bahar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bahar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2014 Salı

Proje 52 / 11


Taşınma telaşı ve yorgunluğunu İzmir seyahati izleyince bir süre uğrayamadım buralara. Yoğun, yorgun ama baharın da yardımıyla kendimi ve enerjimi topladığım günler geçirdim.

Bahar keyfine İstanbul' da başlayıp İzmir' de devam ederken bu mevsimin ben de yarattığı sebepsiz heyecan ise içimde şu eşlikçilerle büyüyüp duruyor...

Size de Monet, Orhan Veli ve Johann Strauss eşliğinde mutlu haftar diliyorum.

Keyifle kalın...


A woman reading (Camille reading) - Claude Monet



Beni bu güzel havalar mahvetti, 
Böyle havada istifa ettim 
Evkaftaki memuriyetimden. 
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum; 
Eve ekmekle tuz götürmeyi 
Böyle havalarda unuttum; 
Şiir yazma hastalığım 
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Güzel Havalar - Orhan Veli Kanık








Bu da benim çocukluğumdan içinizdeki çocuğa bahar hediyesi olsun :)




8 Nisan 2009 Çarşamba


Pazar sabah kalktığımda başımda inanılmaz bir ağrı vardı. Sanki bir önceki gece bir fıçı içki içmiş gibiyidim. Bizim kızlarla kahvaltı etme planımız olmasa hayatta kalkmazdım -kalkamazdım- yatakdan. Kendimi zorlayarak duşa girdim. Bir böyle zamanlarda, bir de çok üzgün olduğumda beni anca duş paklar. Su, acımı, kederimi yıkar götürür sanki, iyi gelir, iyileştirir. Suyun altında durdukça da öyle oldu, bana acı veren zehir aktı gitti sanki suya karışıp. Duştan çıktığımda yenilenmiş ve arınmıştım. Islak oluşuma aldırmadan mutfak camını açtım ve bahar dolu havayı soludum. Artık hazırdım. Kuzeni uyandırdım, giyindik ve çıktık.

Sırayla kızları evlerinden topladık. Henüz kimsenin uyanmadığı pazar sabahında yolların boşluğuna sevinerek kahvaltı edeceğimiz yere vardık. Bahçede bir masaya güneşe doğru pozisyonlanarak yayıldık ve yiyeceklerimizi sipariş ettik. Sonraki 4 saat nasıl geçti anlamadım. Özleşmişiz, sohbet muhabbet, fallar falan derken zaman geçivermiş. Benim 16:00 seansına festival biletim vardı, kızlardan birinin de kızıyla bir planı. İstemeye istemeye ayrıldık.

Kuzen önce benimle beraber Beyoğlu' na gelip film başlayana kadar beraber takılmayı düşünüyordu. Sonra baktık ki bu plan için pek de fazla zaman kalmamış eve gitmeye karar verdi. Ben karşıya onunla geçeceğim için arabayı almamıştım. Plan değişince Beyoğlu'na gitmek yerine Harem'den arabalı feribotla Sirkeci'ye geçip beni de Sirkeci de bırakmasına karar verdik. Sirkeci' den Beyoğlu' na nasıl gideceğim konusunda yolda 3-4 kere fikir değiştirdim. Sirkeci-Karaköy-Tünel, Sirkeci-Kabataş-Taksim hangi güzergah falan derken feribot yanaştı. Baktım tramway durakları kalabalık, hava ise çok güzel vurdum kendimi Galata Köprüsüne. Köprüde balık tutanları seyrede seyrede Karaköy'e geçtim, Tünel'e atlayıp Galata'ya çıktım. Kahvaltıyı erken bitirmiş üzerine mideyi çay, kahveyle doldurmuştuk. Yine de hafif bir açlık hissettim. Yolumun üzerindeki Markiz' e girip sıcak bir çorba içtim (çorbayı beğenmedim).

16:00 seansında izlediğim film Bana Yağmurdan Bahset. Sıkılmadan hatta eğlenerek seyrettiğimi ama süper de bulmadığımı söyleyebilirim.

Film bittiğinde Kaktüs'deki favorim olan Rengarenk Salata (yeşillikler üzerinde kızarmış ekmek dilimlerine sürülmüş peynir ezme, ançuez ve patlıcan salatası) ve yanında da bir kadeh kırmızı şarap içmek fikri fena halde aklıma düştü. Sevdiceğimi beklerken bu planı gerçekleştirmeye karar verdim. Kaktüs' deki yerimi alır almaz telefonum çaldı. 5 dakika sonra beklediğim de yanıma gelince keyfim serpildi, büyüdü, heryanımı kapladı. 19:00 seansı bizi beklediği için keyfimizi çok uzatamadık ama o kadarı bile yetti bize. Yemeklerimizi bitirip sinemaya yollandık.

Bu arada festival sinemaları arasına yeni katılan ve bizim de günün son seansını seyrettiğimiz Yeni Rüya Sineması'nı oldukça beğendiğimi belirtmek isterim. Sanırım Emek' ten sonra Beyoğlu' ndaki en büyük salon burası. Bu koca salonun uzun yıllar "2 film birden" hizmeti vermesi yazık olmuş. Sinemayı yeniden düzenlerken son modaya ayak uydurup küçücük parçalara bölmeyip salonu olduğu gibi korumalarına sevindim. Zira küçük salonları kesinlikle sevmiyorum, oralarda sinemada olmanın keyfini hiç mi hiç hissedemiyorum. Büyük perde, salonda sinema keyfi kesinlikle bambaşka. Sanırım en çok da bu yüzden Emek herzaman en sevdiğim sinema olmuştur.

Günün son filmi Huzursuz du. Konusu, İsrail'den, karısından, oğlundan ve kendinden kaçmış bir adamın Amerika'da önce kendini sonrada özlemini çektiklerini bulma öyküsü şeklinde özetlenebilir sanırım. Son anlarda Hollywood esintileri sezilse de genelinde oldukça başarılıydı. Pazar keyfimize keyif kattı :)

Sinemadan çıktığımızda ikimizde biran önce eve gitmek istiyorduk ama benimki evde yemek olmadığını öğrenince bari bir çorba içelim deyince yolumuzun üstündeki Hala'da hızlıca birşeyler atıştırdık. Dönüş yolunda Obama yüzünden olsa gerek adım başı polis kaynıyordu. Eve geldiğimiz de oldukça yorulduğumuz için fazla oyalanmadan yattık.

Not: Yazarken her film arası birşeyler yeme modunda oluşumuz dikkatimi celbetti de, bahardan sonra yazın geleceğini kendime daha sık hatırlatsam iyi olacak sanırım :)))


Fotoğraflar : www.iksv.org

7 Nisan 2009 Salı


Demiştim bahar İstanbul'a festivalle gelir diye di mi? :)
Haftasonu herkes sokaklarda, parklar da bahçelerdeydi. Nasıl olmasın? Güneş vardı, çiçekler açmıştı, arada yoklayan ayazı kim takardı. Takmadık tabii :)

Cumartesi sabah biraz tembeldik. Güneşi görmüş ama havayı henüz solumamıştık bu yüzdendir ki kahvaltımızı evde yaptık ve saat 13:30 seansına yetişmek için yola çıktık. Yerimiz kötüydü ama bir festival klasiği olarak bunu takmayarak son dakikaya kadar bekleyip en güzel yerdeki boş bir çift koltuğa kurulduk. Her filmde, kapalı gişe görünenlerde bile her zaman en iyi yerlerde boş koltuklar olur. Bu koltukların biletleri satılmıyor mu yoksa satın alanlar hayır için alıyor da filmlere gelmiyor mu hep merak ederim :) Yoksa acaba İKSV bunları özel davetiyeliler için mi belli bir kontenjanda boş bırakıyor acep? Neyse üzümü yiyip bağını da merak edivermiyim canım.

Festival' in bizim için açılış filmi Ingmar Bergman'ın Genç Kız Pınarı ydı. Bir klasiği beyazperdede seyretme heyecanıyla girdik filme ama beklediğimizi bulduk desem yalan olur. Sinema da karakterlerin devamlı konuşup herşeyi sözle anlattığı filmleri sevmiyorum. Sinema dediğin temelde görüntüdür, oyunculuktur benim için. Herşey sözle anlatılacaksa film yapmak yerine kitap yazsınlar diye düşünürüm ki kitap da bile fazla açıklama batar insana, ya da bana batar işte. Bu filmde de öyle hissettim.

Bir de teması yoğun olarak ahlak ve inanç üzerine örülü filmlerin daha sarsıcı, daha etkileyici olmasını bekliyorum sanırım. Bu film etkileyicilik noktasında bence zayıftı. Döneminden mi diyeceğim ama Chaplin filmleri bile çok daha derin eleştiriler içerir ahlak üzerine. Yenilerden Lars Von Trier'i çok beğenirim mesela sarsıcı ahlaki eleştiriler yapar. Öyle birşey bekledim ama olmadı maalesef.

İki film arası Beyoğlu'nda kısa bir keyif yaptık. Bira, patates, salata eşliğinde kemiklerimizi bahar güneşinde ısttık. Baharla bu kadar güzel sevişmişken yerimizden kalkmak çok zor oldu ama koşarak da olsa 16:00' da ki seansa yetiştik.

İkinci film ise İspanya-Peru ortak yapımı Acı Süt idi. Aynı yönetmenin daha önceki festivallerde Madeinusa adlı bir filmini seyretmiş ve onu da çok beğenmiştik. Berlin' de Altın Ayı'da alan bu film de gerçekten çok başarılıydı.

Annesi terör günlerinde tecavüze uğramış bir kız, annesinden bu tecavüzü dinleyerek büyümüş ve bu korkuyu da içinde büyütmüştür. Annesi ölünce bu korkunç dünyada yapayalnız kaldığında, korkularıyla savaşması ve gerçeklerle yüzleşip hayatı kabullenmesi gerekir.

Filmin en can alıcı yanı ise anne ile kız arasında söylenen doğaçlama ninni benzeri türkülerdi. Sözlerini anlamadan dinleseniz sıcacık, huzurlu ve yumuşacık diye hayran kalacağınız şarkıların inanılmaz derecede çıplak, sert ve acımasız olan sözleri ise sizi dayak yemişe çeviriyordu. Bu ironinin filme kattığı lezzeti anlatamam. Film mutlaka vizyona girecektir. Eğer dünya sinemasına açık ve alışıksanız :) bu filmi kaçırmayın derim.

Seanstan çıktığımızda keyfimiz çok yerindeydi ama artık güneş etkisini kaybetmeye başladığı için hava hafiften serinlemişti. Karnımız yemek yiyecek kadar acıkmamıştı ama çayın yanına birşeyler atıştırabiliriz dedik. Bir yandan da Biletix'e küfürler saydırarak biletlerin kalanını ordan almaktan vazgeçtiğim için bir gişeye gitmemiz gerekiyordu. Yeni Rüya salonunun sakin olacğını düşünerek orayı seçtik, iyi de yapmışız. 10 dk sonra yerlerimizi de kendimiz seçerek biletlerimizi almış, Biletix işkencesini çekmemiş, hem de fazladan Hizmet Bedeli ödememiştik. Kek ve çay için fazla vaktimiz kalmadı derken bizimkinin aklına Beyoğlu sinemasının içindeki cafe düştü -oranın keklerini falan pek sever de :). Çeşit yine zengindi ama fazla abartmadan 1 dilim cevizli havuçlu kek ve bir porsiyonda zeytinyağlı sarma ile yeni demlenmiş mis kokulu çaylarımızı hızla yudumladık.

19:00 seansının filmi Hoşçakal Solo idi. Tek adam filmiydi desem yalan olmaz herhalde. Filmi adından da belli olacağı üzere Solo karakteri götürdü, oyunculuğunu çok beğendim. Filmi seyretmekten çok keyif aldım, getirebileceğim tek eleştiri sonunaydı. Daha iyi kotarılabilirdi hissindeyim.

Son filmimiz de bittiğinde oldukça yorulmuştuk. Biraz da acıkmıştık :). Hafif birşeyler yemek düşüncesi bizi Zencefil'e yönlendirdi. Bir sebze çorbası ve salatayı paylaşarak karnımızın zillerini susturduk ve eve dönüşe geçtik. Kuzen gece bende kalacaktı eve döndüğümüzde ona geldiğimizi haber verdik, kısa bir süre sonra o da gelince beraber bir bitki çayı demleyip bir yandan da sohbete daldık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamayınca geç olduğunu da farketmemişiz. Ertesi sabah erken kalkacağımız için sohbeti hemen kesip yataklara dağıldık ve hızlıca uykuya teslim ettik kendimizi.


Fotoğraflar : www.iksv.org


2 Nisan 2009 Perşembe


İki gündür normal sayılabilecek saatlerde uyuyabiliyorum ve bugün kesinlikle kendimi çok daha iyi hissediyorum. Bir de güneş kaçmamış olsa süper olacaktım :)


Cumartesi günü İstanbul Film Festivali başlıyor. Benim için İstanbul'a bahar film festivali ile gelir. Beyoğlu'nun sokaklarında güneş vuran köşeler sıcak gölgeler ise serin olur baharda. İki film arası seçtiğim kafenin en güneşlisi olmasını isterim ki bahar içime işlesin. Öyle keyif alırım ki Beyoğlu'ndaki festival havasını solumaktan, hiç bitmesin isterim. Yorulurum ama hissetmem yorgunluğumu. İmkan olsa tüm filmleri seyretmek isterim, seyredemediklerimde aklım kalır. Zaman dar ya, haftaiçi her filme gitmek zor, en kaçırılmayacaklar haftasonuna birikir, günde 3-4 film seyredilir. Aralarda da Beyoğlu'nun kitapçıları, pasajları, cafeleri arasında tembel tembel salınılır. Ah nasıl özlemişim festival zamanını.

Her sene ön satıştan alırdık biletlerimizi, hem iyi filmlere yer bulabilmek, iyi yerlerde, oturabilmek hem de indirimli olduğundan tabii :) Bu sene ne olduysa bize -sanırım ön satış haftasının bir kısmında İzmir'de olduğumuz ve odağımız tamamen başka şeylerde olduğundan- biletleri alma işini son dakikaya bıraktık. Dün gece Biletix' in korkunç sistemi ile cebelleşerek bu haftasonu için seçtiğimiz 5 film için biletlerimizi aldık. İnşallah kalanları da haftasonu sinemaların gişelerinden alacağız zira Biletix sistem hataları ve kötü dizaynı ile iflahımı kesti.

Pazar sabahı da uzun zamandır görüşemediğim, canımın içi iki çocukluk arkadaşım ve gelebilirse de kuzenim ile beraber 4 kız kahvaltı yapacağız. Ay hepsini çok özledim, hava da bana bir kıyak yapsa benden iyi olmayacak bu haftasonu.

16 Mart 2009 Pazartesi


Vincent Van Gogh - Bahar dalları

Güneş az da olsa yüzünü göstermişken bahar kokulu bir gün olsun istiyorum bugün. Huzur içinde geçmiş bir haftasonundan sonra son derece gergin (PMS) başlanmış bir pazartesi de olsa bugünü neşeyle geçirmek istiyorum. Hala öksürüyor, tıksırıyor ve borazan gibi sesler çıkarıyor olsam da güneşte ısınmak, bahar kokmak ve kuş sesleri duymak istiyorum bugün. Ben artık bahar gelsin istiyoruummmm...