cinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2016 Cuma

Oscar maratonu başlasın







Evet, yılın film dünyası açısından en heyecanlı zamanlarından biri daha geldi çattı. Amerikan filmleri ilk tercihiniz olmasa bile bu yarışa duyarsız kalmak zor.

2016 yılı için yarışmanın adayları geçtiğimiz günlerde açıklandı. Ben de geçen sene de yaptığım gibi bu filmlerden en çok merak ettiklerimden hemen bir seçki yaptım bile. İşte fragmanları ile benim öncelikli seyredilicekler listem :


Listemin başında Fransa adına yarışsa da Türk ve kadın bir yönetmenin filmi olduğu ve bizi anlattığı için Mustang geliyor.







 Devamında ise En İyi Film adayları arasında yer alan Room, Spotlight, Bridge of Spies, The Martian var


Doğrusu bu filmlerden en çok Room'u merak ediyorum, çok ilginç bir konusu var ve buraya kadar geldiğine göre iyi de işlenmiş olmalı diye düşünüyorum.









Spotlight ve Bridge of Spies'ı daha çok güçlü adaylar olduğu için merak ediyorum, yoksa konuları fazlaca Amerikalı :)












The Martian'ı ise nedense çok eğleneceğimi düşünerek seyretmek istiyorum.









En iyi Belgesel Kategorisinden The Look of Silence  çok çarpıcı bir konuyu işlediği için listeme dahil oldu. Kendinizi asla içinde bulmak istemeyeceğiniz bir dram. Hayal kırıklığı yaratmayacağını düşünüyorum.

Aslında bu kategoride yer alan Amy de şarkıcıyı çok çok sevdiğim için seyretmek istiyorum. Erken ölümünn müzik dünyası için büyük bir kayıp olduğuna inanıyorum. Ancak yine de hemen seyretme merakı yaratmıyor nedense. Bir vakit bulduğumda seyredilebilir sanki.









ve son olarak Animasyon Kategorisinden den Anomalisa var. Inside Out'u seyretmiştim. Doğrusu fragmanlarına bayılmıştım, çok eğleneceğimden emindim ama film beni hayal kırıklığına uğrattı. Yani malzeme o kadar zenginken bence sönük kalmış ve fazla didaktik bir hale bürünmüş diye düşünüyorum.









Cuma günü gelmiş ve haftasonu tatili neredeyse başlamışken, film seyrederek bir kaç saat geçirmek rahatlamak için hoş olabilir ne dersiniz?

Sizler hangilerini çok merak ediyorsunuz? Hangilerini izlediniz ve mutlaka izlememi tavsiye edersiniz?


2016 yılı Oscar Adayları 


En İyi Yabancı Film: 
Embrace of the Serpant
Mustang
Son of Saul
Theeb
A War


En İyi Film: 
The Big Short
Bridge of Spies
Brooklyn
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant
Room
Spotlight

En İyi Erkek Oyuncu: 
Bryan Cranston - Trumbo
Matt Damon - The Martian
Leonardo DiCaprio - The Revenant
Michael Fassbender - Steve Jobs
Eddie Redmayne - The Danish Girl

En İyi Kadın Oyuncu:  
Cate Blanchett - Carol
Brie Larson - Room
Jennifer Lawrence - Joy
Charlotte Rampling - 45 Years
Saoirse Ronan - Brooklyn

En İyi Yönetmen: 
Adam Mckay - The Big Short
George Miller - Mad Max: Fury Road
Alejandro G Inarritu - The Revenant
Lenny Abrahamson - Room
Tom McCarthy - Spotlight

En İyi yardımcı Erkek Oyuncu: 
Christian Bale - The Big Short
Tom Hardy - The Revenant
Mark Ruffalo - Spotlight
Mark Rylance - Bridge of Spies
Sylvester Stallone - Creed

En İyi yardımcı Kadın Oyuncu: 
Jennifer Jason Leigh - The Hateful Eight
Rooney Mara - Carol
Rachel McAdams - Spotlight
Alicia Vikander - The Danish Girl
Kate Winslet - Steve Jobs

En İyi Sinematografi: 
Carol
Hateful Eight
Mad Max: Fury Road
The Revenant
Sicario

En İyi Orjinal Şarkı: 
Earned It - 50 Shades of Grey
Til It Happens To You - The Hunting Ground
Writings On The Wall - Spectre
Manta Ray - Racing Extinction
Simple Song 3 - Youth

En İyi Belgesel: 
Amy
Cartel Land
The Look of Silence
What Happened Miss Simone?
“Winter on Fire: Ukraine’s Fight for Freedom”

En İyi Kostüm: 
Carol
Cinderella
The Danish Girl
Mad Max: Fury Road
The Revenant

En İyi Ses Kurgusu: 
Mad Max : Fury Road
The Martian
The Revenant
Sicario
Star Wars: The Force Awakens

En İyi Ses Miksajı: 
Bridge of Spies
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant
Star Wars: The Force Awakens

En İyi Kısa Belgesel:
Body Team 12
Chau Beyond the Lines
Claude Lanzmann
A Girl in the River
Last Day of Freedom

En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı: 
Mad Max: Fury Road
The 100-year-old Man Who Climbed Out of the Window and Diasappeared
The Revenant

En İyi Kısa Film: 
Ava Maria
Day One
Everything Will Be Okay
Shok
Stutterer

En İyi Kısa Animasyon Filmi:  
Bear Story
Prologue
Sanjay’s Superteam
World of Tomorrow
“We Can’t Live Without Cosmos”

En İyi Animasyon Filmi: 
Anomalisa
Inside Out
Shaun the Sheep
Boy and the Wild
When Marnie Was There

En İyi Görsel Efekt: 
Ex Machina
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant
Star Wars: The Force Awakens

En İyi Film Kurgusu:  
The Big Short
Mad Max: Fury Road
The Revenant
Star Wars: The Force Awakens
Spotlight

En İyi Yapım Tasarımı: 
Bridge of Spies
The Danish Girl
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant

En İyi Uyarlama Senaryo: 
The Big Short
Brooklyn
Carol
The Martian
Room

En İyi Orjinal Senaryo: 
Bridge of Spies
Ex Machina
Inside Out
Spotlight
Straight Outta Compton

En İyi Film Müziği: 
Bridge of Spies
Carol
The Hateful Eight
Sicario
Star Wars: The Force Awakens




24 Kasım 2015 Salı

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali





Aslolan yaşamın sürdürülebilirliğidir...

İçinde bulunduğumuz mevcut durumu anlamak için bütüncül bakabilmek, sistemleri ve sistemlerin birbiriyle etkileşimini anlamanın önemli olduğunu düşünüyoruz.

Değişim yaratabilmek için çözüm odaklı olmanın ve çözüm üretebilmek için de yaratıcı olmanın etkili olduğuna inanıyoruz.






Bu düşünceleri manifestoları olarak benimsemiş bir grup gönüllü, Sürdürülebilir Yaşam Kollektifi. Gönüllü de yetmez güzel gönüllü demek lazım. Çünkü çok önemli bir konu için bir aradalar ve çalışıyorlar. Yaşamımızın sürdürülebilirliği, yani yarınımızın varlığı ve kalitesi. Çoğumuzun dünyada olup bitenlere çaresizce boyun eğdiği ya da hiç umursamadığı bu günlerde, bu güzel gönüllüler bizim dert etmediklerimizi dert edip, bizim de farkında olmamız, harekete geçmemiz, sorunun parçası olmaktan çıkıp çözümün parçası olabileceğimizi hatırlatmak için var güçleriyle çalışıyorlar. 








Ekip bu amaçla, dünyanın dört bir yanından, yüzlerce film arasından, bütüncül bakış ve yaratıcı çözümler içeren belgesel filmleri bize ücretsiz ulaştırmak için 8 yıldır İstanbul'da Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali' ni düzenliyor. Bu sene ekibin "Siz de yapabilirsiniz" çağrısına kulak verenler sayesinde festival toplam 20 il ve ilçeye ulaşmış. 







İşte bu güzel gönüllü insanların İzmir' in küçücük bir kasabası olan Urla' ya kadar ulaştırmayı başardığı bu festivalin 1 gününe ben de katılabildim bu hafta sonu.








İlkinden sonuncuya birbirinden etkileyici 10 film seyrettim. Bazılarının fragmanlarını buraya da ekledim, vakit ayırıp seyretmenizi çok arzu ederim. Sorunun ve konunun sadece küresel ısınma ve iklim değişikliği olduğunu sananları şaşırtacak çeşitlilikte filmler vardı. Mimariden tarıma, modadan ulaşıma kadar birçok farklı pencereden aynı soruna baktık, hepimiz aynı soruyu sorduk ve aynı sonuca ulaştık: 


Sınırlı bir dünyada 
sınırsız ekonomik büyümeye dayalı 
bir kalkınma modeli
sürdürülebilir midir?

HAYIR!

 O zaman, bir şeylerin acilen değişmesi lazım 
ve 
çözüm ancak kendimizi değiştirmekle mümkün!






Evet, filmler gerçekten sarsıcı, bu konuya yabancı olanlar için uyandırıcı, zaten uyanmış olanlar içinse ufuk açıcıydı. Bulabildiğiniz yerde seyredin derim.  







Bu festivali kaçırmış olabilirsiniz, üzülmeyin;
  • Seneye tekrarına katılabilirsiniz ajandanızın 2016 Kasım ayına hemen bir hatırlatma notu girin!
  • Seyrettikleriniz sizi etkiledi çevrenizdekiler de  seyretsin istiyorsunuz; hemen info@surdurululebiliryasam.org adresine bir posta yazıp festival filmlerinin bulunduğunuz yerde gösterimini nasıl sağlayacağınızı öğrenebilir hatta seneye festivali bulunduğunuz yere taşıyabilirsiniz!




15 Eylül 2015 Salı

Hint Sinemasına Giriş - 101





Geçen akşam çok sevdiğim bir arkadaşla denize karşı uzoları tokuştururken konu konuyu açıp hint filmlerine oradan da Aamir Khan'a geldi. O ana kadar bu adı hiç duymamıştım ve ne yalan söyleyeyim Hint filmi deyince tüylerim biraz diken diken de olmuştu ama tavsiye edene güvenimden filmlerin adını ilk fırsatta seyretmek üzere kaydettim. Bir de Aamir Khan'dan bahsedilince arkadaşı ilk önce yönetmen sanmıştım ama oyuncuymuş. Aşağıda bahsedeceğim filmlerin yönetmen ve senaristi ise Rajkumar Hirani miş, ki aslında büyük övgüyü kendisi hakediyor.

Neyse biz o geceyi sabaha karşı şişenin dibine yakın bir noktada sonlandırınca, ertesi sabah bendeniz yataktan kolay çıkamadım tabii. Dışarda da bir deli rüzgar, çıksan ne olacak zaten. Sonunda bahanelerim tükenip günün yarısına yakın yataydan dikeye geçebildiğimde ise tüm uzuvların ayrı ayrı isyan ederek uzun süre bu şekilde kalmak istemediklerini ilan ettiler. Ben de hızla kahvaltı niyetine bir şeyler atıştırıp elime kitabımı alıp kanepeye tekrar yatay pozisyonuma geri döndüm. Ancak gel/gör ki ikinci sayfada uyuklamaya başladım. Yok dedim uyumayacağım kitabı bıraktık ipad'i aldım, biraz facebook da dolanayım sonra film seyredeyim derken karşıma çıkan ilk paylaşım Aamir Khan' ın oynadığı PK adlı filmi seyreden bir arkadaşın tavsiyesi olmasın mı? Eh dedim evren bana bir şeyler demek istiyor. Adamın adını 40 yıllık hayatında hiç duyma sonra 24 saat içinde iki ayrı kişi sana adamın filmlerini methetsin. Hayatta herşeyin bir zamanı olduğu doğru. Bu pazar da benim için Aamir Khan sayesinde Rajkumar Hirani filmleri ile tanışma günüymüş.





Hemen açtım ve bir solukta seyrettim PK' yi. Bir uzaylının gözünden inanç/lar/ımız ve tanrı/lar/ımızın nasıl göründüğünün harika bir sorgulaması. Çok hoş, içinde kıvamında Bollywood tadı var, sıkmayacak kadar dans, müzik ve bol kahkaha ama ondan da bol mesajlar ve sorgulamalar.

Filmin ingilizce ya da türkçe altyazılı fragmanını bulamadığım için koymadım buraya ama bence mutlaka seyredin, hele ki sorgusuz sualsiz inançlarımız ile memleketi bu günlere sürüklemişken. Dil, kültür, ırk, ülke farketmeden aslında hep yanlış numarayı aradığımızı, dinle Tanrı'ya yakınlaşmaya çalışırken aslında ondan nasıl da uzaklaştığımızı çok çok güzel işlemiş film.

Filmi o kadar severek seyrettim ki Hollywood filmlerine fazla fazla benzeyen klişe sonu bile beni mutsuz etmedi.


Hemen aynı akşam 3 Idiots'ı da seyrettim. Formül, tarz aynı ama bu sefer konu eğitim sistemi! Yine harika sorgulamalar, yine çıkarılacak dersler.

Uzun lafın kısası ben bu iki film sayesinde harika bir pazar geçirdim. Hem akşamdan kalma kafamı yastıktan kaldırmadım hem de çokça düşünüp, çokça güldüm. Seyredin, pişman olacağınızı sanmıyorum...






17 Şubat 2015 Salı

Kış Uykusu






Sanırım bir tür kış uykusundayım blog açısından. Blog dışında bir sürü koşturmacalarla uğraştığımdan olsa gerek oturup yazacak enerji ve hevesi bir türlü bulamadım son zamanlarda.

Bu arada ne yaptın derseniz her zaman ki hay huya, kar ve soğuğun verdiği uyuşukluğa ek olarak İngiltere vizesi ve Bulgaristan vatandaşlık başvurusu için yırtındım devlet kapılarında diye özet geçebilirim.

Ancak geçen cumartesi akşamı -evet sevgililer gününde- seyrettiğimiz "Kış Uykusu" filminden sonra iki satır yazmak istedim.




Nuri Bilge Ceylan sinemasını ne kadar çok sevdiğimi tanıyanlar bilir. Cannes' da nihayet "Altın Palmiye" ödülünü aldığında sanki bizim evin oğlu almış o ödülü kadar içten sevinmiştim.

Daha çekildiğini öğrendiğim andan beri seyretmek istediğim filmi ise bir türlü doğru zamanı yakalayıp seyredememiştim. Bizim bu sene ki sevgililer günü hediyemiz oldu bu film :) Sevgili ile beraber yapmaktan en çok zevk aldığımız şeylerden birini yaptık ve bir Nuri Bilge Ceylan filmi seyrettik sevgilliler gününde.

Benim için filmin en önemli noktasından başlamak istiyorum:

Filmi çok beğendim ama film bittiğinde kendimi bir Nuri Bilge Ceylan filmi seyretmiş gibi hissetmedim. Nuri Bilge'nin filmleri şiirsel bir anlatım içerir. Her zaman görsel ve dolaylı anlatım ön plandadır, diyaloglar azdır. Uzun ve durağan sahneler hakimdir filmlerine ve bu sahnelerin her biri dondurulduğu anda mükemmel bir fotoğraf karesi olacak güzelliktedir. Oysa Kış Uykusu filminde Nuri Bilge sanki şiir yazmaktan vazgeçip bir roman yazmaya karar vermiş gibi. Film bütün derdini uzun diyaloglar üzerinden anlatmış. Görsel anlatım yerini bolca söze bırakmış. Ayrıca film Nuri Bilge standartları düşünüldüğünde oldukça hareketli. Tüm bunlar kötü mü? Kesinlikle hayır ama alışıldık değil, biraz yabancı. Sanırım bu yabancılamadan dolayı film bittiğinde seyrettiğimin yarattığı beğeniden içim taşarken yine de bir yanım boynu bükük kaldı sanki.




Bu yabancılama hissi dışında ise film gerçekten çok güzeldi. Harika bir "küçük burjuva/beyaz Türk/yurdumun entelleri" eleştirisi olmuş. Her filminde son derece derin ve gerçekçi karakterler yaratıp, o karakterler üzerinden sarsıcı eleştiriler yapan Nuri Bilge bu filmde de çok sıkı yapmış bu işi. Oyuncular zaten pek baba, hepsi rolünün hakkını vermiş.

Cannes' daki jüri üyelerinden birinin film hakkında görüşü sorulduğunda "Filmin süresi beni korkutmuştu ancak bir kere başlayınca 3 saatten uzun sürdüğünü farketmedim bile"  demiş. Kesinlikle haklı, sürenin uzunluğu kesinlikle hissedilmiyor: Film hiçbir an sizi bırakmıyor. Siz de sakın bu detaya takılmayın, süresi gözünüzü korkutmasın, sizi böyle güzel bir filmi seyretmekten alıkoymasın.

Biz seyrettiğimizden beri etkisindeyiz, her karakter ayrı bir yerlere dokundu ruhumuzda. "Hastirrrr lan ben de böyleyim! / böyle miyim?" sarsıntılarıyla çalkalanıp durduk.

Kendin/m/izi eleştirmek için çok iyi bir fırsat bu film, bu fırsatı kaçırmayın derim.








10 Mart 2014 Pazartesi

Geçen günlerden kısa kısa...



Atakent'te yağmur - by MRA



1 ay olmuş neredeyse adam gibi bir şey yazmayalı.

İnsan gidenlerin ardından gündeliğini devam ettirmeyi başarsa, her şey normalmiş gibi davransa da içeride kopan teli tekrar uç uca tutturmak hiç de kolay değil. Bunu, yazmaya her davrandığımda, derinimde hissettim.

Yazmak, yüzleşmek, içine dönmek, konu istediği kadar gündelik olsun, kendinle konuşmak demek. Zor geldi...

Ama hayat bu işte..

Elden gelen tek şeyi yapıyor ve devam ediyoruz...

Bugün ki yazı geçen günlerde birikenlerden kısa kısa seçmeler olsun...



Çalışma masam - by MRA



Kardeşi gönderdik...

Bizim oğlanı yolcu ettik. 1 hafta oldu. Ben ondan fazla heyecanlanıyorum galiba :)
Onun için çok mutluyum, umuyorum her şey planladığından daha iyi gidecek.

Kardeşim ailemin İstanbul'daki evinde, benim kendimi bildiğim zamandan kendi evime geçene kadar ki 20 seneyi geçirdiğim aile evimizde oturuyordu. Onun gidişi sonrası eski evimizin ne olacağı meçhuldü. Yıllar önce evden ayrılıp kendi evimi kurmama rağmen o evin hala yerinde durması, ailemin İstanbul ziyaretlerinde o evde toplanmak, hala aynı apartmanda oturan 30 senelik komşularımızla eskisi gibi komşuluk edebilmek benim için çocukluğumu saklamak gibi bir şeymiş. Evin ne olacağı, nasıl boşaltılacağı konuşulurken içten içe anladım bunu.

Ama hayat tesadüfleri seviyor. En eski çocukluk arkadaşlarımdan biri, komşu kızı sevgili S' de aynı dönemde mevcut evlerinden daha büyük ve aynı apartmandaki annesine daha yakın bir ev arıyormuş. BU tesadüf meyvelerini verdi, evimizin yeni sakinleri onlar olacak. Bencilce mutluyum bu konuda :) Evimiz hala orada, hatta içinde yakın dostlarla dolu olacak. Ben istedim bir göz allah verdi iki göz :)

Yarından sonra birkaç gün boyunca orada olacağım, eşyalar toplanacak, paketlenecek ve ev boşaltılacak. Duygusal anlar yaşanacağı kesin...







IF, Beyoğlu, Hayal Kırıklığı

Son anda yakaladım IF'i, bir çarşambaya 2 film için bilet alıp sabah başlayıp gece bitecek bir festival günü hayal ettim. Ben mi yaşlanmışım, yoksa yeni haliyle Beyoğlu'nu mu sevmiyorum bilemedim. Ama sevdiğimiz bütün kafeler kapanmış, İstiklal her sokağını avuç içi gibi bildiğimiz yerden hiç tanımadığım acayip bir yere dönüştüğünden midir nedir, hiç hayal ettiğim gibi bir gün olmadı. Üstüne üstlük hava da öyle bir kelek attı ve öyle üşüttü ki beni sonrasında 2 hafta boyunca geçmeyen fış fış bir burun ve köh pöh bir öksürük bıraktı geriye.






Tanıdık yerlerde, tanıdık kişilerle olmanın huzuru

Bir cumartesi gecesi çok önceden planlanmış olduğu için kötü ruhsal şartlarıma rağmen iptal etmediğimiz plana uygun olarak 5 kız Beyoğlu'nda buluştuk. Yine soğuk yine aa bilmem ne kafede kapanmış, bilmem hangi restorantta kapanmış hay allah nerde yesek tatsızlığı sonrası yıllardır kapı gibi ayakta, eski dost sıcak mekan Umut Ocakbaşına attık kendimizi. Benim kafayı anca alkol dağıtırdı ama tiyatro biletimiz vardı ve oyunu anlayacak kadar da ayık olmak lazımdı. Biz de madem çok içemiyoruz çok yiyelim diyip vurduk şişin, ciğerin dibine. Karnımız tok, sırtımız pek, her bir yanımda birbirinden sağlam birer dost, gittik oyunumuza. Oyun Semaver Kumpanya'dan "Metot" du. Çok başarılıydı gerçekten, son zamanlarda seyrettiklerimin en iyisi. Tavsiye ediyorum, mutlaka görün.






Eski sesler eşliğinde yeni keşifler

Bizim "emekli" kızlar grubu ile benim ne zamandır çok istediğim (meğer onların da öyleymiş) Pera Palas'da düzenlenen ve perşembe,cuma ve cumartesi günleri İlham Gencer beyin sesi ve piyanosuyla şenlendirdiği çay saatine katıldık.

Fakat biraraya gelince doymaz bir etkinlik aşkına kapılan grubumuza bir güne bir etkinlik yetmeyeceği için :) Saat 15:00'de başlayan çay saatinden 2 saat önce otelin hemen karşısındaki Pera Müzesinde buluşup Picasso' nun Gravürleri ve Aurora Kuzey Ülkelerinden Çağdaş Cam Sanatı sergilerini ve tabii müzenin sabit sergisindeki defalarca görüp bıkmadığımız oryantalist tabloları gördük.


Picasso Gravürleri özellikle aynı gravürün farklı denemelerinin birarada sergilenmesi açısından ilginçti. Ressamın bir eseri nasıl inşaa ettiğini adım adım görmek, zamanla tarzında, sanatında nasıl değiştiğini görmek açısından hoşuma gitti.



Pera Palas çay servisindeki mamalar - by MRA


Saatler 15:30'i gösterdiğinde ise içinden Hemingway'in, Agatha Cristie'nin, Atatürk'ün ve daha nicelerinin geçtiği, İstanbul'un en eski otelindeydik. Her köşesi ile tarih kokan bu mekanın gerçekten çok etkileyici olduğunu söylemeliyim. İstanbul'da yaşıyorsanız, ya da ziyarete gelirseniz burada en azından bir kahve içmenizi ve oteli gezmenizi öneririm.



Pera Palas Kubbeli Salon -  by MRA

Pera Palas Kubbeli Salona yukardan bakış -  by MRA


Çay servisi kubbeli salondaydı ve İlham Bey piyanosunun başında hafif hafif çalmaya başlamıştı bile. Sonraki 3 saati sohbet, müzik ve zarafet dolu anlarla geçirdik. Müzik hiç bitmesin biz hiç gitmeyelim istedik.



İlham bey ve melekleri :) - by MRA



İlham bey gerçekten çok hoş bir beyefendi. İnanılmaz bir enerjisi ve yaşını tahmin etmenize engel olan çevik ve dinamik hareketleri ile sizi de coşturuyor. Pera Palas'da çaldığı 3 gün dışında bazı cumartesi akşamları Elite World Prestige Hotel'de öğrencisi İpek Dinç ile sahne alıyormuş. İpek Dinç'i geçen sene Nardis Jazz Club'da dinlemiştim, İlham Bey'i ise anlatmaya gerek yok. Sahnede çok keyifli olacağına eminim. Ben ilk fırsatta gitmeye çalışacağım, size de tavsiye ederim.








And the Oscar goes to...

Ocak ayında Oscar öncesi aday filmleri seyretmeye başlamış ancak seyrettikçe de şevkimi kaybetmiştim.(blogumda değil ama Paradoksların Kadını'na bir yorumumda yazmışım bunu). Törenden önce Philomena ve The Great Beauty'yi çok aradım seyredeyim diye ama bulamadım. 12 Years a Slave ise Oscar'ın bu sene ki yıldızı olmasına rağmen nedense hala çok da cazip gelmiyor, yine de meraktan seyredeceğim sanırım.

Bu arada törenden önce hiç ilgimi çekmediği halde En iyi erkek oyuncu, En iyi yardımcı erkek oyuncu, En iyi saç ve Makyaj ödüllerini alarak Dallas Buyers Club merak listesinde en üst sıraya oturdu. Yağmurlu bir günden istifade ederek onu da seyrettim ve aldığı tüm ödülleri sonuna kadar hakettiğini gördüm. Akıcı, kolay seyredilen, seyredeni pişman etmeyen bir film olduğunu, AIDS ile ilgili önemli şeyler söylediğini ve gerçek olay ve karakterlerden yola çıkılarak hazırlandığını söyleyebilirim.

Bir de Digitürk'ün 14 Şubat ve Oscar töreni arasındaki tarihlerde gece gündüz Oscarlı eski filmleri göstermesi pek bir bonus oldu. Aklımı oyaladım çok film seyrettim bu arada.

Son olarak kırmızı halı Oscar'ın olmazsa olmazı. Ne kadar abartıldığını tekrar anlatmayacağım. Bu sene kırmızı halı ile ilgili okuduğum en keyifli yazıyı sevgili Leylak Dalı şurada yazmış, okumanızı tavsiye ederim.



Yağmurda Küçükçekmece Gölü kıyısında - by MRA



Yürüyüşler

Eskiden zorla, kendimi ite kaka götürdüğüm yürüyüşler artık canımın çektiği, yapmadığım zaman içimde "hadi hadi" diye zıplayan çocuğu nasıl susturacağımı düşündüren bir hale geldi.

Arsızlık ya evin yakınındaki parkur da yetmez oldu, hava güzelse Küçükçekmece gölü kıyısına gitmeye başladım. Gidiş dönüş toplam 7 km gibi bir parkur var. Bir yanda göl, bir yanda güneş oldu mu tadından yenmiyor. Arada kuzeni de ayartınca pek güzel göl kenarı çayları da içiliyor :)

Geçenlerde gaza gelip -biraz da önceki günün havasına aldanıp- çay, kek vs toplayıp Kraliçe hanımı da alıp göl kenarına pikniğe gittik. Biz arabadan indik yağmur başladı. Ama biz pabuç bırakırmıyız, en yakın çardak altında pikniğimizi yaptık. Yukarıdaki manzara o günden. Hava fazla soğuduğu ve üstüm çok kalın olmadığı için o gün yeterinde keyfini çıkaramadım ama sakin bir yağmur ve ılık bir havada bu keyfi tekrarlamayı kenara not ettim :)


Kısa kısalardan uzun bir yazı oldu. İdare ediverin artık.

Keyifle kalın...



10 Şubat 2014 Pazartesi

38 Şahit (One Night) ve Toplumsal Duyarsızlık






Dün sabah pazar kahvaltımızı eder ve İz TV'de başlayacak Varlık Dergisi ile ilgili bir belgeseli beklerken oyalanmak için kanallar arasında dolaşıyordum. O kanal senin bu kanal benim derken Digiturk Festival kanalında henüz başlamış bir filmin bilgi bölümünde yazan şu özete takılıp kaldım. "Bir kadının hunharca katledilmesine tanık olan ama müdahale etmeyen 38 komşusunun vicdan muhasebesi..."

Konu güneşli bir pazar sabahı için çok ağır görünse de merakıma yenik düştüm. Beklediğim programı etiketledim ve o başlayana kadar bu filmi seyretmeye başladım.  Eşim ilk anda çok ilgi göstermese de bir baktık ki beklediğimiz program başlayınca bu filmi bırakıp ona geçmek istemiyoruz.

Filmin yavaş, sinsi sinsi ilerleyip insanın içine işleyen bir kurgusu ve anlatımı var.

İnsanın -en gelişmiş gördüğümüz batı toplumunda bile- nasıl korkak, bencil ve duyarsız olabildiği çok yalın ve çıplak ama bir o kadar çarpıcı şekilde anlatılmış. Karakterlerin her birinin ayrı ayrı vicdanlarıyla yüzleşmeleri çok etkileyici.

Filmin iki ana karakterinin olayın içinde ve dışında olan insanlar şeklinde kurgulanması başarılı olmuş. Bu şekilde içerden ve dışardan böyle bir dehşetin algılanmasındaki, yaşanmasındaki farkı, dışardaki karakterin adım adım olayın içine çekilişi, finaldeki idrak ve olayla yüzleşmesi gerçekten çok başarıyla işlenmiş. Filmden çok etkilendik, bittiğinde bir süre konuşamadık bile









Günün ilerleyen saatlerinde mahallemiz için katıldığımız protesto boyunca da hep bu film vardı aklımda ve tam da bu sebeple yürüyüş boyunca en çok attığım slogan "balkonda durma aşağıya in" oldu sanırım. Hem yürüdüm, hem düşündüm. Devamlı bir vicdan muhasebesi yaptım gün boyunca.

Gerçekten çok duyarsız bir toplum olduk demeyeceğim çünkü bence hiçbir zaman bundan daha duyarlı olmadık.

Bir şey bizzat bizim başımıza gelmedikçe, o şeyden bizzat bizim canımız yanmadıkça seyirciyiz hep. Olduğumuz yerden alkışlıyor ya da yuhalıyor ama balkonlarımızdaki yerimizden, özel ve korunaklı locamızdan kıpırdamıyoruz. Yanlış anlaşılmasın bu arada ben yaptım siz yapmadınız değil söylediğim. En önce kendime kızıyorum, yapmadıklarım için, korktuklarım için, uğruna rahatımı tercih ettiklerim için ve en başta kendimi hedef alıyorum söylediklerimde. Sonuçta kendimizden öte gerçekten değiştirebileceğimiz ne var ki? Ve kendimizi değiştirebilsek en zorunu ve üstümüze düşenin en önemli kısmını yapmış olmaz mıyız zaten?

Sözün özü, rahatını kaçırmak isteyenleri bu filmi izlemeye davet ediyorum, sonra da uzun uzun düşünmeye...




7 Şubat 2014 Cuma

Sinema öğleden sonraları devam ediyor






Dün kuzen ve teyzemle yaptığımız IKEA, Koçtaş, İstanbul Forum turu sırasında fazlasıyla üşüyüp üstüne bir de sabaha kadar PMS sıkıntısı ve sancıları ile boğuşunca bugüne pek iyi başlamadığımı söylemeliyim. Benden önce kalkan sevgili eşimin hazırladığı kahvaltıyı bile zorla ettim. Allahtan aldığım ağrı kesicilerin ve içtiğim sıcak şeylerin etkisi ile fazla sürünmedim ama canım da hiçbirşey yapmak istemedi.

Öğlene doğru teyzemle kuzenim kahveye uğradı. Onlar gittikten sonra biraz internette dolandım ve uzandığım yerden Kıbrıs yazısı için fotoğrafları hazırladım. Öğlen yemeğini yedikten sonra artan miskinliğim ile canım sadece kanepeye uzanıp film seyretmek istedi.






Ben de Oscar adayı filmleri seyretmeye devam ettim. Listemdekilerden en çok merak ettiğim bol ödüllü bir film olan HER idi, ben de önceliği ona verdim. İyi ki de vermişim, gerçekten beğendim filmi. Alttan alta döşeli bir kara mizahın üzerinde ilerleyen bir dram.

İnsanı sanal-gerçek, aşk-ilişki, normal-anormal gibi zıt kavramları hallaç pamuğu gibi attıran, yalnızlık, insanlık ve kadın-erkek ilişkileri üzeine dram mı kara mizah mı karar veremeyeceğiniz haller yaratmış/yakalamış bir film. Üzerinde düşünülecek bolca malzeme sunuyor. Kulağa çok klişe gelen bir konusu olmasına rağmen seyrettiğim benzerleri arasından bir güzel sıyrılmayı başarmış bence.

En iyi filmi dalında Oscar'ı alacağını sanmıyorum -ödülü vereceklerin Amerikan sineması açısından bu filmi yeterinde göz doldurucu bulacağını sanmadığımdan- ama en iyi orijinal senaryo dalında Oscar almasını beklerim doğrusu.

Zaman ayırın ve seyredin derim...










5 Şubat 2014 Çarşamba

Bir sinema gününün ardından





Geçen hafta hasta yatarken blog yazamadım ama yattığım yerden bol bol blog okudum. Severek takip ettiğim Paradoksların Kadını Oscar ödül töreni yaklaşırken Oscar adayı filmleri seyretmeye başlamış ve hepsini tek tek yazmış. Büyük bir zevk ve tabii harekete geçen bir merakla okudum yorumlarını. Sayesinde sinema aşkım depreşti ve haftasonu bulduğum ilk fırsatta ben de Oscar adayı filmlere bir göz atayım dedim.

Paradoksların Kadını'nı okuyunca Blue Jasmine ve Meryl Streep faktöründen dolayı August: Osage County (Aile Sırları) benim listemde ilk 2 sırayı almıştı bile.

Blue Jasmine' i uzun zamandır seyretmek istiyordum zaten. Roma'ya gittiğimizde bir akşam yemek için yer bakarken bir sinemanın önünden geçtik. Gişede nasıl bir kuyruk vardı anlatamam. Merak ettik tabii ve baktık ki bunca insan Blue Jasmine'i seyretmek için kar, kış, soğuk demeden sokakta uzuun bir kuyrukta beklemeyi göze almış. Etkilendik doğrusu :) İşte o zamandan beri aklımda bu film ama araya giren öncelikler sebebiyle kısmet bu haftayaymış diyelim.







August: Osage County (Aile Sırları)  filmini ise ne yalan söyleyeyim ki duymamıştım. Paradoksların Kadını'nın yazısından sonra baktım ve tabii ki Meryl ne oynasa seyrederim hesabından aldım listeye :)

Dün temizlik bitip ev nihayet bana kalınca kanepeme uzanıp ikisini üst üste seyrediverdim.


Blue Jasmine'i beklediğimden daha iyi buldum. Cate de çok iyi oynamış bence. Meryl teyzemin yeri ayrı ama bu rolle bence Cate'le kafa kafaya kapışacaklar gibi. Bu arada ikinciye bir Woody Allen filmi beğenerek kendimi bir kere daha şaşırtmış bulunuyorum, sanırım artık "Woody Allen sevmem" diyemeyeceğim.







August: Osage County 'e gelince Meryl Streep her zaman ki gibi süper rol çıkarmış. Paradoks Kadının da bahsettiği 3 kızın konuşması sahnesi içerik olarak çok çarpıcıydı. Aile nerde başlar, ben nerde biterim, sorumluluk nedir minvalinde saatlerce düşündürür insanı. Ancak yine de filmdeki aile ilişkilerinin aşırı karmaşık bir hal alması yani kimin eli kimin cebinde kısmının fazla dallanıp budaklanması filmi fazla Amerikan, hatta Amerikan da değil de Türk filmi havasına sokmuş gibi geldi. Yine de bu sevmediğim tarafına rağmen o karışıklığı finalde iyi toparlamışlar. Seyretmenin zaman kaybı olmayacağı ama "yaa bi daha olsa da seyretsem" demeyeceğim bir filmdi.







Sırada Her, Philomena ve Amerikan Hustle var. Sonra da bulabilrsem Yabacı Dilde En İyi Film adayları olan aşağıdaki filmleri seyredeceğim. Seyrettikça yazarım artık :)


“The Broken Circle Breakdown” Belçika

“The Great Beauty” İtalya

“The Hunt” Danimarka

“The Missing Picture” Kamboçya

“Omar” Filistin




13 Kasım 2013 Çarşamba

Bendenizin sinema ile imtihanı


Film seyretmeyi çok severim. Özellikle de sinemada. Daha önce de yazmışım bolca :)

Ancak bence sinema dediğin kocaman bir salon, o büyüklüğe yakışan büyüük bir perde ve saygılı bir sessizlik demektir.

Uzun zamandır sinemaya gitmiyorum. Çünkü artık benim sevdiğim sinemalar ve bu sinemalara yakışacak sinema seyircileri neredeyse yok. Hele ki nefesini tutmuş seyrettiğin duygu dolu filmin en olmadık yerinde yan salondan gelen dinazor böğürmeleri ile yerinden hoplamıyor musun! Offf orda bitiyor işte benim sinema keyfim...

Bunlara bir de şehrin merkezine biraz uzak oturuyor ve yakınlardaki sinemaların evdeki Digitürk Festival kanalında bulabildiklerime alternatif filmler getirmiyor olması eklenince son zamanlarda sinema, nostaljik bir keyif gibi görünmeye başlamıştı.

Ancak özlüyorum, hem de çok. Bu sene Film Ekimi' ni biraz seyahatler, biraz da son anda yakalandığım soğuk algınlığı yüzünden kaçırdığımdan beri, keyifle seyredeceğim ve merak ettiğim bir film ve tabii uygun bir sinema arıyorum.

Geçen hafta nette dolaşırken gözüme ilişti, Film Ekimi' nde kaçırdığım filmlerden birinin Ataköy Galleria'da oynadığı. Hemen ertesi gün dışarıda yapacak bir kaç işimi de öncesine planlayıp kahvaltı sonrası attım kendimi dışarı. Saat 13:30 seansını hedeflemiştim 12:45 gibi diğer işlerimi bitirmiş Galleria'daydım.
Diğer konular bir yana en son ne zaman 13:30 seansına sinemaya gittiğimi hatırlamıyorum bile. Hele ki haftaiçinde!  Peh,peh, peh, herhalde üniversite falan olsa gerek.

Fuayeye girdim, inler cinler, biletçi kız bir de ben :) Yaşasııın çığlıkları koptu içimde. Salon küçük de olsa içinde bir tek ben olacaktım ve yan salonlarda da film oynatılmıyor olacaktı. Bununla yetinebilirdim :)

Sıcacık çayımı alıp salona kuruldum ve büyük bir keyifle filmimi izledim.

Gelelim filme. Adı : "Enough Said-Başka Söze Gerek Yok"




Ben sevdim filmi. Hollywoodvari yanları olsa da düşünmek isteyene çok güzel şeyler söylüyordu.

Ben neler duydum derseniz, özetle :

"Herkes farklıdır, herkes tektir ve değerlidir. Kişi yaşamının her anında özünü anlayarak ve dinleyerek yaşamalıdır. Çünkü her birimiz o kadar farklıyız ki, iki kişi için bile aynı formül çok zor işler. Kendiniz için en iyisini yine siz bilirsiniz. Kendin olmak herşeyin özü, hele ki iş ikili ilişkilere gelince. "

Seyredip pişman olmayacağınız bir film bence, işte bu da fragmanı :






7 Ekim 2013 Pazartesi

Kaybedenler Kulübü

Uzun akşam yemeklerimizi genelde yemek masası yerine televizyonumuzun karışındaki kanepenin önünde duran orta sehpaya kurduğumuz sofrada yeriz. Yere minderlerimizi atar, ayaklarımızı uzatır, sırtımızı kanepeye yaslar hem yer hem de seçtiğimiz bir filmi seyrederiz. Bir nevi yattığı yerde üzüm salkımlarını lüpleten Roma'lılara dönüşürüz yani :)

Bu cumartesi akşamı da sevdiceğimle balık keyfi yapalım dedik ve yemeği hazırlayıp, şarabımızı açıp serildik yerlere. Ne seyredelim diye bakarken bizimkinin keyfinin de yerinde olmasından hareketle ona ilk gördüğümden beri seyrettirmek istediğim ve her seferinde seyret bak çok eğlenecek çok seveceksin dediğim "Kaybedenler Kulübü"'nü seyretmeyi önerdim. Daha önce birkaç defa aynı teklifi yapmış ama nedense ikna edememiştim. Sanırım "çok eğleneceksin" lafımdan filmi boş bir komedi filmi sanmış. Neyse bu sefer ayak diremeden "oluuur" dedi ve başladık seyre.






Film,1996-2001 yılları arasında Kent FM'de yayınlanan  Kaybedenler Kulübü adlı radyo programı ve bu programı yapan Kaan Çaydamlı (Nejat İşler) ve  Mete Avunduk (Yiğit Özşener) hakkında. Fazlasını merak edenler buraya tıktık.

Filmi üçüncü seyredişim olduğu halde yine çok keyif alarak izledim. Zira sevdiceğim de beğendi, çok güldük, çok duygulandık. Gerçekten çok yakıştı cumartesi gecesine. 

Siz de hala seyretmediyseniz, mutlaka seyredin derim. Ama sakın TV'de değil, mutlaka DVD ya da Divx olarak çünkü TV'de fena halde makaslıyorlar. Filmin en önemli sahneleri makasa kurban gidince, geriye kalan hiçbirşey ifade etmeyebilir. Sonra aman nesini beğenmiş demeyin :)


Merak edenler için filmin fragmanı :




Vee merakınızı arttırmak için bir kaç replik :


İyi geceler Sayın dinleyen; sizinle yatmış mıydık?
***
- Geçen cumaya gittim.
+ Ne zaman?
- Salı. Ben hep salıları giderim, daha sakin olur..

***
Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız. Madem hepimiz yatıyoruz neden yalnız yatalım?
***
İnanın burda sizlerle beraber sabah kadar kalıp program yapmak isterdik ama kabul edersinizki bizim de bir sex hayatımız var.
***
- Üff eski sevgilimi hatırladım ya.
+ Hangisini?
- Ya,işte onu hatırlayamadım.

***
Hiç aradığın şeyi bulduğunda, bulduğun şeyin aradığın şey olup olmadığına dönüp baktın mı ?
***
” Kadınlar, seni sen yapan özelliklerine aşık olurlar, sonra da o özellikleri senden almaya çalışırlar.”


Bir de filmin gerçek hayattaki kahramanları ile bir röportaj:






3 Ekim 2013 Perşembe

Sabrina


Audrey Hepburn' lü orijinal Sabrina 'yı bilir misiniz?




Hani daha sonra Harrison Ford' un oynadığı aşağıdaki versiyonu da olan;




Ya da biz Türk seyircisinin Bir İstanbul Masalı ile tanıdığımız öykünün orijinal hali.



İşte o en klişe "şoförün kızı evin küçükbeyine aşık olur" hikayesinin en keyifli, en Audrey'li hali Sabrina' ya rastladım dün televizyonda.

Ah ahh, en güzeli ilk hali dediğim kaçıncı şey bu, çok mu eski kafalıyım acaba? Ya da siyah beyaz filmlere bayılmam ve Audrey faktöründen mi kaynaklanıyor bilemiyorum. "e" şıkkı, yani "hepsi" belki de.

Ama bence en tatlı versiyonuydu seyrettiklerimin. Denk gelirseniz bu klasiği es geçmeyin derim. Yağmurlu bir güne çok yakışacağını ise söylememe gerek yok sanırım :)

Şu güzelliğe baksanıza yaaa....


Film ayrıca En İyi Kostüm Oscar'ını almış
Merak edenler için elbise Givency tasarımı...



20 Ağustos 2013 Salı

Ben Woody Allen sevmem sanıyordum...

Evet evet ben Woody Allen sevmem sanıyordum. Ta ki pazar akşamı yemeğimizi yerken seyretmek için Midnight in Paris filmini seçene kadar.




Beğendim filmi, beğenmekle de kalmadım verdiği mesajdan da ciddi şekilde etkilendim.

Ben, hep zamanının ilerisinde doğmuş hissederim kendimi (tıpkı filmin ana karakteri gibi).

Filmdeki tabirle "Golden Age/Altın Çağ" olarak tanımlayacağım dönem çok net olmasa da 1920-1940 yılları arası Avrupa ya da 1940-1970 yılları arası Amerika hep çekici gelmiştir. Ne zaman o döneme ait birşeyler seyretsem ah derim işte ben o zaman doğmuş olmalıydım...

Filmin en sevimsiz karakterinin ağzından dökülen ve bizim gibileri tariflerken yaptığı "böyle insanlar çağa ayak uyduramayan, problemli insanlardır" benzeri saptamayı burun kıvırarak kulak ardı etsem de filmin devamında ki "Golden Age/Altın Çağ" hangi "Çağ"dır, kime göre "Altın"dır :) tartışması ve ana karakterin uyanışı gerçekten düşünmeye itiyor insanı.

Keyfli bir film olmuş, ünlülerle dolu kadrosu da cabası. Filmin her sahnesinde ünlü birini oynayan bir başka ünlü görmek ayrı keyif. Dali'yi canlandıran Adrien Brody ise aşağıda göreceğiniz benim favori sahnemin başrol oyuncusu.

Buyrun seyredin "I see a rhinoceros!"





Hahhaaa müthiş yaaa....

21 Mart 2013 Perşembe

Amour


Dün akşam yemeğimizi yerken, uzun zamandır seyretmek isteyip de bir türlü fırsat yaratamadığımız, Amour isimli filmi seyrettik.

Adı sizi yanıltmasın romantik bir aşk filmi değil bu, bir dram. Hem de en zorlayıcılarından. Zaten Haneke'yi daha önce seyretmiş olanlar tahmin etmiştir diye düşünüyorum, sever çünkü Haneke seyredeni zorlamayı. Hikayeyi en can yakıcı yerinden anlatmayı.  

Bu film de iki yaşlı insanın, aralarından birinin bakım gerektiren şekilde hastalanmasıyla nasıl değiştiğini, bu süreci nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Geçtiğimiz senelerde kendi ailemde benzer bir deneyim de yaşadığım için çok etkilendim bu filmden.

İnsanın çok sevdiği birinin gözü önünde acı çekmesi, tanımadığı birine dönüşmesi ve bu durum karşısında elinden hiçbirşey gelmemesi. Bir yandan sevgi, şefkat ve sahip çıkma hisleri ile diğer yandan çaresizlik, isyan, yorgunluk ve öfke duyguları içinde savrulup durma ama herşeye rağmen ayakta ve sağlam durmaya çalışma hali. Sözlerle anlatması çok zor ancak bu filmde hepsi ve daha fazlası dokunduğu her noktayı yakacak keskinlikte ama çok da yalın bir şekilde anlatılmış. 




Filmin bu iki afişini özellikle yanyana koydum çünkü aşkın olduğu gibi beraberinde getirdiği herşeyin de bir madalyon gibi iki yüzü var. Bu filmde de aynı olayın iki kahramanı ve içlerindeki ikilemler üzerinde bol bol düşünme şansı bulmak mümkün.

Sindirmesi zor ancak güzel bir film, seyretmenizi tavsiye ederim...