11 Şubat 2009 Çarşamba
Hani sağda gördüğünüz "Kim bu çatlak?" kısmı var ya, hayatı sorgulamama sebep oldu resmen. İnsanın kendini 2 cümleyle anlatması ne zor ya. 2 cümle kime yeter? Hele ki benim gibi bir sor bin ah işit cinsinden birine! Ben şöyle uzun uzun anlatmalıyım olan biteni. Boşuna mı blog açtık.
Şimdi başta şunu söylemek lazım ben bir "terazi" dişisiyim -burçlara inanma burçsuzda kalma. Bu terazi denen aletinin tabiatı benim hayatımın en güzel temsilidir. Ömrüm dengeyi yakalamaya çalışmakla geçmekte. Duygularımla mantığımın, işlerimle özelimin, aileyle aşkımın, gezmekle dinlenmenin, sıradanlıkla sıradışılığın, vesairin dengesini... "Sanki biz farklıyız" diyorsanız, ne güzel beni anlıyorsunuz demektir. Ancak ben bu denge olayına çok takıntılıyım. Ayarı kaçırınca benim bünye fena halde huzursuzlanıyor -kontrol manyaklığım ifadelerimden taşıyor resmen.
Mitolojide bir karakter vardır hani -Sisifos- cezası sonsuza kadar bir kayayı yuvarlaya yuvarlaya dağın tepesine çıkarmaktır ve hep tepeye gelemeden kaya geri yuvarlanır. Hayatın acımasız rutininin güzel bir temsilidir bence bu mitolojik hikaye. İşte ben de kendimi şöyle bir mitoloji kahramanı -bak bak lafa bak "kahraman" mış- olarak resmedebilirim. Gözünüzü kapayın -lafın gelişi canım okumaya devam tabii-, koca bir terazi düşünün, kefelerinde aklınıza gelen dünyevi, insani, maddi manevi her şey. Terazi bir o yana yalpalıyor bir bu yana. Bense bir o kefeye bir bu kefeye atlayarak dengeyi sağlayama çalışan zavallı bir kadın. Bir dursam terazinin dengesi bozulacak ve kıyametler kopacak -sanki. Omuzlarımdaki yük ne kadar ağır anlıyorsunuz değil mi?!!! Alim allah ya denge bozulursa!
Bu arada herhalde az biraz mükemmellik takıntım olduğunu da hissetmişsinizdir. Yani hiçbirşey mükemmel değildir tabii ama keşke olsa yaa. Kendime fena dert edinirim bu durumu. Onun için de kolay beğenmem, kolay sevmem, kolay tatmin olmam. Zor muyum neyim? Ancak bu kadar kesin konuşan biri için hiç de mükemmel olmayan ayrıntılarla doludur hayatım. Bahanem ise özel şeylerin bir sihri olduğuna inanmamdır. Sihrine kapıldığım şeylerinse her kusurunu gözardı etme eğiliminde olurum :)
Genelde aksi tepki alsam da -kibarlıklarından söylediklerine inanıyorum- elle tutulur büyük bir yeteneğim yok. Özel yetenekleri olanlara da çok kılım -tamam tamam kıl diil "hayranım" ama itiraf etmek işime gelmiyo işte napiim :) Yine de umudumu kaybetmiyorum bakarsın yolun ikinci yarısında ben de çok özel bir yeteneğimi keşfederim. Onun için denerim : Bir dönem spor yaptım büyük bir takımın yıldız kız voleybol takımında oynadım ama beni tatmin edecek kadar iyi değildim. Sonra öyküler yazdım -lisedeki ingiliz edebiyatı hocam en büyük destekçimdi, rahmetli burdan anmış olayım- ama kimseye okutmadan hepsini yok ettim, bir dönem fotoğraf çektim -aslında hala çekiyorum ama eskisi gibi delicesine değil- anladım ki çok kolay ürün verilmesine rağmen çok iyisini üretmesi zor bir iş. Şimdilerde gümüş takı tasarımı yapıyorum, 2 seneyi geçti sanırım, hala sıkılmadım, etraftan da iyi tepkiler alıyorum, süper bir yeteneğim olduğunu düşünmüyorum ama idare ediyorum işte.
Bir diğer konu ise esnetik kaygıları olan bir kadınım, yani güzel olan şeylere tutkunum :) Şimdi bundan pırlatalar, elbiseler, sıfır beden olmak gibi şeyler anlamayın. Bir kere yaşadığım yer güzel olmalı -dikkatinizi çekerim lüks değil güzel!-, bu yüzden dekorasyon başlıca ilgi alanımdadır. Yediğim yemekler güzel olacak onun için kendimi bildim bileli balık etli biriyim. Gözüm güzel şeyler görecek bu yüzden görsel sanatlar beni çok cezbeder. Bu liste uzar gider hepsini ilk postta bitirmiyim kalanlarla zamanı geldikça tanışırsınız.
Yukarıdaki güzellik saplantısının bir uzantısı olarak sanatın bir çok dalı ilgi alanıma girmekte -tabiiki seyirci olarak yoksa sür yeteneksiz olduğuma eminim. Sinemayı çok severim, tercihlerimse içimdeki gel gitlerin -sıradanlık/sıradışılık- en güzel yasıması. Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Almodovar, Lars Von Trier vs severim, avrupa ve dünya sinemasını hollywood'a herzaman tercih ederim ama romantik komedilerden ve eski müzikallerden de asla vazgeçemem. Sahne sanatlarından tiyatro, bale ve dans en çok da hepsinden biraz içeren müzikalleri severim. Caz severim, tangolara taparım, İncesaz, Muammer Ketencoğlu, Yansımalar dinlerim ama son günlerde Beyonce'un Single Ladies şarkısına takığım.
Gezmeyi severim ama oldukça da evcilimdir. Ne olduğu önemli değil yeni şeyler keşfetmeye bayılırım ama alışkanlıklarıma da sadığımdır. Sosyal ortamları severim, kolay iletişim kurar, kolay eğlenir, hemen kaynaşırım ama yalnızlığımı da hiçbirşeye değişmem. Dışardan bakanlar dediğim dedik, özgür, feminist - yani alt metin olarak ev işlerinden anlamaz, entel vs- bir kadın olduğuma kanaat getirip, evime gelirken aç kalacaklarına emin, atıştırmalıklarını da yanlarına alır sonra karşılarında anaç ve hizmette kusur etmeyen bir ev sahibi ve zengin bir sofra ile karşılaşınca şaşkınlıklarını gizleyemezler.
Kısacası "tarz" sahibi bir kadın değilim. Her telden çalarım. Yıllarca bunun çok kötü birşey olduğuna inandım. Pis terazi kararsızsın, dengesizsin işte diye kendime yüklendim. Ta ki bunun iyi ya da kötü ama beni ben yapan şey olduğunu anlayana kadar.
İnsan kendini ne 2 cümle de anlatabilirmiş ne 200 sayfa da anladım. Nasıl olsa yazdıkça çıkacak huyum suyum. İşin komiği bu blogda ne yazıcam onu da bilmiyorum. Hehe tam ben işte bin bilinmeyenli denklem. Buyrun burdan yakın..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder