gevezelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gevezelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2009 Pazartesi


Güzel güzel festivali yazıyordum ki eğitime gidişimle beraber dağılıverdim. Akşamları erken çıktım ama tüm hafta ya misafirim vardı ya da ben birilerinde misafirdim. Eh biraz da bahara kapılıverdim tabii :) Son festival yazımı yazmaya başlamıştım ama o da yarım yamalak, boynu bükük kalıverdi. Eğitim biter bitmez de atladık İzmir' e gittik, 6 gün ordaydık. Geçen cuma sabahı uçakla döndüm ve direk işe geldim. 13 günün üstüne iş başı yapmak çok zor geldi doğrusu. Sabahın köründe kalktığım için gözümden uyku akıyordu, üstüne uçmanın verdiği tedirginlik ve posta kutumda okunmayı bekleyen yüzlerce mesaj eklenince günü iyi geçirdim desem yalan olur. Yine de ertesi günün cumartesi olduğunu kendime hatırlarak avunmaya çalıştım.

Ben İzmir' deyken annem İstanbul'a gelmişti ve dönüşümü dört gözle bekliyordu. Cuma akşam eve uğrayıp eşyaları bırakıp, bir de duş alıp onlara gittim. Cumartesi akşam bir ahpabımızın düğünü vardı bu yüzden de cumartesi gününü kuaför vs işleri için beraber geçirmeyi planlamıştık. Ben de hazır gitmişken annemde kalayım dedim ve cuma akşamı eve dönmedim. Cumartesi sabah erkenden kuzen de annemlere geldi, hep beraber kahvaltı ettik. Sonra yine hep beraber kuaföre gittik, hazırlandık süslendik ve akşam da düğünde bol bol oynadık :)

Annem pazartesi döneceği için pazar gününü de beraber geçirdik. Öğlen saatlerinde sahil yolunda sohbet eşliğinde uzun bir yürüyüş yaptık -toplam 15 km :)- allahtan hava yağmadı. Dönüşte alışverişimizi de yapıp ağrıyan ayaklarla kendimizi eve attık. Annem yiyecek birşeyler hazırlarken ben kanepede sızmışım, 1 saat kadar kestirdim. Bu arada öğlen uykusunu çok severim. Herhalde çalışmayan biri olsam genel düzenim sabah erken kalkıp öğlen de 1-2 saat uyumak şeklinde olurdu. Neyse uyku sonrası yemekti, sohbetti, muhabbetti derken en sonunda saat 21:30 gibi anneciğimden kopup evime gelebildim.


Ev felaket haldeydi. Seyahat çantam bir kenarda açılmayı, düğün için hazırlanırken ortaya saçtıklarım toplanmayı, bulaşık ve çamaşırlar yıkanmayı ve alışverişte aldıklarım buzdolabına yerleştirilmeyi bekliyordu ama benim hiç halim yoktu. Haftasonu dinlenmeyi hayal etmiş ama bunda kesinlikte başarılı olamamıştım. Yine de ev o haldeyken rahat edemeyeceğim için bir gayret hepsine tek tek el attım. 1 saat sonra herşey toplanmış, çamaşır ve bulaşık makinaları çalıştırılmış, buzdolabı temizlenmiş ve yeniden yerleştirilmişti. Kendimi ödüllendirmek için sıcak birşeyler hazırlayıp Fringe dizisinin son bölümünü seyretmek üzere salondaki kanepeme battaniyenin altına kıvrılıverdim. Bıraksalar şu an hala orda yatıyor olurdum :)

İzmir dönüşü ben İstanbul' a gelirken sevgiliyi de iş için Denizli' ye göndermiştim, bu akşam dönecek inşallah. Akşam o gelene kadar biraz dinlenebilmiş olmayı umuyorum zira hala inanılmaz yorgunum.

Biraz kendime geleyim yazmaya devam :)

14 Mart 2009 Cumartesi


Dün gece inim inim inleyip ağlayana kadar öksüren ben, bugün kıçımı kırıp evde oturmaya kararlıydım. Ta ki bizim Şirinlik Muskası "cumartesi sabah Optimum'a gitmeyi planlıyorum geçen hafta Nine West'ten 29,90' a bir ayakkabı buldum tekrar birşeyler bakıcam" diyene kadar. Dün gece hissettiğim kadar yalnızlık ve acizlik hisseden her kadın alışveriş fikrine yenik düşerdi -düşerdi di mi? :)

Şaka bir yana cuma günü haftasonu ne yapsak diye düşünürken Optimum'a da gidebiliriz demiştik Şirin'le. Ama ben sanki dün gece yaşayacağım eziyeti önceden tahmin etmiş gibi cumartesi sabah ki durumuma göre belki de evde yatmam gerekebileceğini söylemiş, sabah konuşur ne yapacağımıza o zaman karar veririz demiştim. Sabah uykusuz geçen bir gece için erken sayılabilecek bir saatte 8:15 de uyandım. Önce kendimi kalkıp ılık birşeyler içtim, sonra kendimi bir süre tarttım. Baktım fena değilim. Gıcığım ve boğazım kesinlikle geceden daha iyiydi ama dün geceyi yalnız ve rahatsız geçirmek moralimi inanılmaz bozmuştu. Dışarı çıkmak istediğimi farkettim ama açık havada dolaşmayı gözüm yemedi. Dışarda güneş parlıyordu ama sitedeki hava sıcaklığını gösteren tabeladan hava sıcaklığının 6 derece olduğunu da görebiliyordum. Evet arsızım ama aranmanın da anlamı yok. Durum böyle olunca evden dışarda ama kapalı bir yerde olabileceğim tek plan olan Optiumum da alışveriş gayet cazip geldi. 9:10 gibi Şirin'i aradım. O da sabah çok erken uyanmış meğer -6:15- o saatten beri market şu bu falan diye kendini oyalamaya çalışıyormuş. Telefonu açar açmaz "açıımm" dedi. Henüz ben de kahvaltı etmediğim için hemen gelmesini beraber yiyebileceğimizi söyledim. Sonra da çok geç ve kalabalık olmadan Optimum'a gidebilirdik. 10 dk sonra geldi, karnımızı doyurup hemen çıktık.

Güya ben birşey almayacaktım. Aklımda sadece sezon başından beri bakıp istediğim gibisini bulamadığım düz kahverengi bir pantolon ve siyah dolgu topuk rahat bir bot vardı. Bulursam bunları alırım diye düşünüyordum. Fakat ilk mağazaya girmemle kendimi kaybettim. Sanırım kendimi içinde iyi hiseettiğim herşeyi aldım :) Kahverengi pantolon ve bot da dahil. Aldıklarımın normal fiyatları ve aldığım fiyatları arasında inanılmaz bir uçurum vardı. Gerçekten fiyatlar çok indirimliydi ama hepsi çok ucuzdu desem yalan olur. Örneğin park Bravo'dan bir kaban-ceket aldım -çok beğenerek- 100 TL bence pek de ucuz değil ama 399 TL 'dan indiği düşünülürse de fena fiyat değil gibi :) Ama bazı şeyler gerçekten iyiydi örneğin Benetton' da gerçek deri çok şık kemerler vardı 1 tane aldım tek fiyat 9,5 TL' ydi. Benim aldığımın kemerin etiket fiyatı 59,95 TL' miş mesela indirim oranını siz hesaplayın :). Sonra Herry'de kahverengi pantolon -klasik kumaş- buldum tek kalmıştı fiyat 19,90 TL' di ki bana hiç fena gelmedi. Daha önce kısa zamanlarda uğramıştım o yüzden çok fikir sahibi olamamıştım ama bugün Optimum'u beğendim.

Eve döndüğümüzde keyfim pek yerine gelmişti. Alışveriş dönüşü şirinimle ayrılamadık -benim hastalık onun mesaileri derken bu hafta hiç görüşememiştik- bende çay içip muhabbete devam etmeye karar verdik. Öğleden sonramız da evde muhabbetle ve aldıklarımızın değerlendirmesiyle geçti. Şirin'i biraz önce gönderdim ben de hemen bilgisayar başına geçtim. Blogumu açıp dün akşam yazdığım yazıyı görünce de bugün daha iyi olduğumu yazayım da hep böyle ağlak sanmasınlar dedim :) Birazdan sevdiceğim de gelirse daha da iyi olucam inşallah...

9 Mart 2009 Pazartesi


Üstümdeki bezginliği bir şeye yoramamıştım. Havaların devamlı kapalı ve yağmurlu olmasından falan herhalde diyordum. Biraz önce MoonSun'ı okudum da o da "bahar yorgunluğumu nedir bu halim" demiş. Gerçekten ya bahar geliyor di mi? Kesilmeyen yağışlar ve açmayan güneş sayesinde benim bünyeye bahar gelemiyor bir türlü. Yalnız sağolsun bahara, kendi gelmiyor ama vekaleten yorgunluğunu gönderiyo :P

Her cuma olduğu gibi bu haftasonu için de bir sürü planım vardı. Cuma akşamı eve gider üstümü değiştirir sinemaya giderim diyodum. Hem de bir önceki haftaiçinde Capitol Batik'teki indirimden aldığım elbisenin bir büyük bedenine bakar eğer göbişimi daha az belli ediyorsa onu değiştiririm iki iş bir arada çıkar diye hesap ediyordum. Bana eşlik etmesi için Şirinlik Muskası'nı aradım. Yüksek Lisans yapıyor kendisi ve cuma akşamı dersi varmış. İlk dönem bazı sıkıntılarından dolayı derslerin hepsini asmıştı, dolayısı ile bu döneme ders asma hakkı kalmadı hatunun. Onun gelemeyeceği öğrenince hevesim biraz kaçtı. Şimdi dedim cuma cuma tek başına napıcan ama yine de tamamen vazgeçmemiştim. Fakat işten çıkıp yağmurdan dolayı trafikte de uzun süre kalınca planımdan ve motivasyonumdan eser kalmamıştı. Evim evim güzel evim diyip attım kendimi eve, değiştirme işlerini de yarın yaparım napiim diye avuttum kendimi.

Üstümü başımı değişip rahatlayınca güzel bir salata hazırladım kendime, kocaman içinde yok yok, biraz da mantarlı et sotem vardı, yanına bir kadeh de şarap doldurdum ohh mis. Ev gibisi var mı yaa. Bu arada hazırda Slumdog Millionaire ve 1-2 tane film vardı. Onları seyretmeye başladım. Zaten sinema havamda olduğum için birini bitirip diğerine geçerek 3 film seyrettim: Slumdog Millionaire, The Accidental Husband, My Best Friend's Girl.

Bunlardan sadece Slumdog hakkında 1-2 laf edicem zira diğer ikisi zaten sadece eğlencelik romantik komedilerdi, üzerine konuşulacak kadar önemli değillerdi yani. Burda kısa bir bilgi kendimle ilgili. Sinema dedim mi ikiye ayırırım 1- eğlencelik çıtırlar 2- gerçek sinema. İkisini de seyrederim ama seyretme amaçlarım, değerlendirmelerim ve hissettiklerim farklı olur. Ve gerçek sinema dedim mi Hollywood'dan pek birşey çıkmaz bana göre. Gelelim Slumdog'a; bu film, Oscar aldığı için değil, Amerikalı'ların kendilerinden başka bir dünya ile ilgilenip bir de üstüne oscar vermelerini ilginç bulduğum için dikkatimi çekmişti. Seyrederken çok keyif aldım. Ama sonuna gelince nedense hayal kırıklığına uğradım. Çok amerikan vari geldi sonu. Tam bir "And they lived happily ever after" durumu. Peki filmin sonu başka nasıl olabilirdi diye düşünürken aslında filmin tamamındaki hep ucundan yırtma durumunun ne kadar yapay olduğunu farkettim. Canım sıkıldı. Bir yandan da sonucu "herşey alınyazısıydı" diyen bir filmi bu şekilde değerlendirmek de pek doğru değil mi acaba diye düşündüm. Ayrıca Hint kültürü de oldukça arabesk bir kültür, bu kültüre böyle bir son sıradan yerine klasik diye de yorumlanabilir belki. Düşündüm düşündüm ama bir sonuca varamadım, kararsız kaldım. Fikren sonuçlandıramadım değerlendirmemi ama hissen filmin sonu beni tatmin etmedi bundan eminim. Sinema konusunda sevdiceğim iyidir, filmi ona da seyrettirip sonrasında biraz fikir jimnastiği yaparsak belki kendimi de çözerim. Ne demişler bir elin nesi var iki elin sesi var.

Neyse sonuçta film gecesinin sonunda oldukça geç yattım. Cuma'dan cumartesi öğlene manikür pedikür için randevu almıştım. Ayak başparmaklarımın tırnaklarında batık problemi var, bu meseleyi halledip beni rahatlatabilen kişi son 10 yıldır Gülizar Hanım'dır (Bostancı Salon 8), sağolsun. Son günlerde tırnaklarım yine acımaya başladığı ve cumartesi de genelde yoğun oldukları için cuma'dan yerimi ayırtırım her zaman. Cuma günü hala motiveyken cumartesi günü sabahtan birşeyler yaparım (bir arkadaşla kahvaltı, yürüyüş vs vs) belki diye düşündüğüm için randevumu 13:30 a almıştım. Cuma akşamı Capitol planından vazgeçerken planı bu araya kaydırabileceğimi düşünmüştüm. Fakat uzun geçen gece ve üstümdeki tembellik sonucu kendimi kaldırmam saat 10:00'u buldu. Baktım hava şakır şakır yürüyüş falan hikaye, Capitol de çook uzak göründü gözüme, eh kahvaltı da evde daha tatlı olacak diye yine Capitol planını iptal ettim :). Duşumu alıp kahvaltımı ettim. Baktım saat 13:30' a çok var ama Capitol'e gidecek kadar da değil :). Aradım Gülizar Hanım'ı ve randevuyu erkene aldım. İyi ki de almışım. Öğleden sonra üniversiteden kız arkadaşlarım ile Şirinlik Muskası' nın evinde toplaşacak gün yapacaktık :) Benim işlerimi halledip eve dönmem saat 16:00 oldu. Araya market alışverişini de sıkıştırdığım için elimi kolumu dolduran torbaları eve bırakıp hemen Şirinlik Muskası'na geçtim. Kızlarla yedik, içtik, kaynattık. Pek keyifliydi. Senelerdir görüşmemiştik çok iyi oldu. Saat 20:30 gibi herkes gitti biz kaldık Şirinle. Benim kafa arkadaşların çocuklarının gürültüsüyle -alışık olmayınca- kazan olmuş eve gideyim diye tutturdum, Şirin'in de migreni tutmuş meğerse de millete belli etmemek için çabalıyomuş. Gidicem deyince bırakmadı, aradım sevdiceğim de gece geç gelecekmiş ben de kaldım. Şirinle çaylar ve kurabiyeler eşliğinde başağrımızı azaltmaya çalıştık :)

Pazar sabahı da güya erken kalkacaktım ama gözümü açtığımda saat 10:30' du. Kahvaltı hazırladık yedik derken öğlen oldu. Benimkini biraz sıkıştırdım sinemaya gidelim falan diye. Önce "tamam" dedi sonra "çalışsam iyi olacak" dedi. Bu aralar bir projesi var sabah akşam çalışıyor. Aslında kendi işi olduğu için hemen hemen her zaman çok çalışıyor. Ama yine de bu aralar abarttı. Neyse sonuçta o çalışmaya karar verdi. Ben de madem öyle Capitol'e gidip şu erteledikçe ertelediğim değiştirme işini halledeyim dedim. Hazırlanıp çıktım. Hava yine şakır şakır silecekler yetişmiyor. Kendimi dar attım otoparka.

Önce Batik'e gittim, aldığım elbisenin büyük bedeni kalmamış. İş başa düştü yani elbise büyüyemiyorsa göbek küçülecek mecburen. Elbiseyi çok sevdim çünkü, mutlaka giymem lazım. (Bir ara fotoğraf makinemi sevdiceğimin elinden kurtarırsam onu da fotoğraflayacağım.) Sonra nicedir sürdürmekte olduğum yeni parfüm arayışımın peşine düştüm ama o da sonuçsuz kaldı. Şansa bakar mısınız, girdiğim 3 ayrı yerde de test etmek istediğim parfümün ya testerı bitmiş, ya spreyi bozulmuş ya da benim denemem engel bir şeyler olmuştu. Şansıma küsüp devam ettim, hadi biraz da kışlık dolgu topuk spor siyah bir bot arayayım ama onun da sonucu başarısız. Bu arada önünden geçtiğim Euromoda diye bir bijuteride %50 kadınlar günü indirimini görünce toka ve taç baktım. 6,5 TL'ye 2 taç, 6 da toka aldım. Sonra Body Shop'ta da indirim olduğunu farkettim. %50 indirimle 15 TL'ye mandarin ve orkide özünden bir koku aldım. Tam önünden geçerken Watson's ı gördüm ve aklıma uzun zamandır bulamadığım oral-b'nin brush-up'ları geldi. Girip bir bakayım dedim ki amanın bir kalabalık, meğer burda da %50 indirim varmış. kalabalığı yara yara brush-upları aradım bulamadım -yaaa kullanan biri bana nerden aldığını söyleyebilir mi iflahım kesildi aramaktan- çıkışa doğru giderken biri flormar biri alex avien 2 far çarptı gözüme biri 6 biri 11 TL onları aldım. Dışardan aynı gibi görünüyorlar ama sürünce biri yeşil diğeri bayağı cırt bir cam göbeği oluyor -bunu da bir ara resmedeyim. Sonra hemen yanında 1,25 TL' e Maybeline Colorama ojeler vardı, 2 tanede onlardan kaptım. Bu markayı çok seviyorum çünkü çok uzun dayanıyor, kesinlikle koyulaşmıyor ve ucuz :) Tam kasanın yanında da Nivea'nın sivilceleri kurutmak için çıkardığı bye-bye spot! sos stick ürününü gördüm. Burnumun yanında çıkmaya uğraşan sivilcemin sızısını hatırlayarak ondan da bir tane aldım. 15 TL'den 7,5' a iniyordu. Aslında böyle bir alışverişe hiç niyetim olmadığı için fırsatı çok da iyi kullanamadım. Oysa Nivea'nın çok sevdiğim bir allığı vardı onu alabilirdim, sonra devamlı kullandığım Loreal Telescopic Mascara dan yedek alabilirdim. %50 çok iyi indirim ama ben hazırlıksız yakalanınca pek verimli kullanamadım. Biraz da kalabalıktan bunaldığım için kendimi dışarı dar attım. Yine de kısa günün karı, kendime kadınlar günü hediyesi birkaç parça almış oldum.

Çok değil 2 saat dolaştım ama eve döndüğümde benden mutlusu yoktu. Öğleden sonrası için yaptığım planlarım da bu mutluluk ile kanepeye serilip kısa sürede oracığa kök salmamla suya düştü. Gece yatana kadar yemek yemek dışında sevdiceğimin dizinin dibinden hiç kalkmadım. Kanepeye yayılmış, kucağımdaki laptop'ın sıcaklığı ile mayışmış blog blog gezerken mırıldandım da mırıldandım.

Not : Nivea Sos Stick çok başarılıymış dün bir yanardağa benzeyen sivilceme, bir eve ilk geldiğimde bir de yatarken 2 kere sürdüm ve bu sabah sivilcemin yerinde yeller esiyordu.

2 Mart 2009 Pazartesi


Bugün yine pazartesi. Haftasonları ne kadar kısa. Aklımdakilerin yarısını yapamadan geçip gidiveriyor. Cuma akşamı ne güzel 2 gün bir sürü şey yapıcam derken bir baktım pazartesi sabah işe gelmişim.

Cuma akşamına geri dönmek istiyorum. Ne güzel hafta bitti diye sevinçle annem ve babamla yemek yemek için eve gelmiştim. Keyifli yemek ve sohbetten sonra onları eve uğurlayıp cumartesi için planlar yapa yapa yatmıştım.

Yılbaşından hemen sonra yolda yağmur suyu ile dolduğu için göremediğim bir çukura düşmüştüm. Sonrasında yavaş yavaş arabanın gidişi bir değişmişti. En son geçen hafta uzun yol gidince baktım arabanın elden geçme zamanı gelmiş. Cumartesi sabah erkenden arabayı servise verdim. 2 saat sonra olan cilt bakım randevuma kadar soğukta sokaklarda dolaşmak istemedim. Eve döndüm, sevdiceğimle kahvaltımızı ettik. Sonra onu evde bırakıp güzellik salonuma doğru yola çıktım. Uzun süredir cildimi emanet ettiğim Yetkin Hanım beni bekliyordu. Yaptığı bakım ve masajla beni bayağı şımarttı.

Ordan çıkıp pazar günü için planladığım DIY (Do it yourself) projem için Kadıköy'deki kırtasiyeleri gezmeye başladım. Plan şöyleydi aşağıda resmi olan Ikea'dan tanesi 1,5 TL' ye aldığım karton kutuların üzerine odamın renklerine uygun desenler yapacaktım.
Şöyle bir bakınca en hesaplı ve kolay yöntemin stencil yapmak olcağına karar verdim. Daha önceden başka şeyler için aldığım akrilik boyalarım vardı. Haftaiçinde fırsat bulduğum kısa anlarda internetten bulduğum çeşitli desenleri photoshop da biraz oynayarak stencil olabilecek hale getirmiştim. Bir tek kretuar bıçağına ihtiyacım vardı. (normal maket bıçağı ile denedim ince yerleri kesmek çok zor oluyor) Tabi mağazalara girip çıktıkça ve yeni şeyler gördükçe aa şunu da alsam bunu da alsam derken listeme 1-2 şey dada eklemiş oldum ama temelde ana fikirden sapmamayı başardım.

Yoldan çıktığım tek an önünden geçtiğim bir kozmetik dükkanına göz kalemi almak için girmek oldu. 1 tek göz kalemiyle başlayan maceram 3 cilt bakım ürünü (3 alana 1 bedavaydı), 4 kalem, 1 eye liner, 2 ruj ile son buldu. Hediye olarak da cilt bakım ürünlerinden birini, 2 ruj ve 1 çanta verdiler.Kendimi nasıl dışarı attığımı bilemedim :)

Arkasından Kadıköy'de Dios Mioo! adında bir aksesuar butiği olan çok sevgili arkadaşım Pınar'a uğradım. Bu dükkanı herkese tavsiye ediyorum. Çoğu el yapımı ve özgün çok güzel aksesuarlar bulabilirsiniz. Facebook'da da grupları var oraya üye olanlara ekstra indirimler yapıyorlar. Neyse işte ona uğradım tabi cumartesi olduğu için oldukça yoğundu. Giren çıkanların arasında bir çay içecek kadar oturup kaçtım. Akşam için annemin balık siparişini halledip servise arabayı almaya gittim. Bakımdan sonra kız gibi olmuş arabamla annemlere doğru yola çıktım. Beraber yenilen akşam yemeği ve uzuun sohbetten sonra oldukça geç bir saate eve döndüm.

Geç yatmaya bir de bütün haftanın yorgunluğu da eklenince pazar günü ancak öğlene doğru kalkabildim. Kalvaltıdan sonra doğru stencil projesinin başına geçtim. Önce müsvedde kağıtlarında yaptığım 1-2 denemeden sonra başladım kutulara desenleri boyamaya. Düşündüğüm kadar kolay olmadığını söylemeliyim. Boya yoğun olduğunda kalıbın kenarlarına bulaşıyor, az olduğundaysa istediğim rengi vermiyordu. Boğuşa boğuşa akşamı ettim ama kutularım bence çok çok şirin oldular :) Siz ne dersiniz?




Bu sonuncu da benim salaklığıma kurban gitti maalesef. Desenin kutu üzerindeki konumunu hiç ölçüp biçmeden başlayınca bir yanında desenler yarım kaldı :( İnternette bulduğum bir kumaş deseninden yola çıkmıştım ve aslında güzel de sonuç vermişti ama sonuç böle yamuk yumuk olunca ben de bu kutuyu dolap içinde kullanmaya karar verdim.


Bir de farkettim ki fotoğraflar flaşla olduğu için renkler olduğundan farklı çıkıyor. Mavi çok parlak kırmızı da bordo gibi çıkmış. Fırsat bulursam gün ışında da benzer fotoğraflar çekip koyacağım.

26 Şubat 2009 Perşembe


Kaç zaman önceydi hatırlamıyorum. Uğur Özakıncı diye bir yazar keşfetmiştim, okumaya başlar başlamaz hayran olduğum. Son kitabının üzerinden uzun süre geçip de yeni bir şey çıkmayınca merak etmiş, araştırınca kanser olduğunu öğrenmiş, kısa bir süre sonra da ölüm haberiyle sarsılmıştım. O andan sonra yeni şeyler yazmayacak olması, onun yazdıklarından mahrum kalma acısı günlerce içimden çıkmadı. Ne bencilce bir şey değil mi? Ama benim onu kaybetme şeklim de buydu işte...

Ahmet Karcılılar'ı pek severim. Uzun süredir birşey yazmıyor. Geçenlerde kötü bir habere rastlamaktan korkarak internette araştırdım öldü mü kaldı mı diye. Allahtan bu sefer kötü bir haber yok o da olsa sevdiklerim teker teker ölüyor kuruntusundan kurtulamazdım herhalde. Ölmemiş şükür ama bunu öğrenince de kendimi ihmal edilmiş hissediyorum. Bencilliğimden utanmasam "ee ölmemişsin işte yazsana" diye isyan bile edeceğim.

Biraz önce idefix'e girdim ve Elif Şafak' ın yeni kitabını gördüm. Nihayet en sevdiklerimden biri yeni birşeyler yazmış diye sevindim.

Çok mu bencilim :)


Garip varlıklarız biz kadınlar. Ya da ben öyleyim en azından.
Küçücük bir şeyden günümü cehenneme çevirebilen ben, aynı küçüklük ve önemsizlikte bir şey için sevinçten öle de biliyorum. Buyrun burdan yakın..

Dünden beri yeni bir oyun keşfetmiş çocukların sevinci var içimde. Çünkü yeni bir şey keşfettim. Gören de pek önemli birşey sanacak ama sadece şöyle birşey.

Göz makyajı yaparken gözlerimin altını boyamayı kesinlikle beceremeyen ve becerdiğinde de bunun kendisine yakışmadığına inanan ama bir yandan da başkalarında gördükçe delice kıskanan ben, en sonunda, 35 yaşıma 1 kala kendime yakışan göz altı boyama yöntemini keşfettim ve uygulamayı başardım.

Bravo di mi bana?
Boyun mu uzadı? Hayır.
Ama 2 gündür görenler senin gözlerin güzelleşmiş dedikçe çocuklar gibi kıkır kıkır gülüyorum :)

11 Şubat 2009 Çarşamba


Hani sağda gördüğünüz "Kim bu çatlak?" kısmı var ya, hayatı sorgulamama sebep oldu resmen. İnsanın kendini 2 cümleyle anlatması ne zor ya. 2 cümle kime yeter? Hele ki benim gibi bir sor bin ah işit cinsinden birine! Ben şöyle uzun uzun anlatmalıyım olan biteni. Boşuna mı blog açtık.

Şimdi başta şunu söylemek lazım ben bir "terazi" dişisiyim -burçlara inanma burçsuzda kalma. Bu terazi denen aletinin tabiatı benim hayatımın en güzel temsilidir. Ömrüm dengeyi yakalamaya çalışmakla geçmekte. Duygularımla mantığımın, işlerimle özelimin, aileyle aşkımın, gezmekle dinlenmenin, sıradanlıkla sıradışılığın, vesairin dengesini... "Sanki biz farklıyız" diyorsanız, ne güzel beni anlıyorsunuz demektir. Ancak ben bu denge olayına çok takıntılıyım. Ayarı kaçırınca benim bünye fena halde huzursuzlanıyor -kontrol manyaklığım ifadelerimden taşıyor resmen.

Mitolojide bir karakter vardır hani -Sisifos- cezası sonsuza kadar bir kayayı yuvarlaya yuvarlaya dağın tepesine çıkarmaktır ve hep tepeye gelemeden kaya geri yuvarlanır. Hayatın acımasız rutininin güzel bir temsilidir bence bu mitolojik hikaye. İşte ben de kendimi şöyle bir mitoloji kahramanı -bak bak lafa bak "kahraman" mış- olarak resmedebilirim. Gözünüzü kapayın -lafın gelişi canım okumaya devam tabii-, koca bir terazi düşünün, kefelerinde aklınıza gelen dünyevi, insani, maddi manevi her şey. Terazi bir o yana yalpalıyor bir bu yana. Bense bir o kefeye bir bu kefeye atlayarak dengeyi sağlayama çalışan zavallı bir kadın. Bir dursam terazinin dengesi bozulacak ve kıyametler kopacak -sanki. Omuzlarımdaki yük ne kadar ağır anlıyorsunuz değil mi?!!! Alim allah ya denge bozulursa!

Bu arada herhalde az biraz mükemmellik takıntım olduğunu da hissetmişsinizdir. Yani hiçbirşey mükemmel değildir tabii ama keşke olsa yaa. Kendime fena dert edinirim bu durumu. Onun için de kolay beğenmem, kolay sevmem, kolay tatmin olmam. Zor muyum neyim? Ancak bu kadar kesin konuşan biri için hiç de mükemmel olmayan ayrıntılarla doludur hayatım. Bahanem ise özel şeylerin bir sihri olduğuna inanmamdır. Sihrine kapıldığım şeylerinse her kusurunu gözardı etme eğiliminde olurum :)

Genelde aksi tepki alsam da -kibarlıklarından söylediklerine inanıyorum- elle tutulur büyük bir yeteneğim yok. Özel yetenekleri olanlara da çok kılım -tamam tamam kıl diil "hayranım" ama itiraf etmek işime gelmiyo işte napiim :) Yine de umudumu kaybetmiyorum bakarsın yolun ikinci yarısında ben de çok özel bir yeteneğimi keşfederim. Onun için denerim : Bir dönem spor yaptım büyük bir takımın yıldız kız voleybol takımında oynadım ama beni tatmin edecek kadar iyi değildim. Sonra öyküler yazdım -lisedeki ingiliz edebiyatı hocam en büyük destekçimdi, rahmetli burdan anmış olayım- ama kimseye okutmadan hepsini yok ettim, bir dönem fotoğraf çektim -aslında hala çekiyorum ama eskisi gibi delicesine değil- anladım ki çok kolay ürün verilmesine rağmen çok iyisini üretmesi zor bir iş. Şimdilerde gümüş takı tasarımı yapıyorum, 2 seneyi geçti sanırım, hala sıkılmadım, etraftan da iyi tepkiler alıyorum, süper bir yeteneğim olduğunu düşünmüyorum ama idare ediyorum işte.

Bir diğer konu ise esnetik kaygıları olan bir kadınım, yani güzel olan şeylere tutkunum :) Şimdi bundan pırlatalar, elbiseler, sıfır beden olmak gibi şeyler anlamayın. Bir kere yaşadığım yer güzel olmalı -dikkatinizi çekerim lüks değil güzel!-, bu yüzden dekorasyon başlıca ilgi alanımdadır. Yediğim yemekler güzel olacak onun için kendimi bildim bileli balık etli biriyim. Gözüm güzel şeyler görecek bu yüzden görsel sanatlar beni çok cezbeder. Bu liste uzar gider hepsini ilk postta bitirmiyim kalanlarla zamanı geldikça tanışırsınız.

Yukarıdaki güzellik saplantısının bir uzantısı olarak sanatın bir çok dalı ilgi alanıma girmekte -tabiiki seyirci olarak yoksa sür yeteneksiz olduğuma eminim. Sinemayı çok severim, tercihlerimse içimdeki gel gitlerin -sıradanlık/sıradışılık- en güzel yasıması. Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Almodovar, Lars Von Trier vs severim, avrupa ve dünya sinemasını hollywood'a herzaman tercih ederim ama romantik komedilerden ve eski müzikallerden de asla vazgeçemem. Sahne sanatlarından tiyatro, bale ve dans en çok da hepsinden biraz içeren müzikalleri severim. Caz severim, tangolara taparım, İncesaz, Muammer Ketencoğlu, Yansımalar dinlerim ama son günlerde Beyonce'un Single Ladies şarkısına takığım.

Gezmeyi severim ama oldukça da evcilimdir. Ne olduğu önemli değil yeni şeyler keşfetmeye bayılırım ama alışkanlıklarıma da sadığımdır. Sosyal ortamları severim, kolay iletişim kurar, kolay eğlenir, hemen kaynaşırım ama yalnızlığımı da hiçbirşeye değişmem. Dışardan bakanlar dediğim dedik, özgür, feminist - yani alt metin olarak ev işlerinden anlamaz, entel vs- bir kadın olduğuma kanaat getirip, evime gelirken aç kalacaklarına emin, atıştırmalıklarını da yanlarına alır sonra karşılarında anaç ve hizmette kusur etmeyen bir ev sahibi ve zengin bir sofra ile karşılaşınca şaşkınlıklarını gizleyemezler.

Kısacası "tarz" sahibi bir kadın değilim. Her telden çalarım. Yıllarca bunun çok kötü birşey olduğuna inandım. Pis terazi kararsızsın, dengesizsin işte diye kendime yüklendim. Ta ki bunun iyi ya da kötü ama beni ben yapan şey olduğunu anlayana kadar.

İnsan kendini ne 2 cümle de anlatabilirmiş ne 200 sayfa da anladım. Nasıl olsa yazdıkça çıkacak huyum suyum. İşin komiği bu blogda ne yazıcam onu da bilmiyorum. Hehe tam ben işte bin bilinmeyenli denklem. Buyrun burdan yakın..

10 Şubat 2009 Salı


Kadınlar sıkılınca ne yapar?

Dııırt cevap veriyorum : Alışveriş, Hobi, Dedikodu, Gevezelik, Dırdır, çok kaşınanları da Çocuk :)

Ben de her kadın gibiyim -sadece az kaşınanlarından (bkz. üst satır). Yapıyorum ama o kadar sıkılmışım ki yapmak yetmedi bi de yaziim dedim. İşte orası burası, burası benim sıkılan bir kadın olduğumun kanıtıdır...