1 Ekim 2013 Salı

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 1. Gün


2 gündür fena halde hastayım. Boğaz şiş, ses borazan :(

Sanırım evren bana "kır kıçını evinde otur biraz" demek istiyor. Evde oturmak zorunluyken ben de bol bol blog yazayım bari dedim. Buyrun bakalım annemle Gökçeada seyahatimiz başlasın.

Kış hazırlıklarını biraz kolayladıktan sonra babamın bir düğün için İstanbul'a gitmesini fırsat bilerek annemle hemen kısa bir tatil planı yaptık. Aslında sadece ikimiz değil komşu altın kızlardan da bazılarının geleceği bir kızlar tatili planlamıştık ilk başta, ancak son anda birinin yatılı misafiri gelince, diğeri rahatsızlanınca, bir diğerinin de işi çıkınca annem ve ben başbaşa kaldık.

Ama biz kararımızı vermiştik bir kere ana-kız felekten bir tatil çalacaktık. Annem hemen "Gökçeada'ya gidelim" dedi. Bana neresi olsa farketmezdi dolayısı ile düşünmeden "Tamam" dedim.





14 Eylül Cumartesi sabahı yola çıkıp 3 gece adada kalıp 16 Eylül günü akşamı döneriz diye planı yaptık. Ancak sonradan öğrendik ki cumartesi akşamı bir doğumgünü partisine davetliymişiz :) Çido'nun kayınpederi Stan 67'inci doğumgününü kutlayacakmış. Kendisini pek sık göremediğimiz ve 1-2 gün sonra İngilitere'ye dönecekleri için bu daveti geri çeviremedik. Hemen planı revize ettik ve pazar çıkıp salı dönecek şekilde gitmeye karar verdik.

15 Eylül Pazar sabahı 10:00'daki Kabatepe-Gökçeada feribotuna yetişmek üzere sabah 6:45'de Küçükkuyu'dan hareket ettik. 8:00'deki  Eceabat-Gökçeada feribotuna son araba olarak bindik. Kahvaltımızı yanımıza aldığımız kahvaltılıklar ile feribotta yaptık.

Bu araya küçük bir not eklemek istiyorum. Eğer Ege'den Gökçeada'ya gidiyorsanız yani hem Çanakkale-Eceabat hem de Kabatepe-Gökç ada arasında 2 feribotu kullanmak durumundaysanız Gestaş'ın harika bir uygulamasını bilmeniz size 29 TL kazandıracak. Yapmanız gereken Çanakkale'de Eceabat feribot biletinizi alırken gişe memuruna Gökçeada'ya gittiğinizi söylemek. Bu durumda biletin varış yeri kısmında Gökçeada yazdığını göreceksiniz. Ve bu bilet ile kesildikten sonraki 3 saat içinde Kabatepe-Gökçeada hattını ekstra ücret ödemeden geçebileceksiniz. Aynı uygulama dönüşte de geçerli. Yani bu detayı hatırlayarak 29x2 =58 TL yerine 29 TL'ye adaya gidebilirsiniz!

Saat 9:05 gibi Kabatepe'deydik. Feribot saatine 55 dk olduğu için arabayı sıraya sokup önce liman boyunca harika bir yürüyüş yapıp, sonra da kayalıklar üzerinde deniz manzarası eşliğinde sabah çaylarımızı içtik.

9:50 gibi araçları feribota almaya başladılar. Tam 10:00'da hareket ettik. Ben bir önceki gece partide içtiklerimin hala damarlarımda dolaşması sebebiyle annemin omuzuna yaslanıp adaya varana kadar (yaklaşık 1,5 saat) uyudum.

Bu benim adaya ikinci annemin ise üçüncü ziyareti olacaktı. Bu seyahatte daha önceki tecrübelerimizin çok işe yaradığını söylemeliyim.

Öncelikle ada da Eylül dedim mi sezon kapanıyor. Otellerin bir kısmı açık olsa da (onlar da müşteri talebine göre maksimum Ekim'e kadar açık oluyorlar) merkez dışındaki restorant ve kafelerin %99'u kapalı oluyor. Açık olanlar da ise genelde sadece kola, su gibi hazır içecek servisi sunuyor sadece -buna servis derseniz tabii :).

Biz daha önce yüksek sezonda (Temmuz) gitmiş ama o zaman bile kayda değer yemek yiyecek yer bulamamıştık. Uzun zaman oldu, bu sefer adayı daha gelişmiş buldum. Yeni yerler açılmış, dolayısı ile sezonda daha çok alternatif olacaktır ancak Eylül'deki durum halen aynı: her yer kapı duvar. İkinci günümüzde öğlen yemeği için bir tost bile bulamadık merkez dışında. Ancak biz ana-kız bunun böyle olacağını bildiğimiz için zaten yanımıza kahvaltılık malzeme, meyve, demlik poşet gibi bazı temel ihtiyaçlarımızı almıştık bile. Zaten adada da apart tarzı bir yerde kalırız diye planladığımız için bir öğlen dışarda yemek durumunda kalmamız dışında sorun yaşamadık.

Feribot adada Kuzulimanı bölgesine yanaşıyor. Bu çevrede kayda değer bir yerleşim yok. Merkeze uzaklığı 7 km civarı. Biz hiç oyalanmadan merkeze gidip önce merkezi biraz turladık. Ne şanslıyız ki o gün pazar kurulmuştu. Pazar kilisenin yanındaki sokaktan başlayıp içeri doğru uzanıyor. Tam pazara girerken kilise cemaati ayin sonrası dağılıyordu. Cemaat dağılsın kiliseyi sonra gezerim diye düşündüm ancak hata etmişim. Kilise ayin dışında kapalı, giriş yapılamıyor dolayısı ile kiliseyi gezmek istiyorsanız ya düğün, cenaze, vaftiz gibi özel bir törene ya da ayinlere denk gelmeniz gerekiyor. Hatta adadaki tüm kiliselerde durum bu şekilde gördüğüm kadarıyla. Biz hepsini dışardan görmüş olduk.

Adada kaldığımız 3 gün 2 gece boyunca izlediğimiz rotaları  aşağıdaki haritada işaretledim. Kırmızı ilk gün, Yeşil 2. gün izlediğimiz yol. 3. gün zaten öğlen feribotu ile döneceğimiz için herhangi bir yeri gezmedik.






Pazar alışverişimizi bitirip, kiliseden de ümidi kesince ilk ziyaret noktası olarak planladığımız Aydıncık'a doğru yola çıktık.

Aydıncık'a giderken yolda kalınabilecek 1-2 yer baktık. Bunlardan ilki yol üzerinde saklı bahçe modunda bir yerdi ama sahipleri de iyi saklanmıştı herhalde ki ortada bilgi alacak kimse bulamayınca vazgeçip devam ettik. Zaten annem fazla tenha olmasından hoşlanmamıştı. Aydıncık adanın en büyük plajlarından. Burda birbirine yakın ve özellikle sörfçülerin tercih ettiği büyük 2 ayrı plaj mevcut (biri Eşelek köyünden düz gidince diğerleri ise Aydıncık tabelaları takip edilerek sağdaki yolu takip edince ulaşılıyor. Bir de cilt hastalıklarına iyi gelen çamuru ile ünlü bir tuz gölü mevcut. Biz gittiğimizde göl flamingolarla doluydu ve seyrine doyulmaz bir manzara vardı. Yanımda telefonum dışında fotoğraf makinası olmamasına yandım doğrusu.

Biz öncelikle Eşelek köyüne girip kalacak bir ev pansiyonu var mı diye baktık. Yoktu, köy terkedilmiş gibiydi.

Burdan ayrılıp öncelikle Tuz Gölü tarafındaki plaja gittik zira annem çamur banyosu için çok hevesliydi :). Kendimizi çamurlara bulamadan önce benim azı bloglarda gördüğüm 1-2 tesise baktık.

Bunlardan ilki Sardunya Beach Club idi. Ben burayı beğendim aslında. Geceliği 100 TL'ye oda-kahvaltı hizmet veren şirin bungalowları ile temiz ve düzgün görünen bir yerdi. Konaklayanların büyük kısmı turistti. Ancak sanırım anneme fazla bohem ve sanırım pahalı geldi :D

Sardunya'yı beğenmeyen Seyir Defterini hiç beğenmez diye hakkında 1-2 satır okuduğum ve hemen Sardunya'nın yanında ki bu tesise hiç sokmadım bile annemi. Bana da çok salaş gelmişti ama gelmişken bakarız diyordum ki vazgeçtim :). Sonuçta bu tür yerleri sevenler ya da kampçılar için uygun olabilir.



Aydıncık Plajı ve Tuz Gölü - by MRA

Göle doğru devam edince Aydıncık'ın en büyük tesisi olan Göçeada Sörf Eğitim oteline vardık. Bu tesis oldukça düzgündü ancak benim hoşuma gitmeyen yanı denizin dibinde olmasına rağmen odaların küçücük pencereleri oluşu, balkonu olmayışı dolayısı ile odada vakit geçirmek isterseniz loş bir yere tıkılıp kalmış olacağımızdı. Hava halen denize girmeye izin versede, bir açıp bir kapadığı ve rüzgarlı olduğu için bu ihtimal yüksek ve itici geldi. Gecelik oda-kahvaltı 140 TL olan bu seçeneği de sadece kafesinde denize karşı bir öğlen kahvesi içip arkamızda bıraktık.

Kendimizi çamurlara buladık ve kuruyana kadar güneşlendik. Yalnız annemin "bu sene bu çamura birşey olmuş" tespitini ordaki biriden aldığımız şu bilgi ile teyit ettik. Bu sene çok yağışlı geçtiği için göl yazın normalde olduğu kadar çekilmemiş ve çamuru bu çekilme oluşturduğu için bu sene çamur çok az ve kalitesiz olmuş. Biz yine de eşelenip bulabildiğimiz tüm çamur ile kapkara olana kadar sıvadık bedenimizi :)

Tuz gölü ve plaj arası (yukarıdaki fotoda soldaki iki fotoğraf) bir kumsalın önü ve arkası. Yani çamura bulanıp 50 mt yürüyüp plaja gidip denizde temizlenmeniz mümkün. Biz de aynen böyle yaptık. Deniz çok dalgalı görünmesine rağmen hemen derinleştiği pırıl pırıl ve hamam suyu gibi ılık olduğu için yüzmek tahmin ettiğimizden daha keyifli oldu.

Deniz keyfimizi bitirince Sörf Okulunun duş ve soyunma kabinini kullanıp yıkanıp, giyindik. (mevsimde şezlong ücreti verip günlük kullanım yapmak mümkünmüş ancak sezon dışı olduğu için bizin duş ve kabin kullanımımıza ücretsiz izin verdiler.) Karnımız iyice acıktığı için yanımıza aldığımız sandviçlerimizi yiyebileceğimiz güzel manzaralı bir yer aramaya başladık. Ben Eşelek köyünden gidilen Kefaloz plajına gidelim diye önerdim. Kabul gördü ve sandviçlerimizle, çayımızı neradeyse terkedilmiş bu güzel plajda denize karşı mideye indirdik. Yemek sonrası burda da denize girsek mi diye düşünsek de hava çok esmeye başladığı için vazgeçip Uğurlu'ya doğru yola çıktık.

Ben daha önceki gelişimde yeşil hattaki yoldan Uğurlu'ya gidip gelmiş, Kırmızı yolu hiç kullanmamıştım. Sahilden giden çok keyifli bir yolmuş. Yolda 1 polis arabası hariç hiçbir arabaya rastlamadan manzara seyrede seyrede Uğurlu'ya vardık.

Adaya gelirken ikimizin de aklında Uğurlu'da kalırız fikri vardı sanırım. Bu sebeple önce kalacak yer baktık. Türk köylerinden biri olan ve yeni yerleşimlerden biri olan bu köy adanın en batısında yani Türkiye'nin en batı noktası denebilir :) Rum köylerinin aksine denize yürüme mesafesinde. Adanın en güzel plajlarından biri olan Gizli Liman'a ise araba ile 5 dakikada ulaşılabiliyor. Ayrıca adanın bir ucunda olduğu için de çok sakin. 1-2 ev baktık ve sonunda kocaman deniz manzaralı bir balkonu olan 2 oda 1 salon ve açık mutfağı olan tertemiz bir pansiyonu (Berfim Pansiyon) geceliği 50 TL'ye tuttuk. Sanırım en çok temiz oluşu ve balkona manzaraya karşı yerleştirilmiş divan bize çekici geldi :)


Berfim Pansiyon - Balkonumuzun sabah ve akşam Manzarası  - by MRA


Benim acayip çayım gelmişti. Hemen bir çay demledik ve biraz balkon keyfi yapıp dinlendik. Yorgunluğumuzu atınca baktık havanın kararmasına hala biraz zaman var hadi bir deniz faslı daha yapalım dedik ve Gizli Liman'a gittik.

Bilenler için bu plajın denizi Asos Kadırga Koyuna çok benziyor. İlk gittiğimizde güneş batmaya durduğu için denizin karanlık göründüğü için annem biraz burun kıvırdıysa da batmaya yakın ışıkları denizi aydınlatan güneş sayesinde aslında suyun ne kadar berrak ve harika olduğunu anladı. O andan sonra bir aşka geldik ki güneş batıp hava kararmaya başlamasa bütün gece sudan çıkmayabilirdik. Denizden çıkınca dönüş yolunda tepeden harika bir şekilde batana güneşi seyredip hava kararırken pansiyona döndük.


Gizli Liman'da gün batımı  - by MRA


Duşumuzu yapıp, yanımızda götürdüğümüz pratik yiyecekler ile hemen akşam yemeğini hazırlayıp, yanına da bir çay demledik. Yemek ve çaydan sonra saat 22:00 gibi balkon divanımızın bir yanında annem bir yanında ben elimizde kitaplarımız uyuklamaya başlayınca daha fazla direnmenin anlamı olmayacağında hemfikir kalıp yatmaya karar verdik.

Devamı bir sonraki yazıda

30 Eylül 2013 Pazartesi

Yazıyoor yazıyoor Şirinlik Muskası blog yazıyooorrr!!!!

Ne zamandır yazacağım ama bir türlü fırsat olmadı. Başka konulardan bahsettiğim bir postun içinde kaybolsun da istemedim çünkü bu önemli bir konu. İşte size bir duyuru postu :)

Çok sevgili arkadaşım Şirinlik Muskası Haziran itibari ile ısrarlarımıza kulak verip günlük maceralarını blogunda yazmaya başladı.

Blogunun adı İskelede Gün Batımı.

Sizi çok güldürecek üslübu ve kendine özgü kişiliği ile Şirinlik Muskasını okumaktan keyif alacağınıza eminim.

Hadi buyrun tıktık.




Eylül hamaratlıkları...


Bu sene üniversiteye başladığım yıllardan beri ilk defa, işsiz güçsüz olmanın verdiği bağımsızlık ve rahatlıkla yazın çoğunu İstanbul dışında geçirdim, ve bu durum bir süre daha devam edecek gibi.

Eşim sağ olsun ailemle daha fazla vakit geçirmem, gezmem ve iyi vakit geçirmem konusunda beni devamlı destekliyor ve motive ediyor. Hal böyle olunca ben de bu motivasyonun etkisiyle kıçımı hiç yere koymadan geziyorum :)

Küçükkuyu bahçe - by MRA

Her sene yaz sonunda bizim ailede hummalı bir kış hazırlığı başlar. Ancak her sene aynı zamanlarda benim de şirkette yıllık planlama dönemim başladığı için senelerdir bu hazırlıkları telefondan ve babamın facebook da yaptığı yayınlardan takip etmek zorunda kalıyordum.

Bu hazırlıkların taa çocukluğuma dayanan çok tatlı hatıraları var bende. Annemler 6 kardeş ve annem dışındakiler Bursa'da yaşıyorlar. Çocukluğumda bu hazırlıkları anneannem liderliğinde toplanan teyzelerim (4 adet: :) ) yapardı.

Yan yana dizilmiş ikişer katlı göçmen evlerinin terasları ve evlerin arasında kalmış tek tük boş arsalar bu dönemde kaynayan kazanlar ve konserve kavanozları ile dolar, kilolarca domates, biber, patlıcan, fasulye bir araya gelen teyzeler, kuzenler ve komşular ile güle oynaya konserve edilirdi. Büyükler bir yandan koştururken, biz çocuklara da oyalanmamız için domates rendelemek, biber saplarını ayıklamak gibi kolay işler verilirdi.

Ben, diğer kuzenlerimden farklı olarak İstanbul'da olduğum için kendimi bu işlerden uzak beceriksiz bir şehirli gibi hisseder ve verilen görevleri en az onlar kadar becerebileceğimi göstermek için onlarla adeta yarışırdım. O heyecanla ellerim yanıp şişene kadar domates rendelediğimi bilirim :) Kalabalık aile olmanın, mahalle hayatının keyfinin zirve yaptığı güzel anılar olarak hatırlıyorum o günleri.

Biraz da bu güzel anılar sebebiyle, "aman ne güzel hazır yapılıp geliyor ayağıma" demek yerine, "ben de yapmak istiyorum" yaklaşımı hep ağır bastı. Vee bu sene tümü olmasa da büyük kısmına yetiştim bu hazırlıkların.

Ben gittiğimde annem beni bekleyemeyip bazı şeyleri bitirmişti bile :) Salçalarımız,kurutulmuş domateslerimiz ve reçellerimiz hazırlanmıştı. Tarhanayı da yoğurmuş kurutmak için beni bekliyordu.

Hal böyle olunca önceliği tarhanaya verdik. Annemin tarhanasının ana malzemeleri yoğurt, un, kırmızı biber ve nohut. Bunun bir kısmına dereotu da ekleyip iki çeşit tarhana yoğurulmuş birkaç gündür gelişimi bekliyordu.

Bir sabah kahvaltısı sonrası güneş daha yükselmeden tarhanaları bahçede hazırladığımız masalara serdik. Aynı gün bir yandan bahçede başka işler yaparken bir yandan da ilk etapta büyükçe parçalar halinde böldüğümüz parçaları kurudukça elimizle ufaladık. Bu iş 1-2 saat boyunca devam etti. Gidip gelip tarhana ufaladık. Gün sonunda da artık iyice küçülen parçaları kevgirden geçirerek toz haline getirip işlemi tamamladık.


Tarhana kururken - by MRA

Aynı gün gelip gidip yardım eden komşular sayesinde yan komşunun da tarhanalarını benzer şekilde hazır ettik. Bu işlerde herkesin bir arada olmasını, imece ruhunu çok seviyorum. Bir yandan yorucu işler bir çırpı da bitiverirken bir yandan da muhabbet, sohbet gırla gidiyor.

Tarhanaları bitirdikten bir iki gün sonra haftanın ikinci etkinliği olarak közleme ve konserve işleri başladı. Balıkesir'li bir komşumuz her sene kendi pazarcıları olan bir adamdan (nasıl ekilip biçildiğini bildikleri bir tarla sahibi) alıyorlar kapya biber ve patlıcanlarını. Bu sene de tüm mahalle onlara sipariş etmiş bu malzemeleri. Bir gece kapımıza yanaştırdıkları arabadan toplam 150 kilo kapya biber,50 kilo patlıcan,15 kilo domates indirdik. Ertesi gün bahçede tam bir şenlik vardı. Toplam 4 aileden 12 kişi közleme, soyma,ayıklama,temizleme,kıyma makinasından çekme,kesme, şişeleme gibi işlerin en az birinde harıl harıl çalıştık.


Közle, ayıkla, pişir, şişele... - by MRA

Hazırlanan biber, patlıcan ve domateslerden bir kısmı közlenmiş olarak bütün bütün kavanozlandı, bir kısım kapya biber ve domates doğranıp içine sotelenmiş yeşil biber, sarımsak ve maydanoz da eklenerek meze gibi yenecek ayrı bir çeşit salataya dönüştürüldü. Kalanlar ise közlenmiş patlıcan, közlenmiş kapya biber, güneşte kurutulmuş domates salçası, havuç, sarımsak ve baharattan oluşan bir kahvaltılık püreye dönüştürüldü. Hepsinin fotoğrafını buraya sığdıramayacağım için fikir verecek ufak kolajlar yaptım.

Gün sonunda ki mutlu yorgunluğumuzu ise aldığımız duştan sonra ailece terasta yaptığımız cin-tonik partisi ile attık :)

Cin & Tonik - by MRA

Közleme işlerini yaptığımız gün sıradaki aktivite olan erişte ve mantı yapımı işini de bir kaç gün sonrasına planlayıp, komşular ile randevulaştık. Sözleştiğimiz günün sabahı kahvaltısını yapan bizim eve damlayıp eline geçirdiği oklava ile hamurları açmaya başladı. Kişi sayısı ile beraber keyif de arttıkça iş bir yarışa dönüşüverdi. Her masa başında elinde bir oklava ya da merdane ile bir kadın (toplam 5 kişi) benim açtığım daha güzel senin açtığın daha ince şeklinde atışıp şakalaşmaya başladı. Sonra olay kızıştı ve işin içine bir de hız parametresi girdi ve kim önce bitirecek yarışı başladı. Biz 5 kişi hamurları inceltip final haline getirmesi için bu konuda guru olan Balıkesir'li komşumuza verirken o da büyük jüri edası ile "bu daha ince","bu daha düzgün", "bilmem kim iki tane verdi, sen bir tane" şeklinde değerlendirmeleri yaptı. Çok eğlendik çok. Arada kahveler içtik, kesilen taze eriştelerden yapılan öğlen yemeğimizi yedik. Şamata gırgır bayağı bir erişte ve mantı yaptık. Günün sonunda evdeki tüm yatak, kanepe ve masaların üzeri kurumak için serilmiş eriştelerle dolmuştu.


Erişteler, Mantılar ve Altın Kızlar - by MRA


İşimizi bitirdiğimizde saat henüz erken olduğu için yorgunluğumuzu denize salmaya karar verip 1 saat boyunca masmavi sulara bıraktık kendimizi.


Assos Kadırga Koyu - MRA

Bunlara ek olarak aralarda çerez niyetine yaptığımız başka hazırlıklar da oldu mesela kornişon turşuları, patlıcan közlemeler, zeytin yağlı barbunya konserveleri falan ama bunlar yukarıdakiler kadar büyük miktarda olmadığı için az zaman aldı. Ana-kız günün sıcak saatlerinde fırsat buldukça yaptık bunları.

Kalan zamanlarda ise bol bol kitap okuyup, denize girdim. Sakin geçen gündüzleri akşam üstü düzenlenen çay partileri, eğlenceli doğumgünü yemekleri ve deniz kenarında bir Volkan Konak konseri ile de taçlandırdım :)

Kitabımdan gökkuşağı geçti - by MRA

Çok güzel bir Eylül geçirdim Küçükkuyu'da, çevremde sevdiğim ve beni seven insanların olmasıyla zenginleşen günlerdi. Daha niceleri kısmet olur inşallah...

Bir de Gökçeada gezisi yaptık annemle baş başa ama onu bir başka postta anlatırım artık.




6 Eylül 2013 Cuma

Tatildeyiz...

1 haftadır İzmir Seferihisar'daydık. Bağ bahçe işleri ile uğraştık bol bol lastik çizmeli günler geçirdik.

Dün akşam Küçükkuyu'ya annemin kollarına geldik. Bugün kocacımla güzel bir deniz günü geçirip dinlendikten sonra biraz önce onu İstanbul'a yolcu ettim.

Az sonra bahçede mangal partisi var. Çido'nun İngiltereden gelen kayınvalidelerini ağırlama yemeği, 12 kişi falan olucaz sanırım. Cümbür cemaatiz, şenlikliyiz yani.

Bugünlerde benden başka ses çıkmayabilir.

17 Eylül'e kadar burdayım sonra bayram'a kadar İstanbul'a döncem yine.

Şimdilik bu kadar. En kısa zamanda yine burada olmaya çalışacağım....

23 Ağustos 2013 Cuma

Gez bakalım gez bakalım hadi ama gez bakalım



Dolu dolu bir hafta oldu, emeği geçenlere (sevgili kuzenim Gamsız Bocuk, Şirinlik Muskası, Ceni ve Mine) teşekkür ediyorum.

Kısa bir özet geçersem;

Pazartesi sabah kuzenle erkenden kalkıp Eminönü'ne  gittik. Bir süredir şunu alalım buna bakalım diye biriktirdiğimiz listemiz için Mısır Çarşısı, Tahtakale, Kapalı Çarşı falan derken ayaklarımıza kara sular inene kadar gezdik.

Arada Hamdi'de aşağıdaki manzara eşliğinde güzel bir yemek yemeyi de ihmal etmedik tabii :) Fıstıklı ve Haşhaşlı kebap denedik, ikisini de beğendik.



Eminönün'den Haliç ve Karaköy -  - by MRA


Salı sabah evdeydim. İnternette banka, ödeme vs..  işleri vardı onları hallettim.Biraz da internette dolandım, blogumu yazdım vs. Öğleden sonra ise işyerinden çok sevgili arkadaşım Mine ile görüşmek için Kanyon' a gittim. O gelene kadar mağazaları gezdim, D&R'da kitapları kurcaladım. Sonra beraber güzel bir yemek yedik Midpoint' te.




Leziz mamalar - by MRA


Nasıl da özlemişiz birbirimizi. Çok keyifli birkaç saat sonrası o eve çocuklara döndü, ben ise trafik biraz daha sakinlesin diye mekan değiştirip The House Cafe'ye geçtim çay eşliğinde biriken blog yazılarını okudum.

Çarşamba evdeydim. Evde yemek kalmadığı için kendimi mutfağa adadım :) Öğlen civarı kuzen kahveye geldi. Onunla kahvemizi içip sohbet ettikten sonra ben yemek işlerine devam ettim. Hava da bir sıcaktı ki bir ara mutfakta buharlaşıp yok olacağım sandım. İşlerim bittiğinde yorgunluktan kanapede sızmışım. Uyandığımda öyle kötü hissediyordum ki o akşam hiç ayılamayacağım sandım. Bir şeyler atıştırıp biraz gözümü açınca da hadi bakalım dedim tembellik etme spor yap. İşte o gazla eşim işten gelene kadar şu postta yazdığım şekilde sporumu yaptım.

Perşembe kuzenle yine sabah sabah yollara döküldük. Bu sefer süper kızsal bir gün planlamıştık. Önce mani & pedi, sonra cilt bakımı (ben araya bir de masaj sıkıştırdım son anda :)), kız kıza bir Kadıköy turu ve en sonunda geceye Şirinlik Muskası ve Ceni'nin katılımı ile kızkıza dedikodu, yeme, içme, demlenme faslı.

Kuzenle 9:30 da yola çıkmak için sözleşmiştik. Ben o saate kadar kahvaltımı falan ederim normalde. Ancak bir önceki gece nedense bir türlü uyuyamadım. Hal böyle olunca kuzene biraz geç kalkacağımı, kahvaltı yapmayacağımı dolayısı ile gelirken pastaneden sandviçleri alırsa benim de termos bardaklara çay hazırlayacağımı ve yolda kahvaltı edebileceğimizi söyleyen bir mesaj attım. Aşağıda görüldüğü gibi bu kahvaltı fikri planladığımızdan bile keyifli oldu :)



Köprü üstünde keyif - by MRA



Kızsal işlerimiz bittiğinde acıkmıştık. Kuzen Foursquare'de bir yer işaretlediğini orayı merak ettiğini söylemişti. Merak ettiği yer Yanyalı Fehmi lokantasıymış, eh biz de Kadıköy'e kadar gitmişken yemeğimizi orada yiyelim bari dedik. Fiyatlarının bir esnaf lokantası için pahalı olması dışında yemekler iyiydi. Sonuçta Kadıköy'de o lezzette bir yemek yediğinde daha ucuza da yenmez ama işte esnaf lokantası konsepti insanda ucuz olmalı beklentisi yaratıyor bir şekilde. Yaman bir çelişki diyelim :)

Yemeğin üstüne yine kuzenin merak ettiği Baylan pastanesinde çaylarımızı içip bir de kup griye tattık. Menüdeki "Baylan" kelimesinin tarif edildiği bölüme bayıldık. Bakınız aşağıda.



Baylan ne demekmiş? - by MRA


Ceni'nin de bize katılması ile Baylan'da epey oturduk. Sonra baktık saat akşamı göstermeye başlamış, günü bitireceğimiz son adres olan Deniz Yıldızı Restorant'a geçtik. Ben burasını çok seviyorum. Kadıköy'deki Beşiktaş iskele binasının üst katında yer alıyor ve bence Kadıköy'in en güzel manzaralı, en güzel gün batımı seyredilecek yerlerinden biri.



Kadıköy'den gün batımı - by MRA



Dört kız biraraya gelince, üstüne gün de böyle güzel batınca biz de kadehleri tokuşturup sohbetin dibine vurduk.

Cuma sabahı olayın acısı biraz çıktı tabii :) Akşamdan kalma bedenimi ayıltmam öğleden sonrayı buldu. O koltuk senin bu kanepe benim diye yuvarlanıp durdum bütün gün.

Ancak akşam üstü biraz kendime gelince kendimi dışarı attım. Kısa bir market alışverişi yaptım. Eve gelip aldıklarımı yerleştirince başladım yine kendimi gazlamaya. Eh ne demiştik gün aşırı spor yapılacak.

Akşamdan kalmalığıma rağmen tembellik etmedim. Çarşamba günü yaptığım tüm egzersizlere ek olarak bir de şunu yaptım.







İyi ter attım doğrusu. Bu enerji boşalması sonrası güzel de bir duş alınca iyice kendime geldim.

Şimdi gidip kendime hafif bir şeyler hazırlayıp akşam yemeğimi yiyeceğim (eşim bu akşam çalışacakmış). Sonra da güzel bir kitap okur ya da film seyrederim bakalım artık keyfim ne çekerse...




21 Ağustos 2013 Çarşamba

Keep calm and work out!



Bu işi hayatımın düzenli bir parçası haline getirmeye niyetliyim. Ben düzenli spor yapan biri olmalıyım!

Çalışırken zamanım yoktu, yorgundum. Şimdi hiç bir bahanem yok. Tüm gün evdeyim, zamanımda var enerjim de.

Öyleyse hadi bakalım iş başına.

İlk 2 haftalık hedefim gün aşırı olacak şekilde aşağıdaki egzersizleri yapmak:

45 dk Powerwalk :

Bu videoları kuzenim sayesinde keşfetmiştim. Çok rahat görünen ve yapılan ama hakkıyla yaptığında inanılmaz enerji harcatan bir egzersiz. Ben bunu tamamladığımda üzerimde terden ıslanmamış bir noktam bilem kalmamış oluyor ki ben normalde terleyen biri değilimdir. İyi hareket ettiriyor yani :)




Üstüne de özellikle karın, kalça ve bacak bölgelerini çalıştıran 15-20 dakikalık bir grup hareket.


Bugün aşağıdaki seti yaptım.




Yarın yukarıdaki hareketlerden önce daha kolay olan aşağıdaki seti yaparak başlayabilirim. Böylece 10+10=20 dk' lık bir bölgesel çalışma yapmış olurum.



Başlangıç için bunlar gayet yeterli diye düşünüyorum ama Powerwalk sonrası için daha iyi egzersizler/videolar arıyor olacağım, önerilere açığım :)



That's the way aha aha I like it...

"It's always best to decorate in layers. Not everything in a room has to get done right away. And usually I like a room that's been decorated slowly, over the course of many years, much more than a room that was done in a week. Ideas and pieces for a space will emerge over time because you'll have the chance to actually live in and use the room."

Alıntı: http://littlegreennotebook.blogspot.com

20 Ağustos 2013 Salı

Ben Woody Allen sevmem sanıyordum...

Evet evet ben Woody Allen sevmem sanıyordum. Ta ki pazar akşamı yemeğimizi yerken seyretmek için Midnight in Paris filmini seçene kadar.




Beğendim filmi, beğenmekle de kalmadım verdiği mesajdan da ciddi şekilde etkilendim.

Ben, hep zamanının ilerisinde doğmuş hissederim kendimi (tıpkı filmin ana karakteri gibi).

Filmdeki tabirle "Golden Age/Altın Çağ" olarak tanımlayacağım dönem çok net olmasa da 1920-1940 yılları arası Avrupa ya da 1940-1970 yılları arası Amerika hep çekici gelmiştir. Ne zaman o döneme ait birşeyler seyretsem ah derim işte ben o zaman doğmuş olmalıydım...

Filmin en sevimsiz karakterinin ağzından dökülen ve bizim gibileri tariflerken yaptığı "böyle insanlar çağa ayak uyduramayan, problemli insanlardır" benzeri saptamayı burun kıvırarak kulak ardı etsem de filmin devamında ki "Golden Age/Altın Çağ" hangi "Çağ"dır, kime göre "Altın"dır :) tartışması ve ana karakterin uyanışı gerçekten düşünmeye itiyor insanı.

Keyfli bir film olmuş, ünlülerle dolu kadrosu da cabası. Filmin her sahnesinde ünlü birini oynayan bir başka ünlü görmek ayrı keyif. Dali'yi canlandıran Adrien Brody ise aşağıda göreceğiniz benim favori sahnemin başrol oyuncusu.

Buyrun seyredin "I see a rhinoceros!"





Hahhaaa müthiş yaaa....

18 Ağustos 2013 Pazar

Balkonumuzda yaşanan intihar vakası üzerine

Uyanamadım bu sabah bir türlü. Yataktan çıkana kadar saat 10:00 oldu. Tam gevşek ve uyuşuk bir sabahı kabullenirken kahvaltı masamıza davetsiz katılan bir arıcık bal kasemizde intihar girişiminde bulunarak hayatımıza bomba gibi düştü.

Tüm gövdesi bala gömülmüş çırpınan arıya can simidini sevgili kocam yetiştirdi ve zavallı kanatlarına bir şey olmasın diye büyük bir dikkatle baldan çıkarıp bir kağıt peçete üzerine koyuverdi onu.






Arılardan hiç hazzetmem o ayrı ama benim balkonumda, benim bal kasemde, gözümün önünde ölmelerine de seyirci kalamam doğrusu. Hal böyle olunca kahvaltı boyunca kendisini müşahede altında tutmak farz oldu. Uzun çabalardan sonra ayaklarındaki baldan kurtulup yürümeye başladı bizimki. Balkonumuzda bir o yana bir bu yana volta atıp duran vızvızı seyrederken ilk adımını atan çocuğunu seyreden ebeveynler gibi heyecanlıydık. Balkonda bir kaç turdan sonra duvarlara da tırmanmaya başladı ama kanatlar bir türlü açılmıyor. Deniyor, çırpınıyor, olmuyor. Ne yapsak diye düşünürken dedim ki üzerine su dökelim biraz yıkansın kanatları yoksa bal bu bizim bile elimize bulaştığında çıkıyor mu meret ki onun zar gibi kanatlarından çıksın kolayca. Ailece hemfikir kaldık. Ancak operasyon zor, vızvızı boğmamak lazım. Zaten daha yeni atlatmış bir travmayı, ikinciye mahal veremeyiz.

Kocayla ben National Geographic modunda doldurduk bir bardak su, az miktarlarda üstüne dökücez, kafaya gelmiycek tabe. Plan bu. Ama bizim şerefsiz baktı uçamıyor tüm gücü vermiş bacaklara bir hızlı, bir atak, yakala ki üzerine su dökesin. Mıç kadar balkonda bir o yana, bir bu yana, dur döktüm, aman dikkat derken bir baktık bizim vızvız döktüğümz suyun içinde sırt üstü stil denemeleri yapıyor. Ben panikle boğulcak diye atılırken koca tuttu beni. Dur dedi kanatlarını yıkıyor kalkar o şimdi (bak bak bak o kadar Nat Geo Wild seyri gelsin burda işe yarasın). Gerçekten de birkaç dakika sonra bizim sersem sudan doğrulmayı başardı. Yürüye yürüye suya en uzak  duvara tırmandı ve başladı kurunma hareketlerine. Pır pır pır çırpılıyor kanatlar ama uçamıyor bir türlü. Ben anın heyecanına dayanamayıp ay bakamıycam diye sofrayı toparlamaya başladım. Arkamdan yardıma gelen kocamla ikinci tur tabakları almak için balkona geri döndüğümüzde bir de ne görelim duvar boş. O duvar senin bu duvar benim bakındık durduk ama sonunda anladık ki vızvız kendini kurtarmış ve vahşi hayata geri dönmüştü. Nemli gözlerimizi kurularken bir pazar sabahını daha kahveyle noktalamak için mutfağa yöneldik...

17 Ağustos 2013 Cumartesi

İstanbul'a dönüş



31 Gün, 2 şehir, 5 Kitap, bol dinlenme ve dost sohbeti sonrası geçtiğimiz hafta ortasında İstanbul'a evimize geri döndük.

Gelir gelmez de İstanbul'un sıcağı bizi kapılarda karşıladı :(

Eh rüzgar esiyor serinleriz bari derken rüzgarın delirmesi sebebiyle ne dışarıda (balkon) oturabiliyoruz, ne de camları açıp içeride. Tatilde aldığım onca kiloya rağmen iki durumda da ciddi bir uçma tehlikesi oluşuyor. Nasıl bir rüzgarsa artık!

Hal böyle olunca bahçelerde, plajlarda havalanmaya alışan bünye biraz sıkıntılandı tabii adapte olmakta.

Sıcaktan canım dışarı çıkmak istemiyor madem ben de önce evin bir aylık kirinin temizlenmesi ve çamaşırların yıkanması sonrası son 2 günümü film seyretmeye adadım :)

Breakfast at Tiffany's, Operation: ARGO, Uzun Hikaye, ikinci defa Temple Grandin, bıkmadan usanmadan binbeşyüzüncü kez Julie & Julia ve aklıma gelmeyen diğerleri...

Sırada Beyaz Geceler, The Perfect Stranger ve Cinema Verte var. Ayrıca TV'de yolumuzun kesiştiklerine de kapımız her zaman açık :)

Tabii filmlere ara verip bir ara şunları da yapmam -en azından planlamam- lazım :

- Kendimi şımartmak için cilt bakımı, mani & pedi seansı, hatta aynı günün akşamına kızlarla bir yemek planlayıp sabahtan akşama dolu dolu bir kızsal gün

- Yoga ya da pilates yapmak için yer arayışı & Halkalı Kültür Merkezi Spor salonu olanaklarının araştırılması

- Bir arkadaş ile öğlen yemeği

Zaten eğer bir aksilik olmazsa önümüzdeki hafta sonu ya da bir sonraki hafta ortası tekrar yollara düşeceğiz. Önce kocacımla İzmir'e sonrada onu İstanbul'a gönderip Küçükkuyu' ya annemlere geçmeyi planlıyorum. Bu sene çalışmıyor olduğum için kışlıkların (turşu, konserve, erişte vs) hazırlığı için anneme yardıma gideceğim. Bu vesile ile yeni şeyler de öğrenirim diyorum :)

Bu planı gerçekleştirebilirsem hamaratlıklarımızı burda da paylaşacağım mutlaka.





* fotoğraf şurdan

28 Temmuz 2013 Pazar

Düğümlere Üfleyen Kadınlar



Küçükkuyu Limanı - by MRA


Ece Temelkuran' ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar bu tatilin favori kitabı oldu.

Arap Baharı zeminin üzerine dokunmuş kadın olma durumu üzerine keyifli bir yol hikayesi -yoksa masalı mı demeliyim :) - anlatılmış.

Biraz daha seyrek olaymış daha iyiymiş diye düşündürse de keyif veren oyuncu bir anlatım ile sürekleyerek bir çırpı da okuttu kendini.

Tavsiye ediyorum...

25 Temmuz 2013 Perşembe

Bu gece ay...



Bu gece bir mucize gibi doğdu ay, ani, vahşi ve heybetli.

Hiç beklenmedik bir an kıpkırmızı kor bir top fırladı gecenin siyah örtüsünü boydan boya yırtarak.

Yırttığı karanlık boyunca yaldızlı bir yol döşedi, kıpırtısız denizin üzerinden ayaklarımın ucuna dek.

Bu gece "gel" dedi bana ay.

Bir an bile, gitmemeyi düşünmeden,

ayaklarım sıyrılıp kaplarından yürüdü kımıltısız ılık sulara.

O kadar emindim ki bu gece ben, o yoldan aya varacağıma, bir an tereddüt etmedim suyun beni taşıyacağından.

Ve dönüp bakmadım bile arkama bir an...


18 Temmuz 2013 Perşembe

Kısa Kısa...


Bu sabah 6:00 yürüyüşü hayal oldu. Bilinç altım mı, üstü mü el attı duruma, bilemiyorum, ama sabah alarm çalmadı ya da ben duymadım :) Sonuçta gözlerimi açtığımda 8:00 idi, yürüyüş için çoook geçti. Bugünlük yürüyüşü akşam yemeği sonrasına bıraktım mecburen...

Sabahtan itibaren hava ciddi rüzgarlı olduğu ve denize gidip gelen herkes "dalgalı" şeklinde rapor verdiği için bugün denize gitmeye hiç yeltenmedim bile.

Kendimi bahçedeki şezlonga ve kitabıma adadım. Katil ortaya çıktı, kitap bitti. Her polisiye gibi sürprizli bir sondu.

Kitaptan sonra blog dünyasına daldım uzun zamandır okumadığım tüm birikmiş blog yazılarını okudum.



Gelirken yanımda getirdiğim ve maalesef gün geçtikçe azalacağına çoğalan iç sıkıntım bugün fena halde zirve yaptı. Ama "ooohmmmmmm" diyorum, gülmeye gayret ediyorum. Ben gülersem hayat da bana gülecek biliyorum. Sakinliğimi korumaya çalışıyorum...

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Tembellik



2 haftadır bugün gideceğiz yarın gideceğiz diyerek ertelediğimiz İzmir seyahatimizin geçen cuma itibari ile 1 hafta daha ertelenmesi gerekeceği sürprizi ortaya çıkınca sevgili kocama ben seni beklemeden annemlerin yanına Küçükkuyu'ya geçeyim, sen işlerini ayarlayınca oradan İzmir'e geçeriz önerisinde bulundum. Onun da aklına yatınca pazar akşamı 23:55 otobüsünde biletimi alıp pazartesi sabahı kendimi Küçükkuyu'da buluverdim.

İlk gün zaten yol yorgunluğu falan derken nasıl geçtiğini anlamadan bitti. Dün nihayet biraz kendime gelince kahvaltı ve sabah kahvesi faslı sonrası 11:00 gibi denize gittik. Fakat gel gör ki kocam ah mı etti nedir (onu bırakıp geldim diye) deniz biraz dalgalı ve dolayısı ile de kıyılar bulanıktı. Yine de ilk gün hevesi ile gelmişken girelim bari deyip annem ve mahallenin altın kızlarından mütevellit grubumuzla denizde oynaşma faslımız başladı. Bizim altın kızlar grubu süper, bir giriyorlar denize en az 1 saat sudalar. Yürüyorlar, sohbet ediyorlar, yüzüyorlar, su da jimnastik yapıyorlar falan aktivite bitmiyor :) 1 saat sonunda az da olsa yorulunca da toplanıp dönüyorlar eve. Bu seramoni içinde denizin sevmediğim bir modda olmasına pek de takılmadan oyaladılar beni sağolsunlar. Denizden çıkınca onlar gidince ben 1 saat kadar daha kalıp sahilde kitap okudum, sonra baktım sıcak basıyor, gideyim dedim evimizin serin bahçesinde ağaçların altında yat okuyayım kitabımı burada okuyacağıma. Fakat eve dönünce yemek falan derken ben kanepenin üzerinden öğlen şekerlemesine dalıvermişim. Öğleden sonra deniz düzeliyor vaatlerine kanarak bir deniz girişiminde daha bulunduk ancak durum yine pek farklı olmadı. Yine de annemin "buraya kadar geldik apırsa da girerim köpürse de girerim" kararı ile yine sabahki gibi 1 saatlik deniz banyomuzu tamamladık. Eve döndükten sonra yine çay ve bahçe keyfi akşam yemeğine kadar sürdü. Akşam yemeğinden sonra da limana doğru uzun bir yürüyüş yaptık. Sanırım 1 saat 15 dakikalık 5-6 km lik bir yürüyüş ile geceyi 00:15 gibi eve dönerek tamamladık.

Bu arada bikiniyi giyip mevsimi açınca nasıl da lömbür lömbür olduğumu görüp bu huzurlu gibi görünen saatlerin arasına serpiştirilmiş muhtelif anlarda ufak krizlere girdim:). Bu motivasyonla gece yürüyüşte iken anneme "sabah yürüyelim tekrar" dedim. "Olur" dedi "sabah 6:00'da kalkarsan yürürüz, sonra çok sıcak oluyor." Annem biraz erkencidir sağolsun :)

Gece yatarken sabah kalkabileceğimden yana pek ümitli değildim ama sabah 6:00'da kurduğum saatim çalınca lömbürtülü motivasyonumun da etkisi ile uyandım. O anda yine de hemen kalkasım yoktu. Bir iç hesaplaşması ve uykuyla devam eden savaş ile 15-20 dk daha döndüm yatakta. Ama sonra baktım ki uyuyamıyorum ve aklım yürüyüşte. Hadi dedim, kalk bakalım.

Güneş daha yeni doğmuştu, kuşlar tatlı tatlı şakıyordu ve henüz güneş ışınları fazlaca yakmıyordu. Bu güzel saatlerin keyfini çıkarmayı çok iyi bilen annem ile -kendisi biraz uykusuz bir tiptir de :)- başladık yürümeye. 1 saat süren ve yine 5-6 km'lik bir yürüyüş sonrası biraz ter atmış ve artık uykudan tamamen sıyrılmış bir halde eve döndük. Biz duşumuzu alırken babam kahvaltıyı hazırladı.

Güzel bir kahvaltı sonrası bu sefer daha erken gidelim dedik denize. Fakat gel gör ki deniz bir gün öncesinden de beterdi, kudurmuş gibiydi adeta. Bu sefer yok dedim altın kızlara siz girin ben sahilde gölgelenip kitabımı okuyacağım. Onlar denize ben şezlonga doğru yola koyulduk. Koruyucularımı sürüp, gölgemi ayarlayıp bir de yunan radyosu bulunca uzanıverdim boylu boyunca ve daldım Ahmet Ümit'in Beyoğlu Rapsodisi adlı kitabına. Bu arada yoğun çalıştığım günlerin bende yarattığı en büyük harabiyetin kitap okuma alışkanlığımda olduğunu da son günlerde ciddi şekilde hissetmiş bulunuyorum.

Bahçe keyfi - by MRA


İşten ayrılıp kendime zaman ayırma fırsatı bulur bulmaz kitaplarımı yeniden elime aldım. Ancak farkettim ki kitap ile Pavlov hesabı bir ilişki kurmuşum ve kitap benim uyku koşullayanım olmuş. 2 satır oku kapansın gözler. Bu günün hangi saati olursa olsun fark etmiyor. Sanırım yoğun zamanlarımda yegane okuma anlarımın yatmadan önceki 15-20 dk olmasından kaynaklı bir durum. Okumak bende direk uykuyu çağırıyor artık. Bu durumu düzeltmek ve kendimi tekrar rejime sokmak için öncelikle daha eğlenceli ve kolay okunur kitaplara yöneldim. Bu vesile ile de Ahmet Ümit'e sardım :) Polisiye, okumaktan zevk aldığım bir tür olmasına rağmen okuyacak o kadar çok şey varken sene de 1-2 kitaptan fazlasına zaman ayırmak çok cazip gelmez. Ancak bu kadar uykuya hazırlık modunda olup bir de okuması zor metinlere el atmak bu süreçte hiç de yardımcı olmayacaktı. Tatilde bu tür şeyleri okumayı da sevdiğim için yanıma 2 tane kitabını aldım gelirken. Halen eski performansım ile kitap okuyamıyorum. Öncelikle yavaşlamışım ve maalesef çabuk dikkatim dağılıyor, Ama azimliyim, eski performansıma geri döneceğim.

Bizim kızlar denize girdi, çıktı ve beni bırakıp gittiler. Oh dedim bugün biraz daha uzun kalırım, zira dünden erken geldik. Benim yunan radyosu tatlı tatlı tıngırdıyor, Beyoğlu sokaklarında macera adım adım ilerliyor, ohh keyif bu diyeceğim ama diyemiyorum, anasını sattığım rüzgar durduğu yerde durmuyor. Bir kahve içip direndim ama bir saat anca dayandım. Rüzgardan sersem halde eve döndüm. Gözünü sevdiğimin verandası varken niye zorlamışsam kendimi. Yine kulaklık kulağa, kitap ele, hoop uzan divana.

Öğlen civarı komşuların baskın anına kadar keyif yapmayı başardım. Sonra sohbet muhabbet falan derken , oldu yemek saati. Yemekten sonra vücuduma çöken ağırlık sabah 6:00 da uyanmış olduğumu hatırlattı bana. Annem hala komşulardan biri ile yan kanepede sohbetteyken ben artık dayanamayacağımı farkederek oturduğum divanda azıcık kaykılıp gözleri kapatıverdim. Komşu ne zaman gitti, annem ne zaman poğaçaları yaptı hatırlamıyorum ama evin süre giden seslerini derinden duymama rağmen deliksiz bir uyku ile saati 18:00 etmişim. Anne evinin en güzel yanlarından biri bu işte, uyandığınızda çayı yanı başınızda hazır bulmak :) Daha sabah 6 km' yi tepmiş motivasyon poğaça kokusuna teslim olup iki taneyi göçertiverdi tabii. Kendini de akşam yürürsün biraz daha diye avuttu.

Gel gör ki akşam deli rüzgar hiç dinmedi. Bu saate kadar azimle çıkarmıyız  yürüyüşe diye baktık ama olmadı, oturduk kaldık yerimizde. Ben de madem oturuyorum bari bloga 1-2 satır karalayayım derken oldu kocaman bir post. Sıkıldıysanız affola.

Ben kitabımı alıp bahçeye gidiyorum uykudan önce bakayım bizim Selim bey ipin ucunu bulabilmiş mi?



12 Temmuz 2013 Cuma

Psikologum diyor ki...


Hahaaa!! bu diyalogu yazmadan geçsem olmazdı :)

Adını sanını bilmediğim saçma bir komedi filminde rastladım az önce.

Adam telefonda karısı ile konuşmaktadır.



Kadın: Psikologum ayrılmamız gerektiğini söylüyor.
Adam: Psikologa gittiğini bilmiyordum!
Kadın: Psikologa gitmiyorum, 4 aydır onunla yatıyorum!!!

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Burgazada'da küçük bir doğumgünü kaçamağı

Dün eşimin doğum günüydü. Biz de fırsat bu fırsat küçük bir kaçamak yapalım dedik.

Nisan ayında yöneticimiz tüm bölümü mehtaba Burgaz ada Barba Yani restorana yemeğe götürmüştü ve çok güzel bir gece geçirmiştik. O zamandan beri mehtap delisi eşime o geceden bahsedip seni mutlaka oraya götüreyim diyordum, fakat bir türlü fırsat olmadı.

Bu doğum gününde ne yapalım diye konuşurken "ya bu sene beraber adaya gitmedik hiç" deyince aklıma hemen Burgazada geldi.




Bizce Burgaz ada tüm adalar arasında en sakin, en az turistik ve kendine özgü ada halini koruyanı. Hele o Kalpazankaya' dan gün batımı yok mu, of ki ne of :) Ancak şimdiye kadar adaya hep yemeğe gidip dönüyor ve her seferinde de "ya burada kalacak yer yok mu acaba" diyip, ana karaya dönünce bu konuyu araştırmayı unutuyorduk.

Ada deyince tabii eşim hemen gece de kalsak, hem alkol alıp dönmek zor oluyor hem de küçük bir kaçamak olur, sabah adada uyanırız deyince, doğum günü çocuğunu mutlu etmek bana farz oldu.

Google' da yaptığım tüm aramalara rağmen tüm yollar iki mekana çıkıp durdu. Mehtap 45 ve ya Öğretmen evi. Mehtap 45 butik otel iddiasındaydı ancak fotoğraflardan pek de kayda değer bir görüntü yoktu. Öğretmen evi ise adından biraz temkinli yaklaşsak da diğerinden pek de farklı olmayan bir oda sunuyor gibiydi. Telefonla Mehtap 45'i aradım ancak gördüm ki geceliği 180 liraya ancak deniz görmeyen bir oda veriyorlardı. Öğretmen evinde ise sadece suit oda boştu. Ve eski bir konağın yenilenmiş en üst katındaki bu odanın harika bir deniz manzarası da vardı. Fiyat diğeri ile aynı olunca Deniz görmeyi tercih ederek Öğretmen evinden rezervasyon yaptırdık.Nasılsa bir gece kalacağız ne kadar kötü olabilir ki dedik ama odamıza yerleşinceye kadar ne tereddütler ettiğimizi listelesem yazı okunmayacak hale gelebilir.

Gidiş için Halkalı'dan Karaköy' e aracımızla gidip orada katlı otoparka aracı 1 gece için bıraktık. Karaköy' den tramvay ile Kabataş'a geçtik ve kendimizi 17:30 vapuruna attık. Yol boyunca hava harikaydı.Sevdiceğimin kollarında çayımızı yudumlayıp dalgaları seyre daldım. Manzaraya dalınca yolda okurum diye yanıma aldığım kitabın kapağını bile açamadan yol bitti.

Ada vapuru yandan çarklı - by MRA

Saat 18:25 de adadaydık, kalacağımız yere gitmeden akşam için önceden konuşup rezervasyonumuzu yaptırdığımız Barba Yani'de Cihan Bey'in yanına uğrayıp merhaba dedik. Bu arada uğramışken rezervasyonu ve yolu da teyit ettik.

Yavaş bir tempo ile bakına bakına 15 dakikada öğretmen evine ulaştık. Öğretmen evine giderken Mehtap 45'in de önünden geçtik ve dönmeden odalarına bir bakalım fikrimiz olsun dedik. Sanırım o anda hala öğretmen evinden pek de memnun kalmayacağımızı ama bir gece için buna katlanabileceğimizi düşünüyorduk ikimizde :)



Fakat güzel karşılandık, personel saygılı ve yardımseverdi. Beklentilerimizin aksine odamızda kötü değildi. 3 parçalı bir koltuk takımı, buzdolabı ve televizyon ile eksiksiz bir salonu ve bu salondan geçilen yatak odası ve banyoyu içeren ikinci bölme ile 1+1 geniş bir daire şeklindeydi. Tabii ki dekorasyon zevki ve lüks anlamında zayıftı ama çok ferah, işlevsel ve temizdi.

Ancak herşeyden önce seçimimizdeki en önemli faktör olarak balkonu ve manzarası çok keyifliydi.

Bununla beraber bizim gibi gürültü konusunda hassaslar için güzel haberler şöyleydi.

1- Bir önceki ada maceramızı uykusuz geçirmemize sebep olan gıcırdayan ahşap zemin yoktu
2- Suit en üst katta olduğu için yukarıdan gelecek gürültü riski yoktu
3- Ada zaten sakin ama Öğretmen evi gerçekten merkezden uzak olduğu için iyice sessiz ve sakin bir yerdeydi. (Örneğin Heybeli'deki Halki Palas da merkezden uzaktır ancak fayton yolu üstünde olduğundan arka odalarda faytonların ve yoldan geçenlerin sesi fazlasıyla duyulur.)

Görünen tek risk kargalar ve martılardı, ki arkadaşların hiç fena olmayan sabah performanslarına rağmen sesin doğallığından olsa gerek uykumuz huzursuz bir bölünmeye uğramadı.

Burgazada Öğretmen Evi - by MRA
Odamıza yerleşip biraz balkon keyfi yaptıktan sonra yemek için yola koyulduk. Bu arada son 1 haftanın en rüzgarlı günlerinden biriydi. Bu yaz sıcağında rüzgar serinlettiği için şikayet etmiyoruz ama uzun süre rüzgara maruz kalmak da bazen sersem gibi yapıyor insanı. Akşam için tek korkumuz buydu, bunun dışında her şey tıkırındaydı.

Burgazada Öğretmen Evi - by MRA

Şansımıza Barba Yani sahilin en korunaklı yerinde yer alıyordu. Denizin dibine ayarlanmış masamız rüzgarı sadece keyif verecek kadar alıyordu. Yavaş yavaş batan güneşe kadehlerimizi kaldırıp yemeğe başladık.

Burgazada da Barba Yani ve Kalpazankaya dışında restoran bilmiyorum bu sebeple detaylı bir karşılaştırma veremem. Ancak dün akşam için manzarasına rağmen Kalpazankaya'yı seçmeyişimizin önemli bir sebebi de yemek çeşitliliğinin azlığı ve servisin kötü olmasıydı. Bu sebeple Kalpazankaya bizim için günü batırmaya gidip bira-patates yapmayı tercih ettiğimiz ancak restoran olarak zayıf bulduğumuz bir yer. Bu arada iyi bir işletmeci ile uçacağını düşünüp, böyle düşününce aman böyle kalsın daha iyi yoksa hiç girilmez derim her aklıma geldiğinde.

Barba Yani' yi ise lezzet olarak fena bulmadım. Çok değişik birşeyler istiyorum diyorsanız size sunacağı çok fazla birşey yok ama taze balıkları, lezzetli mezeleri ve son derece ilgili garsonları ile deniz kenarında yemek için iyi bir alternatif diyebilirim. Ben özellikle kalamar ızgarasını çok sevdim.

Çok güzel bir gece geçirdik. Bir ara yanımıza yaklaşan kemancının usul usul çaldığı şarkılar, tatlı sohbet, pastaya eşlik eden "hepi de börtday tu yuuu" türküsü, frambuazın mayhoş tadı. Hepsi dudağımızda hoş bir gülümseme bırakacak anılar hanesine yazıldı. Gecenin geç saatlerinde kesilen rüzgar ile şerbete dönüşen havada odamıza yürürken ayaklarımız geri geri gitti. Hatta yatarken sabah 10:40 da dönelim diye kararlaştırdığımız vapur saatini düşünüp dönüş saatimizi 12:10'a erteleyip adanın keyfini biraz daha çıkarmaya karar verdik. Zaman konusunda özgür olmanın keyfi paha biçilemez gerçekten. İlk defa bu tatilde benim değil eşimin işe dönmesi gerektiği için planları ona göre yaptık :)

Sabah erken kalkmamıza da gerek kalmayınca rahat bir uyku sonrası vasat içerikli ama ilgi ile sunulan bir öğretmen evi kahvaltısını takiben öğlen vapuru için merkeze döndük. Vapuru beklerken birer çay daha yudumlayıp biraz daha denizi seyrettik. Bu denize ne kadar zaman bakıldıktan sonra doyulur acaba? Bana sonsuza kadar baksam bıkmazmışım gibi geliyor ama sanırım bunu İzmir'deki evde test etme şansım olacak. Sonucunu mutlaka yazarım :)

Geldiğimiz gibi Kabataş'tan tramvay ile Karaköy' e geçtik ki baktık kahvaltı hafif gelmiş ve biz acıkmışız. Otoparka giderken Namlı' nın önünden de geçince içeri girip karın doyurmak farz oldu. O kadar çeşit içinde kendimizi tutarak -zira tutmasanız dünyayı yeme riskiniz var :)- birer soğuk tabağı löpletip daha fazla oyalanmadan eve döndük.

Günün rehaveti ile 1-2 saat ordan oraya kendimi atıp yuvarlandıktan ve yarım saat kadar da şekerleme yaptıktan sonra çamtamızı boşaltıp cumartesi günü çıkacağımız İzmir seyahati öncesi çamaşırları yıkama işine girişerek gündelik hayata dönüşümü gerçekleştirmiş oldum.

Bu arada son bir not olarak Barba Yani' nin yöneticisi Cihan bey ile yaptığımız keyifli sohbet esnasında aslında adada 1-2 konaklama alternatifinin daha olduğunu öğrendiğimizi ekleyeyim. Bunlardan en ilgilimi çeken Villa Mimosa oldu. Cihan bey özellikle sahibinin renkli kişiliğini anlatınca mekanı çok merak ettim.

Yazının başında yazdığım gibi Mehtap 45'in odalarına ise sokaktan binaya ulaşmak için çıkmamız gereken onlarca basamağa bakıp vazgeçtik. Öğretmenevinden memnun kalmasak bu durum farklı olabilirdi tabii :)

Biz, öğretmen evinin kesinlikle tekrar kalabileceğimiz, rahat bir mekan olduğunda hemfikir ayrıldık adadan.Ancak yine de bakarsınız bir gün canımız macera çeker, o zaman Cihan bey'i arayıp diğer alternatifleri de deneyebiliriz :)


5 Temmuz 2013 Cuma

Ve yeni bir hayat başlar...

Bu hafta, 2 Temmuz günü itibari ile 17 yıllık çalışma hayatımı ve 15,5 yıllık son iş yerimi geride bırakarak işsizler kervanına katılmış bulunuyorum.

Karmaşık duygular içindeyim. Bir yandan hayalini kurduğum özgürlük ve rahatlık nihayet elimde. Diğer yandan ben buna hiç alışık değilim :) O kadar kalıplarla yaşamaya, zamanla yarışmaya alışmışım ki içinde bulunduğum durum -çoğu aksini düşünse de- bir konfor alanı zorlaması benim için. Çalışan herkes bunu okuduğunda bıyık altından gülüp, "kurban olurum o zorlamaya" diyecektir. Demeyin arkadaşlar, gerçekten demeyin. Yetişkinlik hayatınızın tümünü çalışarak geçirdiyseniz, çalışmayan bir kadın olmanın asla seçenekler arasında yer almadığına inanan, sizden hep en iyisini en fazlasını bekleyen bir ailenin çocuğu iseniz işte o zaman bu kararı vermek de, bu hayatı yaşamak da tüm alışkanlıklarınızı ve düşünme şeklinizi değiştirmeniz demek yani konfor alanınızın ciddi ciddi zorlanması.

Ben de hayatımda artık hazır olduğumu düşündüğüm bu süreci bir meydan okuma olarak görüyorum, kendime ve hayata karşı. Kendimden en büyük beklentim rahatlamayı ve yavaşlamayı öğrenmek.

Örneğin şu anda önümüzdeki birkaç yıl için hiçbir somut planım yok. Olasılıklar, alternatifler var ama bir karar yok. Biliyorum ki şu anda kendimi bıraksam bu seçenekler arasında en doğru olanını bulmak ve onu gerçeklemek için hemen hummalı bir çalışma başlatırım. Ama yapmayacağım. Şimdilik onları uzaktan seyredip, hiçbiri için şu olsa ne olur bu olsa ne olur demeden olayları akışına bırakacağım. Şu anda tam da bu noktada olmak istiyorum. Sadece gereken kadarını yapmak, sadeleşmek, sakinlemek...

Şu anda postu yazarken oturduğum balkonumda, çayımı yudumlar, içeriden yükselen tatlı melodiye eşlik ederken yakaladığım sakinliği tüm hayatıma yayabilmek. İşte buna uğraşıyor olacağım önümüzdeki günlerde...

  

8 Haziran 2013 Cumartesi

Kitaplarımı Satıyorum...

Taşınma sırasında kütüphanemde de bir temizlik yaptım. 

Aşağıdaki fotoğraflarda göreceğiniz kitaplarımı satıyorum. Tanesi 5 TL, en alttaki dergiler ise 1 TL.

Hepsi çok iyi durumdadır. Sadece ben 1 kere okudum :)

Kargo ücreti alıcıya ait olacak şekilde beğendiklerinizin listesini ve adresinizi ileterek bu kitaplara sahip olabilirsiniz..








24 Mayıs 2013 Cuma

Keep Calm and Move House



Son yazımdan bugüne sürekli bir topla, temizle, tamir et döngüsündeyim.

Taşınacağımız ev 10 yıldır hiç bir bakım görmemişti. Ancak biz de bu evde uzun kalmayacağımız için kökten bir şeyler yapmak ve boşuna para harcamak istemedik. Sadece içinde yaşanacak hale gelsin temizlensin, derlensin, toparlansın şeklinde aksiyonlar planladık. Fakat bu bile yetti bize :). Derler ya, düzeltmek yeniden yapmaktan zordur diye. Aynen öyle. Hele ki eldeki yapı yaşlanmış olunca, elini bir şeye atıyorsun o düzelirken başka şey bozuluyor :(

Özetlersek;

İlk 1 haftayı evi boşaltmakla, atılacakları atmak, verilecekleri vermekle geçirdik. Böyle tek satırda yazınca çok basit görünen bu iş beni en çok yoran iş oldu desem yeridir. Bir şeyleri atmak, almaktan daha zor bu ülkede. Hiçbir değeri olmayan çöp niteliğindeki mobilya vs.. gibi şeyleri atmak için de bir de üstüne para vermemiz gerekti :(

İkinci hafta badana yapıldı. Duvarlardan kapılara, kalorifer borularından balkon demirlerine her şey boyandı. Ustalarda yoruldu ben de :) Ama bir badananın bile evi önemli ölçüde değiştirdiğini görmek devam etmek için motivasyonumuzu arttırdı.

Üçüncü hafta ise tadilat haftasıydı. (Tadilatların badanadan sonraya kalması pek doğru bir sıralama olmasa da tadilatları yapacak olan babamın ajandasında ayna bu zaman uygun yer yakaladık :) ). Yukarıda bahsettiğim gibi evde kırmalı dökmeli herşeyi değiştirmeli işler yapmadık ama ufak tamirat ve tadilatlarla bir çok şeyi güncelledik ve eski bazı eşyaları farklı amaçlarla kullanılır hale getirdik. Örneğin ek depolama alanları yaptık, fayansları değiştirmedik ama tüm derzleri yeniledik. Tesisat sorunlarını giderdik, elektrik anahtarları, prizleri değiştirdik. Mutfak banyo aynı kaldı ama vs tüm armatürleri değiştirdik. Mutfağa ek dolap ve tezgah yaptık (eski bir masa ve kütüphaneleri kullanarak :))

Usta çağırsak asla uğraşamazdı bunlarla ama sağolsun sevgili babam canla başla çalıştı. İlk fırsatta fotoğrafları da koyacağım.

Tadilat çalışmaları bitip odaların halılarını ve süpürgeliklerini de değiştirince, 3 haftanın süren çabalar sonucu  evimiz içimize siner bir hale geldi.

Yarın evde temizlik yapılacak, badana için toplanan eşyalar nihayi yerlerine yerleşecek ve sonraaa son büyük iş olan taşınma başlayacak.

Pazar günü için planım biraz mola vermek :) Hem günlerdir evde olmayan kocamla (ne şanslıdır ki biz bu işlerle boğuşurken o şehir dışında iş peşinde koşturuyordu) başbaşa biraz vakit geçirmeyi ve son darbe öncesi biraz şımarıp kendimi hamamlarda ovdurmayı planlıyorum :)

Sonra pazartesi itibari ile evdeki kıymetli şeyleri paketlemeye başlayacağım, kalanları taşıma şirketi halleder artık.



Cuma günü büyük gün.

Cumartesi sabah yeni evimizde uyancağız...

Ama o güne kadar daha çok işimiz var çook :)


29 Nisan 2013 Pazartesi

Aman tanrım!


Bu günlerde hayatımda çok fazla şey oluyor...

Çok yakında 17 yıllık çalışma hayatımı sonlandırıyor olacağım. Bir süre çalışmamak hayalindeyim.

Bu arada 11 senedir yaşadığım evden, 33 senedir yaşadığım kıtadan taşınacağım.

11 senelik evimi bir yabancıya kiraya vereceğim.

Aman tanrım ben napıyorum!




Fakat tüm bu zor kararları düşündüğümden çok daha kolay veriyor ve uyguluyorum. Şaşırıyorum kendime ama biliyorum ki bunda canım kocamın desteğinin büyük payı var.

O bana her zaman güç ve cesaret veriyor. Her günümüzün bir öncekinden daha güzel olacağına dair inancımı her an taze tutmayı başarıyor. Elele yürüdüğümüz her günü şükrederek tamamlamamı sağlıyor.

Bu yıl dönümümüzü ayrı geçirmek zorunda kaldık sevgilim, bu sefer böyle oldu. Ama zaten sen her zaman benim olduğum yerdesin ve iyi ki oradasın.

Seni seviyorum...


4 Nisan 2013 Perşembe

Korkarım ki...



Bugün facebook'ta gördüğüm yukarıdaki gönderi ile son zamanlarda küçük ailemizin de gündeminde olan bu konu üzerinde bir kere daha düşünmeye fırsatı buldum ve burda da 1-2 satır yazmak istedim. Böylesi bir konuda sorgulama ve özeleştiri tetikleyicisinin facebook olması da işin ironik tarafı sanırım :)


Eşim, cep telefonumu değiştirip "akıllı" bir telefon aldığımdan beri benden şikayetçi :) Bunda son zamanlarda çevremizce sıkça yukarıdaki fotoğraflardaki manzarayı yaşamamız büyük etken. Teknolojinin amacını aşıp hayatlarımızı ele geçirmesine tepkili ve dolayısı ile de bazen olması gerektiğinden daha fazla önyargılı. Bilgisayar başında geçirdiğim zamana telefon başında geçirdiğim zaman kadar tepki göstermemesi bu konudaki önyargısının bence en önemli göstergesi.

Neyse gelelim sadede.

Geçenlerde geç yapılmış bir haftasonu kahvaltısının toplanmamış sofrasının karşısında yayılmış televizyonda bir gezi programı seyrediyorduk beraberce.
Programda bahsetttiği birşeyi merak etti/k, ben de hemen cep telefonumu kapıp google'ladım. Şöyle şöyleymiş diye anlattım, alan memnun satan memnundu. Ancak telefonu elime alınca bir mesaj geldiğini farkettim, ona baktım, ordan facebook instagram vs derken kendimi kaptırmışım. Kısa bir süre sonra sevgili kocamdan serzenişler başladı. Baktım ciddi bozuluyor, tadı kaçtı kaçacak. Tamam dedim  haklısın,özür dilerim ama işte kaptırmışım kendimi, hem sen zaten televizyon izliyordun yani bir sohbetin ortasında falan değildik, o kadar da abartma.

Bana demesin mi "Bütün hafta kaç saat başbaşa görüşebildiğimizi düşün, şurda yanyana keyif aldığımız bir şeyi seyretmek, aynı anda aynı şeye odaklanmak, aynı şeyden keyif aldığını bilmek bile güzel. Hem seyrederken bile insan gördüğünü konuşmak paylaşmak istiyor. Biraz önce sen telefona bakarken çok hoş bir yeri gösterdi, heyecanladım sana döndüm tam sana bununla ilgili birşeyler söyleyecektim bir baktım sen başka bir alemdesin. Yanımda oturmuşsun ama ne fayda...

Çok haklıydı. Hiçbirşey diyemedim.

Bunları söylediğim için zannetmeyin ki bir teknoloji, bir sosyal medya bağımlısıyım. Ancak gel gör ki bir noktada ben de işin ayarını kaçırmışım.

Bir zamanlar, fotoğraf aktif bir hobimken, gezilerde makara makara film tüketirken (evet o zamanlar film diye birşey vardı :)) birşey farketmiştim. Gezmek için bir yere gittiğimde zamanımın büyük kısmını fotoğrafa odaklanıp vizörün arkasında geçiriyordum. Çıplak gözle görüp keyfini çıkarabileceğim güzelliklerin tümünü ışığın, kadrajın peşinde koşarken sadece vizörün arkasından kareler halinde görebiliyor, orda da baktığım şeyin güzelliğinden ziyade çektiğim karenin güzelliğine odaklanıyordum. O zamanlarda gezdiğim bazı yerleri düşününce bir kısmını nerdeyse hiç hatırlamadığımı farkediyorum. Fotoğraflarını binlerce kez gördüğüm bu yerler benim için yine ancak karelerden ibaret kalmış.

Sanal dünyanın hayatlarımızdaki etkisi de biraz böyle işte. Sanalını yaşarken gerçeğini kaçırıyoruz. Güzelliklerinden faydalanmak, zenginleşmek yerine sahip olduklarımızı kaybediyor ve sanal dünyada var olacağız diye bu dünyadaki varlığımızı kaybediyoruz.

Oysa sonsuz bir bilgi denizi, hayal bile edemediklerimizi yapabildiğimiz bir iletişim fırsatı sunuluyor bize. Elimizde olanın ve etkilerinin farkında olup, esir olmak yerine  bu olanakları kendi gelişimimiz için kullanmamız lazım.

Kendime ödevimdir bu konu; kimseyle arama girmemesi, hayatımı işgal etmemesi için teknoloji ile ilişkimi kontrol altına almak.

Yazının sonunu Taha Cankar'ın aşağıdaki tweetleriyle bitireyim. Tam da düşündüğüm şeyleri yansıttığı için aynen alıntılıyorum.

İnsanlık ilerlemiyor, teknolojik gelişmeler sadece kar odaklı. Eskinin insanı daha bilgiliydi, bizim çağımızın insanı ise doğasına bile yabancı.

2000 yıl öncesinin insanı bize nazarn varoluşuna ve parçası olduğu doğaya dair çok daha fazla şey biliyordu, sadece imkanları kısıtlıydı.

İşlevsizleşiyoruz, işlevsizleştikçe muhtaç oluyoruz.

İronik olan ise bizim zamanla ilerleyen bir insanoğlu olduğuna inanmamız ve eski insanları ilkel zannetmemiz. İlüzyonun ağababası budur.

26 Mart 2013 Salı

Bahar sofrası


Pazar akşamı yemeğe misafirimiz vardı. Sevgili eşimin yıllardır her fırsatta sevgiyle andığı ama gel gör ki bir türlü tanışma fırsatını bulamadığım bir dostunu ağırladık. Çok keyifli bir geceydi.

Gecenin bu posta konu olan kısmı ise aynı gece için hazırladığım ve içimdeki baharı taşımaya çalıştığım masa olacak :)

Cumartesi günü kongrede olduğum için ancak akşam eve dönerken alışveriş yapma fırsatım oldu. Aklımda Kadıköy'e gidip balık pazarından alışveriş yapmak vardı ama cumartesi trafiğinde gözüm oralara kadar gitmeyi yemedi. Yolumun üzerindeki Ataşehir Migros'a uğradım.

Birkaç turda yemek için gerekenleri almıştım ancak alışverişim bitmiş olmasına rağmen ayaklarım beni kasa yerine ev eşyaları satan reyona yönlendirdi. Baharın etkisiyle sanırım, canım çiçekli böcekli bir sofra kurmak istiyordu. Şöyle pembelere bulanasım vardı ama ne yazık ki benim bu renklerde mutfak eşyam da, örtüm de, aksesuarım da yoktu :(

Yine de süslü yanıma yenik düştüm ve kap kacaklar arasında gezinmeye başladım.

Yemekte şaraba eşlik etsin diye çok güzel peynirler almıştım, aklımda güzel bir peynir tabağı yapmak vardı. Bir yandan da düğün hediyesi olarak gelen peynir kesme setimi kullanmak için yer arıyordum :) Hayalimde güzel bir tahta bulup servisi bunun üzerinde yapmaktı. İşe burdan başladım. Aslında Migros bu tür şeyler almak için tercih edilecek son yer -en azından benim için- ancak o saatte ordan başka bir yere gidecek ne vaktim ne de halim vardı. Ben de ne çıkarsa bahtıma deyip başladım bakınmaya.

Benim kesicilerin kulpları koyu renk (aşağıda) ancak bu renge uygun birşey yoktu. İnsan hiçbirşey beğenmeyince hiçbirşey almaz di mi? :) Yok olur mu? Ben illa alacağım diye kafaya koydum ya, uymazsa değiştiririm diyerek bir tanesini aldım.


Peynir Tahtası seçelim- by MRA

Yukarıdaki fotolarda göreceğiniz üzere aslında çok da fena değildi (sağ üst, koyu renk olan) ancak eve gelip sofrada deneyince çok yüksek oluduğu için kaba durdu. Aldığıma pişman söylenirken dolapta uzun zaman önce hediye gelmiş ve henüz açmadığım bir bıçak seti ile gelen kesme tahtasını hatırladım. Hemen açıp onu denedim. Renk olarak ilki kadar uyumlu görünmese de sofraya daha çok yakıştı. Sonra üzerine peynirler üzümler falan gelince rengin çok farklı olduğu da çok dikkat çekmedi zaten.

Tahtadan sonra seramiklerin olduğu kısma gelmiştim ki Laçin'in şu yazısında bahsettiği aşağıdaki puantiyeli kapları gördüm. Çok beğenmiştim ancak mevcuttaki renkleri aklımdakine uymadı :(  Ben şöyle pembeli birşeyler hayal ediyordum ama maalesef yoktu.


Biraz bakındım belki küçük bir kase, mumluk falan işime yarayacak birşey bulurum diye ama bulamadım. Çok para harcamak da istemiyordum zaten iyi oldu :)

Ama inadımdan vazgeçmedim. Şansım da yaver gidince Papia'nın aşağıdaki pembeli güzellerini peçete reyonundan bana göz kırparken gördüm.




Eh dedim bir de eve giderken çiçekçiden pembe birşeyler bulursam bir şekilde bu işi kotarırım.

Yolda, evde pembelere uyacak neyim var diye düşünürken sevgili arkadaşlarımdan birinin düğün hediyesi olarak getirdiği aşağıdaki servisler aklıma geldi. Sağolasın Çidocum.

Hediye Ciciler- by MRA
Eve dönünce hemen sağda solda aklıma gelmeyen neler var diye bakınırken işe yarayabilecek 2 ayrı mumluk buldum. Bir arkadaşımın nikah şekeri olan 2 adet küçük cam yeşil ve bir tane de üstündeki süsler dökülündükten sonra temizleyip bir gün işe yarar diye kaldırdığım düz cam mumlukları aldım ve geçtim süsleme işine :) Peçetelerden birini kesip şefaf mumluğun çevresine geçirebileceğim bir boru yaptım, kılıf gibi geçirip mumu da yakınca gayet şirin oldu. Diğerlerine ise düğün de süsleme işlerinde kullanırız diye aldığım -ama kullanmadığım- kurdela pembe çiçekleri geçici olarak patafix ile tutturarak biraz renk kattım.

Son olarak pembe karanfilleri de Ikea vazoya yerleştirince yaptıklarımdan memnun hazırlıklarıma ertesi gün devam etmek üzere ara verdim.

DIY sofra süsleri- by MRA

Yarım saatimi bile almayan bu küçük dokunuşlar sonucunda ortaya aşağıdaki sofra çıktı. Koştururken pek güzel fotoğraflar çekemedim ancak sanırm fikir vermiştir.

Bahar tadında sofra - by MRA
İyi ki çok paralar vererek o anın hevesi ile bir sürü şey almamışım. Ufak tefek dokunuşlarla birşekilde eldekileri değerlendirerek gönlümdeki bahar havasını yakalamak, bana bu işi para harcayarak yapmaktan daha fazla keyif verdi.

Bahar dolu bu sofrada çok güzel bir gece geçirdik. Geç tanıdım ama çok sevdim misafrimizi.

Sağolsun, bir de son zamanlarda çok istediğim birşeyi hiç de bilmeden, hediye getirmiş bana :) Tatammm...


Döküm tava - by MRA

Çok çok severek kullanacağıma eminim.

Ah bahar sen ne güzel birşeysinnn :)



21 Mart 2013 Perşembe

Amour


Dün akşam yemeğimizi yerken, uzun zamandır seyretmek isteyip de bir türlü fırsat yaratamadığımız, Amour isimli filmi seyrettik.

Adı sizi yanıltmasın romantik bir aşk filmi değil bu, bir dram. Hem de en zorlayıcılarından. Zaten Haneke'yi daha önce seyretmiş olanlar tahmin etmiştir diye düşünüyorum, sever çünkü Haneke seyredeni zorlamayı. Hikayeyi en can yakıcı yerinden anlatmayı.  

Bu film de iki yaşlı insanın, aralarından birinin bakım gerektiren şekilde hastalanmasıyla nasıl değiştiğini, bu süreci nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Geçtiğimiz senelerde kendi ailemde benzer bir deneyim de yaşadığım için çok etkilendim bu filmden.

İnsanın çok sevdiği birinin gözü önünde acı çekmesi, tanımadığı birine dönüşmesi ve bu durum karşısında elinden hiçbirşey gelmemesi. Bir yandan sevgi, şefkat ve sahip çıkma hisleri ile diğer yandan çaresizlik, isyan, yorgunluk ve öfke duyguları içinde savrulup durma ama herşeye rağmen ayakta ve sağlam durmaya çalışma hali. Sözlerle anlatması çok zor ancak bu filmde hepsi ve daha fazlası dokunduğu her noktayı yakacak keskinlikte ama çok da yalın bir şekilde anlatılmış. 




Filmin bu iki afişini özellikle yanyana koydum çünkü aşkın olduğu gibi beraberinde getirdiği herşeyin de bir madalyon gibi iki yüzü var. Bu filmde de aynı olayın iki kahramanı ve içlerindeki ikilemler üzerinde bol bol düşünme şansı bulmak mümkün.

Sindirmesi zor ancak güzel bir film, seyretmenizi tavsiye ederim...


20 Mart 2013 Çarşamba

Dönüş


Son postu ile postu da sermiş olan blog sahibesi ortalarda olmadığı 1017 günde neler mi yaptı?

Şöyle başlayalım:

Blog sahibesi son yazılarında yoğunlukla hissedilen şekilde daralmaya devam etti. Daraldıı, daraldııı, daraldııııı ve baktı ki daralmaya bile yeri kalmamış. Durdu, deriiiin bir nefes aldı, silkindi ve kendine gelmeye karar verdi. Ruhuna el uzattı, onu dinledi, anlamaya çalıştı, hatalarını kabul etti, düzelmeleri için çalıştı, sahip olduklarının farkına vardı, kıymetlerini anladı. Ruhuna ilaçlar buldu, sakinledi, huzurlandı. Anlamsız kavgalarına son verip kendiyle barış imzaladı.

Bu durum herkese iyi gelmiş olacak ki bir süre sonra, önce terfi etti, sonra da sevdiği adamdan evlenme teklifi aldı. 12 sene sonra artık beni şaşırtamaz dediği adam 36. doğumgününde onu çok şaşırtmayı başardı ve hiç hayal bile etmediği bir şekilde teklifini yaptı. Evetler havalarda uçuştu, heyecanlara, coşkulara gark olundu.






Blog sahibesi bu süreçte, herşeyin bir zamanı varmış ve herşey zamanında güzel olurmuş denmesindeki hikmeti iyice anladı. İçine sindire sindire, keyfini çıkara çıkara bir hazırlık süreci geçirdi.






Her firsatı anıya dönüştürdü. Eskiden olsa burun kıvıracağı herşeyi doyasıya yaşadı. Gereksiz hiçbirşeyi yapmadı, büyük paralar harcamadı ama güzel anılar olarak hatırlayacağı hiçbir fırsatı da geri çevirmedi.







Nişan, kına, bekarlığa veda partisi, nikah, düğün derken nerdeyse 40 gün 40 gecede evlendi.






Günlerce süren törenleri dolunayın aydınlattığı ılık bir Hıdrellez gecesinde, yanında en sevdikleriyle, dileklerini yükledikleri onlarca dilek fenerini ege denizinin sakin sularına bırakarak sonlandırdı. O gece hayatında gördüğü en büyük kayan yıldızı gördü, kocasının hıdrellez dileğinin ("bir yıldız kaysın biz tekrar dilek dileyelim") bu kadar hızlı ve kocaman gerçekleşmesine hayran kalarak dileklerine dilekler kattı.






Hergün sahip olduklarının kıymetini en derininde hissetti ve onlara sahip olduğu için tekrar tekrar şükretti.

Günler geçtikçe büyüdü, mutlandı, kutlandı.

Sonuçta hayattı yaşadığı, masal değildi. Gülü dikeniyle, hayatı verdikleri kadar aldıklarıyla da sevmeyi öğrenmeye başladı. İşlerle, insanlarla boğuşmaya devam etti. Çok çalıştı, çok yoruldu ama çabalarının karşılığında ikinci terfisini de aldı. Bir ekibi oldu, onlarla yeni şeyler öğrenmeye, yeni deneyimler edinmeye başladı.

Şimdi tekrar burada, macerası devam ediyor. Gelecek günlerin getireceği yeni değişimlere hazırlanıyor. Yazma hevesi var ve sürmesini diliyor.

Postu serdiği yerden kaldırıp, bloguna dönüyor...