13 Nisan 2014 Pazar

İlham verici bir şükretme egzersizi





Hayatın ne kadar kısa olduğunu, sizi öldüreceğini zannettiğiniz o sıkıntıların aslında o kadar da büyük olmadığını, sinirlendiğimiz çoğu şeyin aslında hiç de sinirlenmeye değer olmadığını, ne kadar çok şeye sahip olduğumuzu, sahip olmadıklarımız için şikayet etmek yerine sahip olduklarımız için şükretmemiz gerektiğini bilir ama çoğunlukla bunları sadece facebook'ta buna değinen bir yazı okuduğumuzda, bir sevdiğimizi kaybettiğimizde ya da hayatımız beklenmedik bir anda yerle bir olduğunda hatırlarız.

Aslında  tekrarladıkça alışacağımızı, alıştıkça benimseyeceğimizi bilir ama unuturuz. Aynı fiziksel egzersiz gibi düzenli şekilde tekrarlamak gerekir bazı şeyleri. Ama bizim o tekrarlara vaktimiz yoktur ya da nasıl bir egsersiz yapacağımızı bilemeyiz.






Bir süredir takip ettiğim "A Cup of Jo" isimli blogun sahibesi sevgili Jo/anna geçtiğimiz aylarda "Pillow Talk" adlı yazısında bu konuda ilham alınabilecek harika bir paylaşım yaptı.

Jo/anna, eşi ile kendilerine bir uzman tarafından önerilen şöyle bir egzersiz yaptıklarını yazmış.
Her gece uyumadan önce şu 3 şeyi birbirleri ile paylaşıyorlarmış.

- Hayatımla ilgili şükrettiğim 2 şey
- O gün beni eğlendiren/güldüren 2 şey
- "İyi ki bu adamla/kadınla evlendim" dedirten 1 sebep

Ben bu fikre bayıldım. Basit ama çok etkin. Tam bir egzersiz, hem de ayrılacak zamanın kısalığına oranla inanılmaz derin. Her gece bu güzel sohbet sonrası uykuya daldığınızı düşünsenize :)

Bu egzersizin birebir aynısını yapmak da gerekmez. Size uyacak şekilde değiştirebilirsiniz.

Örneğin;
Çift değilseniz ya da eşiniz bu konuda katılımcı olmuyorsa bunları gece uyumadan önce son iş olarak kendinize söylemeyi alışkanlık edinebilirsiniz.
Ya da bir defter alıp sadece bu işe ayırabilir, her gün ayıracağınız 1-2 dakika da bunları yazabilirsiniz.
Her gün ajandanıza kendi 3 maddeniz için cevaplarınızı içeren bir kayıt girebilirsiniz.
Bunu bir blog projesi haline getirebilirsiniz :) Blogunuz varsa günlük olarak oraya yazabilirsiniz ya da sırf bu amaca özel yeni bir blog açabilirsiniz.

Sonsuz alternatifler dünyasından seçin beğenin alın :)

Son deneyimlerimden sonra ben de hemen kendi yöntemimi belirleyip bu egzersizi yapmaya başlayacağım. Hayatlarımızda önemli bir değişim yaratacağına eminim. Hadi değişimi başlatalım ;)




12 Nisan 2014 Cumartesi

En zor 3 gün...





Geçtiğimiz hafta hayatımın en zor 3 gününü geçirdim. Deneyimin zorluğuna dayanarak daha zorları ile imtihan edilmemeyi umuyorum.

Hiç beklemediğim yerden geldi, hiç çalışmamıştım bu konuyu.

Güzel bir güne uyandığımı sanar, öğleden sonraya ayarlanmış birkaç randevuyu nasıl savar da kendi kendime keyif yaparım diye düşünürken ve hatta tam da savdığımı sanırken nasıl oldu da kendimi bir doktorun odasında biyopsi yaptırır halde buldum hiç bilmiyorum.





Yaşadığım panik ve sonrasında gelen uyuşma duygusunu anlatamam, zaten varın anlamayın.

Ondan sonraki 3 günü nasıl geçirdim bilmiyorum.

Eşim ve kuzenim dışında kimseye söyleyemedim korkumdan. Sanki söylesem gerçekliğiyle baş edemeyecekmişim gibi geldi. Ailemin ise böyle bir endişeyi yaşamasını hiç istemedim. Hala da bilmiyorlar. (Yazıyı okuyan ortak dostlar da şimdilik iletmezse sevinirim)

Cuma günü gelip korkulacak birşey olmadığı haberini alana kadar kaç kere ölüp dirildim bilmiyorum.

Gündelik rutinimi bozmamaya, bir yokmuş gibi yaşamaya gayret ettim ama inanılmaz uyuşuk, sonsuz endişeli, ha bire kafamdaki düşüncelerle savaşır haldeydim. Canım kuzenim sağolsun, gündüz destekçim olarak yanımdaydı. Biyopsiden döndüğüm akşam uğradı, dertleştik. Çarşamba gününü tamamen bana ayırdı. Sabah bir arkadaşıyla kahvaltı ve yürüyüş planına ben de damdan düşerek dahil oldum. Kendimizi bahara, denize vurduk. Baktık kesmedi öğlen vakti bir tavernada kafayı çektik. Akşamlarını ise eşim devraldı. Beraber güzel yemekler yedik, güzel filmler seyrettik. Ama zordu, beklemek çok zordu...

Hala küçük bir kontrole daha ihtiyacım olsa da umuyorum ki bu sefer yırttım...





Önümüzdeki hafta sonu annemin koynunda olmayı planlıyorum, o kadar ihtiyacım var ki ona sarılmaya.

Öyle acayip bir deneyimdi ki bu, anlatması çok güç. Siz hiç yaşamayın dilerim. Ama yaşayacak gibi hazır olun. Yani her gününüzü böyle bir ihtimal kapınızda gibi yaşayın. Yapmadığınız, ertelediğiniz her şeyi bir daha gözden geçirin. Hayatın kısalığını hatırlayın.

Aslında çevremizden kötü bir sağlık ya da ölüm haberi aldığımızda ilk yaptığımız şey kendimize dönmek oluyor belki. Hatta onlar için ağlarken belki aslında kendimize ağlıyoruz. Ama kısa bir sürede her şeyi unutup gündeliğe dönüveriyoruz. İşte bunu yapmamak lazım sanırım. Kendimize sıkça hayatın değerini hatırlatmak lazım.

Bu deneyimden sonra ben nasıl değişeceğim, değişecek miyim, yoksa bunu biraz da yaşama içgüdüsünün baskısı ile hızlıca unutup aynı tas aynı hamam devam mı edeceğim yaşamaya, bilemiyorum. Tek bildiğim bugün kendimi salı sabahı uyanan ile aynı kişi gibi hissetmiyorum.

Bakalım zaman bize neler gösterecek? Umarım hayat hepimize yaşadığımız her gün için "bu bir öncekinden de iyiydi" dedirtir.














6 Nisan 2014 Pazar

Proje 52 /12


Seçim günü;
Sabah kargalarla beraber yollardayım.
Sandık başındaydım, görevde.
Günlerce okumuşum hazırlanmışım.
Bir okulun, yıllar öncesinden hafızamı dürten bir sınıfında, önemli bir sınavın arifesinde hissediyorum kendimi.
Oysa hayatımdaki en önemli -görünen- üniversite sınavına bile bu kadar endişeli, bu kadar karmaşık duygularla girmedim ben.

Gün başladı.
Ne kadar enerjim varsa harcadım, hak ve adalet için. Kendimi adil bir dünyada yaşadığıma inandırmak zor ama en azından benim olduğum yer biraz daha adaletli, hakkaniyetli olsun diye.

Eve çok yorgun döndüm, yorgun ve uyuşmuş. Çok karışıktım ve hiçbir şey düşünemiyor hissedemiyordum.
Seçim sonuçları çoktan yayınlanmaya başlamıştı ama benim ne görecek ne de anlayacak gücüm yoktu. Hemen televizyonu kapatıp yattım.

Uyandığım gün bir öncekinden bin beter.
Bu ülke bir günde böyle olmadı tabii ama bugün daha da beter oldu.
Her şey, herkes nasıl çirkin, nasıl çirkef, nasıl pis kokuyor.
Çok yalnız hissediyorum kendimi, boyalı kuş, kara koyun misali yalnız.
Dayanasım yok.

Önümde televizyon kanalları, kucağımda tablet her an haberlerin peşinde geçiriyorum koca günü. Sanki ben seyredince düzelecek birşey, peh.

Sosyal medya'ya bakarsan herkes benzer durumda ama gerçekten öyle mi yoksa bu yarı-yalan dünyada kendimizi mi kandırıyoruz yine.

Twitter'dan terapi defterini okuyorum gün içinde bir ara,  nefes almak için... Tavsiye ediyorum, takibe alın...

Bu arada zaman nasıl akıyor anlamıyorum o günden beri, zaten saatler de değişmiş, bünye hangi birine alışsın.

Göğsümden kalkmayan, bana nefes aldırmayan öküz yetmiyor, bir de boğazıma gelip yerleşiveriyor sinsi bir mikrop, beni akut faranjite sürüklüyor. Yaw zaten yutkunamıyorum kader, boğazımda çözülmeyen bir yumru var nicedir, bir de senin mikrobunla mı uğraşıcam diye kafa tutup kendimi nefes almaya dışarılara attıkça pis mikroplar azıtıyor. Gece yarısı acil servisi ziyarete zorlayıp iki iğne yemeden rahatlamıyorlar.  Sonrası malum, ev hapsi, yatak istirahati.

Ruhum mu hasta, bedenim mi bilemiyorum. Mikroplar öyle sarmış ki her yeri hangi hangisinden anlaşılmıyor artık.

Anladınız işte karışığım ben bugünlerde. İyi değilim.

Olucam ama... İki kuruşluk mikroplara pabuç bırakacak değilim.

Bu haftanın proje postu da böyle işte...


Atatürk Portresi - İbrahim Çallı




Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak 
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. 
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak! 
O benimdir, o benim milletimindir ancak! 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! 
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl? 
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal. 
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal. 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; 
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! 
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. 
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. 

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar. 
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. 
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar, 
'Medeniyet! ' dediğin tek dişi kalmış canavar? 

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın; 
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. 
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın, 
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. 

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı! 
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. 
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı. 
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı. 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? 
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! 
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, 
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ. 

Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli: 
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! 
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli- 
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli. 

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım. 
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım; 
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım; 
O zaman yükselerek arşa değer belki başım! 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl! 
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. 
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl; 
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet, 
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

İstiklal Marşı - Mehmet Akif Ersoy






Onuncu Yıl Marşı - Faruk Nafız Çamlıbel - Behçet Kemal Çağlar / Cemal Reşit Rey