Haftasonu o film senin bu cafe benim sokaklarda sürtünce pazartesi sabahı işe gelmek eziyet oldu tabii. Allahtan akşama film yoktu da evde dinlenebilecektim. Günü bu hayalle geçirdim ancak akşam üstü sevdiceğim ve ablasının akşam geleceğini öğrenince "evde yemek yok kiii" çanları çalmaya başladı. Dinlenme hayalleri rafa kalkarak hızlı yapılacak yemekler tasarlandı, eve dönülürken alışveriş yapıldı. Yemeklerin hazırlanması, yenmesi, kaldırılması derken de saat epey geç oldu. Ertesi akşam uzuuunn (Andrey Rublev - 185 dk) bir film seyredeceğimiz için bu geceden uyku depolamanın iyi olacağını düşünerek çok geç olmadan yattım.

Ertesi sabah, pazar sabahı beraber uyandığımız başağrısı yine benimleydi, biraz da kırıklık vardı üzerimde ve ben işe geç kaldığım için o sihirli duşu alamadım bu sefer. Başağrım gün içinde aldığım ilaçlara aldırmadan ve artarak devam etti. Akşam eve döndüğümde hasta gibiydim. Sürünüyordum desem yeridir. Sevdiceğim evdeydi, sinemaya gidecektik ama benim değil sinemaya şurdan şuraya gitmeye halim yoktu. Evde kalma kararını vererek bu sene ki ilk firemizi vermiş olduk. ben kalan son enerjimle sevdiceğimin hazırladığı yemeği yiyip kanepedeki battaniyenin altına kıvrıldım.
İyi ki gitmemişiz, dinlenmek çok iyi geldi. Çarşamba sabah gayet zinde uyandım ve keyfimin yerinde olduğu bir gün geçirdim. İş çıkışı önce Çiya' da güzel bir yemek sonrası Rexx' de vasat bir film seyrettim :)

Filmin adı Sazlıkta. Filmin adı bile karmaşa konusuydu orjinali "Tatarak" olan isim altyazı da "sazlıkta (eğir otu)" şeklinde çevirilmişti. Karar verememişler herhalde. Aynen mi çevirsek yoksa kendimiz filmden de esinlenip uygun bir ad mı versek diye. Altyazılar zaten benzer şaşkınlıklarla doluydu. Örneğin bir yerde "meyve suyu" yerine "sıvı meyve" demişler. Daha neler neler vardı ama filmdeki asıl sorun bu değildi. Konu çok güzel işlenme potansiyeline sahipken heba edilmişti. Uzun uzun yazmayacağım. Film çok kötüydü diyemem ama seyretmesem de olurmuş, birşey kaçırmazmışım. Asıl fırsatı yönetmen filmi çekerken kaçırmış ve eldeki malzeme boşa gitmiş.

Festival etkinliklerimiz perşembe akşamı da devam etti. Bu sefer Şirinlik Muskası da bize katıldı. Yine Çiya' da güzel bir ziyafet çekip soluğu sinemada aldık. Filmimizin adı Cennetin Yüreği idi ve bu sefer şanslıydık. Konusu evlilik olan son derece sade ama çarpıcı bir film seyrettik. İlişkilerdeki denge, dengesizlik, riya, sadakat ne varsa ortaya dökülmüş ve çok hoş bir karışım hazırlanmıştı. En başarılı kısmı da yönetmen sadece 4 kişi ile toplasan 2-3 odada çekmişti filmi. Hiç dış mekan çekimi yoktu sadece 4 kişi ve 2 değişik evin odaları. Bu kadar az malzeme ile bu kadar zengin bir film ortaya çıkarması bile bizim takdirimizi kazanmasına yetti :) Son senelerde kuzey avrupa sinemasının çok güzel örneklerine rastlıyor olmam tesadüf mü yoksa bu konuda kendilerini gerçekten geliştirdiklerine mi işaret bilemiyorum ama seneye film seçerken buna da dikkat edeceğim kesin.

Ve bu sabah, keyifli geçen akşamın tatlı, işyerinde ise biraz gergin geçen haftanın sıkıcı yorgunluğu ile başladım güne. Servise bindiğimde uykum olduğu halde uyumak yerine geçen hafta başladığım ama festival ve işler yüzünden vakit ayırıp okuyamadığım Elif Şafak' ın Aşk adlı romanını okumayı tercih ettim. Ayırabildiğim kısıtlı zamanlarda anca yarılayabildiğim kitapla ilgili alıntılar için Journey to Orient' in şu ve şu yazılarını okuyabilirsiniz. İlk başlarda Elif Şafak' ın alıştığım tarzını görememenin sıkıntısını yaşadıysam da okudukça akıntıya kapıldım, sabah sabah bu okuma şevkimde bundadır. İşe geldiğimde zımba gibiydim. Bugün iyi olacak biliyordum.
İşyerimiz bugün bize kıyak yapmış öğlen "özel karadeniz menüsü" hazırlamış. Şevval Sam ve Volkan Konak'ın yemekhaneyi dolduran -tabii banttan- sesi eşliğinde hamsi yemenin keyfini çıkardık. Güzellikleri üstüste çağırmışım gibi öğleden sonra hamarat bir arkadaşımızın evde yapıp getirdiği tiramisular çay saatimizi şenlendirdi. Bitmedi başka bir dost kendi bahçelerinden fıstık getirmiş onları da çıtlattık. Söyleyin şimdi bugün nasıl güzel olmasın :)
Bir hafta daha bitiyor, haftaya 4 gün eğitimdeyim. Bu ne demek? Öncelikle işe gitmiyorum demek :) Sonra medeniyete yani şehrin merkezine daha yakın olacağım ve mesai saatinden en az 1-2 saat daha erken sosyal hayata karışabileceğim demek. Bekle beni İstanbul geliyorummmm....
bu tür yoğunluklar ve yorgunluklar iyidir :)
YanıtlaSil