datça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
datça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2014 Çarşamba

Karaincir Sirkesini duymuş muydunuz? Peki Datça Culinarium'u?




Doğrusu ben ikisini de duymamıştım :)

Karaincir sirkesinin varlığından Ayşegül Hanım'ın Sahildeki Ev adlı blogunda şu yazıyı okuyana kadar kesinlikle haberdar değildim. Ancak kendisi herşeyi güzelleştirdiği gibi anlattıklarını da öyle güzel anlatıyor ki, okuduğumda aklıma kaydetmiştim bu ürünü mutlaka denemeyi.

Gel gör ki, Datça öyle yolumun sık düştüğü bir yerde değildi :) Yaza doğru belki yolum düşer, olmadı internetten sipariş ederim dedim ama evrene de mesajlarımı göndermişim anlaşılan :)

Bu yazıyı okuduktan kısa bir süre sonra kardeşimin evlilik kararı ve düğünün Datça'da olacağı ortaya çıkınca Karaincir Sirkesi bir anda benim için ulaşılabilir bir hedef oluverdi.

Mayıs ayında gelinimiz ve kız kardeşi ile üç kız düğün planlaması için bir Datça seyahati yapınca da artık Olive Farm'a uğramak farz olmuştu. Ancak Aktur'da kaldığımız için Datça'ya yine zırt pırt gidemiyorduk, ayrıca oraya başka amaçlarla gitmiştik önceliklerimiz de onlardı. Hal böyle olunca Olive Farm'a uğramak bir türlü denk düşmedi.

En sonunda, düğünün yapılacağı otelden çıkıp Olive Farm'a uğrayıp sonra da Datça'da akşam yemeği planıyla evden çıktık bir akşam üstü. Gel gör ki oteldeki görüşme beklediğimizden uzun sürünce Olive Farm'ı açık yakalamak yine mümkün olmadı. "Neyse artık" dedim, "düğün için geldiğimizde alırız artık".

Bu hayal kırıklığı ile attık kendimizi Datça Limanın'daki Culinarium'a. Burasını da daha önce hiç duymamıştım. Ne zaman ki Datça'da yemek konusu gündeme geldi, bizim kızlar "mutlaka Culinarium'a gitmeliyiz" deyince duydum adını ilk defa.

Bu merak ve inceleyen bakışlarla mekana girerken sağda camlı bölme ile ayrılmış mutfağın penceresine dizilmiş Karaincir Sirkeleri ile gözgöze gelmeyelim mi? Culinarium'u seveceğimi daha o dakika anlamıştım :) Gözüm penceredeki şişelerde masamıza geçerken belki salataların yanına getiriyorlardır diye bir umut yeşermeye başlamıştı bile.






Yerimize oturduk, siparişimizi verdik. Sıra salataya gelince ben kendimi tutamadım ve "pencerede dizilmiş şu sirkelerden tatmak mümkün mü" diye sordum. Meğer normal ikramlarında yokmuş ama siparişleri alan sevgili restorant sahibesi Ulrike gözlerimdeki "lütfeeen" diye bakan ağlak ifadeyi görmüş olacak ki salatanın yanında Karaincir Sirkesinden de getirdi.

Ben normalde sirke sevmem. Balsamik Sirkeyi ise çok çok az ve İtalyan olursa tüketiyorum. Hal böyle olunca bir sirke için neden bu kadar istekli ve meraklıydım bilemiyorum. Ayşegül Hanım'ın damak tadına güvendiğim için olabilir :)

Yanılmamışım da. Karaaincir Sirkesi normal sirkeler gibi keskin değildi. Son derece uysal, incirden gelen hafif bir tatlılığı ve çok güzel bir aroması vardı. Önce salata ile denediğim bu lezzetin tabağımdaki salatadan süzülüp balığın kremalı sosuna karışıp orda da ayrı bir güzellik yarattığını görünce artık eve bir şişe karaincir sirkesi almadan dönemeyeceğimden emin olmuştum.

Keşfettiğim bu yeni lezzetin coşkusuyla yemeğimi büyük bir keyifle yedim, üstüne tatlı, kahve falan derken sıra hesaba geliverdi. Hesap kısmı yemeğin en tatsız kısmıdır aslında ama bize gelen hesabın yanındaki sürprizi görünce gözlerime inanamadım. Culinarium'un sahibesi Ulrike büyük bir incelikle bir şişe Karaincir Sirkesini bana ikram olarak getirmesin mi!!! Daha ne diyim, varın sevincimi siz düşünün.

Culinarium'a ilk girdiğim andan itibaren Ulrike'nin sakinliğine, misafirperverliğine, her masayla ayrı bir dil konuşup, herkesle gülebilmesine, müşterisini memnun etme gayretine zaten hayran olmuştum, buna bir de zerafeti eklenince, kalbime büyük bir taht kurduğunu söyleyebilirim.

Fiyatları standartın biraz üzerinde olsa da, keyifli ve farklı bir yemek deneyimi yaşamak, bu güzel mekana hayat veren sahipleri Ulrike ve Faruk Bey ile tanışmak için Culinarium'a mutlaka uğrayın.

Ben bir gecede hem harika bir lezzet hem de mekan keşfetmekle kalmadım bir de harika insanlarla tanıştım. Benim için keyifle hatırlanacak bir geceydi.




15 Ağustos 2014 Cuma

Yuvaya dönüş...


Aman tanrım! Resmen aylar olmuş bloga yazmayalı!

Uzun süredir yazmadığımı biliyorum.  Fakat Instagram'da paylaşımlarımı sürdürdüğümden olsa gerek, aranın bu kadar açıldığını fark edememişim.

Son yazımdan beri çok koşturmalı günler geçirdiğim ve aylardır eve adım atmadığım doğrudur. Blogdan bu kadar uzak kalışımın sebebi de en başta budur. Gerçekten de lafta değil harbi harbi çok koşturmalı günler geçti. Bakın biraz anlatayım:

Nisan ilk yarısını kendi adıma büyük bir sarsıntı ile atlatınca, ayın ikinci yarısında kardeşimin birkaç günlüğüne İngiltere'den gelmesini fırsat bilip hep beraber kendimizi Küçükkuyu' ya annemin kollarına attım.

Bolayır-Çanakkale - by TR

Küçükkuyu - by MRA




Küçükkuyu - by MRA



Küçükkuyu - by MRA




Kardeş, gelin ve sevdiceğimle beraber anne şevkati ile geçen bol baharlı birkaç günün ardından bizim çocukları İstanbul uçağına bindirip, kendimizi bahçeyi kolaçan etmek için birkaç günlüğüne İzmir'e attık.


Seferihisar - by MRA


Baharları çok sevdiğim malum, Ege de sağolsun tüm bonkörlüğü ile bizi yoğun geçecek yaz günlerine harika bir ziyafeti ile bir güzel hazırladı. Kendi tarihimde bir ilki de bu gel bahar günlerinin birinde yaşama fırsatı buldum; motorsiklet kullanmak! Hızdan son derece korkan ve bu tür araçlarla trafiğe çıkmayı delilik sayan ben, herşeye rağmen elektriklisinden dolayısı ile sessiz ve makul bir süratte gidebilen motorsiklet bulunca hemen bir deneme yapıverdim :) Çok keyifli olduğunu inkar etmeyeceğim ancak ben kuşlar, yılanlar ve kaplumbağların cirit attığı arabaların pek uğramadığı köy yollarında yaptım ilk sürüşümü ve trafiğe çıkmaya cesaret edebileceğimiTürkiye şartlarında hala hiç zannetmiyorum :(  Yine de keyifli bir deneyimdi. Denemediyseniz mutlaka deneyin, tabii dikkatlice :)

Sığacık - by MRA


Mayıs, bir yandan düğün hazırlıkları, bir yandan bizim düğün öncesi ve sonrası konaklamalarımızın ayarlanması gibi işlerin telaşı ile başladı. Benim yapımdan mıdır nedir bizim aile de bir şekilde her iş benim elimden öper :)

Düğün esnasında da bu durum değişmedi. Kalacak yerin ayarlanmasından annemin ve babamın giyeceği kıyafetlerin seçilmesine, düğün mekanının ve masaların süslenmesinden düğün pastasına kadar herşey yine bir şekilde benim elimden geçti. İçimde iflah olmaz bir organizatör var maalesef :)

Düğün işi önce sakin sakin başladı, kendi tecrübelerimden yola çıkarak yardım edecektim. Bu aşamada mekan dışında hiç birşey belli değildi. Önce İzmir dönüşü, gelinimiz, kızkardeşi ve ben üç kız Mayıs başında bir Datça seyahati yaptık. Hava ara sıra kapasa da Datça'nın keyfini çıkardığımız birkaç gün oldu. Keyif yanında bolca çalışma da yaptık tabii, ön fizibilite ve planlama gezisi diyebiliriz bu geziye :) Düğünün yapılacağı yerin ziyareti, mekanın bize sunabileceklerinin belirlenmesi, eksiklerin ve taleplerin detaylandırılması, temanın belirlenmesi, organizasyon şirketleriyle görüşmeler falan filan...



Datça - by MRA


Bu birkaç günün sonunda en azından elimizde ne olduğunu, nelere ihtiyacımız olduğunu ve tabii biraz da nasıl bir tema istediğimizi belirleyerek İstanbul'a döndük. Burada da birkaç şirket ile görüşüp, bir de üstüne detaylı bir Eminönü/Şarkhan ziyareti yaptıktan sonra bizim çocuklar organizasyon şirketi ile çalışmamaya onun yerine tüm süslemeleri ve organizasyonu bizim yapmamıza karar verdiler. Ve tabii bu kararlarıyla düğün organizatörü tacını da bana takmış oldular :)

Omuzlarımda bu ağır yükle, gelin ve damadımızdan istediklerini ve temayı netleştirmelerini rica ederek İzmir'e hareket ettik. Sanırım herşey bu yolculuğun başında göç eden binlerce leyleklik bir sürünün altından geçmemizle çığrından çıktı :) Öncesinde de fena değildik ama bu sürüden sonra iflah olmadık diyebilirim :)

Bu sene geç gelen yağışlar sebebiyle bahçeye Nisan ayında çok fazla birşey yapamamıştık. Hal böyle olunca Mayıs'ta kendimizi bahçeye verdik. 15 dönümün otlarının yolunması, 500'e yakın ağacın diplerinin kazılması, kazıklarının düzeltilmesi falan gibi bizi her gün pestile çeviren işlerle uğraştık .



Seferihisar - by MRA


Haziran başı İzmir'deki işleri kolaylayıp annemi Küçükkuyu' dan alarak İstanbul'a yarışmanın yeni bir etabı için geri döndüm :)

Düğün 21 Haziran'da yapılacaktı, biz 14 Haziran günü İstanbul'u terkedip düğün hazırlıkları için Datça'da olacak şekilde yola çıkacaktık ve 2 Haziran günü henüz annem, babam ve benim ne kıyafetimiz, ne ayakkabımız ne de diğer aksesuarlarımız vardı.

Bununla beraber, "yapılması gerekenler listesi"nin ilk sıralarını süsleyen, düğün süslemeleri için malzemelerin alınması, İngiliztere'ye gidecek kardeş için bazı ev eşyaları alışverişi ve tabii bir de fırsat bulunursa kuaföre gidip insan içine çıkabilecek hale gelinmesi işleri vardı. Listenin en kallavi maddelerinin hemen altında bavul aç, çamaşır yıka, evi temizlet, ütü yap, bavul topla, İstanbul'da bir hafta daha kalacak sevgili için yemek yap türü işlerin pis pis sırıtarak beni beklediğini ise çoktan tahmin etmişsinizdir :)

Bu iki haftayı atlatıp Datça'ya vardığımızda asla gerçekleşmeyeceğini bile bile dinlenme hayalleri kuruyordum.
Oysa günlerimiz rüzgar gibi hazırlıklarla geçti. Her gün keyifli bir kahvaltı sonrası harıl harıl çalışmaya başladık, çoğunlukla akşamüstüne kadar çalışıp akşam üstü bir deniz ve yemek molası verdikten sonra gece de devam ettik.


Düğün hazırlıkları - Datça - by MRA



Allah'tan ekip sağlamdı, annem, babam, kuzen, teyzeler, dünürler, gelin ve damat herkes bir şeylerin ucundan tuttu. İtiraf ediyorum oldukça yorucu ama bir o kadar da keyifli bir süreçti. Oldum olası sevdiklerimle beraber bu tür imece işler yapmak çok keyif alırım, bu sefer de aynen öyle oldu.



Hazırlıkta emeği geçenler - Datça - by MRA



Bu yoğun çalışmanın sonucunda bize acıyan damat düğüne iki gün kala bizi dinlendirme kararı aldı :) ve cümbür cemaat bir tekne kapatıp kendimizi egenin mavi sularına bıraktık.






Bu yoğunlaştırılmış dinlence sonrası düğün gününe zımba gibi başladık. Fakat gel gör ki Datça'nın rüzgarı yine yapacağını yaptı.

Düğün yemeği otelin havuz başında olacaktı ancak kokteyl ve başlangıç için çocuklar sahili istemişlerdi. Gel gör ki rüzgar yüzünden sahilde durmanın imkanı yoktu, saatte 30 km üstü esiyordu varın siz düşünün. Bırakın süsleri biz bile uçabilirdik :)



Düğün günü - Datça - by MRA



Ama bizim yapılacak bir düğünümüz vardı ve rüzgara pabuç bırakmaya da hiç niyetimiz yoktu. Hemen hızlı bir reorganizasyon ile kokteyli havuz başının yanındaki yemek alanına yakın bir noktaya aldık ve hazırlıklara başladık. Tüm gün hiç durmadan, abartmıyorum hiç durmadan ve öğlen yemeği yediğimiz 15 dk dışında hiç oturmadan koşturdum. 120 kişilik düğün için tesis mekan süslemelerini önceden yapmamıza izin vermiş ancak masaları en erken saat altıdan sonra kurmaya başlayabileceğimizi söylemişti. (Oteldeki diğer müşteriler sebebiyle)  Biz de gün içinde yapabileceğimiz tüm hazırlıkları bitirip son 1 saatte de kişi sayımızı arttırarak hız kazanmayı planladık. Çoğu şey planladığımız gibi gitmesine rağmen son 1 saati tekrar yaşamak ister miyim bilemiyorum :) Kendimi bir yandan ortalıkta birilerine direktifler verir, diğer yandan bir şeyler yapmaya çalışırken hatırlıyorum sadece :) Survivor yarışmaları gibiydi :)



Düğün mekanı - Flow Surf Otel Datça - by OA



Misafirler gelmeye başladığında tüm detayları tamamlamış ama pilim de bitmiş olarak yerimi giyinip hazırlanmış karşılama komitesi bırakıp hazırlanmaya ancak gidebildim. Fakat görümce olarak pilimin bitmesine izin veremezdim :) Daha önümüzde hoplanıp zıplanacak koca bir gece vardı. Bu motivasyon ile dışarıda karşılama ve kokteyl sürerken biz kuzenle içeride dünyanın en hızlı hazırlanma sürecine başladık. Bir yandan günün kir ve pasından arınırken diğer yandan artık çok geç olduğu için gidemeyeceğimiz kuaförün yerine saç ve makyajımızı yapmamız gerekiyordu. 45 dakikanın sonunda tüm hazırlıkları tamamlamış ve düğündeki yerimizi almıştık.



Kardeşler ve eşleri :) - Datça - by Gamsız Böcük



Düğün her açıdan çok keyifliydi, gelin ve damat pek mutluydu -nazar değmesin- biz de tüm yorgunluğumuza değecek övgüler ve hatta otel yöneticisinden iş teklifi bile aldık :) Fakat herkes bir yana beni en çok mutlu eden kısım ise kardeşimin ve eşinin yaptıklarımızı beğenmesi ve bu güzel günlerini biraz daha güzelleştirebilmek oldu. Tüm zorluklarına rağmen insanların neden özel günleri organize eden işler yapmayı sevdiğini bir kere daha anladım. Mutlu günleri daha da mutlu yapmanın keyfi paha biçilemez :)



Dileğimizi dileyip feneri suya bırakırken - Datça- by OA



Düğünü bitirince bize yine İzmir yolları göründü. Temmuz başı itibari ile bizim bahçe ve ev döngüsü tekrar başladı. Bu kısmın detayları akıllara zarar ve ben şimdilik hatırlamak istemiyorum :) bu sebeple pas geçiyorum.


Bahçe ve ev derdi yetmemiş gibi bir de gönüllü ruhum beni ele geçirdi ve Seferihisar gönüllülerinin çalışmalarına katıldım. Sağolsunlar beni hemen çekirdek ekibe aldılar ve orada olduğum süreçte bir sürü toplantıya ve çalışmaya da dahil ettiler. Sayelerinde kendimi şimdiden Seferihisarlı gibi hissettim.


Seferihisar gönüllü takımı çalışmaları - by MRA


Bu arada Seferihisar'ın keyfini de her fırsatta çıkarmaya çalıştım. Akşam geç saatte de olsa deniz sefası yaptım, bol bol güneş batırıp, her birine ayrı kadeh kaldırdım. Geçmiş günün yorgunluğunu unutup, gelecek günün sürprizlerine hazırlanmak için Seferihisar'ın sakinliğine sığındım.



Seferihisar - by MRA


Seferihisar by MRA



İyi ki de öyle yapmışım zira İstanbul'a dönüş sebebim olan seçimlerden sonra oldukça bedbaht bir haldeyim.

Evden uzak geçirdiğim ve keyifli olsa da stres düzeyi ve temposu oldukça yüksek 2 aydan sonra 9 Ağustos günü tüm gün direksiyon sallayıp akşam İstanbul'a vardığımda ilk işim kalan son enerjimle gidip seçimlerde müşahitlik yapmak için kartımı almaya gitmek oldu. Fakat kartımı alırken yaptığım sohbetle beraber ertesi gün bizi bekleyenleri de bir kere daha acı bir şekilde  farketmiş oldum. Seçimler için gönüllü olarak gözetmenlik yapmak için başvurduğum kurum bulunduğum bölgede 1300 sandık / 74 okul için ancak 32 kişi gönüllü toplayabilmişti. 10 Ağustos'un bizi sevindirmeyeceği artık çok netti.

Yine de pazar sabah altında kalkıp görevimin başına gittim, akşam 21:30' a kadar elimden geleni yaptım. Kendi adıma vicdanım rahat sonucun değişmesi için üzerime düşeni fazlasıyla yaptığıma inanıyorum. Gel gör ki Türkiye adına çok üzgün, bizi bekleyen günler için de çok karamsarım.

Geçen sefere göre çok daha yorucu bir sandıktı görev aldığım, tartışmalı ve gergin anlar yaşandı. Ben de akşam eve geldiğimde turşu gibiydim, bir şeyler atıştırıp yattım. Bunu takip eden günleri ise yine ev kadını olmanın dayanılmaz hafifiliği içinde derleme, toplama, temizlik gibi faaliyetlerle yorgun ve pazardan kalma ruh hali ile oldukça mutsuz geçirdim

Baktım başka şeye enerjim yok 2 ay sonra yeniden keşfettiğim TV'ye sığındım. Gülmeyin, yoksa rehabilitasyon ve moral için Masterchef seyrettiğimi söylemekten vazgeçebilirim :)

Allahtan dün kendimi tepeden tırnağa bakıma sokup hamamdı, cilt bakımıydı, kuafördü gibi kızsal işlere adadım da keyfim biraz yerine geldi.

İşte benden havadisler böyle. İnşallah bir süre buralardayım, ama bizim işler belli de olmaz. Zira cumartesi günü hızlı feribot Yenikapı' ya yanaşırken -yani daha İstanbul sınırlarına adım atmadan :) ) aynı Mayıs ayındaki gibi binlercesinden oluşan bir leylek sürüsü üzerimden dakikalarca uçmasın mı? :)))  Gelecek blog yazısının tarih garantisini verememem inanın sadece bu sebepledir :)



Leylek Sürüsü - Yenikapı - by MRA