26 Şubat 2009 Perşembe
Kaç zaman önceydi hatırlamıyorum. Uğur Özakıncı diye bir yazar keşfetmiştim, okumaya başlar başlamaz hayran olduğum. Son kitabının üzerinden uzun süre geçip de yeni bir şey çıkmayınca merak etmiş, araştırınca kanser olduğunu öğrenmiş, kısa bir süre sonra da ölüm haberiyle sarsılmıştım. O andan sonra yeni şeyler yazmayacak olması, onun yazdıklarından mahrum kalma acısı günlerce içimden çıkmadı. Ne bencilce bir şey değil mi? Ama benim onu kaybetme şeklim de buydu işte...
Ahmet Karcılılar'ı pek severim. Uzun süredir birşey yazmıyor. Geçenlerde kötü bir habere rastlamaktan korkarak internette araştırdım öldü mü kaldı mı diye. Allahtan bu sefer kötü bir haber yok o da olsa sevdiklerim teker teker ölüyor kuruntusundan kurtulamazdım herhalde. Ölmemiş şükür ama bunu öğrenince de kendimi ihmal edilmiş hissediyorum. Bencilliğimden utanmasam "ee ölmemişsin işte yazsana" diye isyan bile edeceğim.
Biraz önce idefix'e girdim ve Elif Şafak' ın yeni kitabını gördüm. Nihayet en sevdiklerimden biri yeni birşeyler yazmış diye sevindim.
Çok mu bencilim :)
Garip varlıklarız biz kadınlar. Ya da ben öyleyim en azından.
Küçücük bir şeyden günümü cehenneme çevirebilen ben, aynı küçüklük ve önemsizlikte bir şey için sevinçten öle de biliyorum. Buyrun burdan yakın..
Dünden beri yeni bir oyun keşfetmiş çocukların sevinci var içimde. Çünkü yeni bir şey keşfettim. Gören de pek önemli birşey sanacak ama sadece şöyle birşey.
Göz makyajı yaparken gözlerimin altını boyamayı kesinlikle beceremeyen ve becerdiğinde de bunun kendisine yakışmadığına inanan ama bir yandan da başkalarında gördükçe delice kıskanan ben, en sonunda, 35 yaşıma 1 kala kendime yakışan göz altı boyama yöntemini keşfettim ve uygulamayı başardım.
Bravo di mi bana?
Boyun mu uzadı? Hayır.
Ama 2 gündür görenler senin gözlerin güzelleşmiş dedikçe çocuklar gibi kıkır kıkır gülüyorum :)
Çok yorgunum...
Pazar günü ailemle İstanbul'a döndüğümden beri dinlenemedim. Pazartesi akşamı ertesi gün gelecek temizlikçiden önce çanta boşaltma, çamaşır yıkama, evi toplama işleriyle geçti. Salı akşamı babamın bahsettiğim yemeği vardı. Hep beraber oradaydık. Yedik içtik eğlendik ama tabii yatağa girmem gece 2:00 yi buldu. Dün sabah erkenden kalkıp eğitime gittim. Akşamsa taa Halkalı'da oturan kuzenime yemeğe gittik. Trafik bir yandan yağmur bir yandan uzun saatler aldı oralara varmamız. Tabii dönmemiz de geç oldu. Uzun lafın kısası uykusuzum yani :(
Bu akşam normal akışında geçsin istiyorum. Evime gideyim yemeğimi yiyeyim, sporuma gideyim, sonra dönüp miskin miskin Lost'un son bölümünü seyredip çok geç olmadan da kendimi uykunun tatlı kollarına bırakayım.
İşin kötüsü hiç çalışmak istemiyorum. Hava tam battaniye altı havası. Bir yanda sıcak kurabiye, bir yanda dumanı tüten mis gibi çay, battaniyem, kitabım ve ben, kimse bize dokunmadan saatlerce mırıldana mırıldana yağmura eşlik etsek. Bak sıkıldım yine...
23 Şubat 2009 Pazartesi
Yine pazartesi, yine işteyim ve ne işim vardı benim burda diye hafızamı tazelemeye çalışıyorum.
Niye geliyoduk biz buraya ya??
Geçtiğimiz haftanın tüm yoğunluğuna rağmen tüm hafta şehre 40 km olan dağ başındaki TEM manzaralı işyerim yerine şirketimizin Anadolu yakasının göbeğindeki ofisinde çalışmaktan gayet memnundum. Beraber çalıştığımız arkadaşım ile öğlen tatillerini fırsat bilip ufak tefek alışveriş kaçamakları bile yaptık. Gündüzleri de biraz daha nefes alınabilir gibi olsaydı geçtiğimiz hafta tadından yenmeyecekti aslında :)
Geçen hafta hiç yazmayınca çok şey birikti. En son bıraktığımda içinde bulunduğum alışveriş krizi bir şekilde kendi kendine çözüldü. Şöyle ki; cuma akşamı benim Şirinlik Muskası evde mobilyaların yerlerini değiştirmeye karar verdiği ilan etti. Benim cuma işlerim olduğu için, "ben cuma'dan başlarım cumartesi de duruma göre seninle devam ederiz dedi" -bu arada aynı sitede oturduğumuz için bu tür işler için biraraya gelmek pek kolay oluyor. Cuma akşamı hala çok kararsızdım haftasonu yapacaklarım konusunda. Hem daha önce yazdığım evle ilgili işler var aklımda, hem indirimde alışveriş yapmak. Artık sabah ola hayrola diye yatmaya karar vermişken telefonum çaldı. Üzerinize afiyet bir de nöbetçiydim o hafta. Gece bir sorun olmuş işyerinden arıyorlar. Saat 00:10 ben başladım çalışmaya. 1 saat sonra yattım sonra 2:45 gibi tekrar aradılar yine kalktım 30 dk kadar sürdü, sonra yine yattım derken benim uykunun boku çıktı. Sabah ezanını da duyduktan sonra uykuya dalmışım. Ertesi gün öğlene doğru uyandım, beynim çatlıyor. Bir duş ve kahvaltının ardından anca afyonum patladı. Baktım hiç alışveriş modumda değilim, Şirini aradım, o da eve girişmiş onu bunu çekiştirip yerleştirmeye çalışıyomuş. Evlerde olan ufak tefek tamir işleri için bir Kurtarıcımız var onu çağıracağını söyledi. Anten de arıza, bilmem nerde kırık, şu, bu diye sıralamaya başlamıştı ki benim de ampul yandı. Tamam geçen hafta sevgiliden matkap kullanma dersi aldık ama 2 tane rafım var ikisi de alçıpan üzerine monte olacak ve üzerindeki ağırlığa da dayanıklı olacak. Bu iş beri aşar bizim Kurtarıcı buna el atsın o zaman dedim. Ancak eksik malzemeler için bir Bauhaus turu lazım. Bizim Şirinin de çiçek falan akmak istediği aklıma geldi, hadi dedim sen işleri bırak gel Bauhaus'a gidelim sonra da Kurtarıcı gelsin ikimizi de kurtarsın ben de sana eşyaları yerleştirmeye yardım ederim dönüşte. Bizim ki dünden razıymış meğer, tamam hadi gidelim dedi. Atladık gittik, alınacakları alıp geldik. Yolda Kurtarıcımızı aramıştık o da geldi. Önce benim evdeki işleri hallettik, sonra Şirinime geçtik. Biz bir yandan eşyaları yerleştirip, çiçekleri falan dikerken Kurtarıcı da ağır işleri halletti. İşler bittiğinde biz de bitmiştik. Şirinimi yorgun halde bırakıp ben çok geç olmadan eve döndüm.
Akşam sevdiceğim ile evde balık yeriz diye anlaşmıştık. Evimize yakın bir balıkçı var, satın aldığınız balıkları istersen pişiriyor da. O yorgunluğun üstüne kılımı kıpırdatacak halim olmadığı için sevdiceğime balıkları pişirtip getirmesini rica ettim. Ben sadece yeşillikleri falan yıkadım. O da gelince salatamızı yaptık, benim masa da bile oturacak halim olmadığı için salonun ortasında ki alçak sehpaya minerlerin üstüne yayılıp oturacak şekilde bir sofra kurduk ve tüm geceyi Romalılar misali bir yandan yayılıp bir yandan balık ve şarap otlanarak geçirdik. İyi ki sevgili olmuşuz diyip diyip içtik, keyiflendik.
Cuma akşamının uyku düzensizliği ve cumartesi günün yorgunluğuna akşam ki şarap keyfi de eklenince pazar sabah öğleden önce kalkamam diyordum ki sabah 9:00 da gayet uykumu almış bir şekilde uyandım. Güzel bir kahvaltıdan sonra planladığım bitkisel aktivitelere başladım. Şubat ayı ev bitkilerine bakım yapmak için en ideal zaman. Ben de bitkileri pek seven biri olarak evimdeki tüm çiçeklerin saksılarını değiştirme, budama topraklarını yenileme gibi bilimum işi bu ayda aksatmadan yapmaya çalışıyorum. İşte yılın yine bu zamanı geldiği için ben de diplerinden yavrulayan çiçeklerimi ayırdım, saksısı küçülenleri büyük saksılara değiştirdim, bazılarını budadım, sevdiceğimin ablası çok güzel iki çiçek getirmişti onları yeni saksılarına diktim vs vs. Günümün büyük kısmı bu işle uğraştıktan sonra çalışma odamdaki dosyaları ayırıp düzenleme işine de el attım. Oydu buydu derken evin işleri ile akşamı ettim. Bir yandan çok yoruldum ama bir yandan da evimle ilgilenmekten, yaşadığım yeri güzelleştirmiş olmaktan mutlu sevdiceğimin dizinin dibinde çay keyfi yaparak kalan saatleri tam bir kedi modunda geçirdim. Pek mutlu bir haftasonuydu desem abartmış olmam :)
Geçtiğimiz hafta için daha önce yazdığım yoğunluğun ötesinde benim için özel olan tek aktivite 1 ay kadar önce başladığım Pilates'ten her geçen gün daha fazla zevk alıyor olmamdı. Spor dedim mi bucak bucak kaçan, tek isteği akşamları eve gidip battaniyesinin altında mırıldanmak olan ben 1 aydır haftada 2 gün 1 saat pilates, arkasından da 45 dk tempolu yürüyüş yapıyorum ve bırakın kaytarmayı pilates olduğu akşamlar spor salonuna uçarak gidiyorum. Kendimden şüphelenmiyorum desem yalan olur. Hem bu kadar istekli olmama şaşırıyorum hem de tüm yorgunlğuma rağmen bunu yapıcak enerjiyi bulmama. Aslında biraz da, yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan hikayesi gibi birşey bu. Pilates yaptığım için enerjim artıyor, enerjim arttığı için Pilates yapıyorum gibi birşey. Geçen Salı akşamı sevdiceğimin ablası bendeydi. Beraber yemek yedik sonra ben Pilates'e gidecektim o da evde çalışacaktı. Ben o kadar yorgundum ki kızcağız halime acıdı, istersen gitme falan dedi. Bense tüm azmimle ayaklarımı sürüye sürüye gittim. 2 saat sonra döndüğümde o bile inanamadı ne kadar dinç ve neşeli olduğuma. Spor yaparken vücudun salgıladığı adrenalin yüzünden herhalde. Acayip bişi oluyorum, keyifleniyorum, zindeleşiyorum, garip birşekilde mutlu oluyorum. Bir de Pilates yogaya benziyor. Zıp zıp sporlar gibi değil. Dingin ve konsantrasyon gerektiriyor. Bu da benim zihnimi boşatıp günü stresini atmama yardım ediyor olmalı. Sözün özü, Pilates bana iyi geliyor :)
Yorgun ama mutlu geçen haftanın sonunda ise 2 günlük bir Bursa yolculuğu yaptım. Anne tarafımın büyük bir kısmı Bursa' da yaşıyor. Dün ise dedemin (annemin babası) vefatının sene-i devriyesiydi. Hem anneannemi görüp bu gününde yanında olmak hem de bahaneyle teyzelerim ve yeğenlerimle hasret gidermek için bütün haftasonumu orda geçirmeye karar verdim. Annem ve babam İstanbul'da yaşamıyorlar, 5 sene önce büyük şehri terkedip bir sahil kasabasına yerleştiler. Onlar ordan, ben de, kardeşim ve kuzenimle burdan yola çıkıp Bursa'da buluştuk cumartesi günü.
Biz önce kardeşim ve kuzenimle başka bir kuzene kahvaltıya gittik. Sonra o kuzeni de alıp teyzeme kahveye gittik. Teyzem harika şeyler örer. Yine döktürmüş. 3 kız dibimiz düştü. Hemen siparişlerimizi verdik. Sonra onu da alıp annemler ve diğer teyzelerim ile buluşmaya anneanneme doğru yola çıktık. Daha 1-2 metre gitmemiştik ki teyzemle kuzenim yakın zamanda keşfettikleri ihraç fazlası şeyler satan bir yeri bizim de mutlaka görmemiz gerektiğini söyleyerek bizi oraya yönlendirdiler. Kardeşim grubun tek erkeği olarak isyanlarda olsa da 4 kadının yanında pek şansı yoktu, kaderine boyun eğdi :).
Teyzemin söylediği kadar varmış. GAP, Esprit gibi markaların ihraç fazlalarını satıyordu gittiğimiz yer. Penyeler 3-4 TL, eşofman üstleri, sweatshirt tarzı şeyler se 6-8 TL di. Topladık da topladık. Ben 55 TL'ye 13 parça şey almışım :) Böylece bir önceki haftanın alışveriş krizi de cebime fazla dokunmadan atlatılmış oldu. Topladığımız ganimetlerle anneannemin evinde bekleyenlerle buluştuk. Herkesi çok özlemişim.
Çaylar içilip muhabbet edilirken laf tabi bizim aldıklarımıza geldi. Aldıklarımızın ortaya dökülmesiyle de tüm planlar değişti. Biz kadınlar ne acayibiz be :) Akşam için plan yemekte teyzemlerde toplanmaktı. Eniştemle teyzem emeklilik hobisi olarak bir koroya katılmış ve yılbaşında da ilk konserlerini vermişlerdi. Onların konser kayıtlarını izleyecektik. Ama tabi ilk plan oraya hep beraber gitmekti. Fakat plan alışveriş aşkıyla anında değiştirilerek. Bayanlar alışverişe, baylar eve şekilinde revize edildi. İkinci alışveriş dalgasını da bitirince eve dönüp yemekleri hazırladık ve tüm aile keyifle yedik. Konser de harikaydı. Bir yandan türkülere eşlik ederken bir yandan da aldıklarımızın ufak tefek defolarını tamir ettik. Muhabbet, çay, tatlı ve müzikle uzun bir gece geçirdik.
Pazar günü ise dedemin mevlidinin koşturması ve eve dönüş yolculuğu ile geçti. Allahtan kar korktuğumuz gibi yağmadı da yolculuğumuz rahat geçti. Dün akşam eve döndüğümde yorgunluğum da mutluluğum da kat kat arttmıştı.
Bu hafta ailem İstanbul' da, yarın akşam hep beraber bir yemeğe katılacağız. Babam internet kurdu olduğundan beri Facebook sayesinde uzun yıllardır görüşemedikleri eski işyerinden bir grup arkadaşı ile düzenli toplanmaya başladılar. Bu sefer ki toplantılarına tüm aile katılacakmışız.
Görünen o ki bu haftam da yoğun geçecek :) Bu akşam kendimi nadasa çekip güzelce dilenmeyi umuyorum. Bakalım neye niyet neye kısmet...
18 Şubat 2009 Çarşamba
13 Şubat 2009 Cuma
Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu! mu acaba? Ya bazılarının daha önemli sorunları varsa? Mesela indirim devam etmekteyken çıkıp biraz daha alışverişi yapıp para harcamak ya da harcamamak gibi? Off ne banalım!
Asla zengin olmak, lüks içinde yüzmek gibi isteklerim ve çok param olsun gibi saplantılarım olmadı hayatta. Har vurup harman savurmadım ama harcamaktan da kaçınmadım. Çok şükür kazanıyorum, kazanıyoruz -uzun zaman önce kasaları birbirine katık ettiğimiz sevdiceğimle. Ancak büyük hayallerim var geleceğe dair. Sevgili ile kafa kafaya verdiğimizde hayal ettiğimiz bir gelecek. Pilates hocamız dersin son dakikalarında sakinleyip rahatlamamız için "şimdi gözlerinizi kapayın ve kendinizi en çok olmak istediğiniz yerde hayal edin" dediğinde zihnimde canlanan bir gelecek. Şimdiye kadar bir kaç adımı atılmış ama devamı sonucu için hala maddi zorluklara takılan bir gelecek. Krizin hızla ilerleyen planlarımızı sekteye uğrattığı bir gelecek.
İşte o yüzden parayla ilişkim de garipleşti bu aralar. Kendimi tutup planlarımıza dair para biriktirmek istiyorum -ki bu normal şartlar da hiç de zorlandığım bir aktivite değildir. Planların gözle görülür sonuçları varken çok kolaydı bu. Diğer şeylere olan ilgim azaldığı için ne alışveriş ne başka şey geliyordu aklıma. Oysa şimdi planları bir süre askıya alınca bende de bir kaşıntı hasıl oldu. Paraları biriktirmek yerine harcayasım var. Tatminsizliğin kadınca dışa vurumu sanırım bu durum. Bir yandan boşver alma birşey diyorum bir yandan da indirim de almayacaksın sonra sezonda daha pahalıya alacaksın yine sana patlayacak yine bahaneler buluyorum.
Bir de isyan ediyorum ya. Vakti olup gezip tozup ucuz ucuz yerler bulanlara, ucuza şık giyinenlere. Bense kısıtlı vaktimde yaptığım alışverişlerimde lüzumdan fazla para vererek aldığım herşey için "ben aslında zamanımı satın alıyorum" cümlesiyle avunuyorum.
Cuma cuma bu ne gam, bu ne tasa diyeceksiniz. Ya da bu mu yani olayın diyebilirsiniz, demek üzereyseniz lütfen hiç zahmet etmeyin ben kendi kendime dedim bile. Ama haftasonumu planlamaya kalktığım an iki omuzumdaki melekler de saç saça başbaşa birbirine girdi. Yarın sevgililer günü kendime hediye olsun biraz alışveriş yapayım diye kendimi sokaklara salsam mı yoksa sevgilime hediye olarak para harcamasam mı? :)))
12 Şubat 2009 Perşembe
Bugünlerde eve sardırmış vaziyetteyim. 6 sene oldu evime taşınalı -allamm zaman nasıl da geçiyo daha ilk taşındığım günü hatırlıyorum da oyy oyy- ama nedense bir türlü bitmedi evin detayları. Zor beğenirim dediydim ya, işte ev de ben beğenene kadar bekliyo bazı şeyleri. İşin kötüsü beğenince de o kadar beğeniyorum ki eskidiklerin de ya da bir kaza ile kullanılamaz hale geldiklerinde çok üzülüyorum ama konumuz bu değil tabi :).
Evime ilk taşınmam plansız bir şekilde olmuştu. 2002 Kasım sonuydu, babaannem aniden rahatsızlanınca artık tek başına yaşamayacağına ve ailemin yanına yani bizim eve taşınması karar verildi. Ben ailemden ayrılıp kendi evime çıkacaktım ama planım 2003 Haziran'ı falan gibiydi. Güya evin eşyalarını falan hazırlayacak sonra rahat rahat taşınacaktım. Ancak bu üzücü olay gelişince babannemin de kalabileceği tek oda benim ki olduğu için 2 gün içinde apar topar pılımı pırtımı toplayıp evime taşındım. Evdeki ilk ayımda salondaki tek mobilyam ailemden kalma bir sallanan sandalye ve bolca minderdi ha bir de ayaklı aydınlatma. Allahtan evin yerleri tamamen halıydı da koltuklarım gelene kadar üşümeden minderinlerin üzerinde oturabildim. TV yoktu sadece nuh nebiden kalma bir müzik seti ve kitaplarımla vakit geçiriyordum. Beyaz eşyalarım ve mutfak malzemelerim asgari ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar hazırdı. Yatak odama da yine halı zemin üzerine bir adet şilte(yatak) atarak ilk yalnız yaşama deneyimime başladım. Tasarladığımdan çok farklıydı. Evim olacak istediğimi yapacağım diye heveslenmelerim bomboş bir evde yapayalnız kalınca ilk günlerde fena bir hüzüne dönüşmüştü. Kendimi öksüz gibi hiseetiğimi hatırlıyorum. Yine de aileye zerre belli edilmedi bu durum -yiğitliğe mok sürdürcek değildik herhalde.
Neyse o bomboş ev zamanla dolmaya başladı tabii. Mobilyalar, perdeler, aksesuarlar alındı. Zamanla halılar yerini parkelere bıraktı, evimin ilk badanası yaptırıldı falan. Yine de hep eksik kalan bir türlü istediğimin ne olduğuna karar veremediğim o yüzden de yapmadığım noktalar vardı.
Bunlardan ilki mutfağıma renk katılması ihtiyacı. Krem ve kızıl kahve dolapları olan mutfağıma bir türlü ne renk katmak istediğime karar veremedim. Bir ara morumsu aksesurlarla birşeyler denedim yemedi. Sonra yeşil ve kırmızı arasında gittim geldim uzun süre ama bir türlü bana o adımı atıracak kıvılcımı yakalayamadım. Huyum da kötü dedim ya, ya hep ya hiç, içime sinmezse bişi hiç yapmam. Öyle krem krem oturdum yıllardır. Ta ki geçen cumaya kadar.
Çok sevdiğim bir dostum var ben bu blogda kendisine Şirinlik Muskası diye seslenmek istiyorum. Öle bişidir kendileri. Onunla da ne maceralarımız var ama postu bulandırmayayım. İşte geçen cuma akşamı onu da peşime takıp İkea'ya gittim. Gidiş sebebimin mutfakla ilgisi olmadığı halde dolaşırken bir baktım Şirinlik muskasının elinde bir kilim yeşiller turuncular kırmızılar. Aha dedim ne şirin, mutfağa olur mu acaba? Kilimi çok beğendim de nedense biraz tereddüt ettim mutfağa yakışır mı diye. Aynı anda elimde olan daha ufak boy başka bir kilimden daha umutluydum, bunu daha beğenmiştim ama uyum olarak daha iyi gibi gelmişti. Kararsız biri olarak iki şey arasında kalınca yapmayı alışkanlık haline getirdiğim şeyi yaptım ve iki kilimi de aldım :) İkea gibi sorgusuz süalsiz geri iade yapılabilen yerlerde hiç kasmam kendimi o mu bu mu diye. Alır gider yerinde bakarım. Biri mutlaka daha iyi olur, hiç olmadı ikisi birden geri döner.
Eve geldik saat olmuş 23:00 ama heyecanlı bünyem hemen denemeleri yapmak istedi. Şirinlik Muskası dedim sen eve gitmiyosun bana geliyosun. Sana çay yaparım -rüşvet- sen de bana yardım et şu kilimlere bakalım. Sağolsun kırmaz böyle durumlarda dedim ya şirin. İlk önce yeşilli kilimi yaydık. Yayar yaymaz arkadaşımı öpesim geldi. Ne güzel de kilim bulurmuş. Çok açtı, mutfağım renklendi. İkinciyi sadece o kadar yol geldiği için ayıp olmasın, kalbi kırılmasın diye serdik ama tabii fıstığım yeşilim gönlümü çalmıştı bile. Bu arada iki kişi olduğumuz zamanlarda kullandığımız mutfak masamın üzerinde ilk taşındığım zamanlar aldığım resimleri asmadığım için bomboş bekleyen bir duvar vardı. Oraya da bir raf almıştım. Yeşilim dedi ki sen bunu da bana uygun boya. Üstüne renkli renkli yemek kitaplarını ve aksurarlar koyarsın. Çok heveslendim :) Bu arada baktım perdem (store çinsi bişi) pek kirlenmiş ama gel gör ki kumaşı acayip bişi yıkanmıyo, kuru temizleme için de pek ümit vermiyor. Bu renk katma olayına perdemi de alet etsem mi diye hain hain düşünmeye başladım. Ev böle bişi işte bir şeye elini atınca bir zincir reaksiyon başlıyor. Bugün öğlen bir de Koçtaş ziyareti yapıp 1-2 eksiği daha tamamladım sanırım haftasonu herşey bayağı bir şekillenmiş olacak.
Mutfağımın renklenmesindan sonra aklımdaki ikinci konu ise çalışma odamdı. Maviş bir odam var. Bu oda, evde krem dışında boyanmış tek yer. Çok severek boyattım, İkea'dan aldığım cici kütüphaneler ve çalışma masası ile döşedim ve yine İkea sağolsun ordan aldığım kutular sayesinde düzenli tutabiliyorum. Fakat son zamanlarda takı malzemelerim çığrından çıkmıştı. Soktuğum her delikten fırlıyor hiçbir yere sığmıyorlardı. Takı malzemesi deyince sanmayın ki sadece incik boncuk. Aletler, paketler, ambalajlar vs vs bin türlü şey var. Bunların dışında yılda bir kullandığım şeyler var dolabımda yer işgal eden -yılbaşı süsleri gibi. Üstüne bir de aldığım elektroniklerin kutularını 1 yıl saklama alışkanlığımdan dolayı üst üste yığılmış bir sürü kutu -bu sene fotoğraf makinamı, modemimi falan yenileyince böyle bir yığın oluşmuş farketmeden.
Bu dağınıklığı toparlamak için de hem İkea'dan hem de cumartesi günü kendimi Şirinlik Muskası ile sokaklarına vurduğum Eminönün'den bazı düzenleyiciler aldım. Pazar günü kendimi odama adadım. Bir ara o kadar dağılmışım ki sevdiceğim kapıdan kafasını uzatıp dağınıklığın içinde beni zar zor seçince tepkisi "sen eminsin di mi burayı topladığından?" oldu. Toparlama işleri bitinceyse uzun zaman önce odamın duvarları için hazırladığım tabloları takmaya karar verdim. 4 tane tablo vardı. Üç tane küçümen tabloyu halamın -kendisi tekstil desinatörüdür- gençliğinde yaptığı suluboya eskizlerden birini kırışan yerlerinden ayıklayıp 3' e bölerek hazırlamıştım. Bir tane büyük ise sevdiceğimin eski bir ahbabının yıllar önceki sergisinden hatıra. Yapanın soyadı benim adım olduğu için ilgimi çekmiş ve suluboyayı çok sevdiğim için de el konup çerçevesi değiştirilerek asılacaklar arasına eklemiştim. Fakat bir son an kararı ile İkea' da fırsat köşesinden indirimli aldığım büyükçe bir resmin odaya daha iyi olacağına ve bu küçümenlerin koridora daha çok yakışacağına karar vererek hemen sevdiceğimi pazar keyfinden kaldırdım. Şu duvara bir delik bu duvara 2 delik şu şuraya bu burayaa derken bir an kendini kaybetti garibim. Ben de fırsattan istifade o sırada ne zamandır aklımda olan şeyi yumurtlayıverdim. "Sen bana balık verme balık tutmayı öğret ulu bilge, söyle bana duvara matkapla delik nasıl delinir" dedim. Sağolsun gösterdi. O işten yırtmaktan memnun ben bu tür işler için ona bağlı kalmak zorunluluğundan kurtulmaktan memnun, tablolarım en sonunda yerlerini bulmaktan memnun mutlu mesut günü bitirdik.
Ancak hala aklımda bir dizi yapılacak iş var daha rafım boyanıp yerine takılacak. Sonra fırsat köşesinden kapılan resim paspartulanıp yerine asılacak. Bir mantar pano aldım onu da süsleyip püslemek gibi fantezilerim var ama önce onu da assam iyi olacak. Yoksa sittin sene bekleyecek orda :) Ayrıca çiçeklerimin saksılarının değişmesi, topraklarının yenilenmesi ve mevsimlik bakımlarının yapılması lazım. Evinin işini bitirebilen var mı acaba? Yoksa tek özürlü ben miyim :))
Not : Bu blogda kendimi ne kadar ifşa edeceğim konusunda henüz kararsızım -ehe yine kararsızım yaşasın. Ama yine de olur da bir gün içimden gelir de açılayım, döküleyim dersem -ki bakarsınız bu yarın da olabilir- diye bu anlattıklarımın hepsinin öncesi sonrası fotolarını çekeceğim.
11 Şubat 2009 Çarşamba
Hani sağda gördüğünüz "Kim bu çatlak?" kısmı var ya, hayatı sorgulamama sebep oldu resmen. İnsanın kendini 2 cümleyle anlatması ne zor ya. 2 cümle kime yeter? Hele ki benim gibi bir sor bin ah işit cinsinden birine! Ben şöyle uzun uzun anlatmalıyım olan biteni. Boşuna mı blog açtık.
Şimdi başta şunu söylemek lazım ben bir "terazi" dişisiyim -burçlara inanma burçsuzda kalma. Bu terazi denen aletinin tabiatı benim hayatımın en güzel temsilidir. Ömrüm dengeyi yakalamaya çalışmakla geçmekte. Duygularımla mantığımın, işlerimle özelimin, aileyle aşkımın, gezmekle dinlenmenin, sıradanlıkla sıradışılığın, vesairin dengesini... "Sanki biz farklıyız" diyorsanız, ne güzel beni anlıyorsunuz demektir. Ancak ben bu denge olayına çok takıntılıyım. Ayarı kaçırınca benim bünye fena halde huzursuzlanıyor -kontrol manyaklığım ifadelerimden taşıyor resmen.
Mitolojide bir karakter vardır hani -Sisifos- cezası sonsuza kadar bir kayayı yuvarlaya yuvarlaya dağın tepesine çıkarmaktır ve hep tepeye gelemeden kaya geri yuvarlanır. Hayatın acımasız rutininin güzel bir temsilidir bence bu mitolojik hikaye. İşte ben de kendimi şöyle bir mitoloji kahramanı -bak bak lafa bak "kahraman" mış- olarak resmedebilirim. Gözünüzü kapayın -lafın gelişi canım okumaya devam tabii-, koca bir terazi düşünün, kefelerinde aklınıza gelen dünyevi, insani, maddi manevi her şey. Terazi bir o yana yalpalıyor bir bu yana. Bense bir o kefeye bir bu kefeye atlayarak dengeyi sağlayama çalışan zavallı bir kadın. Bir dursam terazinin dengesi bozulacak ve kıyametler kopacak -sanki. Omuzlarımdaki yük ne kadar ağır anlıyorsunuz değil mi?!!! Alim allah ya denge bozulursa!
Bu arada herhalde az biraz mükemmellik takıntım olduğunu da hissetmişsinizdir. Yani hiçbirşey mükemmel değildir tabii ama keşke olsa yaa. Kendime fena dert edinirim bu durumu. Onun için de kolay beğenmem, kolay sevmem, kolay tatmin olmam. Zor muyum neyim? Ancak bu kadar kesin konuşan biri için hiç de mükemmel olmayan ayrıntılarla doludur hayatım. Bahanem ise özel şeylerin bir sihri olduğuna inanmamdır. Sihrine kapıldığım şeylerinse her kusurunu gözardı etme eğiliminde olurum :)
Genelde aksi tepki alsam da -kibarlıklarından söylediklerine inanıyorum- elle tutulur büyük bir yeteneğim yok. Özel yetenekleri olanlara da çok kılım -tamam tamam kıl diil "hayranım" ama itiraf etmek işime gelmiyo işte napiim :) Yine de umudumu kaybetmiyorum bakarsın yolun ikinci yarısında ben de çok özel bir yeteneğimi keşfederim. Onun için denerim : Bir dönem spor yaptım büyük bir takımın yıldız kız voleybol takımında oynadım ama beni tatmin edecek kadar iyi değildim. Sonra öyküler yazdım -lisedeki ingiliz edebiyatı hocam en büyük destekçimdi, rahmetli burdan anmış olayım- ama kimseye okutmadan hepsini yok ettim, bir dönem fotoğraf çektim -aslında hala çekiyorum ama eskisi gibi delicesine değil- anladım ki çok kolay ürün verilmesine rağmen çok iyisini üretmesi zor bir iş. Şimdilerde gümüş takı tasarımı yapıyorum, 2 seneyi geçti sanırım, hala sıkılmadım, etraftan da iyi tepkiler alıyorum, süper bir yeteneğim olduğunu düşünmüyorum ama idare ediyorum işte.
Bir diğer konu ise esnetik kaygıları olan bir kadınım, yani güzel olan şeylere tutkunum :) Şimdi bundan pırlatalar, elbiseler, sıfır beden olmak gibi şeyler anlamayın. Bir kere yaşadığım yer güzel olmalı -dikkatinizi çekerim lüks değil güzel!-, bu yüzden dekorasyon başlıca ilgi alanımdadır. Yediğim yemekler güzel olacak onun için kendimi bildim bileli balık etli biriyim. Gözüm güzel şeyler görecek bu yüzden görsel sanatlar beni çok cezbeder. Bu liste uzar gider hepsini ilk postta bitirmiyim kalanlarla zamanı geldikça tanışırsınız.
Yukarıdaki güzellik saplantısının bir uzantısı olarak sanatın bir çok dalı ilgi alanıma girmekte -tabiiki seyirci olarak yoksa sür yeteneksiz olduğuma eminim. Sinemayı çok severim, tercihlerimse içimdeki gel gitlerin -sıradanlık/sıradışılık- en güzel yasıması. Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Almodovar, Lars Von Trier vs severim, avrupa ve dünya sinemasını hollywood'a herzaman tercih ederim ama romantik komedilerden ve eski müzikallerden de asla vazgeçemem. Sahne sanatlarından tiyatro, bale ve dans en çok da hepsinden biraz içeren müzikalleri severim. Caz severim, tangolara taparım, İncesaz, Muammer Ketencoğlu, Yansımalar dinlerim ama son günlerde Beyonce'un Single Ladies şarkısına takığım.
Gezmeyi severim ama oldukça da evcilimdir. Ne olduğu önemli değil yeni şeyler keşfetmeye bayılırım ama alışkanlıklarıma da sadığımdır. Sosyal ortamları severim, kolay iletişim kurar, kolay eğlenir, hemen kaynaşırım ama yalnızlığımı da hiçbirşeye değişmem. Dışardan bakanlar dediğim dedik, özgür, feminist - yani alt metin olarak ev işlerinden anlamaz, entel vs- bir kadın olduğuma kanaat getirip, evime gelirken aç kalacaklarına emin, atıştırmalıklarını da yanlarına alır sonra karşılarında anaç ve hizmette kusur etmeyen bir ev sahibi ve zengin bir sofra ile karşılaşınca şaşkınlıklarını gizleyemezler.
Kısacası "tarz" sahibi bir kadın değilim. Her telden çalarım. Yıllarca bunun çok kötü birşey olduğuna inandım. Pis terazi kararsızsın, dengesizsin işte diye kendime yüklendim. Ta ki bunun iyi ya da kötü ama beni ben yapan şey olduğunu anlayana kadar.
İnsan kendini ne 2 cümle de anlatabilirmiş ne 200 sayfa da anladım. Nasıl olsa yazdıkça çıkacak huyum suyum. İşin komiği bu blogda ne yazıcam onu da bilmiyorum. Hehe tam ben işte bin bilinmeyenli denklem. Buyrun burdan yakın..
10 Şubat 2009 Salı
Kadınlar sıkılınca ne yapar?
Dııırt cevap veriyorum : Alışveriş, Hobi, Dedikodu, Gevezelik, Dırdır, çok kaşınanları da Çocuk :)
Ben de her kadın gibiyim -sadece az kaşınanlarından (bkz. üst satır). Yapıyorum ama o kadar sıkılmışım ki yapmak yetmedi bi de yaziim dedim. İşte orası burası, burası benim sıkılan bir kadın olduğumun kanıtıdır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)