10 Mart 2014 Pazartesi

Geçen günlerden kısa kısa...



Atakent'te yağmur - by MRA



1 ay olmuş neredeyse adam gibi bir şey yazmayalı.

İnsan gidenlerin ardından gündeliğini devam ettirmeyi başarsa, her şey normalmiş gibi davransa da içeride kopan teli tekrar uç uca tutturmak hiç de kolay değil. Bunu, yazmaya her davrandığımda, derinimde hissettim.

Yazmak, yüzleşmek, içine dönmek, konu istediği kadar gündelik olsun, kendinle konuşmak demek. Zor geldi...

Ama hayat bu işte..

Elden gelen tek şeyi yapıyor ve devam ediyoruz...

Bugün ki yazı geçen günlerde birikenlerden kısa kısa seçmeler olsun...



Çalışma masam - by MRA



Kardeşi gönderdik...

Bizim oğlanı yolcu ettik. 1 hafta oldu. Ben ondan fazla heyecanlanıyorum galiba :)
Onun için çok mutluyum, umuyorum her şey planladığından daha iyi gidecek.

Kardeşim ailemin İstanbul'daki evinde, benim kendimi bildiğim zamandan kendi evime geçene kadar ki 20 seneyi geçirdiğim aile evimizde oturuyordu. Onun gidişi sonrası eski evimizin ne olacağı meçhuldü. Yıllar önce evden ayrılıp kendi evimi kurmama rağmen o evin hala yerinde durması, ailemin İstanbul ziyaretlerinde o evde toplanmak, hala aynı apartmanda oturan 30 senelik komşularımızla eskisi gibi komşuluk edebilmek benim için çocukluğumu saklamak gibi bir şeymiş. Evin ne olacağı, nasıl boşaltılacağı konuşulurken içten içe anladım bunu.

Ama hayat tesadüfleri seviyor. En eski çocukluk arkadaşlarımdan biri, komşu kızı sevgili S' de aynı dönemde mevcut evlerinden daha büyük ve aynı apartmandaki annesine daha yakın bir ev arıyormuş. BU tesadüf meyvelerini verdi, evimizin yeni sakinleri onlar olacak. Bencilce mutluyum bu konuda :) Evimiz hala orada, hatta içinde yakın dostlarla dolu olacak. Ben istedim bir göz allah verdi iki göz :)

Yarından sonra birkaç gün boyunca orada olacağım, eşyalar toplanacak, paketlenecek ve ev boşaltılacak. Duygusal anlar yaşanacağı kesin...







IF, Beyoğlu, Hayal Kırıklığı

Son anda yakaladım IF'i, bir çarşambaya 2 film için bilet alıp sabah başlayıp gece bitecek bir festival günü hayal ettim. Ben mi yaşlanmışım, yoksa yeni haliyle Beyoğlu'nu mu sevmiyorum bilemedim. Ama sevdiğimiz bütün kafeler kapanmış, İstiklal her sokağını avuç içi gibi bildiğimiz yerden hiç tanımadığım acayip bir yere dönüştüğünden midir nedir, hiç hayal ettiğim gibi bir gün olmadı. Üstüne üstlük hava da öyle bir kelek attı ve öyle üşüttü ki beni sonrasında 2 hafta boyunca geçmeyen fış fış bir burun ve köh pöh bir öksürük bıraktı geriye.






Tanıdık yerlerde, tanıdık kişilerle olmanın huzuru

Bir cumartesi gecesi çok önceden planlanmış olduğu için kötü ruhsal şartlarıma rağmen iptal etmediğimiz plana uygun olarak 5 kız Beyoğlu'nda buluştuk. Yine soğuk yine aa bilmem ne kafede kapanmış, bilmem hangi restorantta kapanmış hay allah nerde yesek tatsızlığı sonrası yıllardır kapı gibi ayakta, eski dost sıcak mekan Umut Ocakbaşına attık kendimizi. Benim kafayı anca alkol dağıtırdı ama tiyatro biletimiz vardı ve oyunu anlayacak kadar da ayık olmak lazımdı. Biz de madem çok içemiyoruz çok yiyelim diyip vurduk şişin, ciğerin dibine. Karnımız tok, sırtımız pek, her bir yanımda birbirinden sağlam birer dost, gittik oyunumuza. Oyun Semaver Kumpanya'dan "Metot" du. Çok başarılıydı gerçekten, son zamanlarda seyrettiklerimin en iyisi. Tavsiye ediyorum, mutlaka görün.






Eski sesler eşliğinde yeni keşifler

Bizim "emekli" kızlar grubu ile benim ne zamandır çok istediğim (meğer onların da öyleymiş) Pera Palas'da düzenlenen ve perşembe,cuma ve cumartesi günleri İlham Gencer beyin sesi ve piyanosuyla şenlendirdiği çay saatine katıldık.

Fakat biraraya gelince doymaz bir etkinlik aşkına kapılan grubumuza bir güne bir etkinlik yetmeyeceği için :) Saat 15:00'de başlayan çay saatinden 2 saat önce otelin hemen karşısındaki Pera Müzesinde buluşup Picasso' nun Gravürleri ve Aurora Kuzey Ülkelerinden Çağdaş Cam Sanatı sergilerini ve tabii müzenin sabit sergisindeki defalarca görüp bıkmadığımız oryantalist tabloları gördük.


Picasso Gravürleri özellikle aynı gravürün farklı denemelerinin birarada sergilenmesi açısından ilginçti. Ressamın bir eseri nasıl inşaa ettiğini adım adım görmek, zamanla tarzında, sanatında nasıl değiştiğini görmek açısından hoşuma gitti.



Pera Palas çay servisindeki mamalar - by MRA


Saatler 15:30'i gösterdiğinde ise içinden Hemingway'in, Agatha Cristie'nin, Atatürk'ün ve daha nicelerinin geçtiği, İstanbul'un en eski otelindeydik. Her köşesi ile tarih kokan bu mekanın gerçekten çok etkileyici olduğunu söylemeliyim. İstanbul'da yaşıyorsanız, ya da ziyarete gelirseniz burada en azından bir kahve içmenizi ve oteli gezmenizi öneririm.



Pera Palas Kubbeli Salon -  by MRA

Pera Palas Kubbeli Salona yukardan bakış -  by MRA


Çay servisi kubbeli salondaydı ve İlham Bey piyanosunun başında hafif hafif çalmaya başlamıştı bile. Sonraki 3 saati sohbet, müzik ve zarafet dolu anlarla geçirdik. Müzik hiç bitmesin biz hiç gitmeyelim istedik.



İlham bey ve melekleri :) - by MRA



İlham bey gerçekten çok hoş bir beyefendi. İnanılmaz bir enerjisi ve yaşını tahmin etmenize engel olan çevik ve dinamik hareketleri ile sizi de coşturuyor. Pera Palas'da çaldığı 3 gün dışında bazı cumartesi akşamları Elite World Prestige Hotel'de öğrencisi İpek Dinç ile sahne alıyormuş. İpek Dinç'i geçen sene Nardis Jazz Club'da dinlemiştim, İlham Bey'i ise anlatmaya gerek yok. Sahnede çok keyifli olacağına eminim. Ben ilk fırsatta gitmeye çalışacağım, size de tavsiye ederim.








And the Oscar goes to...

Ocak ayında Oscar öncesi aday filmleri seyretmeye başlamış ancak seyrettikçe de şevkimi kaybetmiştim.(blogumda değil ama Paradoksların Kadını'na bir yorumumda yazmışım bunu). Törenden önce Philomena ve The Great Beauty'yi çok aradım seyredeyim diye ama bulamadım. 12 Years a Slave ise Oscar'ın bu sene ki yıldızı olmasına rağmen nedense hala çok da cazip gelmiyor, yine de meraktan seyredeceğim sanırım.

Bu arada törenden önce hiç ilgimi çekmediği halde En iyi erkek oyuncu, En iyi yardımcı erkek oyuncu, En iyi saç ve Makyaj ödüllerini alarak Dallas Buyers Club merak listesinde en üst sıraya oturdu. Yağmurlu bir günden istifade ederek onu da seyrettim ve aldığı tüm ödülleri sonuna kadar hakettiğini gördüm. Akıcı, kolay seyredilen, seyredeni pişman etmeyen bir film olduğunu, AIDS ile ilgili önemli şeyler söylediğini ve gerçek olay ve karakterlerden yola çıkılarak hazırlandığını söyleyebilirim.

Bir de Digitürk'ün 14 Şubat ve Oscar töreni arasındaki tarihlerde gece gündüz Oscarlı eski filmleri göstermesi pek bir bonus oldu. Aklımı oyaladım çok film seyrettim bu arada.

Son olarak kırmızı halı Oscar'ın olmazsa olmazı. Ne kadar abartıldığını tekrar anlatmayacağım. Bu sene kırmızı halı ile ilgili okuduğum en keyifli yazıyı sevgili Leylak Dalı şurada yazmış, okumanızı tavsiye ederim.



Yağmurda Küçükçekmece Gölü kıyısında - by MRA



Yürüyüşler

Eskiden zorla, kendimi ite kaka götürdüğüm yürüyüşler artık canımın çektiği, yapmadığım zaman içimde "hadi hadi" diye zıplayan çocuğu nasıl susturacağımı düşündüren bir hale geldi.

Arsızlık ya evin yakınındaki parkur da yetmez oldu, hava güzelse Küçükçekmece gölü kıyısına gitmeye başladım. Gidiş dönüş toplam 7 km gibi bir parkur var. Bir yanda göl, bir yanda güneş oldu mu tadından yenmiyor. Arada kuzeni de ayartınca pek güzel göl kenarı çayları da içiliyor :)

Geçenlerde gaza gelip -biraz da önceki günün havasına aldanıp- çay, kek vs toplayıp Kraliçe hanımı da alıp göl kenarına pikniğe gittik. Biz arabadan indik yağmur başladı. Ama biz pabuç bırakırmıyız, en yakın çardak altında pikniğimizi yaptık. Yukarıdaki manzara o günden. Hava fazla soğuduğu ve üstüm çok kalın olmadığı için o gün yeterinde keyfini çıkaramadım ama sakin bir yağmur ve ılık bir havada bu keyfi tekrarlamayı kenara not ettim :)


Kısa kısalardan uzun bir yazı oldu. İdare ediverin artık.

Keyifle kalın...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder