26 Kasım 2013 Salı

Bir garip Yıldız Sarayı...


Geçen hafta Anish Kapoor sergisine gittiğimiz emekli kızlar grubumuzla her hafta bir aktivite yapalım kararı almıştık. Kararımızı uygulayarak Çarşamba günü Yıldız Sarayı Müzesine gittik.


Cihannüma Köşkü - by MRA

Daha önce Yıldız Parkını ve köşkleri defalarca gezmiş/görmüş olmama rağmen Yıldız Sarayını gezmemiştim. 

Yıldız Sarayı tek bir yapıdan oluşmuyor, ilk başta av ve yazlık köşk amacıyla yapılıp sonra çevre yapılarla zenginleştirilmiş. Sarayı daha detaylı tanımak için tıktık.

Saray müzesi, 2 kısmından oluşuyor. Ana binadaki kısımda ısıtma yoktu ya da kapalıydı. Çok soğuk olmasının yanı sıra duvarlar rutubetten kabarmıştı. Şehir müzesi olarak düzenlenmiş kısım ise restore edilmiş ve oldukça iyi düzenlenmişti. 

Maalesef şu anda sadece bu 2 müze bölümü, Küçük Mabeyn köşkünün 1. katı, Cihannüma Köşkü ve artık kütüphane olarak hizmet veren Silahane gezilebiliyor. Kalan binalar tadilat ve restorasyon sebebiyle ziyarete kapalı. Girişteki gişe memuru uyumasaydı belki bize bunları söyleyecekti ancak uykusundan sıçrayarak uyanıp, mahmur hali ile ancak giriş ücretini almayı başarabildiğinden durumu ancak içeri girdikten sonra öğrenebildik.

İlk girdiğimiz bölümde kabarmış duvarlar, bakımsız odalar falan görünce biraz moralimiz bozulsa da biraz elden geçemiş kısımları gezdikçe sarayın göründüğünden çok daha keyifli olduğunu farkettik. Çalışmalar bittiğinde mutlaka tekrar gitmek gerek. 


Yaveran Köşkü - by MRA


Yıldız Sarayını gezerken benim en çok hissettiğim duygu kapana kısılmışlık ve paranoya oldu. Neden diyecek olursanız şu örneklerle anlatmaya çalışayım.

Abdülhamit denizden gelecek tehlikelerden korktuğu için Dolmabahçe yerine çoğunlukla boğaz girişini çok stratejik bir noktadan gören tepedeki Yıldız Sarayı'nı kullanırmış. Boğaza girecek gemiler, neredeyse adalara kadar Marmara denizi ya da her iki kıtanın kritik noktalarındaki hareketlenmeler buradan rahatlıkla gözlenebiliyor. Yani düşmanı -iç/dış- her an gözetlemek mümkün...




Cihannüma Köşkü, şu meşhur, stratejik ve harika manzaraya hakim noktadaki yapı. Küçük ancak son derece güzel tavan süslemeleri ile iyi korunmuş durumda. Abdülhamit bu köşkün çatısından büyük bir dürbün ile İstanbul'u buradan izlermiş.






Sarayın uzantısı olarak yapılmış olan Küçük Mabeyn Köşkünün alt kat salonunda her duvarda ikişer tane kapı olması dikkatimizi çekmişti. Güvenlik görevlisinin verdiği bilgiye göre bu kapılardan bazıları gerçekten kapı iken bazıları ise kapı görünümü verilmiş duvarlarmış, dikkatlice bakarsanız menteşeleri olmamasından ayırdedebiliyorsunuz. Daha da öte, bazıları da kapı gibi açılmasına rağmen arkasından kör duvar çıkıyormuş. Amaç kaçarken düşmanı yanıltmak...



Hasbahçe - Hamit Havuzu - Yıldız Sarayı web sayfasından


Sarayın bahçesinde (Has bahçe) kocaman bir havuz var/mış, "Hamit havuzu" deniyormuş. mış/muş çünkü şu anda boşaltılmış tamirat yapılıyor, biz boş haznesini görebildik ancak.

Aslında bir nehir taklidi diyebiliriz bu havuza. Bahçe boyunca, ortasında bir ada oluşturacak şekilde kıvrılarak dolaşıyor. uzunluğu 800 mt imiş. Abdülhamit bu havuzda tekneler ile dolaşır, ortadaki ada da küçük bir hayvanat bahçesi ile eğlenir, Mangal (Ada) Köşkünde mangal yapıp dinlenirmiş. 

Havuz gerçekten etkileyici. Müzede gördüğüm aşağıdaki fotoğraf beni çok şaşırttı mesela. Havuzun köşke yakın kısmında duran tekneleri gösteren bu fotoğrafın nerede çekildiğini sorsan Göksu nehri kıyısı falan derdim. Bayağı bayağı nehir gibi bir havuzmuş yani..




Fakat bu etkileyici görünen düzenleme bir diğer yandan da çok acıklı göründü. Sen koca Osmanlı'nın padişahı olmuşsun, boğaz senin, Göksu senin, havuzda neymiş hepsinin alası senin :) ama herkes düşman. Korku yüzünden kapıyorsun kendini bir saraya, ben gidemiyorum nehir buraya gelsin diyip bahçene nehir gibi havuz yapıp avunuyorsun. Acınası değil mi sizce de?

İşte bu sebeplerle Yıldız Sarayı'nı gezmek bana üzerinde uzun uzun  düşünülmesi gereken bazı şeyleri hatırlattı.

Geçen aylarda Şirinlik Muskası ile gezdiğimiz Florya Atatürk Köşkü geldi gözümün önüne. Denizin ortasına doğru özgürce uzanan, çıplak, şeffaf, korunmasız, hür, denize kafa tutan o sade yapı. Yanında bir sandal, bildiğiniz, tahta, sıradan, kürekli, naif... 

Ve Ata'nın fotoğrafları...

Nerde Atatürk'ün Florya plajında halkla içiçe, halktan biri hali nerdeeee Yıldız Sarayı'ndan gizlice etrafı izleyip, bahçendeki havuzda oyalanan Abdülhamit...






Osmanlı'ya bu kadar özenenlerin tarihi bu gözle okuması lazım, yeniden, yeniden, yeniden...

Ve tam bağımsızlığın ne demek olduğunu, nasıl elde edildiğini daha çok düşünmesi lazım hepimizin, yeniden, yeniden yeniden...





25 Kasım 2013 Pazartesi

Oy oyyy çok yorulduummm




Amanın nasıl bir gündü o öyle!!!!

 Biraz iş yapayım derken kendimi kaybettim resmen :)

1- Sabah kalktığımdan beri 4 makina çamaşır yıkadım. Bu demektir ki 4 defa çamaşır serdim ve 2 defa da topladım :)

2- 1 sepet ütü yaptım. Ütülenenleri yerine yerleştirdim. Bu sırada da bazı çekmecelerin düzenini değiştirdim.

Bu arada evime 15 günde bir temizliğe yardımcı geldiği halde neden ütü yapıyorum anlatmak isterim :)
Halkalı'ya geldiğimde, taşınmak sebebiyle karşılaştığım en büyük sorun temizliğe gelecek yardımcı bayan bulmak konusunda olmuştu. Tadilat ve taşınma esnasında gelen 4 ayrı kişinin hiç birini beğenmedim (işten çok tavır sebebiyle). Bu tarafın hatunları bir acayip kardeşim. Acayip iş seçiyorlar, burunlarından kıl aldırmıyorlar, çok para istiyorlar, üstüne bir de dilleri pabuç gibi. Tam kuzenle anlaşıp ona her hafta gelen hatunu 15-15 paylaşmaya karar verdiğimizde hatun devamlı başka bir iş bulup onu da bıraktı :(
Nihayet 5. ayın sonunda ortalamanın az üstünde ama en önemlisi daha insan bir insana rast geldim. İlk konuşmamızda ütü yapmam demesine rağmen ütülerimi de yapınca tamam dedik ve el sıkıştık. Bu ütü meselesinin de, "ütü yaparım" dediğinde sepet sepet ütü yapmak zorunda kalması sonucunda geliştirdiği bir savunma olduğunu sonradan öğrendim. Ve mesajı da aldım tabii. Zor bulmuşum, korkutmaya gelmez :) diyerek kolay ütülenecek şeyleri kadına ütületmiyorum, kendim ütülüyorum. Halimize bak yaa  :( Eh biz de gülelim bari ağlanacak halimize :)

3- Ardiye olarak kullandığımız çamaşır odasını biraz daha derleyip toparlamak için geçen hafta Koçtaş'tan aldığım kutuları yerleştirdim. Kapağı kırılan takım çantasını yeni aldığıma aktardım.

4- Eşimin kışlıklarından halen çıkarmadığım bir postayı (ceketler, çoraplar ve ayakkabılar) çıkardım. Onların yerine kaldırılacakları yerleştirdim. Çıkan ayakkabıları boyadım.

5- Annemin pazardan aldığı ve el koyduğum 2 adet yastık kılıfı, içine girecek büyüklükte yastığım olmadığı için ortalıkta sürünüyorlardı. Yaratıcı bir fikirle çanta satın aldığınızda verdikleri beyaz ince kumaş kılıflardan 2 tanesini başka bir yastıktan çıkan ve yine ortalıkta dolaşan silikon ile doldurup iç yastığı yaptım ve kılıflarımı kullanıma açtım :)

6- Daha önce şu yazımda bahsettiğim şekilde oturduğumuz ev yeni değil ve biz de çok uzun süre kullanmayacağımızı düşünerek taşınırken çok büyük tadilatlar yapmadık. Gel gör ki. Evin banyosundaki fayans işçiliği korkunç. Bu konuda babam taşınmadan önce bir kısım düzeltmeler yapmaya çalışmıştı. Fakat zamanla oluşan 1-2 problem sonrası derz ile yapılması gereken dolgular silikon ile yapılması sebebiyle bazı yerlerde çok başarılı sonuç alamamıştık.  Silikonun üzerine derzler tutmamıştı, bizim de derzleri kazımaya girişecek zamanımız yoktu.

Bununla beraber, fayanslarımızın rengi ve deseni sebebiyle ilk anda çok kolay farkedilmeyen ancak zamanla kirlenip kendini gösteren derz birikintileri mevcuttu. Resmen inşaat pisliği yani :( Tadilat ve taşınma sırasında eve gelen her kadının eline bir kazıyıcı verip bunları temizlemesini söylediysem de ancak %10'unun temizlenmiş olması beni sinir ediyordu. Bunları her gördüğümde kazımaya niyetlensem de o anda yapamadım nedense. Erteleye erteleye bugüne geldik ve işte bugün o gündü. Banyoda ne kadar fayans varsa tek tek kazıdım. O da yetmedi gereksiz yere silikon yapılmış yerleri söktüm. Tüm banyonun yer duvar birleşimlerini (özellikle duş teknesinin kenarı) kazıdım. Kazıma işlemi bitince tüp derz dolgusu ile bozuk ve lekeli derzlerin tümünü tekrar yaptım.

7- Evde yapılan tüm işlemler sonrası ortaya çıkan pisliği temizledim. Bunu çok detaylı yapmadım artık :) sadece yarın ki temizliğe kadar idare edecek, bu gece yerlere basabileceğimiz kadarla yetindim :)

8- Akşam için zeytinyağlı enginar yaptım.

Sonuç olarak: Bitmişim yorgunluktan :(

Aldığım sıcak duş sonrası yayılıp kaldığım kanepeden kalkıp akşam yemeğini kim alıp yiyecek diye kara kara düşünmekteyim...

Not: Bu kadar işe rağmen sabah kendime yaptığım listede halen üstünü çizemediklerim ise aşağıda. Onlarla da yarın uğraşacağız artık...

- Çiçeklerin toprakları değişecek
- Kuzen'den gelen sardunyalar ekilecek
- Haftayı idare edecek kadar yemek yapılacak
- Blog'a Sakız Adası gezisi yazılacak
- Olası Yılbaşı gezisi için bilet & konaklama ayarlanacak



21 Kasım 2013 Perşembe

LAFRODİZYAK nedir?





Farkettim ki ben bu blogda Kuzencim Gamsız Böcük ile yazmakta olduğumuz LAFRODİZYAK isimli blogdan hiç bahsetmemişim.

Blogumuzu kuzenin uzağa taşınması sonucu az görüşebildiğimiz dönemde birbirimize söylemeyi düşündüğümüz ama fırsat bulamadığımız bilgileri paylaşmak için oluşturmuştuk. Fakat bizim kuzenin anne alması ile ilk darbesini alan blog bir de üstüne ben evimi kendisine 2 km mesafeye taşıyınca iyice durma noktasına geldi. Zira en kötü durumda gün aşırı görüşür, her gün konuşur olduk :)

Yine de bu blogu bir nevi hatırlamak istediğimiz şeylerin arşivi olarak kullanmaya ve burda faydalı bulduğumuz bilgileri paylaşmakta kararlıyız.

Dolayısı ile; İzleyin bizi anacım :)))

17 Kasım 2013 Pazar

Kasım ayının 3. pazarından bildiriyorum


by Pop Gallery
thepopstudio.com/gallery/show/easy-like-sunday-morning/


Uzun ve mutlu bir kahvaltı ile başladık güne, hava bir harikaydı, açtık pencerelerimizi sonuna kadar, çektik havayı içimize.

Kahvaltı demişken, diyet devam ediyor tabii. 3 günlük ödem çözücü ve en zorlu kısmın sonrası 1 gün daha ama farklı formül ile ödem çözücü, 2 gün yağ yakıcı, 1 gün hızlandırıcı ve 2 gün yağ yakıcı ve 1 gün daha ödem çözücü şeklinde devam eden bir grup listeye başladım. Artık farklı bir şeyler yediğim için mutluyum :) Bu arada ilk 3 günü de zor geçirmediğimi söylemek isterim. 3. günün sonunda açlık hissettiğim 1 dakika bile yaşamamıştım ancak 3 gün boyunca aynı şeyleri yemiş olmaktan sıkılmıştım, bittiğine sevinmem bundan...

Günlük yürüyüşlerimi de düzenli olarak yapıyorum. Geçen hafta dışarıda yürüyüş yapmadığım sadece 2 gün geçti. Bunlardan birinde de evde 45 dakika powerwalk yaptım. Eskiden zorla dışarı sürüklediğim bünyem artık kendisi dışarı çıkmak ve uzun uzun yürümek istiyor :) Bunda yürüyüş sırasında heyecanla dinlediğim sesli kitapların da payı var tabii :) Geçen hafta kocaman bir ingilizce kitabı daha devirmiş oldum :) mutluyum, gururluyum :) Birazdan önümüzdeki hafta için yeni bir tane seçip indireceğim.

Bu sabah itibari ile tartı 57,6 kg gösteriyor, yapılanlar işe yarıyor yani :)

Öğlen Şirinlik Muskası Yeşilköy' ü gezmek için aradı ancak bugünü eşimle beraber evde geçirmeyi ve bir yandan da haftalık yemekleri bugünden yapmayı planladığım için bu sefer gezisinde kendisine katılamadım.

Sabah kahvaltısını takiben bir yemek maratonu başladı :) Komik olanı hiçbiri benim yiyeceklerim değildi.
Çalıştığım zamandan kalma bir alışkanlık herhalde, pazar günleri mutlaka o hafta için yemek pişiririm. Üstüne de -hele ki eşim evdeyse- mutlaka bir kek, börek, poğaça türevi yapıp akşam çayını öksüz bırakmam.

Bugün de farklı olmadı. Önce yemekler, sonra börek derken yemek işleri bitince bir diğer pazar klasiği olan kanepede laptop'ı kucaklayıp surfe başladım. Eşimde yanımda bilgisayarında işle ilgili bir şeyler kurcalıyor.

Bir yandan radyo çalıyor, bir yandan tarçınlı sütümle yulaflı bisküvimi kemiriyor bir yandan da blogumu yazıyorum. Klasik bir pazar devam etmekte yani.

Siz neler yapıyorsunuz? Nasıl geçti/geçiyor pazar gününüz?


14 Kasım 2013 Perşembe

Ben "Anish Kapoor" gördüm...




Zor! Modern, soyut sanatı anlamak benim için zor. Bu yeterli altyapım olmayışından kaynaklanıyor büyük ihtimalle ancak yine de sanatın en önemli özelliği bence insanın içindeki duyguları harekete geçirmesi. Anlayamıyor olabilirim ama hissediyorum...


Sky Mirror - Anish Kappor

Dün pek sevgili dostlarla gittiğimiz Anish Kapoor İstanbul'da sergisinin pek sevgili sahibi Anish Kapoor'u da anladım dersem benim için çok büyük bir laf olur. Ancak beklemediğim şekilde etkilendim bu sergiden. Gözün gördüğünden ötesinin olduğunu bilmek insan beynini ve hatta duyularını çılgın şekilde harekete geçiriyor. Bilmediğiniz ve hatta sanatçının bile yaratırken bilmiyor olabileceği bir şeyi hissediyor ve onu bildiğiniz şekilde algılamaya uğraşıyorsunuz. Aslında soyut sanatın amacı tam da bu. Somut sanat da yapılabilecek herşey yapıldı günümüze kadar. Bundan sonra düşünülmeyeni düşünmek, görünmeyeni göstermek, bizim bile bilmediğimiz karanlıkları araştırmak peşinde insan oğlu.

Sergideki ilk parçalar ben de pek bir etki yaratmamış ve ilk anlardaki halim "Ben Anish Kapoor gördüm" noktasından uzak olmasa da serginin içinde ilerledikçe duygularımdaki değişimlere, zihnimdeki kıpırdanmaya kapılıverdim. Parçaların önünden ilk birkaçındaki hızla geçip gidememeye başladım. Baktıkça bakasım geliyordu. Hatta müzeye girerken önünden geçtiğimiz Sky Mirror parçasına çıkışta bir kere de kulağımda Anish Kapoor'un bu grup eserine bakış açısını anlattığı sözleri ile uzun uzun baktım.


Sky Mirror da biz - by MRA

Serginin sonunda, konferans salonunda yayınlanan Anish Kapoor ile yapılmış röportajın videosu da benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Sanatçı, yaratma sürecini, ilham aldığı konuları, nasıl çalıştığını anlatıyordu. Bu videoyu önce mi seyretmek iyi sonra mı bilemedim. Hiç birşey bilmeden önyargısız şekilde tamamen güdüsel olarak eserleri görmenin eserleri algılamada fark yaratacağını düşünüyorum. Ancak videodan sonra da bakış açınız değişip farklı bir gözle bakıyorsunuz. İkisini de deneyimlemek lazım sanki.

Videoda dört önemli nokta vardı benim için.


  • En çok etkilendiği ve yarattığı bir çok esere ilham veren şeyin "psikanaliz" olduğunu söylemesi eserlerinin kadar interaktif ve ne kadar öznel olduğunu bir kere daha anlamamı sağladı.


  • En kritik bulduğu üç şeyin boyut, mekan ve zaman olduğunu söylediğinde gördüğüm eserlerde bu üçünün ne kadar büyük önemi olduğunu bir kere daha farkettim. Özellikle videoda uzun uzun yer verilen Cloud Gate (Chicago, Millenium Parta yer alan) eseri bunun en çarpıcı örneği. 
  • İnsanların eserleri ile kurduğu ilişkiyi çok önemsediğini, sanat eserinin izleyici olmadan herhangi bir obje olacağını söylemesi, izleyici olarak beni çok etkiledi.


  • Eserlerinin büyük kısmını kendisinin yapmadığını ve bunu önemsemediğini anlattı. Önemli olan zihnimde yarattığım şeyin en mükemmel şekilde oluşturulması, bunu ben yapacağım diye ısrar edip mükemmel yapamadıktan sonra bunu benim yapmış olmamın bir önemi yok. Benim için zihnimdeki yaratım önemli, sonrası bunun obje haline getirilmesi sadece. Bu kısım sanırım bazı izleyiciler için hayal kırıklığı oldu sanırım çünkü çoğu kişi tonlarca mermerin bu kadar farklı formlar ile pürüzsüz şekilde oyulmasından, eserin kendisinden daha fazla etkilenmişti. Bense bu düşünceyi salonda fısıldanırken duyduğum ilk an itibari ile pek benimsemedim.  O anda yanımdaki arkadaşıma söylediğim gibi. "Bundan yüzyıllar önce Michelangelo'nun Davut'u yapması bu açıdan etkileyici görülebilir belki ama bu eserlerde asıl etkileyici olan tekniği olmamalı".  Sonrasında videosunda sanatçının bu düşüncemi onaylamasından öğretmeni tarafından "aferin çocuğum" denim öğrenci keyfi almış olduğumu itiraf etmeliyim.

Cloud Gate - Anish Kapoor


Bu arada Sakıp Sabancı Müze'sine böyle bir sergiyi gerçekleştirdiği için teşekkür etmek lazım, zira bazı eserlerin yerleştirilmesi için müzenin duvarlarının yıkılıp yeniden eseri de içerecek şekilde yapıldığı görülüyor. Belli ki maliyetli bir sergi olmuş. Sanata böyle bir yatırımı yapmak bu zamanda pek fazla kişinin harcı olmadığı gibi, pek fazla kimsenin vizyonun da bir parçası değil. Bu açıdan fark yarattıklarını söylemek lazım.

Farklı ve güzel bir deneyimdi ve çok sevgili dostlar ile paylaşıldığı için ayrıca keyif verdi. Sağolun kızlar...


Kapoor'u anlamaya çalışırken - by MRA



13 Kasım 2013 Çarşamba

Bendenizin sinema ile imtihanı


Film seyretmeyi çok severim. Özellikle de sinemada. Daha önce de yazmışım bolca :)

Ancak bence sinema dediğin kocaman bir salon, o büyüklüğe yakışan büyüük bir perde ve saygılı bir sessizlik demektir.

Uzun zamandır sinemaya gitmiyorum. Çünkü artık benim sevdiğim sinemalar ve bu sinemalara yakışacak sinema seyircileri neredeyse yok. Hele ki nefesini tutmuş seyrettiğin duygu dolu filmin en olmadık yerinde yan salondan gelen dinazor böğürmeleri ile yerinden hoplamıyor musun! Offf orda bitiyor işte benim sinema keyfim...

Bunlara bir de şehrin merkezine biraz uzak oturuyor ve yakınlardaki sinemaların evdeki Digitürk Festival kanalında bulabildiklerime alternatif filmler getirmiyor olması eklenince son zamanlarda sinema, nostaljik bir keyif gibi görünmeye başlamıştı.

Ancak özlüyorum, hem de çok. Bu sene Film Ekimi' ni biraz seyahatler, biraz da son anda yakalandığım soğuk algınlığı yüzünden kaçırdığımdan beri, keyifle seyredeceğim ve merak ettiğim bir film ve tabii uygun bir sinema arıyorum.

Geçen hafta nette dolaşırken gözüme ilişti, Film Ekimi' nde kaçırdığım filmlerden birinin Ataköy Galleria'da oynadığı. Hemen ertesi gün dışarıda yapacak bir kaç işimi de öncesine planlayıp kahvaltı sonrası attım kendimi dışarı. Saat 13:30 seansını hedeflemiştim 12:45 gibi diğer işlerimi bitirmiş Galleria'daydım.
Diğer konular bir yana en son ne zaman 13:30 seansına sinemaya gittiğimi hatırlamıyorum bile. Hele ki haftaiçinde!  Peh,peh, peh, herhalde üniversite falan olsa gerek.

Fuayeye girdim, inler cinler, biletçi kız bir de ben :) Yaşasııın çığlıkları koptu içimde. Salon küçük de olsa içinde bir tek ben olacaktım ve yan salonlarda da film oynatılmıyor olacaktı. Bununla yetinebilirdim :)

Sıcacık çayımı alıp salona kuruldum ve büyük bir keyifle filmimi izledim.

Gelelim filme. Adı : "Enough Said-Başka Söze Gerek Yok"




Ben sevdim filmi. Hollywoodvari yanları olsa da düşünmek isteyene çok güzel şeyler söylüyordu.

Ben neler duydum derseniz, özetle :

"Herkes farklıdır, herkes tektir ve değerlidir. Kişi yaşamının her anında özünü anlayarak ve dinleyerek yaşamalıdır. Çünkü her birimiz o kadar farklıyız ki, iki kişi için bile aynı formül çok zor işler. Kendiniz için en iyisini yine siz bilirsiniz. Kendin olmak herşeyin özü, hele ki iş ikili ilişkilere gelince. "

Seyredip pişman olmayacağınız bir film bence, işte bu da fragmanı :






12 Kasım 2013 Salı

I'm on a diet !!!



Eh bütün yaz yaydık, yedik, içtik, yattık. Artık son noktaya gelmiş bulunuyoruz, 60 kg!!!

Dönüşe geçme zamanı gelmiş bile.

Zaman boğazını tutup, kıçını kaldırıp hareket etme zamanı...

Aslında tanıyanlar bilir, çok kötü beslenen biri değilimdir. Sadece işten ayrılmamı takiben girdiğim relax modda porsiyon kontrolünü bırakıp biraz da alkolü arttırınca başa gelmiş olan bir "5 kg fazlam var" durumundayım :)

Fakat gel gör ki bu gidişin dönüş aynı yoldan olmuyor, yani porsiyonları kontrol edip, alkolü azaltayım dediğinizde 5 kiloyu zırt diye veremiyorsunuz. Ya da belki bazıları için bu yol işe yarayabilir ama bu aralar benim zihnim bu kadar light bir değişim ile kilolarla vedalaşmaya ikna olacak modda değil. Pek bir rahat, pek bir hovarda :) Kendi haline bırakılası durumda değil. İlla ki disiplin, illa ki askeri rejim istiyor.

Ben de madem öyle deyip, fena halde sıkı bir diyete başladım. Hatta benim standartlarıma göre fazlasıyla sıkı :) Hadi hayırlısı diyeyim...

3 gün boyunca öncelikle ödem azaltıcı (su atıcı bir liste) uygulayacağım. Bir nevi detoks denebilir bu 3 güne. Fena halde kısıtlı ve nerdeyse serumla beslenme modunda şeyler yiyeceğim :) Sonra liste haftanın hemen hemen her günü değişen bir haftalık bir hal alacak. İkinci hafta bu 3 güne göre kesinlikle daha rahat geçecek eminim.

Bu arada bir süredir devam ettiğim açık hava yürüyüşlerimi artık biraz daha düzenli yapmayı hedefliyorum. Sesli kitaplarım oldukça uzun uzuuuun yürüyebilirim gibi geliyor, bakalım göreceğiz.

Diyet yapmanın en zor kısmı ise evde olmadığım zamanlar. Bugün, yürüyüşüm sırasında çalan telefonun diğer ucundaki pek sevgili ve pek özlenmiş arkadaşlarımdan gelen bir "Anish Kapoor sergisini gezelim" teklifi var önümde. Ah keşke şu en zor olan 3 güne rastlamasaydı diyorum ama reddetmek de aklımın ucundan geçmiyor :). Bu akşam aynı diyetten daha önce geçmiş tecrübeli kuzenime soracağım bakalım, öğlen öğününü dışarda nasıl hallederim diye. Çözeceğiz bir şekilde, zira ay sonunda bir yapacağımız Kıbrıs seyahati öncesi sevgili 5 kardeşten en az 2-3'ü ile vedalaşmış olmayı umuyorum :)