Demiştim bahar İstanbul'a festivalle gelir diye di mi? :)
Haftasonu herkes sokaklarda, parklar da bahçelerdeydi. Nasıl olmasın? Güneş vardı, çiçekler açmıştı, arada yoklayan ayazı kim takardı. Takmadık tabii :)
Cumartesi sabah biraz tembeldik. Güneşi görmüş ama havayı henüz solumamıştık bu yüzdendir ki kahvaltımızı evde yaptık ve saat 13:30 seansına yetişmek için yola çıktık. Yerimiz kötüydü ama bir festival klasiği olarak bunu takmayarak son dakikaya kadar bekleyip en güzel yerdeki boş bir çift koltuğa kurulduk. Her filmde, kapalı gişe görünenlerde bile her zaman en iyi yerlerde boş koltuklar olur. Bu koltukların biletleri satılmıyor mu yoksa satın alanlar hayır için alıyor da filmlere gelmiyor mu hep merak ederim :) Yoksa acaba İKSV bunları özel davetiyeliler için mi belli bir kontenjanda boş bırakıyor acep? Neyse üzümü yiyip bağını da merak edivermiyim canım.
Festival' in bizim için açılış filmi Ingmar Bergman'ın Genç Kız Pınarı ydı. Bir klasiği beyazperdede seyretme heyecanıyla girdik filme ama beklediğimizi bulduk desem yalan olur. Sinema da karakterlerin devamlı konuşup herşeyi sözle anlattığı filmleri sevmiyorum. Sinema dediğin temelde görüntüdür, oyunculuktur benim için. Herşey sözle anlatılacaksa film yapmak yerine kitap yazsınlar diye düşünürüm ki kitap da bile fazla açıklama batar insana, ya da bana batar işte. Bu filmde de öyle hissettim.Bir de teması yoğun olarak ahlak ve inanç üzerine örülü filmlerin daha sarsıcı, daha etkileyici olmasını bekliyorum sanırım. Bu film etkileyicilik noktasında bence zayıftı. Döneminden mi diyeceğim ama Chaplin filmleri bile çok daha derin eleştiriler içerir ahlak üzerine. Yenilerden Lars Von Trier'i çok beğenirim mesela sarsıcı ahlaki eleştiriler yapar. Öyle birşey bekledim ama olmadı maalesef.
İki film arası Beyoğlu'nda kısa bir keyif yaptık. Bira, patates, salata eşliğinde kemiklerimizi bahar güneşinde ısttık. Baharla bu kadar güzel sevişmişken yerimizden kalkmak çok zor oldu ama koşarak da olsa 16:00' da ki seansa yetiştik.
İkinci film ise İspanya-Peru ortak yapımı Acı Süt idi. Aynı yönetmenin daha önceki festivallerde Madeinusa adlı bir filmini seyretmiş ve onu da çok beğenmiştik. Berlin' de Altın Ayı'da alan bu film de gerçekten çok başarılıydı.Annesi terör günlerinde tecavüze uğramış bir kız, annesinden bu tecavüzü dinleyerek büyümüş ve bu korkuyu da içinde büyütmüştür. Annesi ölünce bu korkunç dünyada yapayalnız kaldığında, korkularıyla savaşması ve gerçeklerle yüzleşip hayatı kabullenmesi gerekir.
Filmin en can alıcı yanı ise anne ile kız arasında söylenen doğaçlama ninni benzeri türkülerdi. Sözlerini anlamadan dinleseniz sıcacık, huzurlu ve yumuşacık diye hayran kalacağınız şarkıların inanılmaz derecede çıplak, sert ve acımasız olan sözleri ise sizi dayak yemişe çeviriyordu. Bu ironinin filme kattığı lezzeti anlatamam. Film mutlaka vizyona girecektir. Eğer dünya sinemasına açık ve alışıksanız :) bu filmi kaçırmayın derim.
Seanstan çıktığımızda keyfimiz çok yerindeydi ama artık güneş etkisini kaybetmeye başladığı için hava hafiften serinlemişti. Karnımız yemek yiyecek kadar acıkmamıştı ama çayın yanına birşeyler atıştırabiliriz dedik. Bir yandan da Biletix'e küfürler saydırarak biletlerin kalanını ordan almaktan vazgeçtiğim için bir gişeye gitmemiz gerekiyordu. Yeni Rüya salonunun sakin olacğını düşünerek orayı seçtik, iyi de yapmışız. 10 dk sonra yerlerimizi de kendimiz seçerek biletlerimizi almış, Biletix işkencesini çekmemiş, hem de fazladan Hizmet Bedeli ödememiştik. Kek ve çay için fazla vaktimiz kalmadı derken bizimkinin aklına Beyoğlu sinemasının içindeki cafe düştü -oranın keklerini falan pek sever de :). Çeşit yine zengindi ama fazla abartmadan 1 dilim cevizli havuçlu kek ve bir porsiyonda zeytinyağlı sarma ile yeni demlenmiş mis kokulu çaylarımızı hızla yudumladık.
19:00 seansının filmi Hoşçakal Solo idi. Tek adam filmiydi desem yalan olmaz herhalde. Filmi adından da belli olacağı üzere Solo karakteri götürdü, oyunculuğunu çok beğendim. Filmi seyretmekten çok keyif aldım, getirebileceğim tek eleştiri sonunaydı. Daha iyi kotarılabilirdi hissindeyim.Son filmimiz de bittiğinde oldukça yorulmuştuk. Biraz da acıkmıştık :). Hafif birşeyler yemek düşüncesi bizi Zencefil'e yönlendirdi. Bir sebze çorbası ve salatayı paylaşarak karnımızın zillerini susturduk ve eve dönüşe geçtik. Kuzen gece bende kalacaktı eve döndüğümüzde ona geldiğimizi haber verdik, kısa bir süre sonra o da gelince beraber bir bitki çayı demleyip bir yandan da sohbete daldık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamayınca geç olduğunu da farketmemişiz. Ertesi sabah erken kalkacağımız için sohbeti hemen kesip yataklara dağıldık ve hızlıca uykuya teslim ettik kendimizi.
Fotoğraflar : www.iksv.org
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder