29 Nisan 2009 Çarşamba


Dün karmakarışık bir gündü. Şu 1 Mayıs'ı son anda resmi tatil yapmaları ortalığı karıştırdı. Şimdi diyeceksiniz nesi karışık, bildiğin tatil işte. Şöyle söyliyim bankacı değilim ama bir banka da çalışıyorum ve bankalar o gün şubelerini kapatacak ama EFT ve uluslararası bazı işlemler devam ediyor olacak. Dolayısıyla da tatil bizim için herkes için olduğu kadar net ve kesin değil. Önce tatil miyiz değil miyiz anlayamadık sonra da tatiliz ama o kadar da değil darbesiyle sarsıldık.

Halbuki sabah işe ilk geldiğimde "ohh tatill" havasında annemi arayıp "anne yaşasın cuma tatil, ben 3 gün size gelicem, sevdiceğimle Şirin Muskası da benimle gelicek, gezicez" falan diye heveslere gark olmuş, o gazla otobüsle mi arabayla mı gitsek diye otobüs şirketlerinin ve İDO'nun sayfalarını arşınlamaya başlamıştım.

İlk darbe Şirinlik Muskası'ndan geldi, o da benim gibi bankacı değil ama bankada çalışıyor. Birileri o gün EFT falan yapabilsin diye zavallıcıklarıma tatil falan yok size demişler. Eh dedim kötü oldu ama napalım biz de sevdiceğimle gideriz. Bu arada gelen giden mesajlar da bir türlü tatilin netleşmesini sağlamıyor, herşey muğlak ki ben hiç hazzetmem belirsizlikten. İsterim ki önümü uzun zaman önceden göreyim ona göre planlar yapayım herşey tıkır mıkır gitsin. Ama hayat bu, asla evdeki hesap çarşıya uymaz planlar da hep son dakkaya kalır. Yine de ümitliyim.

Saatler ilerledi arkadaşlarla ay oraya mı gitsek buraya mı, şunu mu yapsak bunu mu diye bir tatil arsızlığı içindeyiz. İçlerinden bir tanesi "hop kardeşim nereye" dedi. "Neden?" demeye kalmadı ki acımasız ve unutmuş olmaktan ne kadar mutlu olduğumu asla anlatamayacağım acı gerçeği salıverdi ortalığa. Cuma tatildi ama cumartesi günü taa 1 ay evvelinden bize bildirilmiş ve çalıştığım tüm yönetimin mazeretsiz katılımının beklendiği bir toplantı planlamıştı. Ah hepimiz nasılda unutmuştuk. Herkes de bir hüzün, bir hayal kırıklığı. Derin iç çekiş ve şikayetçi homurtularla planlarımızı 3 günden günübirlik olanlara indirgemek için hızla kabuğumuza çekildik.

Tekrar annemi aradım gelemeyeceğimizi söyledim. Sonra sevgiliyi aradım ve durumu açıkladım. Canım benim sağolsun hep moral verir böyle durumlarda yine öyle yaptı. Geçtiğimiz hafta İzmir' deyken koşturma arasında kutlamaya fırsat bulamadığımız yıldönümümüz için dönünce seni adaya götüreyim orda bir gece kalır gecikmiş de olsa kutlamamızı da orda yaparız demişti. Bu önerisini yineleyince bana sadece kalınacak yer araştırmak kaldı.

Birkaç sene önce yine bir yıldönümümüzü adada Halki Palas'da kalıp adayı gezerek geçirmiş ve çok güzel iki gün geçirmiştik. Heybeli Adayı sakin olmasından ötürü daha çok severim. Ancak kalınacak yer konusunda maalesef çok fazla alternatif yok. halki Palas dışında adadaki konaklama olanakları 3 adet pansiyonla sınırlı ve onlar da benim içime pek sinmedi. Durum böyle olunca bir de Büyük Ada'yı deneyeyim dedim. Büyük Ada da alternatif daha fazla ama benim canım biraz özel bir yer çektiği için butik otel ve pansiyonlara baktım öncelikle.

Merkezden uzak, çok büyük olmayan, sakin ve biraz da özel bir yer arıyordum. Bulduğum alternatifler arasında iki tanesi gönlüme düştü. Biri Aya Nikola koyundaki denize sıfır Aya Nikola Pansiyon. Özellikle konumuna bayıldım, sonra oadalar vs derken ilk tercihim burası oluverdi. Web sayfalarındaki fiyatlar (şöminesiz oda için) Halki Palas'tan 40 TL ucuz görünüyordu ki bu da hevesime heves kattı.

İkinci yer ise orman dibindeki eski ada köşklerinden birinde 4 odası ile hizmet veren Köşk Orman' dı. Hoş ve romantik bir yere benziyor, az odası olması da sakinliği vadediyordu.

İki yerinde telefonlarını not ettim ama o an başıma üşüşen işlerden arayamayacağımı anlayınca bu işi sevgiliye havale ettim. Bu arada bizim bölümün cuma çalışmayacağı kesinleşti ve sevgili de birkaç saat sonra arayıp raporunu verdi.

Aya Nikola Pansiyon cuma tatil olduğu için perşembe -haftasonu kalabalık olur tahminiyle perşembe iş çıkışı gidip cuma akşam dönmeye karar vermiştik- günü de tatil tarifesi uyguluyormuş, bir de efendim webdekiler eski fiyatmış yenisi eskisinin %50 fazlasıymış mış mış mış. Memleketteki kriz arkadaşlara hiç uğramamış anlaşılan. Kısaca "3 günlük tatilde adam söğüşliycem paran varsa gel" demek istemiş arkadaşlar ki hiç hazzettiğim bir yaklaşım değildir. Sevdiceğim de hazzetmemiş ve hemen Köşk Orman' ı aramış zaten. Perşembe akşamı için haftaiçi tarifesinden yani Halki Palas' tan 40 TL ucuz, yani Aya Nikola'nın web sayfasında yazan ilk fiyata anlaşıp rezervasyonumuzu yaptırmış. Yarını iple çekiyorum, hava durumuna baktım aralıklı yağış gösteriyor ama çok da umurumda değil. En kötü ihtimalle dinlenir, kısa yürüyüşler yapar, güzel yemekler yer, kitap okur ve birbirimize sokulup mırıldanırız. Eh daha ne olsun :)


27 Nisan 2009 Pazartesi


Güzel güzel festivali yazıyordum ki eğitime gidişimle beraber dağılıverdim. Akşamları erken çıktım ama tüm hafta ya misafirim vardı ya da ben birilerinde misafirdim. Eh biraz da bahara kapılıverdim tabii :) Son festival yazımı yazmaya başlamıştım ama o da yarım yamalak, boynu bükük kalıverdi. Eğitim biter bitmez de atladık İzmir' e gittik, 6 gün ordaydık. Geçen cuma sabahı uçakla döndüm ve direk işe geldim. 13 günün üstüne iş başı yapmak çok zor geldi doğrusu. Sabahın köründe kalktığım için gözümden uyku akıyordu, üstüne uçmanın verdiği tedirginlik ve posta kutumda okunmayı bekleyen yüzlerce mesaj eklenince günü iyi geçirdim desem yalan olur. Yine de ertesi günün cumartesi olduğunu kendime hatırlarak avunmaya çalıştım.

Ben İzmir' deyken annem İstanbul'a gelmişti ve dönüşümü dört gözle bekliyordu. Cuma akşam eve uğrayıp eşyaları bırakıp, bir de duş alıp onlara gittim. Cumartesi akşam bir ahpabımızın düğünü vardı bu yüzden de cumartesi gününü kuaför vs işleri için beraber geçirmeyi planlamıştık. Ben de hazır gitmişken annemde kalayım dedim ve cuma akşamı eve dönmedim. Cumartesi sabah erkenden kuzen de annemlere geldi, hep beraber kahvaltı ettik. Sonra yine hep beraber kuaföre gittik, hazırlandık süslendik ve akşam da düğünde bol bol oynadık :)

Annem pazartesi döneceği için pazar gününü de beraber geçirdik. Öğlen saatlerinde sahil yolunda sohbet eşliğinde uzun bir yürüyüş yaptık -toplam 15 km :)- allahtan hava yağmadı. Dönüşte alışverişimizi de yapıp ağrıyan ayaklarla kendimizi eve attık. Annem yiyecek birşeyler hazırlarken ben kanepede sızmışım, 1 saat kadar kestirdim. Bu arada öğlen uykusunu çok severim. Herhalde çalışmayan biri olsam genel düzenim sabah erken kalkıp öğlen de 1-2 saat uyumak şeklinde olurdu. Neyse uyku sonrası yemekti, sohbetti, muhabbetti derken en sonunda saat 21:30 gibi anneciğimden kopup evime gelebildim.


Ev felaket haldeydi. Seyahat çantam bir kenarda açılmayı, düğün için hazırlanırken ortaya saçtıklarım toplanmayı, bulaşık ve çamaşırlar yıkanmayı ve alışverişte aldıklarım buzdolabına yerleştirilmeyi bekliyordu ama benim hiç halim yoktu. Haftasonu dinlenmeyi hayal etmiş ama bunda kesinlikte başarılı olamamıştım. Yine de ev o haldeyken rahat edemeyeceğim için bir gayret hepsine tek tek el attım. 1 saat sonra herşey toplanmış, çamaşır ve bulaşık makinaları çalıştırılmış, buzdolabı temizlenmiş ve yeniden yerleştirilmişti. Kendimi ödüllendirmek için sıcak birşeyler hazırlayıp Fringe dizisinin son bölümünü seyretmek üzere salondaki kanepeme battaniyenin altına kıvrılıverdim. Bıraksalar şu an hala orda yatıyor olurdum :)

İzmir dönüşü ben İstanbul' a gelirken sevgiliyi de iş için Denizli' ye göndermiştim, bu akşam dönecek inşallah. Akşam o gelene kadar biraz dinlenebilmiş olmayı umuyorum zira hala inanılmaz yorgunum.

Biraz kendime geleyim yazmaya devam :)

10 Nisan 2009 Cuma


Haftasonu o film senin bu cafe benim sokaklarda sürtünce pazartesi sabahı işe gelmek eziyet oldu tabii. Allahtan akşama film yoktu da evde dinlenebilecektim. Günü bu hayalle geçirdim ancak akşam üstü sevdiceğim ve ablasının akşam geleceğini öğrenince "evde yemek yok kiii" çanları çalmaya başladı. Dinlenme hayalleri rafa kalkarak hızlı yapılacak yemekler tasarlandı, eve dönülürken alışveriş yapıldı. Yemeklerin hazırlanması, yenmesi, kaldırılması derken de saat epey geç oldu. Ertesi akşam uzuuunn (Andrey Rublev - 185 dk) bir film seyredeceğimiz için bu geceden uyku depolamanın iyi olacağını düşünerek çok geç olmadan yattım.


Ertesi sabah, pazar sabahı beraber uyandığımız başağrısı yine benimleydi, biraz da kırıklık vardı üzerimde ve ben işe geç kaldığım için o sihirli duşu alamadım bu sefer. Başağrım gün içinde aldığım ilaçlara aldırmadan ve artarak devam etti. Akşam eve döndüğümde hasta gibiydim. Sürünüyordum desem yeridir. Sevdiceğim evdeydi, sinemaya gidecektik ama benim değil sinemaya şurdan şuraya gitmeye halim yoktu. Evde kalma kararını vererek bu sene ki ilk firemizi vermiş olduk. ben kalan son enerjimle sevdiceğimin hazırladığı yemeği yiyip kanepedeki battaniyenin altına kıvrıldım.

İyi ki gitmemişiz, dinlenmek çok iyi geldi. Çarşamba sabah gayet zinde uyandım ve keyfimin yerinde olduğu bir gün geçirdim. İş çıkışı önce Çiya' da güzel bir yemek sonrası Rexx' de vasat bir film seyrettim :)


Filmin adı Sazlıkta. Filmin adı bile karmaşa konusuydu orjinali "Tatarak" olan isim altyazı da "sazlıkta (eğir otu)" şeklinde çevirilmişti. Karar verememişler herhalde. Aynen mi çevirsek yoksa kendimiz filmden de esinlenip uygun bir ad mı versek diye. Altyazılar zaten benzer şaşkınlıklarla doluydu. Örneğin bir yerde "meyve suyu" yerine "sıvı meyve" demişler. Daha neler neler vardı ama filmdeki asıl sorun bu değildi. Konu çok güzel işlenme potansiyeline sahipken heba edilmişti. Uzun uzun yazmayacağım. Film çok kötüydü diyemem ama seyretmesem de olurmuş, birşey kaçırmazmışım. Asıl fırsatı yönetmen filmi çekerken kaçırmış ve eldeki malzeme boşa gitmiş.


Festival etkinliklerimiz perşembe akşamı da devam etti. Bu sefer Şirinlik Muskası da bize katıldı. Yine Çiya' da güzel bir ziyafet çekip soluğu sinemada aldık. Filmimizin adı Cennetin Yüreği idi ve bu sefer şanslıydık. Konusu evlilik olan son derece sade ama çarpıcı bir film seyrettik. İlişkilerdeki denge, dengesizlik, riya, sadakat ne varsa ortaya dökülmüş ve çok hoş bir karışım hazırlanmıştı. En başarılı kısmı da yönetmen sadece 4 kişi ile toplasan 2-3 odada çekmişti filmi. Hiç dış mekan çekimi yoktu sadece 4 kişi ve 2 değişik evin odaları. Bu kadar az malzeme ile bu kadar zengin bir film ortaya çıkarması bile bizim takdirimizi kazanmasına yetti :) Son senelerde kuzey avrupa sinemasının çok güzel örneklerine rastlıyor olmam tesadüf mü yoksa bu konuda kendilerini gerçekten geliştirdiklerine mi işaret bilemiyorum ama seneye film seçerken buna da dikkat edeceğim kesin.


Ve bu sabah, keyifli geçen akşamın tatlı, işyerinde ise biraz gergin geçen haftanın sıkıcı yorgunluğu ile başladım güne. Servise bindiğimde uykum olduğu halde uyumak yerine geçen hafta başladığım ama festival ve işler yüzünden vakit ayırıp okuyamadığım Elif Şafak' ın Aşk adlı romanını okumayı tercih ettim. Ayırabildiğim kısıtlı zamanlarda anca yarılayabildiğim kitapla ilgili alıntılar için Journey to Orient' in şu ve şu yazılarını okuyabilirsiniz. İlk başlarda Elif Şafak' ın alıştığım tarzını görememenin sıkıntısını yaşadıysam da okudukça akıntıya kapıldım, sabah sabah bu okuma şevkimde bundadır. İşe geldiğimde zımba gibiydim. Bugün iyi olacak biliyordum.

İşyerimiz bugün bize kıyak yapmış öğlen "özel karadeniz menüsü" hazırlamış. Şevval Sam ve Volkan Konak'ın yemekhaneyi dolduran -tabii banttan- sesi eşliğinde hamsi yemenin keyfini çıkardık. Güzellikleri üstüste çağırmışım gibi öğleden sonra hamarat bir arkadaşımızın evde yapıp getirdiği tiramisular çay saatimizi şenlendirdi. Bitmedi başka bir dost kendi bahçelerinden fıstık getirmiş onları da çıtlattık. Söyleyin şimdi bugün nasıl güzel olmasın :)

Bir hafta daha bitiyor, haftaya 4 gün eğitimdeyim. Bu ne demek? Öncelikle işe gitmiyorum demek :) Sonra medeniyete yani şehrin merkezine daha yakın olacağım ve mesai saatinden en az 1-2 saat daha erken sosyal hayata karışabileceğim demek. Bekle beni İstanbul geliyorummmm....

8 Nisan 2009 Çarşamba


Pazar sabah kalktığımda başımda inanılmaz bir ağrı vardı. Sanki bir önceki gece bir fıçı içki içmiş gibiyidim. Bizim kızlarla kahvaltı etme planımız olmasa hayatta kalkmazdım -kalkamazdım- yatakdan. Kendimi zorlayarak duşa girdim. Bir böyle zamanlarda, bir de çok üzgün olduğumda beni anca duş paklar. Su, acımı, kederimi yıkar götürür sanki, iyi gelir, iyileştirir. Suyun altında durdukça da öyle oldu, bana acı veren zehir aktı gitti sanki suya karışıp. Duştan çıktığımda yenilenmiş ve arınmıştım. Islak oluşuma aldırmadan mutfak camını açtım ve bahar dolu havayı soludum. Artık hazırdım. Kuzeni uyandırdım, giyindik ve çıktık.

Sırayla kızları evlerinden topladık. Henüz kimsenin uyanmadığı pazar sabahında yolların boşluğuna sevinerek kahvaltı edeceğimiz yere vardık. Bahçede bir masaya güneşe doğru pozisyonlanarak yayıldık ve yiyeceklerimizi sipariş ettik. Sonraki 4 saat nasıl geçti anlamadım. Özleşmişiz, sohbet muhabbet, fallar falan derken zaman geçivermiş. Benim 16:00 seansına festival biletim vardı, kızlardan birinin de kızıyla bir planı. İstemeye istemeye ayrıldık.

Kuzen önce benimle beraber Beyoğlu' na gelip film başlayana kadar beraber takılmayı düşünüyordu. Sonra baktık ki bu plan için pek de fazla zaman kalmamış eve gitmeye karar verdi. Ben karşıya onunla geçeceğim için arabayı almamıştım. Plan değişince Beyoğlu'na gitmek yerine Harem'den arabalı feribotla Sirkeci'ye geçip beni de Sirkeci de bırakmasına karar verdik. Sirkeci' den Beyoğlu' na nasıl gideceğim konusunda yolda 3-4 kere fikir değiştirdim. Sirkeci-Karaköy-Tünel, Sirkeci-Kabataş-Taksim hangi güzergah falan derken feribot yanaştı. Baktım tramway durakları kalabalık, hava ise çok güzel vurdum kendimi Galata Köprüsüne. Köprüde balık tutanları seyrede seyrede Karaköy'e geçtim, Tünel'e atlayıp Galata'ya çıktım. Kahvaltıyı erken bitirmiş üzerine mideyi çay, kahveyle doldurmuştuk. Yine de hafif bir açlık hissettim. Yolumun üzerindeki Markiz' e girip sıcak bir çorba içtim (çorbayı beğenmedim).

16:00 seansında izlediğim film Bana Yağmurdan Bahset. Sıkılmadan hatta eğlenerek seyrettiğimi ama süper de bulmadığımı söyleyebilirim.

Film bittiğinde Kaktüs'deki favorim olan Rengarenk Salata (yeşillikler üzerinde kızarmış ekmek dilimlerine sürülmüş peynir ezme, ançuez ve patlıcan salatası) ve yanında da bir kadeh kırmızı şarap içmek fikri fena halde aklıma düştü. Sevdiceğimi beklerken bu planı gerçekleştirmeye karar verdim. Kaktüs' deki yerimi alır almaz telefonum çaldı. 5 dakika sonra beklediğim de yanıma gelince keyfim serpildi, büyüdü, heryanımı kapladı. 19:00 seansı bizi beklediği için keyfimizi çok uzatamadık ama o kadarı bile yetti bize. Yemeklerimizi bitirip sinemaya yollandık.

Bu arada festival sinemaları arasına yeni katılan ve bizim de günün son seansını seyrettiğimiz Yeni Rüya Sineması'nı oldukça beğendiğimi belirtmek isterim. Sanırım Emek' ten sonra Beyoğlu' ndaki en büyük salon burası. Bu koca salonun uzun yıllar "2 film birden" hizmeti vermesi yazık olmuş. Sinemayı yeniden düzenlerken son modaya ayak uydurup küçücük parçalara bölmeyip salonu olduğu gibi korumalarına sevindim. Zira küçük salonları kesinlikle sevmiyorum, oralarda sinemada olmanın keyfini hiç mi hiç hissedemiyorum. Büyük perde, salonda sinema keyfi kesinlikle bambaşka. Sanırım en çok da bu yüzden Emek herzaman en sevdiğim sinema olmuştur.

Günün son filmi Huzursuz du. Konusu, İsrail'den, karısından, oğlundan ve kendinden kaçmış bir adamın Amerika'da önce kendini sonrada özlemini çektiklerini bulma öyküsü şeklinde özetlenebilir sanırım. Son anlarda Hollywood esintileri sezilse de genelinde oldukça başarılıydı. Pazar keyfimize keyif kattı :)

Sinemadan çıktığımızda ikimizde biran önce eve gitmek istiyorduk ama benimki evde yemek olmadığını öğrenince bari bir çorba içelim deyince yolumuzun üstündeki Hala'da hızlıca birşeyler atıştırdık. Dönüş yolunda Obama yüzünden olsa gerek adım başı polis kaynıyordu. Eve geldiğimiz de oldukça yorulduğumuz için fazla oyalanmadan yattık.

Not: Yazarken her film arası birşeyler yeme modunda oluşumuz dikkatimi celbetti de, bahardan sonra yazın geleceğini kendime daha sık hatırlatsam iyi olacak sanırım :)))


Fotoğraflar : www.iksv.org

7 Nisan 2009 Salı


Demiştim bahar İstanbul'a festivalle gelir diye di mi? :)
Haftasonu herkes sokaklarda, parklar da bahçelerdeydi. Nasıl olmasın? Güneş vardı, çiçekler açmıştı, arada yoklayan ayazı kim takardı. Takmadık tabii :)

Cumartesi sabah biraz tembeldik. Güneşi görmüş ama havayı henüz solumamıştık bu yüzdendir ki kahvaltımızı evde yaptık ve saat 13:30 seansına yetişmek için yola çıktık. Yerimiz kötüydü ama bir festival klasiği olarak bunu takmayarak son dakikaya kadar bekleyip en güzel yerdeki boş bir çift koltuğa kurulduk. Her filmde, kapalı gişe görünenlerde bile her zaman en iyi yerlerde boş koltuklar olur. Bu koltukların biletleri satılmıyor mu yoksa satın alanlar hayır için alıyor da filmlere gelmiyor mu hep merak ederim :) Yoksa acaba İKSV bunları özel davetiyeliler için mi belli bir kontenjanda boş bırakıyor acep? Neyse üzümü yiyip bağını da merak edivermiyim canım.

Festival' in bizim için açılış filmi Ingmar Bergman'ın Genç Kız Pınarı ydı. Bir klasiği beyazperdede seyretme heyecanıyla girdik filme ama beklediğimizi bulduk desem yalan olur. Sinema da karakterlerin devamlı konuşup herşeyi sözle anlattığı filmleri sevmiyorum. Sinema dediğin temelde görüntüdür, oyunculuktur benim için. Herşey sözle anlatılacaksa film yapmak yerine kitap yazsınlar diye düşünürüm ki kitap da bile fazla açıklama batar insana, ya da bana batar işte. Bu filmde de öyle hissettim.

Bir de teması yoğun olarak ahlak ve inanç üzerine örülü filmlerin daha sarsıcı, daha etkileyici olmasını bekliyorum sanırım. Bu film etkileyicilik noktasında bence zayıftı. Döneminden mi diyeceğim ama Chaplin filmleri bile çok daha derin eleştiriler içerir ahlak üzerine. Yenilerden Lars Von Trier'i çok beğenirim mesela sarsıcı ahlaki eleştiriler yapar. Öyle birşey bekledim ama olmadı maalesef.

İki film arası Beyoğlu'nda kısa bir keyif yaptık. Bira, patates, salata eşliğinde kemiklerimizi bahar güneşinde ısttık. Baharla bu kadar güzel sevişmişken yerimizden kalkmak çok zor oldu ama koşarak da olsa 16:00' da ki seansa yetiştik.

İkinci film ise İspanya-Peru ortak yapımı Acı Süt idi. Aynı yönetmenin daha önceki festivallerde Madeinusa adlı bir filmini seyretmiş ve onu da çok beğenmiştik. Berlin' de Altın Ayı'da alan bu film de gerçekten çok başarılıydı.

Annesi terör günlerinde tecavüze uğramış bir kız, annesinden bu tecavüzü dinleyerek büyümüş ve bu korkuyu da içinde büyütmüştür. Annesi ölünce bu korkunç dünyada yapayalnız kaldığında, korkularıyla savaşması ve gerçeklerle yüzleşip hayatı kabullenmesi gerekir.

Filmin en can alıcı yanı ise anne ile kız arasında söylenen doğaçlama ninni benzeri türkülerdi. Sözlerini anlamadan dinleseniz sıcacık, huzurlu ve yumuşacık diye hayran kalacağınız şarkıların inanılmaz derecede çıplak, sert ve acımasız olan sözleri ise sizi dayak yemişe çeviriyordu. Bu ironinin filme kattığı lezzeti anlatamam. Film mutlaka vizyona girecektir. Eğer dünya sinemasına açık ve alışıksanız :) bu filmi kaçırmayın derim.

Seanstan çıktığımızda keyfimiz çok yerindeydi ama artık güneş etkisini kaybetmeye başladığı için hava hafiften serinlemişti. Karnımız yemek yiyecek kadar acıkmamıştı ama çayın yanına birşeyler atıştırabiliriz dedik. Bir yandan da Biletix'e küfürler saydırarak biletlerin kalanını ordan almaktan vazgeçtiğim için bir gişeye gitmemiz gerekiyordu. Yeni Rüya salonunun sakin olacğını düşünerek orayı seçtik, iyi de yapmışız. 10 dk sonra yerlerimizi de kendimiz seçerek biletlerimizi almış, Biletix işkencesini çekmemiş, hem de fazladan Hizmet Bedeli ödememiştik. Kek ve çay için fazla vaktimiz kalmadı derken bizimkinin aklına Beyoğlu sinemasının içindeki cafe düştü -oranın keklerini falan pek sever de :). Çeşit yine zengindi ama fazla abartmadan 1 dilim cevizli havuçlu kek ve bir porsiyonda zeytinyağlı sarma ile yeni demlenmiş mis kokulu çaylarımızı hızla yudumladık.

19:00 seansının filmi Hoşçakal Solo idi. Tek adam filmiydi desem yalan olmaz herhalde. Filmi adından da belli olacağı üzere Solo karakteri götürdü, oyunculuğunu çok beğendim. Filmi seyretmekten çok keyif aldım, getirebileceğim tek eleştiri sonunaydı. Daha iyi kotarılabilirdi hissindeyim.

Son filmimiz de bittiğinde oldukça yorulmuştuk. Biraz da acıkmıştık :). Hafif birşeyler yemek düşüncesi bizi Zencefil'e yönlendirdi. Bir sebze çorbası ve salatayı paylaşarak karnımızın zillerini susturduk ve eve dönüşe geçtik. Kuzen gece bende kalacaktı eve döndüğümüzde ona geldiğimizi haber verdik, kısa bir süre sonra o da gelince beraber bir bitki çayı demleyip bir yandan da sohbete daldık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamayınca geç olduğunu da farketmemişiz. Ertesi sabah erken kalkacağımız için sohbeti hemen kesip yataklara dağıldık ve hızlıca uykuya teslim ettik kendimizi.


Fotoğraflar : www.iksv.org


2 Nisan 2009 Perşembe


İki gündür normal sayılabilecek saatlerde uyuyabiliyorum ve bugün kesinlikle kendimi çok daha iyi hissediyorum. Bir de güneş kaçmamış olsa süper olacaktım :)


Cumartesi günü İstanbul Film Festivali başlıyor. Benim için İstanbul'a bahar film festivali ile gelir. Beyoğlu'nun sokaklarında güneş vuran köşeler sıcak gölgeler ise serin olur baharda. İki film arası seçtiğim kafenin en güneşlisi olmasını isterim ki bahar içime işlesin. Öyle keyif alırım ki Beyoğlu'ndaki festival havasını solumaktan, hiç bitmesin isterim. Yorulurum ama hissetmem yorgunluğumu. İmkan olsa tüm filmleri seyretmek isterim, seyredemediklerimde aklım kalır. Zaman dar ya, haftaiçi her filme gitmek zor, en kaçırılmayacaklar haftasonuna birikir, günde 3-4 film seyredilir. Aralarda da Beyoğlu'nun kitapçıları, pasajları, cafeleri arasında tembel tembel salınılır. Ah nasıl özlemişim festival zamanını.

Her sene ön satıştan alırdık biletlerimizi, hem iyi filmlere yer bulabilmek, iyi yerlerde, oturabilmek hem de indirimli olduğundan tabii :) Bu sene ne olduysa bize -sanırım ön satış haftasının bir kısmında İzmir'de olduğumuz ve odağımız tamamen başka şeylerde olduğundan- biletleri alma işini son dakikaya bıraktık. Dün gece Biletix' in korkunç sistemi ile cebelleşerek bu haftasonu için seçtiğimiz 5 film için biletlerimizi aldık. İnşallah kalanları da haftasonu sinemaların gişelerinden alacağız zira Biletix sistem hataları ve kötü dizaynı ile iflahımı kesti.

Pazar sabahı da uzun zamandır görüşemediğim, canımın içi iki çocukluk arkadaşım ve gelebilirse de kuzenim ile beraber 4 kız kahvaltı yapacağız. Ay hepsini çok özledim, hava da bana bir kıyak yapsa benden iyi olmayacak bu haftasonu.