor alışkanlık edinirim. Bu bana bir yandan esnek ve her ortama kolayca adapte olabilme yetisi sağlarken, diğer yandan ancak sürekli olduğunda fayda sağlayabileceğim olaylardan minimum ya da hiç fayda sağlayamama sebep olur.

Örneğin, oldum olası düzenli spor yapamam. Yani şöyle her gün yarım saat yürüyüş ya da egzersiz yapan bir insan olamadım hayatım boyunca. Dönem dönem gaza gelir o kısa dönemde hedef koyar ve o hedef için kendimi parçalarım, gören beni irade abidesi sanır ama durum öyle değildir. Hırslı ve başarı odaklı kişiliğim sayesinde inat eder, kısa süreli hedefi yakalar ama orada bırakırım :(

Eşim bu durumuma senelerdir şu öneriyi getirir, "Güzelim! Her gün 1 saat spor yapacağım diye yola çıkarsan yapamazsın, gözünde büyür, üçüncü gün bırakırsın. Sen önce günde 10 dakika spor yapmayı hedefle, alışkanlığın gelişsin, sonra zaten gerisi gelir". Ama bendeniz ya hep ya hiççiyim ya, onun bu önerisine "10 dakika spordan ne olur, daha ısınmadan biter, yaptığın bir işe yaramaz, yapacaksan en az 1 saat olmalı" diye karşı çıkar ve sonunda günde 10 dakika bile spor yapamayan ama her allahın günü o gün de hiç spor yapamadığım için kendimi paralayan biri olarak yaşar dururum.

Geçen hafta bloglar arasında dolaşırken Barış Özcan'ın şu yazısını okuyunca (yazıyı okumaya üşenecekler için videosu aşağıda) bir an durdum ve bu zevki ona tattırmamak için başımı kaldırıp sevgili kocama "Sen bana söylemiştin!" dedim. Anlamadı tabii garibim :)

Ben de kendimi tutamadım ve okuduğum yazıyı anlattıp, dedim ki "bu sene başlamış olabilir, yılın ilk günü yeni bir şeye başlama ritüelini de kaçırmış olabilirim ama ilk fırsatta bu yöntemi uygulayacağım".








Sonuçta alışkanlık edinmek amaçlı Zinciri Kırma yöntemini uygulamaya karar verdim ve bu sene için şu hedefi belirledim: "Her gün, günde 10 dakika fiziksel egzersiz yapacağım". Canım o gün ne isterse, powerwalk, dışarda yürüyüş, yoga, pilates, yüzme, ne olursa. Ancak bunu mutlaka her gün yapacağım, zinciri kırmayacağım!

Bugün Barış Özcan'ın yazısında verdiği takvimi biraz kendime göre kızsallaştırıp :) bastım, duvarıma astım. Zincirin ilk halkasını da yaptığım 15 dakikalık powerwalk sonrası işaretledim, darısı gelecek günlerin başına.

Siz de benim gibi alışkanlık edinmekte zorlanıyorsanız, büyük lokma olarak gördüğünüz için başlayamadığınız işler varsa ya da tam yapacağım diye hiç yapmıyorsanız Barış Özcan' ın yazısını okumanızı ve Zinciri Kırma yöntemini amacınız doğrultusunda değerlendirmenizi öneririm.



Not: Bu da benim biraz daha renkli zinciri_kırma takvimim :)




11 Ocak 2016 Pazartesi

Adımı unutmanın eşiğinden - Digital Demans






Son zamanlarda çok ciddi unutkanlık çekiyorum. Yapacak ya da alacaklarımı bir yerlere yazmazsam hemen unutuyorum, hatta bazen aklıma gelme anı ile kalem kağıda ulaşma anım arasında kaybettiklerim oluyor. Listeye yazmadığım bir şeyi marketten çıktığımda almışsam, onu kesin son 3-4 market alışverinde almam gerekiyordur ama unuta unuta o güne kadar alamamışımdır.

Artan bu unutkanlığım sırasında unutkanlığımı incelemeye başladım. Bir yandan saçma ve zor şeyleri hatırlayabiliyorken, diğer yandan kısa süre hafızamda tutmam gereken şeyler konusunda çok kötüydüm. Örneğin ilk defa duyduğum zor bir terimi ya da bir kişi adını günler sonra bile hatırlayabiliyorken, özellikle sayıları çok hızlı unutuveriyordum. Örneğin bir tv programı seyrediyoruz sunucu yanındaki kişinin yaşını söylüyor "46" diye. Aradan 5 sn ye geçmeden o anı kaçıran eşim soruyor "kaç yaşındaymış"? Zınk!!! "x6" demek istiyorum :) 6 tamamda başı neydi? 46 mı 56 mı bir an emin olamıyorum. 2 hane 5 saniyede uçup gidiyor. Hal böyle olunca Alzheimer ya da demans türü hastalıklardan ürktüm.

Still Alice adlı filmi seyrettiniz mi bilmiyorum. Bu filmde bir Dil Profesörü kadının genç yaşta genetik tip olarak tanımlanan nadir bir Alzheimer türüne yakalanması ve hastalığın seyre esnasında yaşadıkları anlatılıyor. Bu filmde bir Scrabble sahnesi var. Kızı ile scrabble oynuyorlar ve tabii kadın dil bilimci olduğu için kızı ile aralarında çok karmaşık kelimeler bulmak konusunda bir rekabet var. Bu sahnede kadın çok iyi bildiği bir kelimeyi hatırlayamıyor ve o an nasıl takıldığını görebiliyorsunuz. Ben de bu tür anlar yaşar oldum. Çok iyi bildiğim bir kelime mesela "derz". Fayans döşemek ile ilgili biriyle konuşuyoruz ve "derz" demem gerekiyor ama bu çok iyi bildiği kelime dilime gelmiyor, orada zihnimde bir yerde ama ulaşıp tutamıyorum. Çok sinir bozucu...

Sonra bir gün bir haber okudum, Amerika'da filmi seyreden bir kadın kendisinde de aynı belirtilerin olduğunu görüp muayeneye gittiğinde kendisinde de aynı tür Alzheimer olduğunu keşfetmiş. Dınınınııın :) Haberde kendimi gördüm sandım.

Bir yanım okuduğım şeylerden gereğinden fazla etkilenip kendimi hastalık hastası noktasına getirmek istemezken diğer yanım babaannemin bir beyin tümörü olduğu ve beyin kanaması yüzünden sıkıntılı zamanlar geçirdiğini düşünüp olay Alzheimer ya da demans olmayabilir ama bir kontrolden de geçmek lazım sanki diyip duruyordu.

Bu dönemde zihnimi test etmek için telefonuma birkaç tane de zihin egzersizi/testi içeren uygulama indirdim. Lumosity ve Brain Trainer en sevdiğim iki tanesi oldu. Neyse :) egzersizleri/testleri yapmaya başladım, Lumosity çok yönlü, görseli zengin, ilk bakışta kolay gelen, zor çalışmalarla dolu bir uygulamaydı ama yine de çok kötü gitmiyordu. Brain Trainer' da ise daha matematiksel ve hafızaya yönelik çalışmalar vardı. Bunlardan biri standart kart eşleştirmeydi, 4x4 (ya da senin seçtiğin daha büyük boyutlar ben en basitini seçmiştim :( ) bir tahtada aynı anda ikişer kart açarak eş şekilleri bulmaya çalışıyorsun. Kaç kere denedim bilmiyorum %60 ın üstüne çıkamadım :( Yapamadıkça panikledim. Panikledikçe dağıldım falan derken kaçma hissi ile başka bir egzersize geçtim. Bunda ise 3 isim ve bunlarla eşleşen 4 haneli 3 telefon numarası var. Bunları yaklaşık 10-15 sn ekranda gösterip sonra tek tek isimleri sorum telefon numaralarını söylemeni istiyor. Bu çalışmayı defalarca yapsam da aklımda tuttuğum ilk numaradan sonra hep çuvalladım. Yani başarı oranım %30'un üstüne çıkamadı. Bu noktada paniğim o kadar arttı ki anlatamam.

Baktım panik beni yiyip bitirecek ertesi gün hemen beyin cerrahı bir tanıdığı arayıp durumu anlattım ve acil muayene olmak istiyorum diye tutturdum. Sağolsun hemen bir MRI randevusu ayarladı ve cuma günü gidip MRI'ımı çektirdim. Sonuçlar pazartesi çıkacak.

Her önemli bir test yaptırmış ve sonucunu bekleyen kişi gibi gerginim. Ancak bugün bu gergin bekleyişin ortasında Digital Demans olarak tanımlanan bir unutkanlık türünü anlatan bir gazete haberi ile karşılaştım. Bilmediğim şeyleri anlatmadığı halde içinde bulunduğum hali o kadar güzel tarif ediyordu ki ciddiye almadan geçemedim.

Özetle akıllı telefon ve internet kullanımına bağlı dikkat eksikliği ve yakın bellek kullanımının azalması sebebiyle yaşanan unutkanlığa deniyormuş, Digital Demans.

Uzmanlar, eskiden ihtiyaç sebebiyle aklımızda tuttuğumuz telefon numarası, alışveriş listesi, adres benzeri bilgilerin yakın hafızamızı geliştirdiğinin, akıllı telefonların yaygın kullanımı sebebiyle artık bu tür bilgilerin yakın hafızada tutulmadığı dolayısı ile beynin bu noktada zayıfladığını söylüyor.








Bir diğer nokta internet ve akıllı telefonların bizi ise kısa süreli tüketimlere yöneltemesi (facebook girdileri, instagram da fotoğraf bakmak, kısa mesaj yazmak/okumak gibi) ve bu uyaranlar arasında hızla dolaşıp birinden diğerine hızla atladığımız için konsantrasyon bozukluğu da yaşıyormuşuz. Kitap okumak gibi uzun süreli faaliyetlerde azalma sadece bu aktiviteye ayrılan zamandan değil aynı zamanda bizlerin tüketim alışkanlıkları yüzünden de ciddi oran da azalıyormuş.

Bir de manyetik kirlilik var ki, bunu zaten çok iyi biliyoruz. Çevremizdeki 20 milyonluk bir şehir dolusu sinyal yayan cihaz var. Bunların etkisini göz ardı etmek imkansız.

Sonuçta bunların çoğu bilmediğimiz şeyler değil ancak artık bu kadar yaygınlaşmış ve bir hastalık olarak isimlendirilmeye başlanmışsa olayı ciddiye almak lazım demektir. Bahsedilen belirtilen hepimizin bilmesine hatta yaşamasına rağmen normalmiş gibi kanıksadığımız ve ancak canımızı yakacak bir noktaya geldiğinde aksiyon aldığımız şeyler. Dolayısı ile durumu fazla normalleştirmenin tehlikesini anlamak lazım.

Sonuçta benim çektiğim sıkıntılar pekala bu sendromun belirtileri de olabilir. Umarım ki yarın testlerin sonucu temiz çıkacak ancak olay onların temiz çıkması ile bitmeyecek. Temiz çıksın ya da çıkmasın Digital Demans konusunu da pas geçemeyeceğimin farkındayım.

Öyleyse bundan sonra ki hedefim şu yazımda bahsettiğim gibi akıllı telefonların sadece sosyal ilişkilerimi etkilemeyecek şekilde kullanımını sınırlamak değil aynı zamanda diğer etkilerini de minimuma indirmek için kullanımı azaltmak olacak.

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizin de böyle şikayetleriniz var mı? Akıllı telefon kullanımı konusunda düşünceleriniz neler?


Güncelleme : MRI temiz çıktı, digital demans baş şüpheli koltuğunu sağlamlaştırdı :)



9 Ocak 2016 Cumartesi

Hepimiz öleceğimizi biliyoruz, bilmediğimiz ne zaman öleceğimiz...







Hepimiz öleceğimizi biliyoruz, bilmediğimiz ne zaman öleceğimiz.

Peki, diyelim ki ölümcül bir hastalığa yakalandık ve ölüm artık bize daha yakın ama hala kaç günümüz kaldığını bilmiyoruz. 

1 gün mü, 1 ay mı, 1 yıl mı yoksa 10 yıl mı? 1 ay kaldıysa tüm zamanımı ailem ve sevdiklerimle geçirmeye adarım, 1 yılım varsa bir kitap yazmya başlayabilirim, 10 yılım varsa kariyerimdeki iş tekliflerini değerlendirmeye başlarım. Kalan zamanımda ne yapacağımı bilmek için ne kadar zamanım kaldığını bilmeliyim! "Günü yaşa" öğretisi bu noktada pek de anlamlı gelmiyor, geriye kaç günüm kaldığını bilmeden bugünümle ne yapacağımı nasıl bilebilirim ki?

Doktoruma ne kadar zamanım kaldığını soruyorum, "sana ne kadar zamanın kaldığını söyleyemem, kalan zamanında yapmak istediklerinden hangisi senin için en anlamlı olduğuna sen karar vermelisin" diyor. 


Bizim için neyin daha anlamlı olduğunu düşünmek için ölüm kapımıza dayanmasını mı beklemeliyiz?

 a Cup of Jo adlı blog sayesinde tanıştığım, 36 yaşında ileri seviyede akciğer kanser ile savaşan ve geçen sene ölen Dr. Paul Kalanithi' nin hikayesinden çok etkilendim.

Kendisi de doktor olan Paul teşhis koyulduktan sonra bir doktordan hastaya dönüşmesini ve yaşadıklarını anlattığı iki makale ve bir de kitap yazmış.







Geçtiğimiz günlerde basılan bu kitabın NY Times' da yayınlanan değerlendirmesine bir göz atayım diye başladığım okuma, bir yazıdan diğerine atlayarak devam ediverdi.

Değerlendirme yazısındaki alıntılardan ve önceden küçük bir kısmını bildiğim hikayenin kahramanlarından o kadar etkilendim ki Paul' un yazdığı iki makaleyi (1-How Long Have I Got Left? 2-Before I go) ve ölümünden sonra eşi Lucy'nin yazdığı bir diğer makaleyi bir çırpıda okuyuvermişim.

Bir insanın yaşayabileceği en zor durum ölümle burun buruna olmak olsa gerek. Ancak Paul ve Lucy böylesi yıkıcı bir zamanda bile yaratıcı, fayda üretmeyi başaran ve başkalarına ilham olabilecek şeyler yapmayı başarmışlar.  Böyle insanlar bende sonsuz bir hayranlık ve büyük bir saygı uyandırıyor.

Bir cumartesi gecesi için fazla karamsar görünse de, yaşamın kıymeti ölümle test edilmeden ilham alabileceğimiz bu yazılara bir göz atmanızı öneririm..




Not 1:  Bu arada akciğer kanserinin sigara içmeyen gençler arasında tahmin edilenden çok daha yaygın olduğunu belirtip, bu konuda farkındalığımızı arttırabilecek bazı bilgi ve yazılara şuradan ulaşabileceğinizi eklemek isterim.

Not 2: Son zamanlarda internet sayesinde haberdar olduğum, uzun zamandır kanserle savaşan bir başka silham verici çift ise Onur ve Ceren, facebook sayfalarından tüm içtenlik ve samimiyetleri ile savşlarını aktarıyorlar. Güncelleme : Onur bugün ölmüş... (12.1.16)

24 Kasım 2015 Salı

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali





Aslolan yaşamın sürdürülebilirliğidir...

İçinde bulunduğumuz mevcut durumu anlamak için bütüncül bakabilmek, sistemleri ve sistemlerin birbiriyle etkileşimini anlamanın önemli olduğunu düşünüyoruz.

Değişim yaratabilmek için çözüm odaklı olmanın ve çözüm üretebilmek için de yaratıcı olmanın etkili olduğuna inanıyoruz.






Bu düşünceleri manifestoları olarak benimsemiş bir grup gönüllü, Sürdürülebilir Yaşam Kollektifi. Gönüllü de yetmez güzel gönüllü demek lazım. Çünkü çok önemli bir konu için bir aradalar ve çalışıyorlar. Yaşamımızın sürdürülebilirliği, yani yarınımızın varlığı ve kalitesi. Çoğumuzun dünyada olup bitenlere çaresizce boyun eğdiği ya da hiç umursamadığı bu günlerde, bu güzel gönüllüler bizim dert etmediklerimizi dert edip, bizim de farkında olmamız, harekete geçmemiz, sorunun parçası olmaktan çıkıp çözümün parçası olabileceğimizi hatırlatmak için var güçleriyle çalışıyorlar. 








Ekip bu amaçla, dünyanın dört bir yanından, yüzlerce film arasından, bütüncül bakış ve yaratıcı çözümler içeren belgesel filmleri bize ücretsiz ulaştırmak için 8 yıldır İstanbul'da Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali' ni düzenliyor. Bu sene ekibin "Siz de yapabilirsiniz" çağrısına kulak verenler sayesinde festival toplam 20 il ve ilçeye ulaşmış. 







İşte bu güzel gönüllü insanların İzmir' in küçücük bir kasabası olan Urla' ya kadar ulaştırmayı başardığı bu festivalin 1 gününe ben de katılabildim bu hafta sonu.








İlkinden sonuncuya birbirinden etkileyici 10 film seyrettim. Bazılarının fragmanlarını buraya da ekledim, vakit ayırıp seyretmenizi çok arzu ederim. Sorunun ve konunun sadece küresel ısınma ve iklim değişikliği olduğunu sananları şaşırtacak çeşitlilikte filmler vardı. Mimariden tarıma, modadan ulaşıma kadar birçok farklı pencereden aynı soruna baktık, hepimiz aynı soruyu sorduk ve aynı sonuca ulaştık: 


Sınırlı bir dünyada 
sınırsız ekonomik büyümeye dayalı 
bir kalkınma modeli
sürdürülebilir midir?

HAYIR!

 O zaman, bir şeylerin acilen değişmesi lazım 
ve 
çözüm ancak kendimizi değiştirmekle mümkün!






Evet, filmler gerçekten sarsıcı, bu konuya yabancı olanlar için uyandırıcı, zaten uyanmış olanlar içinse ufuk açıcıydı. Bulabildiğiniz yerde seyredin derim.  







Bu festivali kaçırmış olabilirsiniz, üzülmeyin;
  • Seneye tekrarına katılabilirsiniz ajandanızın 2016 Kasım ayına hemen bir hatırlatma notu girin!
  • Seyrettikleriniz sizi etkiledi çevrenizdekiler de  seyretsin istiyorsunuz; hemen info@surdurululebiliryasam.org adresine bir posta yazıp festival filmlerinin bulunduğunuz yerde gösterimini nasıl sağlayacağınızı öğrenebilir hatta seneye festivali bulunduğunuz yere taşıyabilirsiniz!




7 Kasım 2015 Cumartesi

Doğal yaşam için doğal ürünler


Uzun zamandır mümkün olduğunca kimyasal kullanmamaya, kullandıklarımızı da olabildiğince doğal ve ekolojik ürün gruplarından temin etmeye çalışıyoruz. Ancak bu hem çok kolay değil, hem de internette onlarcası dolaşan evde kendin yap reçetelerinin çoğu arzu ettiğiniz sonucu vermiyor.

Son zamanlarda, bu uygulamalarıma bir şekilde şahit olup nasıl yaptığımı soran dostlar olunca ben de şimdiye kadar denediğim onlarcası arasında en iyi sonuçları aldığım ve yapımı da kolay olan birkaç tanesini sizlerle paylaşmak istedim.




Bulaşık Makinası Parlatıcısı ve Tuzu

Bulaşık makinasının parlatıcı gözünü sirke, tuz gözünü ise Limon Tuzu ile dolduruyorum ve market ürünlerini kesinlikle aratmayan bir sonuç alıyorum. Sirkeyi bulmak kolay ama ucuz ve yüksek miktarda Limon Tuzu almak daha zor görünebilir. Bu iş içinde yaşadığınız yerde varsa Metro'dan 5 kg lık paketlerde alabilirsiniz ya da benim gibi Eminönü'nde bulduğum şurası gibi bir yerden kargo ile eve teslim sipariş ile satın alabilirsiniz.






Çamaşır Yumuşatıcısı

Uzun zamandır çamaşır yumuşatıcısı satın almıyorum. Çamaşır yumuşatıcısı yerine şu formülü kullanıyorum.

1 lt su
2-3 bardak elma sirkesi (tam miktarına çamaşırlarınızı ne kadar yumuşak istediğinize göre deneyerek karar verebilirsiniz)
20 damla kadar kokulu bir yağ (lavanta, kayısı,yasemin gibi piyasada kolay bulunan yağlardan)

Ben bu karışımı eski bir yumuşatıcı kabında 2-3 lt'lik oranlarda hazırlıyorum. Her kullanımdan önce mutlaka çalalıyorum ki içindeki kokulu yağ iyice karışsın. Ve makina doluysa ben de yumuşatıcı gözünü Max işaretine kadar hazırladığım yumuşatıcı ile dolduruyorum. Çamaşırların kokusu da yumuşaklığı da beni fazlası ile tatmin ediyor. Ayrıca sirkenin dezenfektan etkisini de yadsımamak lazım. Sonuçta hem doğal malzemelerden yapılmış, hem de daha hijyenik sonuç veren bir ürün kullanıyor olmaktan memnun kalacağınıza eminim.

NOT: Ben elma sirkesi bulamadığımda ya da mesela indirimde üzüm sirkesi bulmuşsam :) onu kullanıyorum, koku ve yumuşaklık olarak hiç bir farkı olmadığını söyleyebilirim.





Oda Kokusu

Evin güzel kokmasını seviyorum ancak piyasada satılan oda kokularının ne kadar kanserojen olduğunu okudukça da alıp eve koyasım gelmiyor. Sonunda yumuşatıcı yaparken kullandığım kokulu yağları bu konuda kullanabileceğimi geç de olsa akıl ederek harekete geçtim.

Yukarıdaki gibi dekoratif şişeleri İstanbul'da Eminönü'nde, İzmir'de Kemaraltı'nda bulmak çok kolay. En pahalısı 3-5 TL aralığındaki bu şişelerin içine su ve kokusunu sevdiğiniz bir yağdan 10-15 damla damlattığınızda karışımınız hazır hale geliyor. İçine marketlerde satılan çöp şişlerden de arzu ettiğiniz adedini arzu ettiğiniz boyda keserek içine koyduğunuzda ise tadaaaa harika kokan ve son derece doğal oda kokunuz hazır. Şişeyi nasıl süsleyeceğiniz ise hayal gücünüz ile sınırlı  :)






Sivrisinek Kovucu

Yaz aylarında kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyduğumuz sivrisinek kovucular resmen zehir. Bir de tenimize sıktığımızı düşününce neredeyse kendimi sineklere yedirmeyi tercih eder hala gelmiştim. İşte bu noktada annem bir çözüm bulduğunu söyledi. Bir şişe kolonyanın içine 3-4 dal taze biberiye koyup 1 hafta kadar bekletip teninize sıktığınızda sinekler gelmiyordu. Koca bir yazı bu çözümü bulmanın kısmi mutluluğu ile geçirdik. Kısmi diyorum çünkü kolonya çok uçucu olduğu için sık sık tekrarlamak gerekiyordu.
ve bu kadar tekrar zaten kuru olan ve yaz günü güneşten yanarak daha da kurumuş cildimi fena halde kurutuyordu. Bir sonraki yaz gelmeden bu konu aklıma geldi ve internetten bu konuda bebekler için nasıl bir doğal çözüm önerildiğini araştırdım. Çoğunluk su ve lavanta yağını karıştırmayı öneriyordu. Su cildi nemlendiriyor, yağ özellikle lavanta yağı cildi besliyor, sakinleştiriyor ve ciltten alkol gibi kolay uçmadığı için de daha uzun süre dayanıyordu. Denedim ve çok memnun kaldım. Bu karışımı kişisel bakım marketlerinde kolayca bulabileceğiniz seyahat boyu sprey şişelerine koyarak kolaylıkla yanınızda taşıyabilirsiniz. Denediğinizde memnun kalacağınıza eminim Yumuşacık ve mis gibi kokan bir cilt ise işin kaymağı olacak :)




15 Eylül 2015 Salı

Hint Sinemasına Giriş - 101





Geçen akşam çok sevdiğim bir arkadaşla denize karşı uzoları tokuştururken konu konuyu açıp hint filmlerine oradan da Aamir Khan'a geldi. O ana kadar bu adı hiç duymamıştım ve ne yalan söyleyeyim Hint filmi deyince tüylerim biraz diken diken de olmuştu ama tavsiye edene güvenimden filmlerin adını ilk fırsatta seyretmek üzere kaydettim. Bir de Aamir Khan'dan bahsedilince arkadaşı ilk önce yönetmen sanmıştım ama oyuncuymuş. Aşağıda bahsedeceğim filmlerin yönetmen ve senaristi ise Rajkumar Hirani miş, ki aslında büyük övgüyü kendisi hakediyor.

Neyse biz o geceyi sabaha karşı şişenin dibine yakın bir noktada sonlandırınca, ertesi sabah bendeniz yataktan kolay çıkamadım tabii. Dışarda da bir deli rüzgar, çıksan ne olacak zaten. Sonunda bahanelerim tükenip günün yarısına yakın yataydan dikeye geçebildiğimde ise tüm uzuvların ayrı ayrı isyan ederek uzun süre bu şekilde kalmak istemediklerini ilan ettiler. Ben de hızla kahvaltı niyetine bir şeyler atıştırıp elime kitabımı alıp kanepeye tekrar yatay pozisyonuma geri döndüm. Ancak gel/gör ki ikinci sayfada uyuklamaya başladım. Yok dedim uyumayacağım kitabı bıraktık ipad'i aldım, biraz facebook da dolanayım sonra film seyredeyim derken karşıma çıkan ilk paylaşım Aamir Khan' ın oynadığı PK adlı filmi seyreden bir arkadaşın tavsiyesi olmasın mı? Eh dedim evren bana bir şeyler demek istiyor. Adamın adını 40 yıllık hayatında hiç duyma sonra 24 saat içinde iki ayrı kişi sana adamın filmlerini methetsin. Hayatta herşeyin bir zamanı olduğu doğru. Bu pazar da benim için Aamir Khan sayesinde Rajkumar Hirani filmleri ile tanışma günüymüş.





Hemen açtım ve bir solukta seyrettim PK' yi. Bir uzaylının gözünden inanç/lar/ımız ve tanrı/lar/ımızın nasıl göründüğünün harika bir sorgulaması. Çok hoş, içinde kıvamında Bollywood tadı var, sıkmayacak kadar dans, müzik ve bol kahkaha ama ondan da bol mesajlar ve sorgulamalar.

Filmin ingilizce ya da türkçe altyazılı fragmanını bulamadığım için koymadım buraya ama bence mutlaka seyredin, hele ki sorgusuz sualsiz inançlarımız ile memleketi bu günlere sürüklemişken. Dil, kültür, ırk, ülke farketmeden aslında hep yanlış numarayı aradığımızı, dinle Tanrı'ya yakınlaşmaya çalışırken aslında ondan nasıl da uzaklaştığımızı çok çok güzel işlemiş film.

Filmi o kadar severek seyrettim ki Hollywood filmlerine fazla fazla benzeyen klişe sonu bile beni mutsuz etmedi.


Hemen aynı akşam 3 Idiots'ı da seyrettim. Formül, tarz aynı ama bu sefer konu eğitim sistemi! Yine harika sorgulamalar, yine çıkarılacak dersler.

Uzun lafın kısası ben bu iki film sayesinde harika bir pazar geçirdim. Hem akşamdan kalma kafamı yastıktan kaldırmadım hem de çokça düşünüp, çokça güldüm. Seyredin, pişman olacağınızı sanmıyorum...






20 Temmuz 2015 Pazartesi

Toskana'ya aşık olduğum doğrudur...



Montalcino - by MRA



Aşağıdaki yazıyı Mayıs ayında arayı fazla açmadan yazayım diye onca işin arasında hazırlamaya başlamış ama yayınlamayı beceremeden İzmir'e doğru yola çıkmıştım. O gün bugündür -arada yaptığımız 5 günlük bir küçük kaçamak seyahat hariç- tam zamanlı olarak yerleşme ve eksik tamamlama işleriyle uğraşıyorum.

Neyse fazla uzatmıyor, İzmir hikayelerini başka bir yazıya devredip ve sözü Mayıs'taki yazıma burakıyor ve aradan çekiliyorum :)

--------------------------------

Evet nihayet yuvadayım ama bu sefer de yuva değişimi hazırlıkları başlıyor :) Evet nihayet bize İzmir yolu göründü. Bu hafta sonlanmadan İzmir'e varmış ve son hazırlıklara başlamış olmayı hedefliyorum. Herşey yolunda giderse bu yaz İzmirli olacağız artık.

Mart ve Nisan inanılmaz hareketli geçti. Aslında en baştan başlayıp anlatmak daha iyi olurdu ama en taze seyahatimiz Toskana (İtalya) olduğu ve ahh bizi nasıl da büyülediği için önceliği ona vereceğim :)


Castigllione del Lago - by MRA



Öncelikle şunu söyleyerek başlamak isterim, Toskana gerçekten de dünyaca ünlü olmayı hakediyor. Her köşesi tablo gibi. Gördüğünüz hiçbir fotoğraf abartı değil hatta fotoğrafların çoğunun gerçeğinin hakkını teslim edemediği söylenebilir. Yemyeşil kırlar arasına serpiştirilmiş irili ufaklı çiftlikler, tepelere kondurulmuş masal şatoları gibi orta çağ kasabaları, o güzelim şaraplar ve peynirler... Ahh Toskana'yı sevmemek çok zor bence.
Biz bu tatili her deliğe girip çıkarak gezmek yerine biraz geniş geniş gezmek ve bulunduğumuz yerlerin tadını çıkarıp dinlemek şeklinde kurguladık.



Siena - by MRA


İstanbul'dan Bologna' ya uçup aynı gün araba kiralayarak Siena' ya ulaştık. Hızlı kullanırsanız 2 ama bence en az 2,5-3 saatte alınacak bir yol Bologna-Siena arası. Büyük kısmı otoban kalan kısmı da duble yol olduğundan hiç yorulmadan araç kullanabiliyorsunuz. Sadece İtalyan' lar da hız konusunda bizi aratmayan şöförler bu sebeple sol şeridi kullanmamak akıllıca olabilir :)

Bu arada bizim araç kiralama ve yolculuğumuz benim unutkanlığım sayesinde bolca maceralı oldu. Eşimin rahatsızlığı sebebiyle ehliyeti H sınıfı ve Türkiye' de özel donanımlı araç kullanıyor. Otomatik vitesi çok zorunda kaldığında kullanıyor ancak bu durum onu yorabiliyor ve aslında kasko gibi konularda da sorun çıkarabilecek bir durum. Hal böyle olunca yurtdışına gittiğimizde şoför ben oluyorum. Fakat üst üste yolculuklar ve yorgunluktan olsa gerek bendeniz hiç yapmadığım bir şeyi yaptım ve İtalya'ya giderken ehliyetimi İstanbul' da unuttum. Bunu uçak kalktıktan yaklaşık yarım saat sonra farkedince yaşadığım paniği ve çaresizliği tahmin edersiniz. Arabayı internetten benim adıma kiralamış ve ödemesini yapmıştık bile ama benim ehliyetim yoktu :). Havadaki 2 saatin nasıl geçtiğini hatırlamıyorum bile :)



Siena - by MRA


İşin kötüsü günlerden cumartesiydi ve biz indiğimizde Türkiye için saat öğleden sonra olacak ve birine ehliyeti kargolatmaya bile vaktimiz olmayacaktı. İşte bu kara düşünceler içinde Bologna' ya indik. Allahtan araba kirlama şirketi (Sicily by car) son derece yardımcı oldu. Eşimi ikinci şoför olarak eklediler ve ehliyetinin H sınıfı olmasını sorun etmediler. Benim için de ehliyetimin -allahtan maillerim arasında olan- taranmış halini sisteme tanımlayıp ehliyetim elime ulaştığında kullanabilmem için gereken tanımları yaptılar ve biz arabamızı alıp yola koyulabildik.

Avluyu paylaştığımız komşu ev - Siena - by MRA

Konakladığımız ev Siena - by MRA


Konaklama için Siena çevresini seçememizde gideceğimiz lokasyonların hepsine yaklaşık aynı mesafede olması, ana yol üzerindeki bir nokta olması önemli bir parametre oldu. Market vs gibi ihtiyaçlar açısından da çok küçük bir kasaba olmaması avantaj sağladı.

Konaklayacak yeri seçerken daha önce gidenlerin önerileri ile Agriturismo tesislere baktım ancak kısıtlı zamanda bizim isteklerimize ve kesemize uygun bir yer bulamadım, yine de gitmek isteyenler bu alternatifi değerlendirebilirler.


Konakladığımız köy,Costafabbri / Siena - by MRA


Biz merkezden çok uzak düşmek istememiş ama Toskana' daki kır havasını da biraz olsun solumak istemiştik. Sonunda her zaman olduğu gibi bir ev kiralamaya ama bunu şehir merkezinde değil de hemen merkez dışındaki köylerden birinde yapmaya karar verdik.


Kaldığımız evin uzaktan görünüşü - Costafabbri / Siena - by MRA

Şansımız yaver gitti ve Siena' nın merkezine 5 km uzakta Costafabbri adlı köyde çok tatlı bir yer bulduk. Burası 2 ayrı binada bir tane 1+1 bir tane de 2+1 dairesi bulunan bir villaydı (Villa Caprera). Biz 1+1 olanı kiraladık, sade ama Toskana' ya has detaylarla döşenmiş, çok zevkli, tam teşekküllü bir mutfağı olan harika bir evdi.


2+1 dairenin olduğu ana villa - Costafabbri / Siena - by MRA



Gittiğimizde bizi taze yapılmış koca bir turta ve her odaya yerleştirilmiş taze çiçeklerin beklediğini görmek yaptığımız seçimin doğruluğunu teyit eder gibiydi.


Nazik ev sahibemizin tart ve çiçekleri - Costafabbri/Siena - by MRA


Evimizin önünde taş bir avlu ve ana villa yar alıyordu. Ana villanın her iki yanında bulunan bahçe alanları kullanımımıza açıktı. Her iki bahçede kırlar üzerinden Siena' ya bakıyordu ve çok keyifli mekanlardı. Hava güneşli oldukça sabah kahvaltılarımızı bahçede ettik hatta son gecemizi de bahçenin çimenlerinde piknik yaparak noktaladık.


Kaldığımız dairenin dışardan görünüşü - Costafabbri/Siena - by MRA


Bahçemiz - Costafabbri/Siena - by MRA

Bahçemiz - Costafabbri/Siena -by MRA


Ev sahiplerimiz çok tatlı insanlardı. İngilizceleri biraz kısıtlı olsa da her konuda son derece yardımcı oldular. Evin tek dezavantajı civar köyleri merkeze bağlayan bir yola yakın olmasıydı. Evin içindeyken hiç bir şekilde gürültü duyulmamasına ve bahçedeki harika düzenleme sebebiyle yolu hiçbir şekilde görmemenize rağmen o yeşillikler içinde, kuşların çılgınca öttüğü huzur anlarında arka planda geçen bir arabanın sesini duymak insanı biraz hayal kırıklığına uğratıyordu. Biz yine de buna pek odaklanmadığımız ve mekanın büyüsüyle kendimizden geçtiğimizden olsa gerek bu durumdan aşırı bir rahatsızlık duymadık.



Konakladığımız dairenin mutfağı -Costafabbri/Siena -by MRA


Bahçede piknik - Costafabbri/Siena - by MRA



Ev sahibimiz -Daniela- eve varır varmaz haritamızı verip üzerinde de ihtiyacımız olan market, eczane, ücretsiz otopark vs gibi yerleri işaretleyip tarif ettikten sonra saat çok geç olmadan alışverişimizi yapmak için tekrar yola koyulduk. Daniela, kaldığımız yere 2-3 km uzakta çok ucuz ama bir o kadar da çeşit zengini bir market tavsiye etmişti. Gerçekten de İtalya'da gördüğüm en ucuz marketti. En pahalı şarap 4,56 euro'ydu ve daha ucuzları bile lezzet olarak memleketimdekilere beş basardı :) 2-3 günlük yiyecek alışverişimizi yaptıktan sonra yorgunluğumuza teslim olup evde yeme kararı alıp yemek sonrası da erkenden yattık.



Siena - by MRA

Siena - by MRA

Siena - by MRA


İkinci gün planında Siena'yı gezmek vardı ama burada stratejik bir hata yaptığımı kabul etmeliyim. Avrupa'nın çoğu şehrinde pazar günleri her yer kapalı oluyor. Bu durum çok turistik şehirlerde ve merkezlerde fazla hissedilmeyebiliyor ama Siena gibi küçük kasabalar yine turistik noktaları açık ve kalabalık olsa da her zamanki canlı ve renkli hallerini biraz kaybetmiş oluyorlar.



Siena - by MRA

Sokak aydınlatmaları :) - Siena - by MRA


Bir de sanırım havanın ara ara kapadığı ve hafif yağışlı olduğu tek gün buydu. Yine de bunlara rağmen Siena tadından yenmeyecek, daracık sokaklı bir ortaçağ kasabası olarak bizi mest etti. Sokakları arşılamaktan, Piazza del Compo'da oturup şarabımızı yudumlarken gelen geçeni seyretmekten, küçük kafelerinde espresso içmekten ve muhteşem Duomo'yu gezmekten büyük keyif aldık.



Siena - by MRA

Siena - by MRA

Siena - by MRA


Piazza del Campo - Siena - by MRA

Duomo - Siena - by MRA


Duomo - Siena - by MRA

Duomo - Siena - by MRA

Duomo - Siena - by MRA


Duomo - Siena - by MRA

Duomo - Siena - by MRA

Duomo - Siena - by MRA


Üçüncü gün için planımızda San Gimignano ve Castellina In Chianti vardı. Ancak kuzenim ehliyetimi pazar günleri açık olduğunu öğrendiğimiz UPS Atatürk Havalimanı şubesine teslim ettiğinizi ve pazartesi öğlene kadar elimde olacağını söylediği için bizim planlar değişti tabii. Sabahın köründe bahçeye kurulup kargoyu beklemeye başlayan ve uçan sineği bile kaçırmayan bendeniz bir yandan da internetten kargonun statüsünü takip etmeye başladım. Gelen yok giden yok ama öğlene doğru bir de ne göreyim kargo statüsü "gittik evde kimse yoktu tekrar gidilecek" olarak güncellenmiş. Hadi buyur buradan yak! Adam kimbilir nereye gitmiş, kimbilir kimi evde bulamamış, belli ki adreste sorun var. Herhalde bu ehliyet bana hiç ulaşmayacak paniğiyle hemen telefona sarıldım UPS'i aradım ama gel gör ki anlaşmak mümkün değil. Önce İngilizce şeçeneği olmayan bir sesli yanıt sistemi ile boğuşup rastgele bastığım numaralardan sonra sonunda birine ulaştığımda bu sefer de İngilizce bilmeyen çalışanlar arasında dakikalarca bir ona bir buna bağlanıp durdum.

Castigllione del Lago - by MRA


 Baktım olmuyor kuzene Türkiye UPS tarafına bilgi vermesini rica edip koşarak Daniela' nın kapısına dayandım. Kafa göz yara yara anlaştık, UPS'i ona arattım. Gel gör ki sonuç çok değişmedi. "1 saat sonra geri arayacağız" deyip kapadılar ve başladık beklemeye. Biz de baktık iş uzun sürecek güzel bir öğlen yemeği hazırlayıp bahçeye yayılıverdik. Bir yandan yiyip içip bir yandan haber beklerken köşeden Daniela göründü ve geçen 1,5 saatin ardından arayan soran olmadığını iletti.. Allahtan elimizde kargonun ulaştığı son dağıtım noktasının adı vardı ve Daniela elinden hiçbirşey gelmemesinin üzüntüsü ile ne yapsam diye uğraşırken bu merkezin adresini bulmuş. Biz de atladık arabamıza, Siena'ya 10 km civarında olan ve San Gimignanao yolu üzerindeki UPS dağıtım noktasına doğru yola çıktık. Merkeze vardığımızda yaşananlar bizi şaşırtmadı :) buradaki adamcağız da hiç mi hiç İngilizce bilmiyordu. Yine azimle bilinen tüm evrensel yollarla kendisi ile anlaşıp Daniela ile telefonda konuşturmak suretiyle kargonun aynı akşamüstü doğru adrese teslimi sözünü alabildim. Saat üçü geçmişti, zaman azdı, bu sebeple Castellina In Chianti' yi programdan çıkarıp San Gimignano' ya doğru yola koyulduk.

San Gimignano - by MRA



San Gimignano - by MRA

Eskiden beraber çalıştığım çok sevgili arkadaşım Dilşat' tan duymuştum ilk defa San Gimignano adını. Balayı için Floransa' ya geldiğimizde günübirlik Siena & San Gimignano turu ayarlamış ama aynı tur şirketiyle yaptığımız Cinque Terre turundaki hüsran sonrası bu geziyi iptal etmiştik. Dilşat' ın büyük bir aşkla zikrettiği San Giminano gerçekten de insanda duygusal bir taşkınlık yaratıyor güzelliğiyle. Hele akşam ışıkları altında masal gibiydi. Sokaklarını, meydanlarını gezmekten, yorulunca akşam güneşini batıracak bir teras bulup yemyeşil tarlalara doğru bakan kaleden kızıl güneşe kadeh kaldırmaktan çok büyük keyif aldık.


San Gimignano - by MRA

San Gimignano - by MRA


San Gimignano - by MRA

San Gimignano - by MRA

San Gimignano - by MRA


Dördüncü güne ehliyetime kavuşma zaferiyle başlayınca istikameti biraz daha uzak rotalara çevirdik ve kahvaltı keyfi sonrası Cortona' ya doğru yola çıktık. Under the Tuscan Sun filmini çok severek seyretmiş ve herhalde seyreden herkes gibi filmdeki mekanların büyüsüne kapılmıştım.


Castigllione del Lago - by MRA


Cortona - by MRA





Cortona - by MRA



Film biter bitmez yaptığım araştırmada da filmin büyük kısmının Cortona' da çekildiğini öğrenmiş ve bir gün gidilecek yerler listeme burayı da eklemiştim. İyi öyle yapmışım.



Cortona - by MRA


Cortona da gezdiğimiz tüm diğerleri gibi :) yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş bir orta çağ kasabasıydı. Kale duvarları içinde bol yokuşlu labirent gibi daracık sokakları takip ederek sürprizli meydanlara, renkli avlulara kavuştuğunuz etkileyici bir yerleşimdi.


Cortona - by MRA

Cortona - by MRA


Cortona - by MRA


Sırtını dayadığı tepeye siz de sırtınızı dönünce öyle bir manzarayla karşılaşıyorsunuz ki insanın nefesi kesiliyor. Göz alabildiğine güzellik.

Siz de ister daracık sokaklarına, meydanlarına atılmış masalarda, ister o sokaklardan birinde kapısından girdiğinizde arka yüzü kale duvarını delip beklenmedik bir manzaraya açılan küçücük restorantlarında oturun hepsinden ayrı bir keyif alacağınıza eminim. Biz manzaranın güzelliğine dayanamayıp panaromaya en hakim noktalardan biri olan Piazza Garibaldi' nin kenarında yer alan Hotel San Luca' nın restoranında öğle yemeğimizi yedik. Yemekler de, manzara da harikaydı.


Cortona - by MRA


Cortona - by MRA


Cortono' ya gitmeden önce sevgili eşim Cortona yakınlarında bir göl olduğunu görünce göl kıyısında da zaman geçirelim istedi. Ben de göl kıyısında nereler var diye bakarken Castigllione del Lago diye pek şirin bir kasabanın varlığını keşfettim.

Bu arada küçük bir not girmek istiyorum araya. Türk gezginlerin Toskana durakları genelde San Gimignano, Siena, Montalcino ve Montepulciano gibi görünüyor çok az blog ya da yazıda Cortona'ya rastladım, Castigllione del Lago'ya ise adını haritadan görüp gittik. Ancak şunu söylemek isterim ki Cortona da Castigllione del Lago da mutlaka görülmesi gereken yerler. Eğer bir Toskana gezisi planlıyorsanız bu durakları es geçmemenizi öneririm.



Gölün içine doğru uzanan bir burunun üzerine kurulmuş bu şirin kale içi kasabası böylece Cortona' dan sonraki durağımız oluverdi. Yemeğin ve üzerimize vuran öğlen güneşinin rehavetine rağmen pek şirin kasabalardan kırlardan geçip  Castigllione del Lago'ya ulaştık.


Castigllione del Lago - by MRA


Castigllione del Lago - by MRA



Castigllione del Lago - by MRA

Castigllione del Lago - by MRA

Castigllione del Lago - by MRA

Castigllione del Lago - by MRA





Castigllione del Lago - by MRA

Castigllione del Lago - by MRA


Kale içindeki eski yerleşim olan bölgeye gitmeden kaleyi uzaktan gören göl kıyısında bir park bulup termosumuzdaki çay ve ev sahibimizin yaptığı turta ile biraz piknik yaptık. Piknik sonrası kale içini gezdik ve burnun en ucundaki burça tırmanma hayali ile yürümeye başladık. Fakat bu burçlara giriş 500-600 metre gerideki müzenin içindemiş. Biz taa burçun dibine kadar yürüyüp orada bir bilet gişesi falan ararken bunu farkettik.  Geri dönüp bilet alıp tekrar burçlara tırmanmak içinse saat artık geç olmuştu. Biz de müzenin kapanış saatine dakikalar kala koştur koştur gezmektense aynı manzaraya nazır hem de erguvan ağaçlarının gölgesinde bir bahçesi olan bir cafe bulup dondurma yemeyi tercih ettik :)

Castigllione del Lago - by MRA

Castigllione del Lago - by MRA

Castigllione del Lago - by MRA

Castigllione del Lago - by MRA


Castigllione del Lago - by MRA

Castigllione del Lago - by MRA

Castigllione del Lago - by MRA


Güneş batmaya yüz tuttuğunda biz de dönüşe geçelim diye kalenin ana çıkışına doğru ilerlemeye başladık. Biz çıkışa doğru ilerlerken dükkanlar kapanmaya, herkes yavaş yavaş evlerine çekilmeye başlamıştı, biz de gitmeye hazırdık. Fakat kalenin çıkışına geldiğimizde dışarıdaki manzarayı görüp büyülenmiş gibi kala kaldık. Kaleyi kıpkırmızı yıkayan, güneş gölün üzerini rengarenk ışıltılarıyla boyayarak batmaya hazırlanıyordu.


Castigllione del Lago - by MRA

Bir manzaraya, bir birbirimize baktık ve neredeyse birkaç saniye içinde kapanan dükkanlara geri koşup birimiz şarap birimiz peynir kapıp geri döndük :) Önce kale girişindeki büyük meydanda sonraysa göle daha hakim bir açıdan bakan bir çimenliğe yayılıp güneşin yok olup yıldızların çıkışını seyrettik saatlerce. Ah nasıl güzeldi ve ah nasıl lezzetliydi herşey!


Castigllione del Lago - by MRA


Son günümüzün kasabaları ise Montepulciano, Pienza ve Montalcino idi. Birbirine yakın bu üç kasabanın kendi güzelliklerinin yanı sıra aralarındaki yollar üzerindeki manzaralar, bağlar, kırlar görülmeye ve mutlaka piknik yapılmaya değer. Montepulciano'yu gezip Pienza'ya doğru yola çıktığımızda geçtiğimiz yerlerin her metresinde "ay şuraya baaak" "aahhhh süper" "offf harika" nidaları atmaya başlayınca bu manzaranın daha uzun tadına varmak için arabayı bir kenara çekip küçük bir çay keyfi yapmaya karar verdik.


Montepulciano - Montalcino arasındaki kırlar 

Çayır çimene yayılıp, kendimizi Toskana meltemine ve kuşların şarkısına bırakıverdik. O güzelliğin içinde zamanın nasıl geçtiğini anlamayınca programımız da biraz aksadı tabii :) Hal böyle olunca Pienza' yı pas geçip Montalcino' yu görüp eve dönmeye karar verdik. Montepulciano ve Montalcino da aynı diğerleri gibi pek şirin, çook yüksek tepelerden aşağıdaki muazazam kırlara bakan ortaçağ kasabaları. Pienza' yı gezmedik ama yol içinden geçtiği için birazını görmüş olduk. Şirin ve diğerlerini aksine düzlükte olduğunu söyleyebilirim :)


Montepulciano - Montalcino arasındaki kırlar - by MRA


Toskana'daki son günümüzü bitirmiş eve dönerken hem eşim hem de benim için Toskana mutlaka tekrar gelinmesi ve çook uzun kalınması gereken yerlerin başına yerleşmişti bile.

Toskana bizi öyle büyülemişti ki ertesi gün bizi bekleyen Bologna, Toskana'dan sonra hayal kırıklığı olacak mıydı?