Bugün facebook'ta gördüğüm yukarıdaki gönderi ile son zamanlarda küçük ailemizin de gündeminde olan bu konu üzerinde bir kere daha düşünmeye fırsatı buldum ve burda da 1-2 satır yazmak istedim. Böylesi bir konuda sorgulama ve özeleştiri tetikleyicisinin facebook olması da işin ironik tarafı sanırım :)
Eşim, cep telefonumu değiştirip "akıllı" bir telefon aldığımdan beri benden şikayetçi :) Bunda son zamanlarda çevremizce sıkça yukarıdaki fotoğraflardaki manzarayı yaşamamız büyük etken. Teknolojinin amacını aşıp hayatlarımızı ele geçirmesine tepkili ve dolayısı ile de bazen olması gerektiğinden daha fazla önyargılı. Bilgisayar başında geçirdiğim zamana telefon başında geçirdiğim zaman kadar tepki göstermemesi bu konudaki önyargısının bence en önemli göstergesi.
Neyse gelelim sadede.
Geçenlerde geç yapılmış bir haftasonu kahvaltısının toplanmamış sofrasının karşısında yayılmış televizyonda bir gezi programı seyrediyorduk beraberce.
Programda bahsetttiği birşeyi merak etti/k, ben de hemen cep telefonumu kapıp google'ladım. Şöyle şöyleymiş diye anlattım, alan memnun satan memnundu. Ancak telefonu elime alınca bir mesaj geldiğini farkettim, ona baktım, ordan facebook instagram vs derken kendimi kaptırmışım. Kısa bir süre sonra sevgili kocamdan serzenişler başladı. Baktım ciddi bozuluyor, tadı kaçtı kaçacak. Tamam dedim haklısın,özür dilerim ama işte kaptırmışım kendimi, hem sen zaten televizyon izliyordun yani bir sohbetin ortasında falan değildik, o kadar da abartma.
Bana demesin mi "Bütün hafta kaç saat başbaşa görüşebildiğimizi düşün, şurda yanyana keyif aldığımız bir şeyi seyretmek, aynı anda aynı şeye odaklanmak, aynı şeyden keyif aldığını bilmek bile güzel. Hem seyrederken bile insan gördüğünü konuşmak paylaşmak istiyor. Biraz önce sen telefona bakarken çok hoş bir yeri gösterdi, heyecanladım sana döndüm tam sana bununla ilgili birşeyler söyleyecektim bir baktım sen başka bir alemdesin. Yanımda oturmuşsun ama ne fayda...
Çok haklıydı. Hiçbirşey diyemedim.
Bunları söylediğim için zannetmeyin ki bir teknoloji, bir sosyal medya bağımlısıyım. Ancak gel gör ki bir noktada ben de işin ayarını kaçırmışım.
Bir zamanlar, fotoğraf aktif bir hobimken, gezilerde makara makara film tüketirken (evet o zamanlar film diye birşey vardı :)) birşey farketmiştim. Gezmek için bir yere gittiğimde zamanımın büyük kısmını fotoğrafa odaklanıp vizörün arkasında geçiriyordum. Çıplak gözle görüp keyfini çıkarabileceğim güzelliklerin tümünü ışığın, kadrajın peşinde koşarken sadece vizörün arkasından kareler halinde görebiliyor, orda da baktığım şeyin güzelliğinden ziyade çektiğim karenin güzelliğine odaklanıyordum. O zamanlarda gezdiğim bazı yerleri düşününce bir kısmını nerdeyse hiç hatırlamadığımı farkediyorum. Fotoğraflarını binlerce kez gördüğüm bu yerler benim için yine ancak karelerden ibaret kalmış.
Sanal dünyanın hayatlarımızdaki etkisi de biraz böyle işte. Sanalını yaşarken gerçeğini kaçırıyoruz. Güzelliklerinden faydalanmak, zenginleşmek yerine sahip olduklarımızı kaybediyor ve sanal dünyada var olacağız diye bu dünyadaki varlığımızı kaybediyoruz.
Oysa sonsuz bir bilgi denizi, hayal bile edemediklerimizi yapabildiğimiz bir iletişim fırsatı sunuluyor bize. Elimizde olanın ve etkilerinin farkında olup, esir olmak yerine bu olanakları kendi gelişimimiz için kullanmamız lazım.
Kendime ödevimdir bu konu; kimseyle arama girmemesi, hayatımı işgal etmemesi için teknoloji ile ilişkimi kontrol altına almak.
Yazının sonunu Taha Cankar'ın aşağıdaki tweetleriyle bitireyim. Tam da düşündüğüm şeyleri yansıttığı için aynen alıntılıyorum.
İnsanlık ilerlemiyor, teknolojik gelişmeler sadece kar odaklı. Eskinin insanı daha bilgiliydi, bizim çağımızın insanı ise doğasına bile yabancı.
2000 yıl öncesinin insanı bize nazarn varoluşuna ve parçası olduğu doğaya dair çok daha fazla şey biliyordu, sadece imkanları kısıtlıydı.
İşlevsizleşiyoruz, işlevsizleştikçe muhtaç oluyoruz.
İronik olan ise bizim zamanla ilerleyen bir insanoğlu olduğuna inanmamız ve eski insanları ilkel zannetmemiz. İlüzyonun ağababası budur.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder