deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2014 Cumartesi

Kalbimizi Çalan Ada : Sakız (Chios) - 3


Evet sözümü tutuyor ve Sakız Adası maceramızın son iki günü de bu gönderide yazarak geziyi tamamlıyorum. Umarım sıkılmadan okursunuz :)





Ve nihayet doğumgünüm gelmişti. Harika bir gecenin sabahıydı, hava günlük güneşlikti. Biraz rüzgarlı olmasına rağmen sıcaklık yazı aratmıyordu.

Bir önceki gece sohbete kapılıp geç yatmış olduğumuz için yine çok erken kalkamamıştık ama buna üzülecek de değildik :) Duş ve kahvaltı sonrası bir gün önceden yapılmış programa uygun olarak yola koyulduk.

Nihai hedefimiz bir önceki akşam hava ve rüzgarın durumuna bakıp bizim için en uygun yerin Vroulidia Plajı olacağını söylemişti Yiannis. Yine de nihai hedefimiz Vroulidia olmasına rağmen yolumuzun üzerindeki diğer plajlara da uğrayıp bir fikir edinmeye karar verdik. Karfas'tan sahil yolundan Komi'ye Lilikas, Komi, Emporios ve Mavra Voli'ye uğradık. Lilikas ve Komi uzun ve kum demiyim ama küçük sarı taşlı kumsallar. Çevrede yazın açık olacağını tahmin ettiğimiz tesisler de mevcut.

Mavra Volia - by MRA

Emporios çok şirin birkaç restorant ve cafenin'de olduğu denizden olukça içeri giren bir koy. Burdan da denize girmek mümkün ama asıl plaj 5 dakikalık bir yürüyüş ile ulaşılan Mavra Voli. Mavra Voli volkanik siyah taşları ile meşhur bir plaj. Plaj kayalıkların böldüğü birbirinden görülmeyen bölümlerden oluşuyor. Her biri küçük bir vadi gibi. Bir yürüyüş yolu ile ikincisine ordan da sahilden diğerine geçebiliyorsunuz. Belki daha devam ediyordur biz çok devam etmedik.

Rüzgar sebebiyle bu kıyılar oldukça dalgalıydı, bu sebeple bu plajlardan denize girmedik. Tüm plajları gezdiğimizde karnımız acıkmıştı. Mevsim dışında heryer açık olmadığı için Vroulidia da yemek birşey bulup bulamayacağımızdan emin olamayınca Emporios'da hafif birşeyler atıştırmaya karar verdik. Denizin hemen kıyısındaki bir restoranta yayılıverdik.


Emporios - by MRA


Bu arada adanın güneyi sakız ağaçlarının en çok yetiştirildi bölge olduğu için her yer sakız ağaçları ile dolu. Gövdelerinin şekli ve bu şekillerin ışık ve gölge ile oluşturduğu oyunlar o kadar güzel ki, aklım denizde olmasa saatlerce fotoğraf çekilecek malzeme vardı diyebilirim, ben şipşak 1-2 tane çektim, pek de güzel becerememişim ama yine de fikir verir sanırım. :)


Sakız ağaçları - by MRA

Yemekten sonra Sakız ağacı tarlalarının arasından Vroulidia'ya ulaştık. Çok dik bir yokuşu inerek arabayla indiğimiz açık bir alandan sonra da 100 basamak kadar inerek bu harika koya ulaştık. (Yiannins'e bir kere daha dua ettiğimizi söylemem gerek yok herhalde.)

Bu arada yemek yiyerek ne kadar isabetli bir karar verdiğimizi de gördük çünkü yazın hizmet verdiği anlaşılan büfemsi yer kapalıydı.

Kuş uçmaz kervan geçme bir yerde olan bu koyda 2 nudist hatun ve bunlardan gayrı tek başına takılan ayrı bir adamcağız vardı sadece. Biz de tipik bir Türk olarak, "şimdi Türkiye'de olsak bu adam hiç zaman kaybetmeden bu hatunlara asılır, hatta hatunların kokusunu alan sapıklar dağ tepe demez hemen buraya üşüşüp hatunları gebertene kadar tecavüz ederdi" diye düşünmekten kendimizi alamadık. Memleketimizin haline acıdık, onların rahatlığına ise hayran olduk.


Vroulidia - by MRA

Bu karmaşık duygularla plajda beğendiğimiz bir noktaya seriliverdik. Deniz muhteşemdi, diğer yerlerdeki rüzgar ve dalgadan burada eser yoktu. 2 saat kadar kah yüzüp kah güneşlendikten sonra hava kararmadan Lagada'da olabilmek hedefiyle dönüşe geçtik.


Doğumgnü sırıtkanları - Karfas - by MRA

Odamıza uğrayıp, duşumuzu alıp giyindikten sonra tekrar arabaya atlamadan baktık güneş bir harika, hemen balkonumuzda bu anı ölümsüzleştirelim dedik :) HAfif kabak kıvamında çıkmışız ama idare edin :)

Fotoğraf faslı bitince Lagada'ya doğru yola koyulduk. Lagada'ya giderken hemen şehir çıkışındaki yel değirmenlerini gün batımında görmeyi çok istiyordum ancak arada bir yerde nasıl becerdiysek yanlış yöne saptık ve tekrar ana yola birleştiğimizde değirmenleri geçmiştik :(

Daha önce gördüğüm ve fotoğraflarından çok beğendiğim bu yeri ancak dönüşte görebildik ancak hava karardığı ve yanımızda tripod olmadığı için maalesef fotoğraflarını çekemedik. Siz giderseniz mutlaka görün derim. Aşağıdaki fotoğraf lar şu sitelerden (foto1,foto2,foto3)


Yel değirmenleri (Sakız Adası/Chios)


Lagada'ya vardığımızda güneş batmış, hava kararmaya yüz tutmuştu. Lagada şirin küçük bir koyda ortasından nehir geçen bir balıkçı köyü. Deniz boyunca restorantlar ve cafeler dizilmiş. Evler bakımlı ve tipik ege mimarisinde. Yiannis'in söylediğine göre Türkler en çok burayı çok seviyormuş :)

Biz yine hava karardığı için fotoğraf çekmedik. Fikir vermesi için aşağıdaki  foto şurdan


Lagada (Sakız Adası/Chios)

Sahili boylu boyunca bir o yana bir bu yana, yükselen mehtabı seyrederek yürüyüp, iyice acıktıktan sonra yemek için hemen denizin dibinde masaları olan tavsiye restoranta yerleştik. Klasik olarak Yunan Salatası, caciki ve patlıcan kızartması istedik. Bu restorantta yediğim caciki ve patlıcan kızarmasına bayıldım. Yunanlar patlıcan kızarmasını farklı yapıyorlar,bizim midye kızartırken kullandığımıza benzer bir sos batırıp kızartıyorlar. Böyle olunca hiç yağ çekmiyor ve çıtır çıtır oluyor. Bir de tepeleme dolu bir tabak getiriyorlar ki ben gelen porsiyonu ilk gördüğümde "kim yiyecek bunu" dedim ama nerdeyse hepsini yek başıma götürdüm :)) Bu patlıcanı Bora Bey'in blogunda okumuştum, onun methini okumamış olsam sipariş etmek aklıma gelmezdi doğrusu. Bu güzel tavsiye için kendisine buradan teşekkür etmiş olayım bir daha.



Yunan usulü kızarmış patlıcan - ToFoodWithLove


Mezelerden sonra hep kalamar yedik değişiklik olsun deyip karides güveç de istedik. Ancak beğenmedik. Sosu domates değil de yoğun bir salça ile yapılmıştı, tadı bize çok ağır geldi.

Uzo'ya eşlik eden mezeler ve ara sıcaktan sonra fazlasıyla doyduğumuz için sıcak istemekten vazgeçtik. Daha merkeze müzik dinlemeye gideceğimiz için kahvelerimizi de içip 21:30 gibi Lagada'dan ayrıldık.

Müzik için gittiğimiz yer Odysseia adında bir şarap eviydi. Henüz 3 gün önce açıldığını orda öğrendik :) Biz gittikten 15-20 dakika sonra müzik başladı. 5 kişilik bir orkestra, aralarında Livaneli, Sezen ve Ezginin Günlüğünün şarkılarınında bulunduğu Türk-Yunan karışık bir repertuarı son derece keyifli bir şekilde çaldılar.

Mekanda içki biraz pahalı görünmesine rağmen içki ile beraber çok hoş bir tabak getiriyorlar. Patlıcan, domates ve peynirli 3 ayrı sos/dip ve çok lezeetli krakerlerle biraz da peynir içkinin yanında standart. Ayrıca benim doğumgünüm olduğunu öğrendiklerinde bize ayrıca bir et tabağı geldi :) Üstüne üstlük Türkiye'de hiç alışık olmadığımız şekilde doğumgünüm için eşimin kaşla göz arasında ayarlamalarını rica ettiği pasta için de ücret almadılar. Mekan yeni açıldığı için mi böyleydi yoksa gerçekten farklı bir hizmet anlayışlarımı vardı bilemiyorum ama bizim için her açıdan geceye harika bir final olduğunu söyleyebilirim.

Sakızdaki son günümüzü, feribotumuz akşamüstü olduğu ve arabayı ise öğlen teslim etmek zorunda olduğumuz için merkezi gezmeye ayırmıştık. Kalktığımızda son bir kez denize girdik, sonra hazırlanıp sevgili Cindy ile vedalaştık. Cindy bir de doğumgünü hediye almış bana, nasıl da duygulandım. Çok tatlılardı ya. Yiannis ise sabah işe gitmiş, veda etmek için bizim kapıyı tıklatmış ama duymamışız, çok selamı olduğunu bize Cindy iletti.




Karfas' tan ayrılıp merkeze varmadan önce arabayı aldığımız kadar benzin ile bırakmak için epey debelendik. Yaw bu işi hiç anlamam insanlara işkence resmen aldığın kadar benzinle bırak demek. Zaten göstergelerin çoğu manuel, eğer tam, yarım ya da çeyrek değilde aralarda bir yerdeyse iki taraflı tartışmaya açık bir durum. Teslimatta ne yazılırsa yazılsın azdı, fazlaydı diye muhabbet konusu olabilir. Ayrıca manuel göstergeler benzin dolduğu anda doğru göstermiyor dolan miktarı. Benzin doldurduktan sonraki birkaç kilometre içinde gösterge doğru yere geliyor. Hal böyle olunca insanlar çoğunlukla aldıkları kadar bırakmak için uğraşırken aslında fazla dolduruyorlar benzini. Bu konuyu sadece İspanya'da adam gibi yönettiklerini gördüm. Arabayı dolu depo ile veriyorlar, dolu istiyorlar. Budur kardeşim ya, ne uğraştırıyon adamı. Bu yöntemin acilen evrenselleşmesini talep ediyoruuumm.!!!


Sakıs Adası Merkez - Kale - Chios - by MRA

Neyse, benzin işini halledip arabayı teslim ettikten sonra valizlerimizi Ertürk'ün ofisine -saat 16:00'da almayı- taahhüt ederek bıraktık ve merkezdeki kaleiçi bölgesini gezdik. Sonra biraz da sokaklarda turlayıp yurda götürmek üzere biraz alışveriş yaptık. Gittiğim yerlerden genelde bir magnet dışında hatıralık bir şey almam. Çok seyrek belki el yapımı bir şeyler olabilir, bir tablo ya da işte yöreye özgü ve başka yerde bulunamayacak birşey varsa. Bunun dışında aklım hep yiyecek ve içecektedir. Mümkün olsa koca bir bavul yiyecek ve içecek getirebilirim gittiğim yerden. Allahtan kocacım aklın sesi oluyorda beni frenliyor :) Bu seferde biraz sakız (mastiha), bir şişe uzo, mandalina reçeli, sakızlı domates ve patlıcan sosu, mastiha gazozu ve bir de çeşitli soğuk etlerden oluşan bir paket sonrası durmayı başardım.

Yorulunca sahildeki -yine tavsiye- bir restoranta oturup öğlen yemeğimizi sipariş ettik. Bu arada yemek demişken Sakız adasında tattığımız uzo ve biralar içerisindeki favorilerimizi de yazmak istiyorum. Aşağıdaki fotoğraftadır kendileri, ikisi de yerel yani Sakız adası yapımı.

Aslında uzonun kralı Midillide yapılırmış hatta dönüşte duty free'den aldığımız Plumari marka uzo da kralmış ama biz Kazanisto'yu da çok beğendik. Uzo olarak Yiannis'in tavsiye ettiği Apalarina bize fazla sert gelmişti bu sebeple Kazanisto'yu Kambos'taki tavernada garsona tarif ile kendimiz keşfettik :) Ancak sağlam rakıcılar Apalarina'yı denemek isteyebilir.



Favoriler - by MRA


Bir yandan biramızı yudumlar, diğer yandan yemeğimizi yerken bir ara garson elinde bir telefonla yanıma yanaştı ve adımı sorup size telefon var diye telefonu uzattı. Ne kadar şaşırdığımı tahmin edersiniz herhalde. Sakız adasında bir restorantta beni kim arayacak? Kalbim çarparak alo deyince hattın diğer ucunda Yiannis' in sesini duydum :) Sabah uğradım ama duymadınız, görüşemedik, veda etmek için aradım demez mi? :) Nasıl bir kibarlıktır kardeşim ya, gel de sevme bu insanları :) Konuştuk, gülüştük ve sonunda kalbimizi onlarla bırakarak vedalaştık.

Yemekten sonra bavullarımızı Ertürk'ün ofisinden alıp, feribota gittik. Bu arada feribota binerken eşimin aklına evin ve arabanın anahtarlarını sormak geldi. Çantaya baktık yok, bavula baktık yok. Amanın bir panik biz de. Acaba kasada mı unuttuk diye, Cindy'i aradık. Bir yandan feribotun kalkmasına ne kadar var unuttuysak geri dönüp alabilir miyiz Karfas'tan hesapları yapıyoruz, bir yandan ben bavulu falan herşeyi döktüm ortaya tırım tırım aranıyorum. Bu arada ben çoğunlukla oldukça tertipliyimdir, böyle önemli şeyleri de hep kontrol ederim. Ayrıca sağlam saklanacak şeyler benden sorulur ama bu sefer nasıl sağlam saklamışsam bulamıyorum. Beyin zaten kendini tatil moduna almış, çalışmayı, hatırlamayı reddediyor. Düşünmeye çalışıyorum ama nafile, panik haldeyim. Geride birşey bırakmadığıma da eminim, odayı köşe bucak kaç kere kontrol etmişim. Kesin bavulda ama şöyle sakinleyip nereye koymuştum düşünemiyorum. En sonunda dedim panikle olmaz bu iş sakin ol. 1-2 dakika durdum sakinledim ve kaybettiğim şeyleri bulmak için en çok izlediğim yolu izledim. Gözlerimi kapadım, en son elimde anahtarla nerdeydim, ne yapıyordum diye düşündüm. Sanırım hafızam görsel çalışıyor, birkaç saniye sonra tataaamm hafızamın derinliklerindeki bilgi görüntüler halinde geldi ve anahtarı sanki 2 dakika önce deli gibi arayan ben değilmişim gibi olduğu yerden çıkardım. Ohhh beee!!! Nasıl rahatladığımı anlatamam.

Bu krizi de atlattıktan ve biraz sakinledikten sonra üst katta yerimizi alıp denizi seyrederek feribotun kalkışını bekledik. Feribot hareket ettiğinde güneş de alçalmaya başlamıştı. Çok keyifli tatilimizi -ufak bir kriz atlatsak da- yine çok keyifli şekilde sona erdiriyorduk.


Sakız adası feribotunda gün batımı - by MRA


Sakız Adasını çok sevdik, sanırım anlamışsınızdır :) Biz tekrar gideceğimiz günü iple çekiyoruz, siz de henüz gitmediyseniz gitmenizi tavsiye ederiz....


19 Aralık 2013 Perşembe

Kalbimizi Çalan Ada : Sakız (Chios) - 2


Bu haftanın stresli günlerini çok şükür ki geride bıraktık. Bugün itibari ile babamı eve çıkarmanın rahatlığındayız. Ben de bu rahatlığı daha da arttıracağına inanarak yılın en keyifli seyahati olan Sakız gezisinin ikinci kısmını yazayım dedim.

Sakız adasındaki ikinci günümüzde kıpırtısız bir deniz ve sıcacık bir güne uyandık. Geçirdiğimiz keyifli gecenin üstüne önümüze serilen bu pırıl pırıl deniz resmen bonus gibiydi :) Fırsat bu fırsat deyip kahvaltımızı yapmadan (yani kocamın en sevdiği şekilde :)) denize koştuk. 1-1,5 saat kadar yüzüp biraz da sahilde yürüyüş yaptıktan sonra odamıza döndük. Duşumuzu alıp balkona serildik, önce uzuun bir kahvaltı yaptık, sonra da kitaplarımızı alıp biraz güneşlendik.

Bu arada Karfas'ın denizini biraz anlatayım. Karfas'ta denizin zemini ve koyun tümü kum (sadece koyun iki ucunda küçük kayalıklar var. Koyun ince fakat yapışkan olmayan sarı güzel bir kumu var. Denizin girişi çok sığ, onlarca metre açılsanız da en fazla diz hizasında bir derinliğe ancak ulaşıyor. Yüzmek için önce uzun bir yürüyüş yapmanız gerekiyor yani :) Ben kum ve sığ denizi sevmem ama yine de Karfas' ın pırıl pırıl denizinde yaptığımız bu yürüyüşleri çok sevdim. Ayrıca kum olmasına rağmen dalgada bulanık olmuyor. Yetişkinlerin tercihleri değişebilir ama özellikle çocuklular için bu deniz büyük nimet diyebilirim.




Saat 13:00 gibi acıkmaya başlayınca dışarı çıkmaya karar verdik. Havanın güzel olmasına güvenip adanın güzel plajlarından biri diye anılan Lithi'ye gitmeye karar verdik. Adanın batısında kalan bu plajda da biraz denize girer sonra da gün batımını yapıp döneriz diye planladık. Gel gör ki evdeki hesabın çarşıya uymayacağı yola çıktığımızın 10. dakikasında kendini gösterdi.

Elimizde bulunan ada haritasını araba kiraladığımız yerden vermişlerdi. Pyrgi ve Mesta adada en çok gidilen yerlerden olduğundan her yol ayrımında bu yönü gösteren bir tabela görüyorsunuz ve buraya giden yol da kocaman geniş bir yol. Dolayısı ile ilk gün harita kullanmadan yolları bulmuştuk. Lithi'ye giderkense haritayı bakıp hangi yoldan gideceğimizi bu şekilde tayin etmek durumunda kaldık. Harita Karfas' tan merkez yönüne gittiğimizde merkeze gelmeden önce bir ayrım olduğu gösteriyordu. Biz de bu yoldan gideceğiz diye planlayarak merkeze doğru yola çıktık. Ancak bakına bakına merkeze varmamıza rağmen yolda hiçbir tabela göremedik. Biz de buraya kadar tabela görmediğimize göre herhalde haritada gördüğümüz yol ara bir yoldu deyip haritada merkezden gittiği görünen diğer yoldan gidelim bari dedik. Ancak sahil yolundan tam bir tur atmamıza rağmen yine Lithi' yi gösteren hiçbir tabela göremedik. Herhalde daha içerilere girmek lazım deyip ilk gün benzin almak için bakınırken gördüğümüz iç kısımdaki büyük ana kavşağı denemeye karar verdik. Fakat gel gör ki bu kavşakta da neredeyse adadaki tüm köylerinin adını tabelada görmemize rağmen Lithi' yi göremedik.

Son çare olarak birine sorduk, şansımıza İngilizce de Türkçe de bilmeyen birine denk geldik. Anlattıklarından çook alakasız bir yerde olduğumuzu ve Karfas' a doğru gitmemiz gerektiğini ancak anladık. Tekrar yola koyulup Karfas yönüne geri döndük. Merkezden çıkıp geldiğimiz yolu ters yönden tekrar gitmeye başladığımızda yine tabela falan yoktu. Ben artık ümidi kesmiş şekilde tekrar soralım diye bir benzinciye girdiğimde anladık ki benzinciden 50 mt sonra sola dönmemiz gerekiyormuş. Kavşağa geldiğimizde bu yolu neden gelirken görmediğimizi de anladık, arkadaşlar nedense sadece merkezden gelenlerin Lithi' ye gideceğini varsayıp tabelayı o yöne koymuş. Bizim gibi diğer yönden gelenlerin dönüp geriye bakmadıkça Lithi tabelasını görmesi mümkün değil. Bu durum bize Karadeniz'deki "Bilmem neresi 500 mt geride" tabelalarını hatırlattı :)

Kaybettiğimiz 1 saate yakın zamanı kafaya takmamaya çalışarak yola girdik ve önümüze çıkan tüm Lithi tabelalarını dikkatle takip ettik. Yol dağlara doğru tırmanan köylerin içinden geçen çok keyifli bir yoldu, biz de etrafı seyrederek keyifle gidiyorduk. Ancak bir süre sonra çevre fazlaca kırsallaşınca beni "acaba yanlış yolda mıyız" diye bir şüphe sardı. Tam acaba birine sorsak mı diye konuşur ve birini görmeyi umarak sağa sola bakınırken -bu arada tarlalar arasında kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeyiz- bir baktım önümüzdeki virajdan kıvrılarak bir motosiklet geliyor. Frene asılıp kornaya basarak, kocamın "napıyosun adama kaza yaptıracaksın" sözlerini tamamlamasına fırsat vermeden el kol ederek adamı durdurmaya çalıştım. Yanımızdan şaşkınlık ve süratle geçen adamın yüzü görülmeye değerdi. Biz ardından "aa gitti" diye bakakalmış, duramayıp yola devam etti sanırken bir baktık adam dönüp yanımıza gelmiş. Gel gör ki yine hiç İngilizce ve Türkçe bilmeyen birine denk gelmiştik. Hal böyle olunca işi evrensel beden diline bırakıp "Ağam Lithi ne taraf" dedik, en azından demeye çalıştık. Adam Lithi lafını duyunca başladı "No,Nooo" diyerek çırpınmaya, bir yandan da geride bir yerleri işaret ediyordu. "Aha" dedik yanlış yerdeyiz ama doğru yer nire? El, kol, İngilizce, Türkçe, Yunanca karşılıklı anlaşmak için çırpınıyoruz. Anlaşamıyoruz ama vazgeçmiyoruz da. Anladığımız tek şey geri dönmemiz gerektiği, fakat dönsek yolu bilmiyoruz. Adamcağız sonunda baktı böyle olmayacak, halimize de acıdı sanırım. Beni takip edin diye anladığımız bir işaret yaptı. Arabayı döndürüp takıldık peşine. Bir süre gittikten sonra küçük bir ara yola sapıverdik ve o anda bir diğer tabela kazası atlattığımızı anladık. Geldiğimiz yolda bir noktadan sola dönmek gerekiyormuş ancak dönüşü gösteren tabela üzerini saran bitkiler sebebiyle görünmez hale gelmişti, biz de doğal olarak dönüşü kaçırıp düz ilerlemişiz.

Adamcağıza rastlamasak kim bilir nereye çıkacağımızı tartışarak ilerlemeye devam ettik. Bu arada bize kavşağı gösterdikten sonra bizden ayrılır diye düşündüğümüz adam halen önümüzdeydi. Dereler tepeler aştık, her kavşakta adam durup tekrar "beni takip edin" diye işaret etti. O işaret etmese hiçbir tabela yoktu yol üstünde. Yani oralara kadar gelsek bile işimiz "oo piti pitiye" kalmış olacaktı, bunu iyice anlamış olduk. Harita ise tamamen işe yaramazdı, gittiğimiz yolu bir türlü harita ile eşleştiremedik. Yaptığımız dönüşlerin hiçbiri haritada gösterilmiyordu.

Adam önde biz arkada sanırım 10 km'ye yakın yol gittik. Lithi' den hemen önceki dağ köyünün çıkışında artık kaybolmayacağımıza ikna olduğu bir noktaya kadar getirip, bize bundan sonrasında gideceğimiz yolu da gösterip "bundan sonrası dümdüz artık kaybolmazsınız" dediğini tahmin ettiğimiz birşeyler söyledi. Bizi Sakız adasının dağlarında "burdan nasıl inicez şimdi" diye tırım tırım dolanacağımız uzun saatlerden kurtaran kahramanımıza "dünyada hala böyle insanlar var demek ki" şaşkınlığı ile defalarca teşekkür ederek kendisinden ayrıldık. Adamcağız burdan geri dönüp gitti ve bizi acaba nereye gidiyordu da bizi buraya kadar getirdi konulu bir bilinmezin ortasından bıraktı. Kahramanımız hakkında tahminler yürüterek 10 dakika sonra Lithi sahiline vardık.


Lithi - by MRA


Bu arada yol boyunca dağlara tırmanırken hava da bulutlanmış neredeyse yağacak kadar kararmıştı. Lithi'ye vardığımız hava kapalı değildi ancak güneş ara sıra bulutların arkasına saklanıyordu. Bizden başka 3-5 kişinin olduğu koy boş ve ıssızdı. Bu hali terkedilmiş bir hava yaratsa da sakinlik çok hoşumuza gitti. Havanın bir dargın bir barışık hali sebebiyle denize girmekten vazgeçtik. O anda denizi seyretmek, ona girmekten daha cazip geldi. Biz de koyun ucunda sahilde masaları olan bir lokantayı gözümüze kestirip masanın birine yayılıverdik.

Izgara kalamar, papalina, yunan salatası, karışık mücver ve biralarımızı söyleyip beklemeye başladık. Bu arada ben yine dayanamayıp paçaları sıvayıp, dizlerime kadar denize girip, denizin içinden küçük bir koy turu attım. Eşimin yemekler geldi diye seslenmesi ile geri döndüğümde masa donanmıştı.

Lithi yazları çok tercih edilen plajlardan biriymiş (bence güneydeki plajlar burdan daha güzel ama herkes oraya gidince sakin yer arayanar için burası iyi bir alternatif olabilir). Oldukça kapalı bir koy olduğu için kötü havalarda bile sakin bir deniz sunacağını tahmin ediyorum. Adanın doğusundan esince buraya kaçmak mantıklı olabilir. Koyun bir ucu taşlık, diğer ucu kum. Kum tarafın devamında bir de küçük dalga kıran ve iskele var, buradaki küçük limana balıkçı tekneleri demirliyor. Biz kalacak yer ararken bu koyda da bir yer bakmıştım ancak o zaman koyun bu kadar küçük olduğunu anlayamamışım. Mekanı merkeze çok uzak olduğu ve fiyatını da pahalı bulduğumuz için tercih etmemiştik. İyi ki etmemişiz, burada kalmak bu mevsimde pek anlamlı olmazdı. Belki yazın, öncelik deniz tatili olursa olabilir. Yine de koy çok küçük en fazla 10 bina vardır. Bunu bilerek seçim yapmak lazım.


Lithi - by MRA


Yemekleri yiyip, bitiremediklerimizle etrafa doluşan kedileri besleyip, güneşi iyice batırınca geri dönüş yoluna koyulduk. Bir gün önce Mesta'ya giderken Lithi diye bir ayrım görmüştük ancak güne başlarken adanın nerdeyse etrafını dolaştıracak bu yolu çok uzun görünmesi sebebiyle tercih etmemiştik. Fakat haritada daha kestirme ve ana yol gibi görünen geldiğimiz yolu gördükten sonra "amaan dolaşalım ama bir daha kaybolmayalım" diye düşünerek bildiğimiz yol olan Pyrgi istikametinden dönmeye karar verdik.

Bu yolun içinden geçtiği Messa diye bir orta çağ köyünü daha bu vesile ile görmüş olduk. Hava artık karardığı için sadece arabayla içinden geçerken şöyle görmemize rağmen pek sevdik. Bir sonraki gidişte gelinecekler listesine yazdık ve yola devam ettik.. (Bu arada Bora bey'in yazısında aynı bizim gibi dağ yollarından Lithi'ye gittiğini ve tesadüfen Vessa' yı keşfettiğini anlattığı kısmı ancak döndükten sonra farkettiğimi gülerek anladım. Defalarca okuduğum halde bu detay hiç aklımda kalmamış, algıda seçicilik bu olsa gerek :))

Öğlen ve akşam yemeğini birleştirip geç bir yemek yediğimiz için akşam tekrar bir şey yemeyelim, odamıza gidip biraz dinlendikten sonra Karfas' ın merkezine gidip bir şeyler içeriz diye karar vermiştik. Odaya gittiğimizde eşim açık havadan çarpılmış şekilde kendini yatağa atarken ben de odaya dönerken almayı unuttuğumuz için su istemek üzere aşağı inmek üzere kapıya yöneldim. Kapıyı açınca bir baktım karşımda Yiannis , "ben de gelin size bir içki ikram edeyim demeye gelmiştim" dedi. Baktım bizim bey fena halde serilmiş, "biraz dinlenelim sonra inelim" diyerek Yiannis ile sözleştim. Yarım saat kadar uzanıp üstümüzdeki rehaveti atınca dışarı çıkmak için giyindik. Planımız hala Yiannis ve Cindy ile bir kadeh bir şeyler içip sonra Karfas'a merkeze gitmek şeklindeydi.

Bizi bahçedeki kanepelerde karşılayan Yiannis mumları yakmış, müziği açmış ve harika bir ambians yaratmıştı. Onlarca çeşit içki önerisinin arasından kırmızı şarabı seçtik. Hemen adanın yerel şaraplarından bir tane açtı ve ikram etti. Şarap eşliğinde harika bir muhabbete başladık. Bir kadeh derken ikinciye geçtik, sonra baktık Yiannis elinde et ve peynir tabakları ile çıkagelmiş, e hadi bir kadeh daha içelim dedik.

Bu arada ertesi günün doğumgünüm olduğunu öğrenince hemen günü planlamamıza yardım ettiler. Sabah denize girmek için adanın güneyinde çok güzel bir koy tavsiye ettiler, sonra adanın Kuzey'inde Lagada'da yemek yemek istiyoruz deyince hemen bir lokanta önerdiler. Yemekten sonra da şöyle canlı müzik dinleyebileceğimiz bir yer bulur muyuz, pazar günü olmaz herhalde derken onu da buldular :) Merkez' de evlerinin yanında yeni açılmış bir şarap evi varmış, canlı müzik de olacakmış, hemen konuşup rezervasyonumuzu yaptılar.

Muhabbet muhabbeti açtı, kadeh kadehi izledi, bir baktık saat gece yarısını geçmiş, biz şarap şişesinin dibini görmüşüz :)  Otursak sabah da edilir ama sonraki gün önemli :) dedik ve geceyi noktalayıp odamıza yollandık.

Devamı için tıktık.


1 Ekim 2013 Salı

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 3. Gün


Yağmurdan sonra mis gibi güneşli bir sabaha uyanmanın keyfini tahmin edersiniz. Feribotumuz 13:00'de olduğu ve yolda kasaba uğramak dışında bir planımız olmadığı için uzun bir kahvaltı ettik. Kahvaltı sonrası ise kendimizi yine limana doğru bir sabah yürüyüşüne çıkardık.

Bu sefer limandan tarlaların olduğu tarafa doğru ana yolu takip ederek yürüdük. Anayol dediğime bakmayın 1 saatlik yürüyüşte sadece 1 adet motosiklet geçti yoldan :)  Belki sahibi olan bir tarlaya ratlar da 1-2 kg bir şeyler alırız diye bakındık ama yağmurdan sonra balçık olan tarlalara kimse gelmemişti. Biz de sahibi başında olmayan tarladan bir şey toplamak istemediğimiz için sadece tarlaları seyredip koyunlar ve kuşlarla eğleşerek yürüyüşümüzü tamamladık. Yürüyüş dönüşü bir ara ortadan kaybolan annemin bulduğu böğürtlenlerden toplayıp ara öğün :) olarak yedikten sonra feribota doğru yola çıktık.


Gökçeada böğürtlenleri - by MRA


Feribota vardığımızda 45 dakika vaktimiz vardı. Limandaki cafede birer EfiBadem kurabiyesi eşliğinde kahvelerimizi içtik. Hafta içi ve sezon dışı olmasına rağmen feribot doluydu. Kendime bir çay ısmarlayıp kitabıma gömüldüm. 1,5 saat nasıl geçti anlamadım.


Gökçeada-Kabatepe feribotunda çay keyfi - by MRA

Dönüşümüzde Çanakkale'nin çarşısını ve özellikle de Aynalı Çarşı'yı görmek istediğimi daha giderken anneme söylemiştim. Biz de feribottan inince arabayı uygun bir yere parkedip biraz gezindik.

Aynalı Çarşı' nın içinde hatıra olarak bir magnet falan alayıp diye bakınırken kenarda bir dükkanda diğerlerinden farklı el yapımı küçük toprak küpler şeklinde magnetleri gördüm. Pek ciciydiler, bir tane alayım diye içeri girince farkettim ki yerel bir zanaatçının dükkanındayım. Eh ben de seramiği ile meşhur Çanakkale'den hatıra olarak el emeği göz nuru 1-2 parça bir şeyler almadan dükkandan çıkamadım.


Aynalı Çarşı hatıraları - by MRA


Arabaya dönmeden, bir diğer Çanakkale klasiği olan Peynir Helvası için meşhur Kadir Ustayı ziyaret ettik. O minnacık dükkanın nasıl dolup dolup boşaldığına inanamazsınız. Biz de helvamızı aldık ve yola koyulduk.


Peynir Helvası Kadir Usta'dan alınır


Dönüş yolu üzerinde Geyikli'deki zeytinliğimize de uğramayı ihmal etmedik. Ana-Kız bir kere ipimizi kopardı mı pek tehlikeli oluyoruz. Bir başladık mı gezmeye eve döndürebilen olursa döndürsün :)

Geyikli'deki zeytinlikte biraz oyalanıp bu yıl zeytinin "yok senesi" olduğunu teyit edip biraz da badem topladıktan sonra tekrar yola koyulduk.


Geyikli Bademleri - by MRA


Geyikli - Ezine arasını katederken arkamızda güneş kızarmaya başlamıştı, bir baktık karşıdan da yine ay doğmuş. Ah ne manzara görmeniz lazım. Pamuk pamuk bulutlar üstünde ay, aşağıda şehre batan güneşin kızıllığı vurmuş. Benim zavallı telefonum ile ancak bu kadar belgelenebildi ama aslını görmeliydiniz gerçekten.


Ezine üzerinde dolunay - by MRA


Geçirdiğimiz harika gezinin yorgunluğu üzerimizde, denizden, yağmura kadar her keyfi doyasıya yaşamamıza izin veren havaya şükrederek 20:30 gibi eve vardık. Babam İstanbul'dan dönmüş yemek için bizi bekliyordu. Hep beraber yemeğe oturup başladık ilk anından itibaren tatili babama anlatmaya...


Hamiş:

1- Gökçeada ile ilgili detaylı bilgi için Gökçeada Rehberim'i mutlaka ziyaret edin.
2- Ada oldukça büyük, adam gibi gezmek için aracınızla gelmeyi tercih edin.
3- Yüksek sezon dışında geliyorsanız özellikle yemek konusunda hazırlıklı olun, konaklama için apart türü yerleri tercih ederseniz bu konuda daha rahat edebilirsiniz. 
4- Birçok yer kapanmış olsa da bence adanın en güzel zamanı Eylül.Sessiz, sakin bir tatil istiyorsanız adayı seçin.
5- Adaya yapılacak gezi için ideal süre bence 3 gün 2 gece.
6- Gökçeada, Bozcaada gibi turistik bir yer değil, ona göre önceden hazırlayın kendinizi ve hayal kırıklığına uğramayın. 
7- Adanın hemen her yönünde farklı plajlar var ancak Aydıncık'takiler dışında "beach"e benzer yerler beklemeyin. Şezlong ve içecek bulursanız dua edin.
8- Yazın feribotlar çok kalabalık olduğu için mutlaka erkenden gidip sıraya girmeyi hedefleyin.
9-Ege'den geliyor ya da adadan sonra Ege'ye gidecekseniz aynı gün hem Kabatepe-Gökçeada hem de Eceabat-Çanakkale feribotunu kullanacaksanız bunu mutlaka gişe memuruna söyleyin ve yarı fiyatına tek bilet ile iki hattı geçin.
10-Adanın pazarı Pazar günleri kuruluyor, alışveriş için aklınızda olsun.
11- Adadan mutlaka kuzu eti ve EfiBadem alın. Şaraplar için mutlaka alın diyemem yine de denemek isterseniz kötü değiller.

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 2. Gün


Sabah kuş sesleri ile saat 8:00 gibi uyandım. Bana göre gayet erken olan bu saatte annem için neredeyse öğlen olmuştu bile :) Daha güneş doğmadan kalktığını, sabah kuşların daha da güzel öttüğünü, çıkıp yürüş yaptığını ve fırından sıcacık ekmekler aldığını anlattığı an kendimi ne kadar tembel hissettiğimi siz düşünün... Neyse ki annemin bu durumuna alışığım hiç bunalıma girmeden hemen kahvaltıya yöneldim.

Kahvaltı sonrası belki denize gireriz diye yaptığımız plandan vazgeçtik çünkü parçalı da olsa bulutlanmış olan hava oyunbaz bir tavırla bir açıp bir kapıyordu. Biz de çıkalım yola tüm köyleri gezelim dedik.

Gökçeada'da görülmeye değer yerlerin hepsi Rum köyleri zaten. Dereköy, Tepeköy (bunları arka arkaya söyleyince dalga geçiyormuş havası yaratsa da valla köylerin adları böyle :) ) Zeytinliköy, Eski Bademli ve Kaleköy adada mutlaka görülmesi gereken yerler.

İlk günü anlattığım şu yazıdaki haritada yeşil ile işaretli rotayı takip ederek önce Dereköy'e gittik. Ben, daha önceki gidişimde hava çok sıcak olduğu için Dereköy'ü gezmemiştim. Bir zamanlar adanın merkezi ve en büyük köyü (aynı zamanda Türkiye'nin de en büyük köyüymüş) olan Dereköy'de o zamanlar evlerin tamamına yakını yıkıktı, hiç insan yok gibiydi. Bize de o sıcakta gezmek için cazip gelmemişti. Ancak, sanırım Yunanistan'da yaşanan krizin de etkisi ile Rumlar yavaş yavaş adaya geri dönüyormuş. Bu köyde de bir çok ev restore edilmiş ve oturulur hale getirilmiş. Arabayı köyün girişinde bırakıp karşılıklı iki tepenin yamaçlarına serpiştirilmiş taş evlerin arasında dolaşmaya başladık.

Eşimin şimdi hatırlamadığım kaynaklardan okuduğu "bu köyde 2 tane sinema varmış, Türkiye'nin ilk sineması olan köy burasıymış" benzeri sözler kulaklarımda yankılanarak gezdik tüm köyü. Maalesef halen çok fazla yıkıntı bina var ve köydeki keçi nüfusu ve yerleşimi insandan fazla :) Keçiler yıkık tüm evleri istila edip yerleşmiş gibiler. Köyün şimdiki zaman sakinleri olarak da pek meraklılar. Evlerinin önünden geçeni merak edip balkon,pencere hatta daha pervasızca kapıya çıkıp sizi baştan aşağı süzüveriyorlar. Gördüğüm kadarıyla köyün adının Keçiköy olarak değişmesi yakındır.


Dereköy Keçişi Küçükkuyu Keçisine karşı - by MRA


Köyün 2 tane kullanılır durumda kilisesi var ancak ikisi de pazar ayinleri dışında kapalıydı. Bir de köyün hemen bitiminde 200 mt kadar ilerde bir tepede küçük bir şapel vardı. Adanın bir çok yerinde bu şapellerden mevcut.Çoğu sapa yerlerde gibi görünse de pazar ayinleri ve önemli törenler dışında günlük ibadetler bu şapellerde yapılıyor gördüğüm kadarıyla.



Dereköy Manzaraları - by MRA


Köyün oldukça büyük bir çamaşırhanesi var (bkz üstteki resim sağ alt köşe), biz gittiğimizde 3 adet sevimli eşek burada dinleniyordu, biz içeri girince kalabalık etmemizden rahatsız oldular sanırım hemen mekanı terk ettiler. Köyde -çoğu yıkıntı halinde olsa da- eski bir zeytinyağı fabrikası da mevcut. Sinemalarla ilgiliyse hiçbir bilgi ya da mekana rastlayamadık.

Köyde konaklama için 1-2 alternatif var ancak Dereköy bence konaklama için pek cazip bir yer değil, en azından henüz değil. Yeme içme için de bu 2 konaklama tesisinin olanakları dışında sezonda açık olduğu rivayet edilen bir tek cafe gördük.

Burdaki turumuzun sonuna doğru hava iyice kapadı ve ufak ufak atıştırmaya başlayan yağmur bir sonraki durağımız olan Tepeköy'e varana kadar m2'ye 20 damlayı geçmeyecek bir hızla bize eşlik etti, köye girerken ise durup yerini güneşe bıraktı.

Tepeköy daha önceki gelişimizde konakladığımız yerdi ancak annem daha önce görmemişti. Ana yoldan ayrılıp kıvrım kıvrım yükselen yolu takip ederek köye vardık.

Köy epey değişmiş, burada da evler toparlanmış, düzenlenmiş. İlk sefere göre çok daha bakımlı ve şirin göründü gözüme. Köyün eski bir evini yıkıp küçük bir de meydan yapılmış. O zaman kaldığımız yeri de işleten Barba Yorgo' nun meyhanesi yıkılan bu eve bakıyordu. İki bina arasındaki dar sokağa da masalar atılıyordu. Bu arada ada rehberlerinde çok meşhur olmasına kandığımız Barba Yorgo meyhanesi ve pansiyonu yediğimiz en büyük kazıklardandı. Pansiyonun sıcak suyu kaldığımız sürece bir türlü akamadı, odalar o günkü bedeline göre son derece salaş, Barba ise son derece paragöz ve ilgisizdi. Meyhane ise içler acısıydı. Bir akşam gittik onda da bize Tamek konserve pilaki ve yine konserve közlenmiş patlıcan servis etmeye kalktılar, rezaletti. Fakat bizim gibi kazları yola yola Barba bayağı yürümüş olacak ki o küçük binadan köyün girişindeki büyük bahçeli bir mekana taşınmış. Sezonu ise kapamıştı, kapı duvardı.

Köyü gezdikten sonra Tepeköy' ün olduğu tepenin deniz tarafında kalan Çınaraltı mesire yerine hareket ettik. Buraya köye gelen kıvrımlı yolun köye girmeden ayrıldığı toprak bir yoldan gidiliyor. Tepeden Semadirek adası ve manzarayı seyredebileceğiniz, piknik yapıp, sezonunda bir şeyler içebileceğiniz güzel bir yer. Biz ise kısa bir manzara seyri sonrası bizden başka kimsenin olmaması sebebiyle biraz da ürkerek terkettik mekanı.


Tepeköy Çınaraltı'ndan Semadirek adası - by MRA


Yol üstündeki çeşmeden susuzluğumuzu giderip Zeytinliköy'e doğru devam ettik.Bu arada adada bir çok noktada çeşmeler var ve sular içiliyor, yanınızda bir şişe bulundurduğunuz sürece suya para vermenize hiç gerek kalmayacağı gibi doğal ve mis gibi bir su içmiş olacaksınız.

Zeytinliköy, merkeze yakınlığı ve dibek kahvesi ile ünlü olarak anılması sebebiyle adanın en turistik noktalarından biri. İlk gelişimde sadece Nefise Karatay'ın babası Orhan Karatay'ın kahvesi ve bir de Zeytindalı Otel vardı.

Hatta şöyle bir anımı sokuşturayım araya. Köye geldiğimizde çok açtık. Kahveyi falan gözümüz görmüyordu. Adada yemek alternatifi merkezdeki pidecilerden veya Kaleköy'deki balıkçılardan öte gidemediği için şöyle hafif ama keyifli bir yemek aramış ama bulamamış dolaşa dolaşa da Zeytinliköy'e gelmiştik. Kahvenin yanından devam edince karşımıza Zeytindalı otel çıktı. Yemek sorduk normalde öğlen servisleri olmadığını ancak bize akşam için hazırladıkları mezelerden ve salata verebileceklerini söylediler. Körün istediği bir göz allah verdi iki göz ama ötel pek bir şık pek bir butik. Odalara bakmışız gecelik fiyatı bizim tüm tatil konaklamaya verdiğimiz kadar. Fakat açlıktan ölmüşüz, inceldiği yerden kopsun ne yapalım deyip verdik siparişleri. 2-3 çeşit meze, güzel bir salata ve içeceklerimiz geldi. Başladık yemeğe.Bir süre sonra garson bir tabak içinde mis gibi dumanı üstünde ahtapot güveç getirdi. Şaşırdık ve böyle bir siparişimiz yok dedik. Mutfakta yeni pişmiş tatmalıymışız falan masaya koydu gitti. Aha dedik işte buradan girecek bize kazık. Hesabı merak ederek yemeği bitirdik, ahtapot gerçekten harikaydı. Hesap geldi ben direk karta davrandım tabii,o kadar eminim ki büyük bir para olduğundan. Eşim eliyle dur gibi bir işaret yaptı cebinden 2 olmasın ama hadi 3 pide yiyeceğiniz bir parayı çıkarıp hesap kutusuna koydu. Ben hala herhalde bahşiş o diye düşünürken adam geldi, teşekkür edip kutuyu aldı gitti. Günlerce konuşup inanamadık. Ahtapotu ikram yazmış diğerlerine de çok cüzi fiyatlar biçmişlerdi. Hala zaman zaman hesap beklerken anarız Zeytindalı Oteli, ve işletmeciliğini överiz, buradan da teşekkür etmiş olalım bir daha...



Zeytinliköy
Orhan Karatay Kahvesinde
dibek kahvesi keyfi - by MRA


Bu sefer henüz acıkmamıştık :) sadece bir kahve keyfi yaptık ve köyü gezip merkeze doğru hareket ettik.

Gökçeada merkez meydanı ve ana caddeler pek sevimli değil. Sıradan bir Ege köyü ya da kasabası bile diyemeyeceğim. Ancak eski binaların olduğu arka sokaklar şöyle bir dolaşılabilir.

Bizim merkeze gitmemizin ana amacı ise et almaktı. Adada hayvancılık çok yaygın ve hayvanların serbest otlamasından dolayı etlerinin son derece lezzetli olduğu söyleniyor. (bkz aşağıdaki foto. Adada dolaşırken heryerde bu koyuncukları görebilirsiniz)


Ada koyunları - by MRA

İlk gün merkezde alışveriş yaparken koca harflerle yazılmış tabelasındaki EfiBadem markasını merak edip adanın meşhur pastanelerinden olan Meydani pastanesine girmiştim. 


Meşhur EfiBadem kurabiyesi, çok lezzetli mutlaka alın


Kurabiyeleri tattıktan sonra da yerel kişiler olarak et alımı için nereyi tavsiye edeceklerini sordum. Sağolsunlar çok yardımcı oldular ve bizi meydanın karşı ucundaki Eyi Çiftlik kasabına gönderdiler. Gittik meramımızı anlattık ve uzun sohbet sonununda baktık fiyatlar da uygun tam bir kuzuyu alıverdik :) Ertesi gün feribota giderken kendilerinden alacağımız kuzuyu hazırlanmak üzere orda bıraktık ama o akşam yemek için kendimize biraz et almayı ihmal etmedik. 

Akşam yemeğinde et olacağı netleşince yanına bir de ada şarabı alalım dedik. Yolda gördüğümüz Tını markasını denemekti. Bu amaçla mağazalarına girdik. Yerel küçük üreticilerden şarap alırken tatmadan almak çok cazip gelmediği için tadım yapabilir miyim dedim. Gel gör ki yeni çıkan alkol kullanımını düzenleme yasası sebebiyle artık satış mağazalarında tadım yaptırılamıyormuş. Rezalet!!!! Hal böyle olunca, daha önce iyisini nerdeyse hiç içmediğim için tatmadığım bir şişe Gökçeada şarabına (2012 Merlot) 35 TL vermek anlamlı gelmedi. Ordan çıkıp başka markaları satan bir dükkandan 25 TL'ye 1 şişe Nusret Bey markalı 2008 Merlot aldım.

Bu arada öğlen oldu ve karnımız acıktı. Ne yiyelim derken bir blogda okuduğum Gül Hanım Mantı evinin yanında durduğumuzu farkettik. İçerdeki hazır yemeklere bakmaya girdik ancak görüntüleri o kadar iştah kaçırıcıydı ki hemen çıktık. O arada hemen karşısında Saklıbahçe diye bir yer gördük bahçesi çok hoştu gerçekten ancak sezon sebebiyle saat 13:00 civarı olmasına rağmen hala mutfakları açılmamıştı. Bir şeyler yaparız dediler ama görünen o ki bayağı beklemek gerekecekti, kalmadık. Oraydı buraydı derken bir an gürültü,patırtı ile çevredeki her sokaktan onlarca araba meydana akın etmeye başladı. Yollar tıkandı bir kargaşa oluştu. Meğer adanın önemli kişilerinden birinin cenazesi varmış. Zaten aradığımız gibi bir yer bulamamanın gerginliği üstümüzdeyken bir de kalabalık çullanınca Kaleköy'e gidelim yemek için şansımızı orda deneyelim, bulamazsak merkeze geri döner kaderimize razı oluruz dedik. 

Kaleköy sahilinde de durum pek farklı değildi. 1 tane balık lokantası açıktı ama balık istemiyorduk. 2 cafe/çay bahçesi tarzı yer vardı ikisi de merkezden ekmek gelmediği için yiyecek servisi yapamıyordu. (4 kmlik yoldan sanki fizan gibi konuşmadılar mı ciddi gülesim geldi, öğrendik ki Gökçeada da ekmekler 4 km'yi 5-6 saatte gidiyormuş :) )

Kaleköy'ün yukarısına hiç çıkmadık zira ikimizde daha önce tepelerine kadar tırmanıp her yerini görmüştük köyün. Onun yerine (eski) Bademli köyüne gidelim dedik. Yine bir tepeye tırmandık ve arabamızı parkettik. Hemen önümüzde denize nazır ve açık gibi görünen Son Vapur Konukevine girdik. Fakat artık tost bile olura kadar indirgediğimiz yemek hayallerimiz burada da suya düştü. Mutfakları kapalıydı, bize sadece kahve veya karadut şurubu ikram edebilirlerdi. Manzaraya bakan terasları o kadar keyifli görünüyordu ki karadut şurubuna fit olduk. Şurup güzel ama gereksiz pahalıydı (bardağı 5 TL) Yine de parayı manzara için verdiğimizi varsayıp düşen kan şekerimizi toparlayıp köyü gezmeye çıktık. Cici evler vardı, pek şirindi, beğendik.

Çaresiz merkeze döndük ve hemen köşede gördüğümüz Taylan Retorantta 2 kuşbaşılı pide yiyerek açlığımıza son verdik. Pideler fena değildi allahtan. Arabaya geri döndüğümüzde bir de Meydani Pastanesinin  Meydani Tadında diye bir restoranı olduğunu gördük, pastaneden 50-100 mt kadar Kuzulimanı tarafında. Burayı web sayfalarında tavsiye etmişler gördüğüm kadarıyla ama biz o ana kadar görmediğimiz için deneyememiş olduk. 

Çayımızı deniz manzarasına karşı terasımızda içme hayali ile yemek sonrası hemen pansiyona döndük. Bir duş sonrası sıcacık çay eşliğinde terasta kitap okuyarak saati 18:00 ettik. Hava gittikçe kapatıyordu, ufukta yağmur bulutları toplanmaya başlamıştı yine de limana kadar biraz yürüyelim dedik. 


Uğurlu Limanı - by MRA


İyi ki demişiz, iyi ki yolda ufak ufak atıştıran yağmurdan korkup geri dönmemişiz. Gün batımı ve ayın doğuşunun aynı saatlere rastlaşması ile harika görüntler oluştu. Her anı bir diğerinden farklı ve hayranlık verici şekilde boyandı gökyüzü binbir renge. Gün batım renkler uykuya dalana kadar yürüdük, sonra pansiyona geri döndük.

İyice serinlemiş havaya rağmen yemeği terasta yemeğe kararlıydık. Yemeği yaptık, sofrayı hazırladık, üstümüze kalın birşeyler giydik ve soraya oturduk. Hemen hemen aynı anda tatlı tatlı yağmur yağmaya başladı. Terasın yanındaki asmanın yapraklarına vuran tıpır tıpır damlalar eşliğinde ada ürünleri ile donattığımız soframızın keyfini çıkardık.


Ada ürünleri (et, şarap, zeytin yağı ve kekik)
ile hazırlanmış soframız - by MRA 


Bu arada yağmur gittikçe hızlandı, hızlandı hızlandı. Artık terasımızın çatısı bizi koruyamaz hale geldiğinde allatan yemeği bitirmiş çay keyfine hazırlanıyorduk. Dışarda kıyamet kopuyor, bardakyan boşanırcasına yağmur yağıyor, sokaklar sel olmuş denize doğru akıyorken daha fazla direnmeyip içeri girdik. Çayımızı demledikten 1-2 dakika sonra kesilen elektriği çayımızı içerken bekledik ama gelmedi :) Biz de inatlaşmayıp erkenden kendimizi uykuya teslim ettik.

Devamı bir sonraki yazıda

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 1. Gün


2 gündür fena halde hastayım. Boğaz şiş, ses borazan :(

Sanırım evren bana "kır kıçını evinde otur biraz" demek istiyor. Evde oturmak zorunluyken ben de bol bol blog yazayım bari dedim. Buyrun bakalım annemle Gökçeada seyahatimiz başlasın.

Kış hazırlıklarını biraz kolayladıktan sonra babamın bir düğün için İstanbul'a gitmesini fırsat bilerek annemle hemen kısa bir tatil planı yaptık. Aslında sadece ikimiz değil komşu altın kızlardan da bazılarının geleceği bir kızlar tatili planlamıştık ilk başta, ancak son anda birinin yatılı misafiri gelince, diğeri rahatsızlanınca, bir diğerinin de işi çıkınca annem ve ben başbaşa kaldık.

Ama biz kararımızı vermiştik bir kere ana-kız felekten bir tatil çalacaktık. Annem hemen "Gökçeada'ya gidelim" dedi. Bana neresi olsa farketmezdi dolayısı ile düşünmeden "Tamam" dedim.





14 Eylül Cumartesi sabahı yola çıkıp 3 gece adada kalıp 16 Eylül günü akşamı döneriz diye planı yaptık. Ancak sonradan öğrendik ki cumartesi akşamı bir doğumgünü partisine davetliymişiz :) Çido'nun kayınpederi Stan 67'inci doğumgününü kutlayacakmış. Kendisini pek sık göremediğimiz ve 1-2 gün sonra İngilitere'ye dönecekleri için bu daveti geri çeviremedik. Hemen planı revize ettik ve pazar çıkıp salı dönecek şekilde gitmeye karar verdik.

15 Eylül Pazar sabahı 10:00'daki Kabatepe-Gökçeada feribotuna yetişmek üzere sabah 6:45'de Küçükkuyu'dan hareket ettik. 8:00'deki  Eceabat-Gökçeada feribotuna son araba olarak bindik. Kahvaltımızı yanımıza aldığımız kahvaltılıklar ile feribotta yaptık.

Bu araya küçük bir not eklemek istiyorum. Eğer Ege'den Gökçeada'ya gidiyorsanız yani hem Çanakkale-Eceabat hem de Kabatepe-Gökç ada arasında 2 feribotu kullanmak durumundaysanız Gestaş'ın harika bir uygulamasını bilmeniz size 29 TL kazandıracak. Yapmanız gereken Çanakkale'de Eceabat feribot biletinizi alırken gişe memuruna Gökçeada'ya gittiğinizi söylemek. Bu durumda biletin varış yeri kısmında Gökçeada yazdığını göreceksiniz. Ve bu bilet ile kesildikten sonraki 3 saat içinde Kabatepe-Gökçeada hattını ekstra ücret ödemeden geçebileceksiniz. Aynı uygulama dönüşte de geçerli. Yani bu detayı hatırlayarak 29x2 =58 TL yerine 29 TL'ye adaya gidebilirsiniz!

Saat 9:05 gibi Kabatepe'deydik. Feribot saatine 55 dk olduğu için arabayı sıraya sokup önce liman boyunca harika bir yürüyüş yapıp, sonra da kayalıklar üzerinde deniz manzarası eşliğinde sabah çaylarımızı içtik.

9:50 gibi araçları feribota almaya başladılar. Tam 10:00'da hareket ettik. Ben bir önceki gece partide içtiklerimin hala damarlarımda dolaşması sebebiyle annemin omuzuna yaslanıp adaya varana kadar (yaklaşık 1,5 saat) uyudum.

Bu benim adaya ikinci annemin ise üçüncü ziyareti olacaktı. Bu seyahatte daha önceki tecrübelerimizin çok işe yaradığını söylemeliyim.

Öncelikle ada da Eylül dedim mi sezon kapanıyor. Otellerin bir kısmı açık olsa da (onlar da müşteri talebine göre maksimum Ekim'e kadar açık oluyorlar) merkez dışındaki restorant ve kafelerin %99'u kapalı oluyor. Açık olanlar da ise genelde sadece kola, su gibi hazır içecek servisi sunuyor sadece -buna servis derseniz tabii :).

Biz daha önce yüksek sezonda (Temmuz) gitmiş ama o zaman bile kayda değer yemek yiyecek yer bulamamıştık. Uzun zaman oldu, bu sefer adayı daha gelişmiş buldum. Yeni yerler açılmış, dolayısı ile sezonda daha çok alternatif olacaktır ancak Eylül'deki durum halen aynı: her yer kapı duvar. İkinci günümüzde öğlen yemeği için bir tost bile bulamadık merkez dışında. Ancak biz ana-kız bunun böyle olacağını bildiğimiz için zaten yanımıza kahvaltılık malzeme, meyve, demlik poşet gibi bazı temel ihtiyaçlarımızı almıştık bile. Zaten adada da apart tarzı bir yerde kalırız diye planladığımız için bir öğlen dışarda yemek durumunda kalmamız dışında sorun yaşamadık.

Feribot adada Kuzulimanı bölgesine yanaşıyor. Bu çevrede kayda değer bir yerleşim yok. Merkeze uzaklığı 7 km civarı. Biz hiç oyalanmadan merkeze gidip önce merkezi biraz turladık. Ne şanslıyız ki o gün pazar kurulmuştu. Pazar kilisenin yanındaki sokaktan başlayıp içeri doğru uzanıyor. Tam pazara girerken kilise cemaati ayin sonrası dağılıyordu. Cemaat dağılsın kiliseyi sonra gezerim diye düşündüm ancak hata etmişim. Kilise ayin dışında kapalı, giriş yapılamıyor dolayısı ile kiliseyi gezmek istiyorsanız ya düğün, cenaze, vaftiz gibi özel bir törene ya da ayinlere denk gelmeniz gerekiyor. Hatta adadaki tüm kiliselerde durum bu şekilde gördüğüm kadarıyla. Biz hepsini dışardan görmüş olduk.

Adada kaldığımız 3 gün 2 gece boyunca izlediğimiz rotaları  aşağıdaki haritada işaretledim. Kırmızı ilk gün, Yeşil 2. gün izlediğimiz yol. 3. gün zaten öğlen feribotu ile döneceğimiz için herhangi bir yeri gezmedik.






Pazar alışverişimizi bitirip, kiliseden de ümidi kesince ilk ziyaret noktası olarak planladığımız Aydıncık'a doğru yola çıktık.

Aydıncık'a giderken yolda kalınabilecek 1-2 yer baktık. Bunlardan ilki yol üzerinde saklı bahçe modunda bir yerdi ama sahipleri de iyi saklanmıştı herhalde ki ortada bilgi alacak kimse bulamayınca vazgeçip devam ettik. Zaten annem fazla tenha olmasından hoşlanmamıştı. Aydıncık adanın en büyük plajlarından. Burda birbirine yakın ve özellikle sörfçülerin tercih ettiği büyük 2 ayrı plaj mevcut (biri Eşelek köyünden düz gidince diğerleri ise Aydıncık tabelaları takip edilerek sağdaki yolu takip edince ulaşılıyor. Bir de cilt hastalıklarına iyi gelen çamuru ile ünlü bir tuz gölü mevcut. Biz gittiğimizde göl flamingolarla doluydu ve seyrine doyulmaz bir manzara vardı. Yanımda telefonum dışında fotoğraf makinası olmamasına yandım doğrusu.

Biz öncelikle Eşelek köyüne girip kalacak bir ev pansiyonu var mı diye baktık. Yoktu, köy terkedilmiş gibiydi.

Burdan ayrılıp öncelikle Tuz Gölü tarafındaki plaja gittik zira annem çamur banyosu için çok hevesliydi :). Kendimizi çamurlara bulamadan önce benim azı bloglarda gördüğüm 1-2 tesise baktık.

Bunlardan ilki Sardunya Beach Club idi. Ben burayı beğendim aslında. Geceliği 100 TL'ye oda-kahvaltı hizmet veren şirin bungalowları ile temiz ve düzgün görünen bir yerdi. Konaklayanların büyük kısmı turistti. Ancak sanırım anneme fazla bohem ve sanırım pahalı geldi :D

Sardunya'yı beğenmeyen Seyir Defterini hiç beğenmez diye hakkında 1-2 satır okuduğum ve hemen Sardunya'nın yanında ki bu tesise hiç sokmadım bile annemi. Bana da çok salaş gelmişti ama gelmişken bakarız diyordum ki vazgeçtim :). Sonuçta bu tür yerleri sevenler ya da kampçılar için uygun olabilir.



Aydıncık Plajı ve Tuz Gölü - by MRA

Göle doğru devam edince Aydıncık'ın en büyük tesisi olan Göçeada Sörf Eğitim oteline vardık. Bu tesis oldukça düzgündü ancak benim hoşuma gitmeyen yanı denizin dibinde olmasına rağmen odaların küçücük pencereleri oluşu, balkonu olmayışı dolayısı ile odada vakit geçirmek isterseniz loş bir yere tıkılıp kalmış olacağımızdı. Hava halen denize girmeye izin versede, bir açıp bir kapadığı ve rüzgarlı olduğu için bu ihtimal yüksek ve itici geldi. Gecelik oda-kahvaltı 140 TL olan bu seçeneği de sadece kafesinde denize karşı bir öğlen kahvesi içip arkamızda bıraktık.

Kendimizi çamurlara buladık ve kuruyana kadar güneşlendik. Yalnız annemin "bu sene bu çamura birşey olmuş" tespitini ordaki biriden aldığımız şu bilgi ile teyit ettik. Bu sene çok yağışlı geçtiği için göl yazın normalde olduğu kadar çekilmemiş ve çamuru bu çekilme oluşturduğu için bu sene çamur çok az ve kalitesiz olmuş. Biz yine de eşelenip bulabildiğimiz tüm çamur ile kapkara olana kadar sıvadık bedenimizi :)

Tuz gölü ve plaj arası (yukarıdaki fotoda soldaki iki fotoğraf) bir kumsalın önü ve arkası. Yani çamura bulanıp 50 mt yürüyüp plaja gidip denizde temizlenmeniz mümkün. Biz de aynen böyle yaptık. Deniz çok dalgalı görünmesine rağmen hemen derinleştiği pırıl pırıl ve hamam suyu gibi ılık olduğu için yüzmek tahmin ettiğimizden daha keyifli oldu.

Deniz keyfimizi bitirince Sörf Okulunun duş ve soyunma kabinini kullanıp yıkanıp, giyindik. (mevsimde şezlong ücreti verip günlük kullanım yapmak mümkünmüş ancak sezon dışı olduğu için bizin duş ve kabin kullanımımıza ücretsiz izin verdiler.) Karnımız iyice acıktığı için yanımıza aldığımız sandviçlerimizi yiyebileceğimiz güzel manzaralı bir yer aramaya başladık. Ben Eşelek köyünden gidilen Kefaloz plajına gidelim diye önerdim. Kabul gördü ve sandviçlerimizle, çayımızı neradeyse terkedilmiş bu güzel plajda denize karşı mideye indirdik. Yemek sonrası burda da denize girsek mi diye düşünsek de hava çok esmeye başladığı için vazgeçip Uğurlu'ya doğru yola çıktık.

Ben daha önceki gelişimde yeşil hattaki yoldan Uğurlu'ya gidip gelmiş, Kırmızı yolu hiç kullanmamıştım. Sahilden giden çok keyifli bir yolmuş. Yolda 1 polis arabası hariç hiçbir arabaya rastlamadan manzara seyrede seyrede Uğurlu'ya vardık.

Adaya gelirken ikimizin de aklında Uğurlu'da kalırız fikri vardı sanırım. Bu sebeple önce kalacak yer baktık. Türk köylerinden biri olan ve yeni yerleşimlerden biri olan bu köy adanın en batısında yani Türkiye'nin en batı noktası denebilir :) Rum köylerinin aksine denize yürüme mesafesinde. Adanın en güzel plajlarından biri olan Gizli Liman'a ise araba ile 5 dakikada ulaşılabiliyor. Ayrıca adanın bir ucunda olduğu için de çok sakin. 1-2 ev baktık ve sonunda kocaman deniz manzaralı bir balkonu olan 2 oda 1 salon ve açık mutfağı olan tertemiz bir pansiyonu (Berfim Pansiyon) geceliği 50 TL'ye tuttuk. Sanırım en çok temiz oluşu ve balkona manzaraya karşı yerleştirilmiş divan bize çekici geldi :)


Berfim Pansiyon - Balkonumuzun sabah ve akşam Manzarası  - by MRA


Benim acayip çayım gelmişti. Hemen bir çay demledik ve biraz balkon keyfi yapıp dinlendik. Yorgunluğumuzu atınca baktık havanın kararmasına hala biraz zaman var hadi bir deniz faslı daha yapalım dedik ve Gizli Liman'a gittik.

Bilenler için bu plajın denizi Asos Kadırga Koyuna çok benziyor. İlk gittiğimizde güneş batmaya durduğu için denizin karanlık göründüğü için annem biraz burun kıvırdıysa da batmaya yakın ışıkları denizi aydınlatan güneş sayesinde aslında suyun ne kadar berrak ve harika olduğunu anladı. O andan sonra bir aşka geldik ki güneş batıp hava kararmaya başlamasa bütün gece sudan çıkmayabilirdik. Denizden çıkınca dönüş yolunda tepeden harika bir şekilde batana güneşi seyredip hava kararırken pansiyona döndük.


Gizli Liman'da gün batımı  - by MRA


Duşumuzu yapıp, yanımızda götürdüğümüz pratik yiyecekler ile hemen akşam yemeğini hazırlayıp, yanına da bir çay demledik. Yemek ve çaydan sonra saat 22:00 gibi balkon divanımızın bir yanında annem bir yanında ben elimizde kitaplarımız uyuklamaya başlayınca daha fazla direnmenin anlamı olmayacağında hemfikir kalıp yatmaya karar verdik.

Devamı bir sonraki yazıda