oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Şubat 2016 Pazartesi

88. Oscar Ödül Töreni ya da Beklenmedik Bir Sosyal Mesaj Bombardımanı





Gün bitmeden bu yıl 88. si düzenlenen Oscar yarışı ile ilgili bir kaç kelam da ben etmezsem eksik kalırım :)

Bu hafta pazartesi sabahı için planım geceden kaydettiğim Oscar Törenini uzun bir kahvaltı eşliğinde seyretmek ve haftaya keyifle başlamaktı. Aldım çayımı kahvaltımı ve başladım töreni seyretmeye. İşte benim Oscar izlenimlerim.

Öncelikle şunu bir özet gibi söylemeliyim. Bu sene bence filmler açısından zayıf ancak Akademi ve tören açısından tarihi bir yıldı. Gelelim nedenine :)

Bu senenin Oscar' ına damgasını vuran ve bu seneyi bize en çok hatırlatacak şey Leonardo DiCaprio' nun senelerdir alamadığı Oscar heykelciğine nihayet kavuşup kavuşamayacağı gibi görünse de bence bu sene Akademi tarihine en sosyal içerikli töreni düzenleyerek damgayı vurdu.







Oscar adayları açıklandığında ortaya çıkan siyahi aday olmaması durumunun alevlendirdiği ırkçılık tartışmaları genişleyerek aslında film endüstrisinde çeşitliliği desteklemeyen ve tüm ırklara, cinslere fırsat eşitliği sunmayan katı bir yapısı olduğu, "beyaz adam" değilseniz şansınızın nasıl dramatik şekilde düştüğü gibi konularda açılım yaparak büyüdü de büyüdü.  Bunlar ülkemiz basınına pek yansımasa da Amerika'da ciddi bir ses buldu kendine.

Törenin açılışı ile beraber Akademinin de artık bu konu ya da belki başka bir bakış açısıyla baskıya sessiz kalamayacağı anlaşıldı. Sunucunun sunum performansı pek tatmin edici olmasa da bir siyahi olarak yaptığı konuşmanın ana vurgusu ayrımcılıktı. Tören boyunca devam eden espriler, klipler ve sunumlar hep bu konu odaklıydı.






Şimdiye kadar genelde bu tür konulara deyinen filmlere ödül vererip araya da bir kaç üstü örtülü espri sıkıştırmaktan öte sosyal tavır göstermeyen, genelde dolaylı ifadeyi tercih eden Akademi bu sene kendini aşarak törenin ana konseptini ayrımcılık olarak belirlemiş ve direk bu konuya odaklanmıştı. Ancak asıl vurucu nokta törenin en heyecanlı noktasında da Akademi Başkanı Cheryl Boone Isaac' in yaptığı konuşma ile üyelerine tavrını ve talebini resmen deklare etmesi oldu bence. Benzeri yaşanmış mıdır bilemiyorum, bilen varsa iletsin lütfen ancak benim hatırladığım hiçbir törende böylesi bir konuşma yer almamıştı.


Boone Isaac'in tüm salonu "sizden, hepinizden bahsediyorum" diyerek olaya dahil ettiği, orijinalini aşağıda bulabileceğiniz ve bence son derece başarılı konuşması için şu iki cümlenin fikir vereceğini düşünüyorum. Birebir çeviri değildir ancak kelime dizimleri farklı olsa da ifade olarak söylediklerinden alıntıdır.

- Sinema endüstrisi de seyircisi kadar çeşitli olmalıdır.
- İş burada kafa sallayıp onaylamakla bitmiyor, bizler yaptığımız işlerde tavrımızı koyup aksiyona geçmeliyiz ki işler değişsin







Törende gerçekleşen bir diğer  Lady Gaga' nın showuydu. Bu tanımın sizde bambaşka şeyler çağrıtırmasına izin vermeyin. Tanındığı çılgın yönünün aksine güçlü kadın ve iyi şarkıcı kimliklerini takınmış şekilde gerçekleştirdiği showunun en vurucu kısmı şarkının sonunda sahnede kendisine katılan "cinsel saldırıya uğramış" kişilerden oluşan koroydu.


Akademinin ayrıcımcılık ve ezilenlerden yana gösterdiği bu güçlü tavrın yanı sıra ödül alanların da güçl mesajları vardı ve sanırım en büyük vurgu "insan oğlunun çevreye verdiği zarar" konusunaydı. Mad Max filminin çeşitli ekiplerinden, Leonardo DiCaprio'ya kadar bir çok kişi iklim değişikliği ve çevreye insan eliyle verilen zarara dikkat çekti.








Buna bir de dolaylı mesajları ekleyelim ki bence Spotlight filmine verilen En İyi Film Oscar'ı tam da böyle bir günah çıkarma ödülüydü. Evet filmi seyrettim, evet konu çok vurucuydu ancak kurgu, oyunculuk, yönetmenlik,ses, efekt, görüntü,kostüm ya da aklıma gelen sinema ile ilgili  gelebilecek hiçbir açıdan benzerlerinden hiçbir farkı yoktu. Buna rağmen En büyük Oscar'ı o aldı. Bu da Akademinin sıkça yaptığı dolaylı tepki gösterme vakalarından biriydi bence.

Bütün bunlar bir araya geldiğinde gözardı edilemeyecek yoğunlukta bir sosyal mesaj bombardımanıydı bence bu seneki Oscar Töreni. Eminim Amerikalı kendi işine gelmeyeni yapmaz, bu da bu zamanın iyi satanı diyenleriniz çıkacaktır, doğru da olabilir ancak yine de böylesi büyük bir kitleye ulaşan dünya çapında bir yayında eğlencenin yanında bu konulara yer açılmış ve önem verilmiş olması bile önemli bir hareket bence.








Filmlere gelirsek Spotlight' ın En İyi Film Oscar'ını alması dışında önemli bir sürpriz yoktu bence. En İyi Erkek Oyuncu yarışında Eddie Redmayne' e yazık oldu demeden de geçemeyeceğim.

Gelelim Oscar'ın olmazsa olmazına :) Bir bayan olarak tabii ki kıyafetlere kayıtsız kalmadık.


İşte benim favorilerim :





Bunlar da çok yazık olmuş dediklerim ki beni en çok hayal kırıklığına uğratan Heidi oldu :(










15 Ocak 2016 Cuma

Oscar maratonu başlasın







Evet, yılın film dünyası açısından en heyecanlı zamanlarından biri daha geldi çattı. Amerikan filmleri ilk tercihiniz olmasa bile bu yarışa duyarsız kalmak zor.

2016 yılı için yarışmanın adayları geçtiğimiz günlerde açıklandı. Ben de geçen sene de yaptığım gibi bu filmlerden en çok merak ettiklerimden hemen bir seçki yaptım bile. İşte fragmanları ile benim öncelikli seyredilicekler listem :


Listemin başında Fransa adına yarışsa da Türk ve kadın bir yönetmenin filmi olduğu ve bizi anlattığı için Mustang geliyor.







 Devamında ise En İyi Film adayları arasında yer alan Room, Spotlight, Bridge of Spies, The Martian var


Doğrusu bu filmlerden en çok Room'u merak ediyorum, çok ilginç bir konusu var ve buraya kadar geldiğine göre iyi de işlenmiş olmalı diye düşünüyorum.









Spotlight ve Bridge of Spies'ı daha çok güçlü adaylar olduğu için merak ediyorum, yoksa konuları fazlaca Amerikalı :)












The Martian'ı ise nedense çok eğleneceğimi düşünerek seyretmek istiyorum.









En iyi Belgesel Kategorisinden The Look of Silence  çok çarpıcı bir konuyu işlediği için listeme dahil oldu. Kendinizi asla içinde bulmak istemeyeceğiniz bir dram. Hayal kırıklığı yaratmayacağını düşünüyorum.

Aslında bu kategoride yer alan Amy de şarkıcıyı çok çok sevdiğim için seyretmek istiyorum. Erken ölümünn müzik dünyası için büyük bir kayıp olduğuna inanıyorum. Ancak yine de hemen seyretme merakı yaratmıyor nedense. Bir vakit bulduğumda seyredilebilir sanki.









ve son olarak Animasyon Kategorisinden den Anomalisa var. Inside Out'u seyretmiştim. Doğrusu fragmanlarına bayılmıştım, çok eğleneceğimden emindim ama film beni hayal kırıklığına uğrattı. Yani malzeme o kadar zenginken bence sönük kalmış ve fazla didaktik bir hale bürünmüş diye düşünüyorum.









Cuma günü gelmiş ve haftasonu tatili neredeyse başlamışken, film seyrederek bir kaç saat geçirmek rahatlamak için hoş olabilir ne dersiniz?

Sizler hangilerini çok merak ediyorsunuz? Hangilerini izlediniz ve mutlaka izlememi tavsiye edersiniz?


2016 yılı Oscar Adayları 


En İyi Yabancı Film: 
Embrace of the Serpant
Mustang
Son of Saul
Theeb
A War


En İyi Film: 
The Big Short
Bridge of Spies
Brooklyn
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant
Room
Spotlight

En İyi Erkek Oyuncu: 
Bryan Cranston - Trumbo
Matt Damon - The Martian
Leonardo DiCaprio - The Revenant
Michael Fassbender - Steve Jobs
Eddie Redmayne - The Danish Girl

En İyi Kadın Oyuncu:  
Cate Blanchett - Carol
Brie Larson - Room
Jennifer Lawrence - Joy
Charlotte Rampling - 45 Years
Saoirse Ronan - Brooklyn

En İyi Yönetmen: 
Adam Mckay - The Big Short
George Miller - Mad Max: Fury Road
Alejandro G Inarritu - The Revenant
Lenny Abrahamson - Room
Tom McCarthy - Spotlight

En İyi yardımcı Erkek Oyuncu: 
Christian Bale - The Big Short
Tom Hardy - The Revenant
Mark Ruffalo - Spotlight
Mark Rylance - Bridge of Spies
Sylvester Stallone - Creed

En İyi yardımcı Kadın Oyuncu: 
Jennifer Jason Leigh - The Hateful Eight
Rooney Mara - Carol
Rachel McAdams - Spotlight
Alicia Vikander - The Danish Girl
Kate Winslet - Steve Jobs

En İyi Sinematografi: 
Carol
Hateful Eight
Mad Max: Fury Road
The Revenant
Sicario

En İyi Orjinal Şarkı: 
Earned It - 50 Shades of Grey
Til It Happens To You - The Hunting Ground
Writings On The Wall - Spectre
Manta Ray - Racing Extinction
Simple Song 3 - Youth

En İyi Belgesel: 
Amy
Cartel Land
The Look of Silence
What Happened Miss Simone?
“Winter on Fire: Ukraine’s Fight for Freedom”

En İyi Kostüm: 
Carol
Cinderella
The Danish Girl
Mad Max: Fury Road
The Revenant

En İyi Ses Kurgusu: 
Mad Max : Fury Road
The Martian
The Revenant
Sicario
Star Wars: The Force Awakens

En İyi Ses Miksajı: 
Bridge of Spies
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant
Star Wars: The Force Awakens

En İyi Kısa Belgesel:
Body Team 12
Chau Beyond the Lines
Claude Lanzmann
A Girl in the River
Last Day of Freedom

En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı: 
Mad Max: Fury Road
The 100-year-old Man Who Climbed Out of the Window and Diasappeared
The Revenant

En İyi Kısa Film: 
Ava Maria
Day One
Everything Will Be Okay
Shok
Stutterer

En İyi Kısa Animasyon Filmi:  
Bear Story
Prologue
Sanjay’s Superteam
World of Tomorrow
“We Can’t Live Without Cosmos”

En İyi Animasyon Filmi: 
Anomalisa
Inside Out
Shaun the Sheep
Boy and the Wild
When Marnie Was There

En İyi Görsel Efekt: 
Ex Machina
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant
Star Wars: The Force Awakens

En İyi Film Kurgusu:  
The Big Short
Mad Max: Fury Road
The Revenant
Star Wars: The Force Awakens
Spotlight

En İyi Yapım Tasarımı: 
Bridge of Spies
The Danish Girl
Mad Max: Fury Road
The Martian
The Revenant

En İyi Uyarlama Senaryo: 
The Big Short
Brooklyn
Carol
The Martian
Room

En İyi Orjinal Senaryo: 
Bridge of Spies
Ex Machina
Inside Out
Spotlight
Straight Outta Compton

En İyi Film Müziği: 
Bridge of Spies
Carol
The Hateful Eight
Sicario
Star Wars: The Force Awakens




10 Mart 2014 Pazartesi

Geçen günlerden kısa kısa...



Atakent'te yağmur - by MRA



1 ay olmuş neredeyse adam gibi bir şey yazmayalı.

İnsan gidenlerin ardından gündeliğini devam ettirmeyi başarsa, her şey normalmiş gibi davransa da içeride kopan teli tekrar uç uca tutturmak hiç de kolay değil. Bunu, yazmaya her davrandığımda, derinimde hissettim.

Yazmak, yüzleşmek, içine dönmek, konu istediği kadar gündelik olsun, kendinle konuşmak demek. Zor geldi...

Ama hayat bu işte..

Elden gelen tek şeyi yapıyor ve devam ediyoruz...

Bugün ki yazı geçen günlerde birikenlerden kısa kısa seçmeler olsun...



Çalışma masam - by MRA



Kardeşi gönderdik...

Bizim oğlanı yolcu ettik. 1 hafta oldu. Ben ondan fazla heyecanlanıyorum galiba :)
Onun için çok mutluyum, umuyorum her şey planladığından daha iyi gidecek.

Kardeşim ailemin İstanbul'daki evinde, benim kendimi bildiğim zamandan kendi evime geçene kadar ki 20 seneyi geçirdiğim aile evimizde oturuyordu. Onun gidişi sonrası eski evimizin ne olacağı meçhuldü. Yıllar önce evden ayrılıp kendi evimi kurmama rağmen o evin hala yerinde durması, ailemin İstanbul ziyaretlerinde o evde toplanmak, hala aynı apartmanda oturan 30 senelik komşularımızla eskisi gibi komşuluk edebilmek benim için çocukluğumu saklamak gibi bir şeymiş. Evin ne olacağı, nasıl boşaltılacağı konuşulurken içten içe anladım bunu.

Ama hayat tesadüfleri seviyor. En eski çocukluk arkadaşlarımdan biri, komşu kızı sevgili S' de aynı dönemde mevcut evlerinden daha büyük ve aynı apartmandaki annesine daha yakın bir ev arıyormuş. BU tesadüf meyvelerini verdi, evimizin yeni sakinleri onlar olacak. Bencilce mutluyum bu konuda :) Evimiz hala orada, hatta içinde yakın dostlarla dolu olacak. Ben istedim bir göz allah verdi iki göz :)

Yarından sonra birkaç gün boyunca orada olacağım, eşyalar toplanacak, paketlenecek ve ev boşaltılacak. Duygusal anlar yaşanacağı kesin...







IF, Beyoğlu, Hayal Kırıklığı

Son anda yakaladım IF'i, bir çarşambaya 2 film için bilet alıp sabah başlayıp gece bitecek bir festival günü hayal ettim. Ben mi yaşlanmışım, yoksa yeni haliyle Beyoğlu'nu mu sevmiyorum bilemedim. Ama sevdiğimiz bütün kafeler kapanmış, İstiklal her sokağını avuç içi gibi bildiğimiz yerden hiç tanımadığım acayip bir yere dönüştüğünden midir nedir, hiç hayal ettiğim gibi bir gün olmadı. Üstüne üstlük hava da öyle bir kelek attı ve öyle üşüttü ki beni sonrasında 2 hafta boyunca geçmeyen fış fış bir burun ve köh pöh bir öksürük bıraktı geriye.






Tanıdık yerlerde, tanıdık kişilerle olmanın huzuru

Bir cumartesi gecesi çok önceden planlanmış olduğu için kötü ruhsal şartlarıma rağmen iptal etmediğimiz plana uygun olarak 5 kız Beyoğlu'nda buluştuk. Yine soğuk yine aa bilmem ne kafede kapanmış, bilmem hangi restorantta kapanmış hay allah nerde yesek tatsızlığı sonrası yıllardır kapı gibi ayakta, eski dost sıcak mekan Umut Ocakbaşına attık kendimizi. Benim kafayı anca alkol dağıtırdı ama tiyatro biletimiz vardı ve oyunu anlayacak kadar da ayık olmak lazımdı. Biz de madem çok içemiyoruz çok yiyelim diyip vurduk şişin, ciğerin dibine. Karnımız tok, sırtımız pek, her bir yanımda birbirinden sağlam birer dost, gittik oyunumuza. Oyun Semaver Kumpanya'dan "Metot" du. Çok başarılıydı gerçekten, son zamanlarda seyrettiklerimin en iyisi. Tavsiye ediyorum, mutlaka görün.






Eski sesler eşliğinde yeni keşifler

Bizim "emekli" kızlar grubu ile benim ne zamandır çok istediğim (meğer onların da öyleymiş) Pera Palas'da düzenlenen ve perşembe,cuma ve cumartesi günleri İlham Gencer beyin sesi ve piyanosuyla şenlendirdiği çay saatine katıldık.

Fakat biraraya gelince doymaz bir etkinlik aşkına kapılan grubumuza bir güne bir etkinlik yetmeyeceği için :) Saat 15:00'de başlayan çay saatinden 2 saat önce otelin hemen karşısındaki Pera Müzesinde buluşup Picasso' nun Gravürleri ve Aurora Kuzey Ülkelerinden Çağdaş Cam Sanatı sergilerini ve tabii müzenin sabit sergisindeki defalarca görüp bıkmadığımız oryantalist tabloları gördük.


Picasso Gravürleri özellikle aynı gravürün farklı denemelerinin birarada sergilenmesi açısından ilginçti. Ressamın bir eseri nasıl inşaa ettiğini adım adım görmek, zamanla tarzında, sanatında nasıl değiştiğini görmek açısından hoşuma gitti.



Pera Palas çay servisindeki mamalar - by MRA


Saatler 15:30'i gösterdiğinde ise içinden Hemingway'in, Agatha Cristie'nin, Atatürk'ün ve daha nicelerinin geçtiği, İstanbul'un en eski otelindeydik. Her köşesi ile tarih kokan bu mekanın gerçekten çok etkileyici olduğunu söylemeliyim. İstanbul'da yaşıyorsanız, ya da ziyarete gelirseniz burada en azından bir kahve içmenizi ve oteli gezmenizi öneririm.



Pera Palas Kubbeli Salon -  by MRA

Pera Palas Kubbeli Salona yukardan bakış -  by MRA


Çay servisi kubbeli salondaydı ve İlham Bey piyanosunun başında hafif hafif çalmaya başlamıştı bile. Sonraki 3 saati sohbet, müzik ve zarafet dolu anlarla geçirdik. Müzik hiç bitmesin biz hiç gitmeyelim istedik.



İlham bey ve melekleri :) - by MRA



İlham bey gerçekten çok hoş bir beyefendi. İnanılmaz bir enerjisi ve yaşını tahmin etmenize engel olan çevik ve dinamik hareketleri ile sizi de coşturuyor. Pera Palas'da çaldığı 3 gün dışında bazı cumartesi akşamları Elite World Prestige Hotel'de öğrencisi İpek Dinç ile sahne alıyormuş. İpek Dinç'i geçen sene Nardis Jazz Club'da dinlemiştim, İlham Bey'i ise anlatmaya gerek yok. Sahnede çok keyifli olacağına eminim. Ben ilk fırsatta gitmeye çalışacağım, size de tavsiye ederim.








And the Oscar goes to...

Ocak ayında Oscar öncesi aday filmleri seyretmeye başlamış ancak seyrettikçe de şevkimi kaybetmiştim.(blogumda değil ama Paradoksların Kadını'na bir yorumumda yazmışım bunu). Törenden önce Philomena ve The Great Beauty'yi çok aradım seyredeyim diye ama bulamadım. 12 Years a Slave ise Oscar'ın bu sene ki yıldızı olmasına rağmen nedense hala çok da cazip gelmiyor, yine de meraktan seyredeceğim sanırım.

Bu arada törenden önce hiç ilgimi çekmediği halde En iyi erkek oyuncu, En iyi yardımcı erkek oyuncu, En iyi saç ve Makyaj ödüllerini alarak Dallas Buyers Club merak listesinde en üst sıraya oturdu. Yağmurlu bir günden istifade ederek onu da seyrettim ve aldığı tüm ödülleri sonuna kadar hakettiğini gördüm. Akıcı, kolay seyredilen, seyredeni pişman etmeyen bir film olduğunu, AIDS ile ilgili önemli şeyler söylediğini ve gerçek olay ve karakterlerden yola çıkılarak hazırlandığını söyleyebilirim.

Bir de Digitürk'ün 14 Şubat ve Oscar töreni arasındaki tarihlerde gece gündüz Oscarlı eski filmleri göstermesi pek bir bonus oldu. Aklımı oyaladım çok film seyrettim bu arada.

Son olarak kırmızı halı Oscar'ın olmazsa olmazı. Ne kadar abartıldığını tekrar anlatmayacağım. Bu sene kırmızı halı ile ilgili okuduğum en keyifli yazıyı sevgili Leylak Dalı şurada yazmış, okumanızı tavsiye ederim.



Yağmurda Küçükçekmece Gölü kıyısında - by MRA



Yürüyüşler

Eskiden zorla, kendimi ite kaka götürdüğüm yürüyüşler artık canımın çektiği, yapmadığım zaman içimde "hadi hadi" diye zıplayan çocuğu nasıl susturacağımı düşündüren bir hale geldi.

Arsızlık ya evin yakınındaki parkur da yetmez oldu, hava güzelse Küçükçekmece gölü kıyısına gitmeye başladım. Gidiş dönüş toplam 7 km gibi bir parkur var. Bir yanda göl, bir yanda güneş oldu mu tadından yenmiyor. Arada kuzeni de ayartınca pek güzel göl kenarı çayları da içiliyor :)

Geçenlerde gaza gelip -biraz da önceki günün havasına aldanıp- çay, kek vs toplayıp Kraliçe hanımı da alıp göl kenarına pikniğe gittik. Biz arabadan indik yağmur başladı. Ama biz pabuç bırakırmıyız, en yakın çardak altında pikniğimizi yaptık. Yukarıdaki manzara o günden. Hava fazla soğuduğu ve üstüm çok kalın olmadığı için o gün yeterinde keyfini çıkaramadım ama sakin bir yağmur ve ılık bir havada bu keyfi tekrarlamayı kenara not ettim :)


Kısa kısalardan uzun bir yazı oldu. İdare ediverin artık.

Keyifle kalın...



5 Şubat 2014 Çarşamba

Bir sinema gününün ardından





Geçen hafta hasta yatarken blog yazamadım ama yattığım yerden bol bol blog okudum. Severek takip ettiğim Paradoksların Kadını Oscar ödül töreni yaklaşırken Oscar adayı filmleri seyretmeye başlamış ve hepsini tek tek yazmış. Büyük bir zevk ve tabii harekete geçen bir merakla okudum yorumlarını. Sayesinde sinema aşkım depreşti ve haftasonu bulduğum ilk fırsatta ben de Oscar adayı filmlere bir göz atayım dedim.

Paradoksların Kadını'nı okuyunca Blue Jasmine ve Meryl Streep faktöründen dolayı August: Osage County (Aile Sırları) benim listemde ilk 2 sırayı almıştı bile.

Blue Jasmine' i uzun zamandır seyretmek istiyordum zaten. Roma'ya gittiğimizde bir akşam yemek için yer bakarken bir sinemanın önünden geçtik. Gişede nasıl bir kuyruk vardı anlatamam. Merak ettik tabii ve baktık ki bunca insan Blue Jasmine'i seyretmek için kar, kış, soğuk demeden sokakta uzuun bir kuyrukta beklemeyi göze almış. Etkilendik doğrusu :) İşte o zamandan beri aklımda bu film ama araya giren öncelikler sebebiyle kısmet bu haftayaymış diyelim.







August: Osage County (Aile Sırları)  filmini ise ne yalan söyleyeyim ki duymamıştım. Paradoksların Kadını'nın yazısından sonra baktım ve tabii ki Meryl ne oynasa seyrederim hesabından aldım listeye :)

Dün temizlik bitip ev nihayet bana kalınca kanepeme uzanıp ikisini üst üste seyrediverdim.


Blue Jasmine'i beklediğimden daha iyi buldum. Cate de çok iyi oynamış bence. Meryl teyzemin yeri ayrı ama bu rolle bence Cate'le kafa kafaya kapışacaklar gibi. Bu arada ikinciye bir Woody Allen filmi beğenerek kendimi bir kere daha şaşırtmış bulunuyorum, sanırım artık "Woody Allen sevmem" diyemeyeceğim.







August: Osage County 'e gelince Meryl Streep her zaman ki gibi süper rol çıkarmış. Paradoks Kadının da bahsettiği 3 kızın konuşması sahnesi içerik olarak çok çarpıcıydı. Aile nerde başlar, ben nerde biterim, sorumluluk nedir minvalinde saatlerce düşündürür insanı. Ancak yine de filmdeki aile ilişkilerinin aşırı karmaşık bir hal alması yani kimin eli kimin cebinde kısmının fazla dallanıp budaklanması filmi fazla Amerikan, hatta Amerikan da değil de Türk filmi havasına sokmuş gibi geldi. Yine de bu sevmediğim tarafına rağmen o karışıklığı finalde iyi toparlamışlar. Seyretmenin zaman kaybı olmayacağı ama "yaa bi daha olsa da seyretsem" demeyeceğim bir filmdi.







Sırada Her, Philomena ve Amerikan Hustle var. Sonra da bulabilrsem Yabacı Dilde En İyi Film adayları olan aşağıdaki filmleri seyredeceğim. Seyrettikça yazarım artık :)


“The Broken Circle Breakdown” Belçika

“The Great Beauty” İtalya

“The Hunt” Danimarka

“The Missing Picture” Kamboçya

“Omar” Filistin