12 Şubat 2009 Perşembe


Bugünlerde eve sardırmış vaziyetteyim. 6 sene oldu evime taşınalı -allamm zaman nasıl da geçiyo daha ilk taşındığım günü hatırlıyorum da oyy oyy- ama nedense bir türlü bitmedi evin detayları. Zor beğenirim dediydim ya, işte ev de ben beğenene kadar bekliyo bazı şeyleri. İşin kötüsü beğenince de o kadar beğeniyorum ki eskidiklerin de ya da bir kaza ile kullanılamaz hale geldiklerinde çok üzülüyorum ama konumuz bu değil tabi :).

Evime ilk taşınmam plansız bir şekilde olmuştu. 2002 Kasım sonuydu, babaannem aniden rahatsızlanınca artık tek başına yaşamayacağına ve ailemin yanına yani bizim eve taşınması karar verildi. Ben ailemden ayrılıp kendi evime çıkacaktım ama planım 2003 Haziran'ı falan gibiydi. Güya evin eşyalarını falan hazırlayacak sonra rahat rahat taşınacaktım. Ancak bu üzücü olay gelişince babannemin de kalabileceği tek oda benim ki olduğu için 2 gün içinde apar topar pılımı pırtımı toplayıp evime taşındım. Evdeki ilk ayımda salondaki tek mobilyam ailemden kalma bir sallanan sandalye ve bolca minderdi ha bir de ayaklı aydınlatma. Allahtan evin yerleri tamamen halıydı da koltuklarım gelene kadar üşümeden minderinlerin üzerinde oturabildim. TV yoktu sadece nuh nebiden kalma bir müzik seti ve kitaplarımla vakit geçiriyordum. Beyaz eşyalarım ve mutfak malzemelerim asgari ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar hazırdı. Yatak odama da yine halı zemin üzerine bir adet şilte(yatak) atarak ilk yalnız yaşama deneyimime başladım. Tasarladığımdan çok farklıydı. Evim olacak istediğimi yapacağım diye heveslenmelerim bomboş bir evde yapayalnız kalınca ilk günlerde fena bir hüzüne dönüşmüştü. Kendimi öksüz gibi hiseetiğimi hatırlıyorum. Yine de aileye zerre belli edilmedi bu durum -yiğitliğe mok sürdürcek değildik herhalde.

Neyse o bomboş ev zamanla dolmaya başladı tabii. Mobilyalar, perdeler, aksesuarlar alındı. Zamanla halılar yerini parkelere bıraktı, evimin ilk badanası yaptırıldı falan. Yine de hep eksik kalan bir türlü istediğimin ne olduğuna karar veremediğim o yüzden de yapmadığım noktalar vardı.

Bunlardan ilki mutfağıma renk katılması ihtiyacı. Krem ve kızıl kahve dolapları olan mutfağıma bir türlü ne renk katmak istediğime karar veremedim. Bir ara morumsu aksesurlarla birşeyler denedim yemedi. Sonra yeşil ve kırmızı arasında gittim geldim uzun süre ama bir türlü bana o adımı atıracak kıvılcımı yakalayamadım. Huyum da kötü dedim ya, ya hep ya hiç, içime sinmezse bişi hiç yapmam. Öyle krem krem oturdum yıllardır. Ta ki geçen cumaya kadar.

Çok sevdiğim bir dostum var ben bu blogda kendisine Şirinlik Muskası diye seslenmek istiyorum. Öle bişidir kendileri. Onunla da ne maceralarımız var ama postu bulandırmayayım. İşte geçen cuma akşamı onu da peşime takıp İkea'ya gittim. Gidiş sebebimin mutfakla ilgisi olmadığı halde dolaşırken bir baktım Şirinlik muskasının elinde bir kilim yeşiller turuncular kırmızılar. Aha dedim ne şirin, mutfağa olur mu acaba? Kilimi çok beğendim de nedense biraz tereddüt ettim mutfağa yakışır mı diye. Aynı anda elimde olan daha ufak boy başka bir kilimden daha umutluydum, bunu daha beğenmiştim ama uyum olarak daha iyi gibi gelmişti. Kararsız biri olarak iki şey arasında kalınca yapmayı alışkanlık haline getirdiğim şeyi yaptım ve iki kilimi de aldım :) İkea gibi sorgusuz süalsiz geri iade yapılabilen yerlerde hiç kasmam kendimi o mu bu mu diye. Alır gider yerinde bakarım. Biri mutlaka daha iyi olur, hiç olmadı ikisi birden geri döner.

Eve geldik saat olmuş 23:00 ama heyecanlı bünyem hemen denemeleri yapmak istedi. Şirinlik Muskası dedim sen eve gitmiyosun bana geliyosun. Sana çay yaparım -rüşvet- sen de bana yardım et şu kilimlere bakalım. Sağolsun kırmaz böyle durumlarda dedim ya şirin. İlk önce yeşilli kilimi yaydık. Yayar yaymaz arkadaşımı öpesim geldi. Ne güzel de kilim bulurmuş. Çok açtı, mutfağım renklendi. İkinciyi sadece o kadar yol geldiği için ayıp olmasın, kalbi kırılmasın diye serdik ama tabii fıstığım yeşilim gönlümü çalmıştı bile. Bu arada iki kişi olduğumuz zamanlarda kullandığımız mutfak masamın üzerinde ilk taşındığım zamanlar aldığım resimleri asmadığım için bomboş bekleyen bir duvar vardı. Oraya da bir raf almıştım. Yeşilim dedi ki sen bunu da bana uygun boya. Üstüne renkli renkli yemek kitaplarını ve aksurarlar koyarsın. Çok heveslendim :) Bu arada baktım perdem (store çinsi bişi) pek kirlenmiş ama gel gör ki kumaşı acayip bişi yıkanmıyo, kuru temizleme için de pek ümit vermiyor. Bu renk katma olayına perdemi de alet etsem mi diye hain hain düşünmeye başladım. Ev böle bişi işte bir şeye elini atınca bir zincir reaksiyon başlıyor. Bugün öğlen bir de Koçtaş ziyareti yapıp 1-2 eksiği daha tamamladım sanırım haftasonu herşey bayağı bir şekillenmiş olacak.

Mutfağımın renklenmesindan sonra aklımdaki ikinci konu ise çalışma odamdı. Maviş bir odam var. Bu oda, evde krem dışında boyanmış tek yer. Çok severek boyattım, İkea'dan aldığım cici kütüphaneler ve çalışma masası ile döşedim ve yine İkea sağolsun ordan aldığım kutular sayesinde düzenli tutabiliyorum. Fakat son zamanlarda takı malzemelerim çığrından çıkmıştı. Soktuğum her delikten fırlıyor hiçbir yere sığmıyorlardı. Takı malzemesi deyince sanmayın ki sadece incik boncuk. Aletler, paketler, ambalajlar vs vs bin türlü şey var. Bunların dışında yılda bir kullandığım şeyler var dolabımda yer işgal eden -yılbaşı süsleri gibi. Üstüne bir de aldığım elektroniklerin kutularını 1 yıl saklama alışkanlığımdan dolayı üst üste yığılmış bir sürü kutu -bu sene fotoğraf makinamı, modemimi falan yenileyince böyle bir yığın oluşmuş farketmeden.
Bu dağınıklığı toparlamak için de hem İkea'dan hem de cumartesi günü kendimi Şirinlik Muskası ile sokaklarına vurduğum Eminönün'den bazı düzenleyiciler aldım. Pazar günü kendimi odama adadım. Bir ara o kadar dağılmışım ki sevdiceğim kapıdan kafasını uzatıp dağınıklığın içinde beni zar zor seçince tepkisi "sen eminsin di mi burayı topladığından?" oldu. Toparlama işleri bitinceyse uzun zaman önce odamın duvarları için hazırladığım tabloları takmaya karar verdim. 4 tane tablo vardı. Üç tane küçümen tabloyu halamın -kendisi tekstil desinatörüdür- gençliğinde yaptığı suluboya eskizlerden birini kırışan yerlerinden ayıklayıp 3' e bölerek hazırlamıştım. Bir tane büyük ise sevdiceğimin eski bir ahbabının yıllar önceki sergisinden hatıra. Yapanın soyadı benim adım olduğu için ilgimi çekmiş ve suluboyayı çok sevdiğim için de el konup çerçevesi değiştirilerek asılacaklar arasına eklemiştim. Fakat bir son an kararı ile İkea' da fırsat köşesinden indirimli aldığım büyükçe bir resmin odaya daha iyi olacağına ve bu küçümenlerin koridora daha çok yakışacağına karar vererek hemen sevdiceğimi pazar keyfinden kaldırdım. Şu duvara bir delik bu duvara 2 delik şu şuraya bu burayaa derken bir an kendini kaybetti garibim. Ben de fırsattan istifade o sırada ne zamandır aklımda olan şeyi yumurtlayıverdim. "Sen bana balık verme balık tutmayı öğret ulu bilge, söyle bana duvara matkapla delik nasıl delinir" dedim. Sağolsun gösterdi. O işten yırtmaktan memnun ben bu tür işler için ona bağlı kalmak zorunluluğundan kurtulmaktan memnun, tablolarım en sonunda yerlerini bulmaktan memnun mutlu mesut günü bitirdik.

Ancak hala aklımda bir dizi yapılacak iş var daha rafım boyanıp yerine takılacak. Sonra fırsat köşesinden kapılan resim paspartulanıp yerine asılacak. Bir mantar pano aldım onu da süsleyip püslemek gibi fantezilerim var ama önce onu da assam iyi olacak. Yoksa sittin sene bekleyecek orda :) Ayrıca çiçeklerimin saksılarının değişmesi, topraklarının yenilenmesi ve mevsimlik bakımlarının yapılması lazım. Evinin işini bitirebilen var mı acaba? Yoksa tek özürlü ben miyim :))

Not : Bu blogda kendimi ne kadar ifşa edeceğim konusunda henüz kararsızım -ehe yine kararsızım yaşasın. Ama yine de olur da bir gün içimden gelir de açılayım, döküleyim dersem -ki bakarsınız bu yarın da olabilir- diye bu anlattıklarımın hepsinin öncesi sonrası fotolarını çekeceğim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder