13 Nisan 2014 Pazar

İlham verici bir şükretme egzersizi





Hayatın ne kadar kısa olduğunu, sizi öldüreceğini zannettiğiniz o sıkıntıların aslında o kadar da büyük olmadığını, sinirlendiğimiz çoğu şeyin aslında hiç de sinirlenmeye değer olmadığını, ne kadar çok şeye sahip olduğumuzu, sahip olmadıklarımız için şikayet etmek yerine sahip olduklarımız için şükretmemiz gerektiğini bilir ama çoğunlukla bunları sadece facebook'ta buna değinen bir yazı okuduğumuzda, bir sevdiğimizi kaybettiğimizde ya da hayatımız beklenmedik bir anda yerle bir olduğunda hatırlarız.

Aslında  tekrarladıkça alışacağımızı, alıştıkça benimseyeceğimizi bilir ama unuturuz. Aynı fiziksel egzersiz gibi düzenli şekilde tekrarlamak gerekir bazı şeyleri. Ama bizim o tekrarlara vaktimiz yoktur ya da nasıl bir egsersiz yapacağımızı bilemeyiz.






Bir süredir takip ettiğim "A Cup of Jo" isimli blogun sahibesi sevgili Jo/anna geçtiğimiz aylarda "Pillow Talk" adlı yazısında bu konuda ilham alınabilecek harika bir paylaşım yaptı.

Jo/anna, eşi ile kendilerine bir uzman tarafından önerilen şöyle bir egzersiz yaptıklarını yazmış.
Her gece uyumadan önce şu 3 şeyi birbirleri ile paylaşıyorlarmış.

- Hayatımla ilgili şükrettiğim 2 şey
- O gün beni eğlendiren/güldüren 2 şey
- "İyi ki bu adamla/kadınla evlendim" dedirten 1 sebep

Ben bu fikre bayıldım. Basit ama çok etkin. Tam bir egzersiz, hem de ayrılacak zamanın kısalığına oranla inanılmaz derin. Her gece bu güzel sohbet sonrası uykuya daldığınızı düşünsenize :)

Bu egzersizin birebir aynısını yapmak da gerekmez. Size uyacak şekilde değiştirebilirsiniz.

Örneğin;
Çift değilseniz ya da eşiniz bu konuda katılımcı olmuyorsa bunları gece uyumadan önce son iş olarak kendinize söylemeyi alışkanlık edinebilirsiniz.
Ya da bir defter alıp sadece bu işe ayırabilir, her gün ayıracağınız 1-2 dakika da bunları yazabilirsiniz.
Her gün ajandanıza kendi 3 maddeniz için cevaplarınızı içeren bir kayıt girebilirsiniz.
Bunu bir blog projesi haline getirebilirsiniz :) Blogunuz varsa günlük olarak oraya yazabilirsiniz ya da sırf bu amaca özel yeni bir blog açabilirsiniz.

Sonsuz alternatifler dünyasından seçin beğenin alın :)

Son deneyimlerimden sonra ben de hemen kendi yöntemimi belirleyip bu egzersizi yapmaya başlayacağım. Hayatlarımızda önemli bir değişim yaratacağına eminim. Hadi değişimi başlatalım ;)




12 Nisan 2014 Cumartesi

En zor 3 gün...





Geçtiğimiz hafta hayatımın en zor 3 gününü geçirdim. Deneyimin zorluğuna dayanarak daha zorları ile imtihan edilmemeyi umuyorum.

Hiç beklemediğim yerden geldi, hiç çalışmamıştım bu konuyu.

Güzel bir güne uyandığımı sanar, öğleden sonraya ayarlanmış birkaç randevuyu nasıl savar da kendi kendime keyif yaparım diye düşünürken ve hatta tam da savdığımı sanırken nasıl oldu da kendimi bir doktorun odasında biyopsi yaptırır halde buldum hiç bilmiyorum.





Yaşadığım panik ve sonrasında gelen uyuşma duygusunu anlatamam, zaten varın anlamayın.

Ondan sonraki 3 günü nasıl geçirdim bilmiyorum.

Eşim ve kuzenim dışında kimseye söyleyemedim korkumdan. Sanki söylesem gerçekliğiyle baş edemeyecekmişim gibi geldi. Ailemin ise böyle bir endişeyi yaşamasını hiç istemedim. Hala da bilmiyorlar. (Yazıyı okuyan ortak dostlar da şimdilik iletmezse sevinirim)

Cuma günü gelip korkulacak birşey olmadığı haberini alana kadar kaç kere ölüp dirildim bilmiyorum.

Gündelik rutinimi bozmamaya, bir yokmuş gibi yaşamaya gayret ettim ama inanılmaz uyuşuk, sonsuz endişeli, ha bire kafamdaki düşüncelerle savaşır haldeydim. Canım kuzenim sağolsun, gündüz destekçim olarak yanımdaydı. Biyopsiden döndüğüm akşam uğradı, dertleştik. Çarşamba gününü tamamen bana ayırdı. Sabah bir arkadaşıyla kahvaltı ve yürüyüş planına ben de damdan düşerek dahil oldum. Kendimizi bahara, denize vurduk. Baktık kesmedi öğlen vakti bir tavernada kafayı çektik. Akşamlarını ise eşim devraldı. Beraber güzel yemekler yedik, güzel filmler seyrettik. Ama zordu, beklemek çok zordu...

Hala küçük bir kontrole daha ihtiyacım olsa da umuyorum ki bu sefer yırttım...





Önümüzdeki hafta sonu annemin koynunda olmayı planlıyorum, o kadar ihtiyacım var ki ona sarılmaya.

Öyle acayip bir deneyimdi ki bu, anlatması çok güç. Siz hiç yaşamayın dilerim. Ama yaşayacak gibi hazır olun. Yani her gününüzü böyle bir ihtimal kapınızda gibi yaşayın. Yapmadığınız, ertelediğiniz her şeyi bir daha gözden geçirin. Hayatın kısalığını hatırlayın.

Aslında çevremizden kötü bir sağlık ya da ölüm haberi aldığımızda ilk yaptığımız şey kendimize dönmek oluyor belki. Hatta onlar için ağlarken belki aslında kendimize ağlıyoruz. Ama kısa bir sürede her şeyi unutup gündeliğe dönüveriyoruz. İşte bunu yapmamak lazım sanırım. Kendimize sıkça hayatın değerini hatırlatmak lazım.

Bu deneyimden sonra ben nasıl değişeceğim, değişecek miyim, yoksa bunu biraz da yaşama içgüdüsünün baskısı ile hızlıca unutup aynı tas aynı hamam devam mı edeceğim yaşamaya, bilemiyorum. Tek bildiğim bugün kendimi salı sabahı uyanan ile aynı kişi gibi hissetmiyorum.

Bakalım zaman bize neler gösterecek? Umarım hayat hepimize yaşadığımız her gün için "bu bir öncekinden de iyiydi" dedirtir.














6 Nisan 2014 Pazar

Proje 52 /12


Seçim günü;
Sabah kargalarla beraber yollardayım.
Sandık başındaydım, görevde.
Günlerce okumuşum hazırlanmışım.
Bir okulun, yıllar öncesinden hafızamı dürten bir sınıfında, önemli bir sınavın arifesinde hissediyorum kendimi.
Oysa hayatımdaki en önemli -görünen- üniversite sınavına bile bu kadar endişeli, bu kadar karmaşık duygularla girmedim ben.

Gün başladı.
Ne kadar enerjim varsa harcadım, hak ve adalet için. Kendimi adil bir dünyada yaşadığıma inandırmak zor ama en azından benim olduğum yer biraz daha adaletli, hakkaniyetli olsun diye.

Eve çok yorgun döndüm, yorgun ve uyuşmuş. Çok karışıktım ve hiçbir şey düşünemiyor hissedemiyordum.
Seçim sonuçları çoktan yayınlanmaya başlamıştı ama benim ne görecek ne de anlayacak gücüm yoktu. Hemen televizyonu kapatıp yattım.

Uyandığım gün bir öncekinden bin beter.
Bu ülke bir günde böyle olmadı tabii ama bugün daha da beter oldu.
Her şey, herkes nasıl çirkin, nasıl çirkef, nasıl pis kokuyor.
Çok yalnız hissediyorum kendimi, boyalı kuş, kara koyun misali yalnız.
Dayanasım yok.

Önümde televizyon kanalları, kucağımda tablet her an haberlerin peşinde geçiriyorum koca günü. Sanki ben seyredince düzelecek birşey, peh.

Sosyal medya'ya bakarsan herkes benzer durumda ama gerçekten öyle mi yoksa bu yarı-yalan dünyada kendimizi mi kandırıyoruz yine.

Twitter'dan terapi defterini okuyorum gün içinde bir ara,  nefes almak için... Tavsiye ediyorum, takibe alın...

Bu arada zaman nasıl akıyor anlamıyorum o günden beri, zaten saatler de değişmiş, bünye hangi birine alışsın.

Göğsümden kalkmayan, bana nefes aldırmayan öküz yetmiyor, bir de boğazıma gelip yerleşiveriyor sinsi bir mikrop, beni akut faranjite sürüklüyor. Yaw zaten yutkunamıyorum kader, boğazımda çözülmeyen bir yumru var nicedir, bir de senin mikrobunla mı uğraşıcam diye kafa tutup kendimi nefes almaya dışarılara attıkça pis mikroplar azıtıyor. Gece yarısı acil servisi ziyarete zorlayıp iki iğne yemeden rahatlamıyorlar.  Sonrası malum, ev hapsi, yatak istirahati.

Ruhum mu hasta, bedenim mi bilemiyorum. Mikroplar öyle sarmış ki her yeri hangi hangisinden anlaşılmıyor artık.

Anladınız işte karışığım ben bugünlerde. İyi değilim.

Olucam ama... İki kuruşluk mikroplara pabuç bırakacak değilim.

Bu haftanın proje postu da böyle işte...


Atatürk Portresi - İbrahim Çallı




Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak 
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. 
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak! 
O benimdir, o benim milletimindir ancak! 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! 
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl? 
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal. 
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal. 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; 
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! 
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. 
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. 

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar. 
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. 
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar, 
'Medeniyet! ' dediğin tek dişi kalmış canavar? 

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın; 
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. 
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın, 
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. 

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı! 
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. 
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı. 
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı. 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? 
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! 
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, 
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ. 

Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli: 
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! 
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli- 
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli. 

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım. 
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım; 
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım; 
O zaman yükselerek arşa değer belki başım! 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl! 
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. 
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl; 
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet, 
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

İstiklal Marşı - Mehmet Akif Ersoy






Onuncu Yıl Marşı - Faruk Nafız Çamlıbel - Behçet Kemal Çağlar / Cemal Reşit Rey



25 Mart 2014 Salı

Proje 52 / 11


Taşınma telaşı ve yorgunluğunu İzmir seyahati izleyince bir süre uğrayamadım buralara. Yoğun, yorgun ama baharın da yardımıyla kendimi ve enerjimi topladığım günler geçirdim.

Bahar keyfine İstanbul' da başlayıp İzmir' de devam ederken bu mevsimin ben de yarattığı sebepsiz heyecan ise içimde şu eşlikçilerle büyüyüp duruyor...

Size de Monet, Orhan Veli ve Johann Strauss eşliğinde mutlu haftar diliyorum.

Keyifle kalın...


A woman reading (Camille reading) - Claude Monet



Beni bu güzel havalar mahvetti, 
Böyle havada istifa ettim 
Evkaftaki memuriyetimden. 
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum; 
Eve ekmekle tuz götürmeyi 
Böyle havalarda unuttum; 
Şiir yazma hastalığım 
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Güzel Havalar - Orhan Veli Kanık








Bu da benim çocukluğumdan içinizdeki çocuğa bahar hediyesi olsun :)




10 Mart 2014 Pazartesi

Geçen günlerden kısa kısa...



Atakent'te yağmur - by MRA



1 ay olmuş neredeyse adam gibi bir şey yazmayalı.

İnsan gidenlerin ardından gündeliğini devam ettirmeyi başarsa, her şey normalmiş gibi davransa da içeride kopan teli tekrar uç uca tutturmak hiç de kolay değil. Bunu, yazmaya her davrandığımda, derinimde hissettim.

Yazmak, yüzleşmek, içine dönmek, konu istediği kadar gündelik olsun, kendinle konuşmak demek. Zor geldi...

Ama hayat bu işte..

Elden gelen tek şeyi yapıyor ve devam ediyoruz...

Bugün ki yazı geçen günlerde birikenlerden kısa kısa seçmeler olsun...



Çalışma masam - by MRA



Kardeşi gönderdik...

Bizim oğlanı yolcu ettik. 1 hafta oldu. Ben ondan fazla heyecanlanıyorum galiba :)
Onun için çok mutluyum, umuyorum her şey planladığından daha iyi gidecek.

Kardeşim ailemin İstanbul'daki evinde, benim kendimi bildiğim zamandan kendi evime geçene kadar ki 20 seneyi geçirdiğim aile evimizde oturuyordu. Onun gidişi sonrası eski evimizin ne olacağı meçhuldü. Yıllar önce evden ayrılıp kendi evimi kurmama rağmen o evin hala yerinde durması, ailemin İstanbul ziyaretlerinde o evde toplanmak, hala aynı apartmanda oturan 30 senelik komşularımızla eskisi gibi komşuluk edebilmek benim için çocukluğumu saklamak gibi bir şeymiş. Evin ne olacağı, nasıl boşaltılacağı konuşulurken içten içe anladım bunu.

Ama hayat tesadüfleri seviyor. En eski çocukluk arkadaşlarımdan biri, komşu kızı sevgili S' de aynı dönemde mevcut evlerinden daha büyük ve aynı apartmandaki annesine daha yakın bir ev arıyormuş. BU tesadüf meyvelerini verdi, evimizin yeni sakinleri onlar olacak. Bencilce mutluyum bu konuda :) Evimiz hala orada, hatta içinde yakın dostlarla dolu olacak. Ben istedim bir göz allah verdi iki göz :)

Yarından sonra birkaç gün boyunca orada olacağım, eşyalar toplanacak, paketlenecek ve ev boşaltılacak. Duygusal anlar yaşanacağı kesin...







IF, Beyoğlu, Hayal Kırıklığı

Son anda yakaladım IF'i, bir çarşambaya 2 film için bilet alıp sabah başlayıp gece bitecek bir festival günü hayal ettim. Ben mi yaşlanmışım, yoksa yeni haliyle Beyoğlu'nu mu sevmiyorum bilemedim. Ama sevdiğimiz bütün kafeler kapanmış, İstiklal her sokağını avuç içi gibi bildiğimiz yerden hiç tanımadığım acayip bir yere dönüştüğünden midir nedir, hiç hayal ettiğim gibi bir gün olmadı. Üstüne üstlük hava da öyle bir kelek attı ve öyle üşüttü ki beni sonrasında 2 hafta boyunca geçmeyen fış fış bir burun ve köh pöh bir öksürük bıraktı geriye.






Tanıdık yerlerde, tanıdık kişilerle olmanın huzuru

Bir cumartesi gecesi çok önceden planlanmış olduğu için kötü ruhsal şartlarıma rağmen iptal etmediğimiz plana uygun olarak 5 kız Beyoğlu'nda buluştuk. Yine soğuk yine aa bilmem ne kafede kapanmış, bilmem hangi restorantta kapanmış hay allah nerde yesek tatsızlığı sonrası yıllardır kapı gibi ayakta, eski dost sıcak mekan Umut Ocakbaşına attık kendimizi. Benim kafayı anca alkol dağıtırdı ama tiyatro biletimiz vardı ve oyunu anlayacak kadar da ayık olmak lazımdı. Biz de madem çok içemiyoruz çok yiyelim diyip vurduk şişin, ciğerin dibine. Karnımız tok, sırtımız pek, her bir yanımda birbirinden sağlam birer dost, gittik oyunumuza. Oyun Semaver Kumpanya'dan "Metot" du. Çok başarılıydı gerçekten, son zamanlarda seyrettiklerimin en iyisi. Tavsiye ediyorum, mutlaka görün.






Eski sesler eşliğinde yeni keşifler

Bizim "emekli" kızlar grubu ile benim ne zamandır çok istediğim (meğer onların da öyleymiş) Pera Palas'da düzenlenen ve perşembe,cuma ve cumartesi günleri İlham Gencer beyin sesi ve piyanosuyla şenlendirdiği çay saatine katıldık.

Fakat biraraya gelince doymaz bir etkinlik aşkına kapılan grubumuza bir güne bir etkinlik yetmeyeceği için :) Saat 15:00'de başlayan çay saatinden 2 saat önce otelin hemen karşısındaki Pera Müzesinde buluşup Picasso' nun Gravürleri ve Aurora Kuzey Ülkelerinden Çağdaş Cam Sanatı sergilerini ve tabii müzenin sabit sergisindeki defalarca görüp bıkmadığımız oryantalist tabloları gördük.


Picasso Gravürleri özellikle aynı gravürün farklı denemelerinin birarada sergilenmesi açısından ilginçti. Ressamın bir eseri nasıl inşaa ettiğini adım adım görmek, zamanla tarzında, sanatında nasıl değiştiğini görmek açısından hoşuma gitti.



Pera Palas çay servisindeki mamalar - by MRA


Saatler 15:30'i gösterdiğinde ise içinden Hemingway'in, Agatha Cristie'nin, Atatürk'ün ve daha nicelerinin geçtiği, İstanbul'un en eski otelindeydik. Her köşesi ile tarih kokan bu mekanın gerçekten çok etkileyici olduğunu söylemeliyim. İstanbul'da yaşıyorsanız, ya da ziyarete gelirseniz burada en azından bir kahve içmenizi ve oteli gezmenizi öneririm.



Pera Palas Kubbeli Salon -  by MRA

Pera Palas Kubbeli Salona yukardan bakış -  by MRA


Çay servisi kubbeli salondaydı ve İlham Bey piyanosunun başında hafif hafif çalmaya başlamıştı bile. Sonraki 3 saati sohbet, müzik ve zarafet dolu anlarla geçirdik. Müzik hiç bitmesin biz hiç gitmeyelim istedik.



İlham bey ve melekleri :) - by MRA



İlham bey gerçekten çok hoş bir beyefendi. İnanılmaz bir enerjisi ve yaşını tahmin etmenize engel olan çevik ve dinamik hareketleri ile sizi de coşturuyor. Pera Palas'da çaldığı 3 gün dışında bazı cumartesi akşamları Elite World Prestige Hotel'de öğrencisi İpek Dinç ile sahne alıyormuş. İpek Dinç'i geçen sene Nardis Jazz Club'da dinlemiştim, İlham Bey'i ise anlatmaya gerek yok. Sahnede çok keyifli olacağına eminim. Ben ilk fırsatta gitmeye çalışacağım, size de tavsiye ederim.








And the Oscar goes to...

Ocak ayında Oscar öncesi aday filmleri seyretmeye başlamış ancak seyrettikçe de şevkimi kaybetmiştim.(blogumda değil ama Paradoksların Kadını'na bir yorumumda yazmışım bunu). Törenden önce Philomena ve The Great Beauty'yi çok aradım seyredeyim diye ama bulamadım. 12 Years a Slave ise Oscar'ın bu sene ki yıldızı olmasına rağmen nedense hala çok da cazip gelmiyor, yine de meraktan seyredeceğim sanırım.

Bu arada törenden önce hiç ilgimi çekmediği halde En iyi erkek oyuncu, En iyi yardımcı erkek oyuncu, En iyi saç ve Makyaj ödüllerini alarak Dallas Buyers Club merak listesinde en üst sıraya oturdu. Yağmurlu bir günden istifade ederek onu da seyrettim ve aldığı tüm ödülleri sonuna kadar hakettiğini gördüm. Akıcı, kolay seyredilen, seyredeni pişman etmeyen bir film olduğunu, AIDS ile ilgili önemli şeyler söylediğini ve gerçek olay ve karakterlerden yola çıkılarak hazırlandığını söyleyebilirim.

Bir de Digitürk'ün 14 Şubat ve Oscar töreni arasındaki tarihlerde gece gündüz Oscarlı eski filmleri göstermesi pek bir bonus oldu. Aklımı oyaladım çok film seyrettim bu arada.

Son olarak kırmızı halı Oscar'ın olmazsa olmazı. Ne kadar abartıldığını tekrar anlatmayacağım. Bu sene kırmızı halı ile ilgili okuduğum en keyifli yazıyı sevgili Leylak Dalı şurada yazmış, okumanızı tavsiye ederim.



Yağmurda Küçükçekmece Gölü kıyısında - by MRA



Yürüyüşler

Eskiden zorla, kendimi ite kaka götürdüğüm yürüyüşler artık canımın çektiği, yapmadığım zaman içimde "hadi hadi" diye zıplayan çocuğu nasıl susturacağımı düşündüren bir hale geldi.

Arsızlık ya evin yakınındaki parkur da yetmez oldu, hava güzelse Küçükçekmece gölü kıyısına gitmeye başladım. Gidiş dönüş toplam 7 km gibi bir parkur var. Bir yanda göl, bir yanda güneş oldu mu tadından yenmiyor. Arada kuzeni de ayartınca pek güzel göl kenarı çayları da içiliyor :)

Geçenlerde gaza gelip -biraz da önceki günün havasına aldanıp- çay, kek vs toplayıp Kraliçe hanımı da alıp göl kenarına pikniğe gittik. Biz arabadan indik yağmur başladı. Ama biz pabuç bırakırmıyız, en yakın çardak altında pikniğimizi yaptık. Yukarıdaki manzara o günden. Hava fazla soğuduğu ve üstüm çok kalın olmadığı için o gün yeterinde keyfini çıkaramadım ama sakin bir yağmur ve ılık bir havada bu keyfi tekrarlamayı kenara not ettim :)


Kısa kısalardan uzun bir yazı oldu. İdare ediverin artık.

Keyifle kalın...



8 Mart 2014 Cumartesi

Proje 52 / 10


Bu günlerde ülkemde yaşananların bende yarattığı ruh halinin Edvard Munch, Orhan Veli ve Bülent Ortaçgil katkısıyla özetidir...

Biri anlatsın bana gerçekten nedir bu normal !


Edvard Munch - Çığlık



Handan, hamamdan geçtik, 
Gün ışığında hissemize razıydık; 
Saadetinden geçtik, 
Ümidine razıydık; 
Hiçbirini bulamadık; 
Kendimize hüzünler icadettik, 
Avunamadık 
Yoksa biz... 
Bu dünyadan değil miydik? 

Orhan Veli Kanık - Giderayak









24 Şubat 2014 Pazartesi

Zor geçen günlerdeyiz






Şubat' ın son iki cuması çok sevilen 2 kişiyi aldı benden, bizden, sevdiklerinden...

Ölümün kabulü zor da olsa, dünya dönmeye, zaman akmaya devam ediyor herşeye rağmen.

Ben de bu kayıplarla hayata devam etmeye çalışırken güçten düştüm biraz...

Bu aralar yazasım gelir mi, bilemiyorum...

Bakalım yarın ola hayrola...





10 Şubat 2014 Pazartesi

38 Şahit (One Night) ve Toplumsal Duyarsızlık






Dün sabah pazar kahvaltımızı eder ve İz TV'de başlayacak Varlık Dergisi ile ilgili bir belgeseli beklerken oyalanmak için kanallar arasında dolaşıyordum. O kanal senin bu kanal benim derken Digiturk Festival kanalında henüz başlamış bir filmin bilgi bölümünde yazan şu özete takılıp kaldım. "Bir kadının hunharca katledilmesine tanık olan ama müdahale etmeyen 38 komşusunun vicdan muhasebesi..."

Konu güneşli bir pazar sabahı için çok ağır görünse de merakıma yenik düştüm. Beklediğim programı etiketledim ve o başlayana kadar bu filmi seyretmeye başladım.  Eşim ilk anda çok ilgi göstermese de bir baktık ki beklediğimiz program başlayınca bu filmi bırakıp ona geçmek istemiyoruz.

Filmin yavaş, sinsi sinsi ilerleyip insanın içine işleyen bir kurgusu ve anlatımı var.

İnsanın -en gelişmiş gördüğümüz batı toplumunda bile- nasıl korkak, bencil ve duyarsız olabildiği çok yalın ve çıplak ama bir o kadar çarpıcı şekilde anlatılmış. Karakterlerin her birinin ayrı ayrı vicdanlarıyla yüzleşmeleri çok etkileyici.

Filmin iki ana karakterinin olayın içinde ve dışında olan insanlar şeklinde kurgulanması başarılı olmuş. Bu şekilde içerden ve dışardan böyle bir dehşetin algılanmasındaki, yaşanmasındaki farkı, dışardaki karakterin adım adım olayın içine çekilişi, finaldeki idrak ve olayla yüzleşmesi gerçekten çok başarıyla işlenmiş. Filmden çok etkilendik, bittiğinde bir süre konuşamadık bile









Günün ilerleyen saatlerinde mahallemiz için katıldığımız protesto boyunca da hep bu film vardı aklımda ve tam da bu sebeple yürüyüş boyunca en çok attığım slogan "balkonda durma aşağıya in" oldu sanırım. Hem yürüdüm, hem düşündüm. Devamlı bir vicdan muhasebesi yaptım gün boyunca.

Gerçekten çok duyarsız bir toplum olduk demeyeceğim çünkü bence hiçbir zaman bundan daha duyarlı olmadık.

Bir şey bizzat bizim başımıza gelmedikçe, o şeyden bizzat bizim canımız yanmadıkça seyirciyiz hep. Olduğumuz yerden alkışlıyor ya da yuhalıyor ama balkonlarımızdaki yerimizden, özel ve korunaklı locamızdan kıpırdamıyoruz. Yanlış anlaşılmasın bu arada ben yaptım siz yapmadınız değil söylediğim. En önce kendime kızıyorum, yapmadıklarım için, korktuklarım için, uğruna rahatımı tercih ettiklerim için ve en başta kendimi hedef alıyorum söylediklerimde. Sonuçta kendimizden öte gerçekten değiştirebileceğimiz ne var ki? Ve kendimizi değiştirebilsek en zorunu ve üstümüze düşenin en önemli kısmını yapmış olmaz mıyız zaten?

Sözün özü, rahatını kaçırmak isteyenleri bu filmi izlemeye davet ediyorum, sonra da uzun uzun düşünmeye...




9 Şubat 2014 Pazar

DİREN ATAKENT !!!! Küçükçekmece Belediyesine YUHHHHH!!!!









Geçen Haziran'dan beri Atakent'te oturuyoruz. Eskiden Halkalı Toplu Konutları olarak geçen bölgede eskiden sadece TOKİ evleri varken artık Küçükçekmece gölü ile TEM arasında kalan bölge bina bina bina.

2000'lerin başında bol yeşil alanları, parklı bahçeli planlanan toplu konut projesi yıllar içinde yeşil alan ve park olarak planlanan alanlarını tek tek market, alışveriş merkezi ve daha önce planlanmamış yeni etaplara bıraktı bile.

Şu anda oturduğumuz noktadan başlayan çapı 1 kmlik bir daire çizseniz içine 1 büyük AVM (Arenapark), 2 orta boy AVM ve en az 3-4 tane de içinde kafe ve yiyecek yerleri de olan büyük market alanı girecektir. Bu 1 km'nin hemen bitimindeki koca Halkalı çarşı caddesini katmıyorum bile bu hesaba. Buna rağmen sadece 1 tane o da çok büyük olmayan yürüyüş parkuru ve 1,5 park denebilecek alan düşecektir.

Buna bile razıyız!! Yani ne zavallı haldeyiz siz düşünün...

Fakat  Küçükçekmece Belediyesi bu durumu bile yetli görmemiş, hala rant hala bina peşinde olduklarını daha da net gösterecek bir karar daha imza atmış. Yürüyüş alanı, park falan da neymiş napıcakmışız buraları, yürüyüş yapınca para harcamıyomuşuz, tüketmiyomuşuz. Öyleyse vurun kazmayı hemen, o 1 km'lik dairede her şey ticaret merkezi her yer beton olana kadar olana kadar yola devam demiş.

Cuma evden çıkmadığım için birgün gecikme ile dün market dönüşü gördüm apartmanımızın kapısına asılmış bu bildiriyi.








Fırsat buldukça yürüyüşe gittiğim güzelim yürüyüş parkurumuz ve çevresindeki park alanı için düğmeye basılmış bile. Bu arada şunu da özellikle iletmek isterim ki bu alanlar aslında o kadar küçük ki, yurtdışında bu alanlara park bile denmez. Yurtdışındaki her mahallede bundan çok daha büyük bir park vardır. Biz zaten üç gıdım toprakla 4-5 ağacı bulduk diye sevinen zavallılarken bize hizmet etmekle görevli belediyelerimiz bu kadarcık doğal alanı bile elimizden almayı hak biliyorlar.







Çok sinirlendim, çok üzüldüm. Ve ilanı geç gördüğüm için de dövündüm, toplantıyı kaçırmıştım. Sonra bildirinin hemen üzerindeki #DİRENATAKENT başlıklı duyuruda farklı bir tarih olduğunu farkettim.

Herhalde cuma yapılan toplantıdan protesto kararı çıkmıştı. Atakent-İkitelli Dayanışması harekete geçmiş, Atakent 3. Etap Yönetimi ile beraber 9 Şubat Pazar günü 14:00'de 2. Etap Tören alanı namı diğer Atakent Meydan Parkından başlayıp yok edilmek istenen park alanına kadar devam edecek bir protesto yürüyüşü ve sonrasında da basın duyurusu yapılmasını planlamışlardı. Hemen Kuzen Gamsız Böcük' e haber verdim "gidiyoruz" diye.

Biz bugün mahallemizi korumaya çalışacağız dostlar, okuyanlardan yakında olanlar varsa desteğe bekleriz.


DİREN ATAKENT BİZ BURADAYIZ !!!


İstanbul'un mahvı üzerine yazılmış -maalesef- binlerce yazıdan en son okuduklarımdan birini güzel bir özet niteliği taşıdığı için ekliyorum. Seçimlerden önce tüm bu mahva imza atanların kimler olduğunu bir kere daha hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyorum...












8 Şubat 2014 Cumartesi

En sonunda Kıbrıs - 1






Eşim üniversite eğitiminin son 3 yılını Kıbrıs'taki Doğu Akdeniz Üniversitesinde tamamlamış. Tanıştığımızdan beri dinlediğim onlarca Kıbrıs hikayesi sebebiyle her fırsatta "hadi bu sefer tatile Kıbrıs'a gidelim" teklifimi bir türlü kabul ettiremedim. Kıbrıs'ta görmey değer birşey yok diyip durdu senelerce. Fakat evrene nasıl gçlü mesajlar yolladıysam artık kader ağlarını örmüş de bizim haberimiz yokmuş.

Eşim bir akşam eve geldiğinde gülerek "hani hep Kıbrıs'a gitmek istiyordun ya o gün bugünmüş ay sonunda Kıbrıs'a gidiyoruz" demez mi? :) Hem sevindim, hem şaşırdım hem de meraklara gark oldum.

Akşam yemeğinde işin hikayesi çıktı ortaya. Eşimin çok sevdiği ve aynı zamanda dostu da olan bir müşterisi tesadüfen eşimin üniversiteden bir arkadaşı ile tanışmış. Laf lafı açarken eşimin ortak tanıdıkları olduğu ortaya çıkınca da ben sizi görüştüreceğim demiş. O gün müşterisini ziyarete giden eşimi hemen telefonda yıllardır görüşmediği arkadaşı ile görüştürmüş. İşte o arkadaş ay sonunda üniversitenin yıllar sonra bir mezunlar yemeği düzenlediğini iletmiş ve eşimi de davet etmiş. Seneler sonra arkadaşlarını ve hocalarını görme fikri eşimi çok heyecanlandırdığı ve benim de Kıbrıs'ı görmek istediğimi bildiği için bu seyahat hemen aklına yatmış.

Hemen üniversite ile iletişime geçip organizasyonun detayları hakkında bilgi aldık. Sonrasında da uçak bileti ve konaklama rezervasyonlarımızı hallederek 29 Kasım gidiş 3 Aralık dönüş olacak şekilde seyahatimizi planladık.

29 Kasım sabahı ilk uçak ile Kıbrıs Ercan Havaalanı'na uçtuk. Üniversite sağ olsun bizi alandan özel bir araçla karşıladı ve bizi Lefkoşa'dan Gazi Magusa' ya getirdi. Otele gitmeden önce daha önce sözleştiğimiz şekilde okula uğradık.

Eşim okulun en eski mezunlardan. Hocalarının ya da asistanlarının büyük kısmı şimdi rektör, dekan ve bölüm başkanları olmuşlar. O zaman da renkli ve sevilen bir karakter olan sevdiceğimi büyük bir özlemle karşıladılar. Hep beraber okulu gezdik, her kapının ayrı ayrı çayını kahvesini içtik, sağ olsunlar çok güzel ağırladılar bizi. En son öğlen yemeğimizi de hep beraber okulda yeyip oradan ayrıldık. Bize yine bir araç tahsis ettiler, bir de bize eşlik etsin diye çalışanlardan birini yanımıza kattılar. Şöförümüz ve eşlikçimiz ya da ev sahiplerimiz diyelim :) okuldan çıkınca otele gitmeden önce bizi Karpaz yolu üzerindeki boğaza götürüp deniz kenarında bir kahve içirmek için ısrar ettiler. Hava o kadar ılık, deniz o kadar güzel görünüyordu ki "hayır" demedik :)



İskele Karpaz - by MRA



Kahvemizi içip, temiz havayla da iyice çarpılınca sabah erken kalktığımızı hatırlardık ve yorgunluğumuzu farkettik. Deniz kıyısı boyunca yaptığımız kısa yolculuk sonrası otelimize vardık.

Oteli merkeze yakın olduğu için tercih etmiştik. Ancak odamıza yerleşince sadece konumunun değil, manzarasının da muhteşem olduğunu gördük. Odamız da gayet rahat ve konforluydu.




Arkın Palm Beach Otel odamızın manzarası - by MRA



Arkın Pal Beach Otel oda - by MRA



Üstümüzü başımızı çıkarıp bir duş aldığımızda güneş de batmaya yüz tutmuştu. Batan günün renkleri ve İstanbul'dan sonra yaz sayılabilecek sıcaklıktaki hava bize "minibardaki beyaz şarabı kap balkona gel" diye çağırınca itiraz edemedik.




Odamızdan gün batımı - by MRA




Odamızdan gün batımı - by MRA



Güneş batıp şarabımız bitince bu sefer de yataktan gelen "yemekten önce kestirin biraz" çağrısına uyduk.

Hahaaa yazı gittikçe "Vahşetin Çağrısı" moduna girdi farkındayım ama vallaha da durumumuz aynen böyleydi. Ortam öyle keyifliydi ve ona öyle kapılmıştık ki keyif bizi ne nereye sürüklüyorsa gittik ne dediyse yaptık :)

Yorgunluğumuzu atmak için biraz kestirdikden sonra indiğimiz yemekte de durum farklı olmadı. Biz gittiğimizde herkes yemek  salonunun kapalı kısmında oturuyordu. Biz ise denize nazır ve servise açık görünen açık kısmı görür görmez havanın serin olmasına aldırmadan orada oturacağımızı biliyorduk. Dış bölümdeki en güzel ve rüzgar almayacak masaya yerleşip garsonlardan ısıtıcıları ayarmalarını rica ettik. Hava bizce limonata kıvamındaydı, zavallı Akdeniz insanı ise kış geldiğini zannediyordu :) Açık büfe ve harika yemeklerden oluşan yemeğimizi dalgaların sesi eşliğinde yeyip üstüne de kahveleri içtikten sonra gecenin geç bir saatinde odamıza döndük.

Miss gibi bir uyku sonrası 24 derece ve pırıl pırıl güneşli bir güne uyandık. Sallana sallana duşumuzu alıp, hazırlanıp kahvaltıya indik. Halk hala havanın yaz havası olduğuna çok ikan olmuş değil gibiydi. Kapalı salonda oturanlar olması gerektiğinden fazla sayıdaydı, açık kısımdakiler ise ya Türkiye'den ya da daha kuzeyden gelen 1-2 turistten ibaretti. Yine manzaraya nazır bir masa seçip kendimizi açık büfe kahvaltımızın kollarına bıraktık. Kahvaltı esnasında aynı otelde kalan eşimin okuldan 1-2 arkadaşı da bize katıldı. Beraber yedik içtik muhabbet ettik. Onlar yeni gelmişti ve öğleden sonra okulu görme planı yapmışlar, öğlene doğru gittiler. Biz ise neden mayomuzu getirmedik pişmanlığıyla denize girmesek de kenarında yürürüz, hiç olmadı ayaklarımızı suya sokarız niyetiyle plaja koştuk. Deniz de, kıyı da muhteşemdi. Uzun uzun yürüdük, biraz da ıslandık.



Arkın Palm Beach kumsalı - by MRA



Yürüyüş sonrası akşam yapılacak mezunlar gecesine hazırlanmak için 15:30 gibi oda da olmayı hedefleyerek Gazi Magusa kale içini gezmeye karar verdik. Otele yaklaşık 1,5-2 km olan bölgeye normalde yürüyerek giderdik ama enerjmizi yollarda harcamayalım, geceye de yorgun gitmeyelim diye düşünerek bir taksi ile katetttik. Kale içinde görülecek en önemli yapı St Nikoloas Katedrali, şimdiki hali ile Lala Mustafa Paşa Camii.



ST. Nikolas Katedrali - Lala Mustafa Paşa Camii - by MRA



Katedralin bahçesinde yüzlerce yıllık bir de Cümbez ağacı bulunuyor. Bir çeşit incir olan bu ağacın meyveleri gövdesinden çıkıyor. Tadına bakmadım ama merak ettim doğrusu.

Bu ağaç ve katedrali gören meydanda oturup güzel kahve ya da çay içmenizi ve ortamın keyfini çıkarmanızı öneririm.



Cümbez ağacı - by MRA



Burası dışında çeşitli antik kalıntılar, kale surları, Othello Kulesi, Namık Kemal'in sürgün kaldığı zindan, şirin meydanlar ve sokaklar da kale içindeki görülmesi gereken yerler arasında.



Gazi Magusa Kale içi - by MRA



Biz zamanımız kısıtlı olduğu Namık Kemal zindanına girmedik  ve tadilatta olduğu için Othello kulesine çıkamadık ama bunun dışındaki yerleri gezdik. Havanın da güzelliği katılınca çok keyifli bir gezi oldu. Kale içinin en eski ve ünlü pastanesi olan Petek Pastanesinde öğlen yemeği niyetine birşeyler atıştırıp otele döndük. Bu arada Petek pastanesinin üst katı konum olarak güzel, belki bir çay kahve içilebilir ama yemek için tavsiye etmiyorum. Servisi de oldukça kötüydü.


Otele döndükten sonra hazırlanıp bizi otelimizden alan araç ile geceye gittik.Eşimin okul arkadaşları ve hocaları ile tanışmak çok keyifliydi. Bizi  çok güzel ağırladılar ve "gelinimiz" deyip beni de evlarları gibi bağırlarına bastılar :) Çok eğlendiğimiz, eşim için de nostaljik ve duygusal bir gece oldu.

Odamıza döndüğümüzde yorgun ama orda olduğumuz için de çok mutluyduk...


Devamı en kısa zamanda...



7 Şubat 2014 Cuma

Sinema öğleden sonraları devam ediyor






Dün kuzen ve teyzemle yaptığımız IKEA, Koçtaş, İstanbul Forum turu sırasında fazlasıyla üşüyüp üstüne bir de sabaha kadar PMS sıkıntısı ve sancıları ile boğuşunca bugüne pek iyi başlamadığımı söylemeliyim. Benden önce kalkan sevgili eşimin hazırladığı kahvaltıyı bile zorla ettim. Allahtan aldığım ağrı kesicilerin ve içtiğim sıcak şeylerin etkisi ile fazla sürünmedim ama canım da hiçbirşey yapmak istemedi.

Öğlene doğru teyzemle kuzenim kahveye uğradı. Onlar gittikten sonra biraz internette dolandım ve uzandığım yerden Kıbrıs yazısı için fotoğrafları hazırladım. Öğlen yemeğini yedikten sonra artan miskinliğim ile canım sadece kanepeye uzanıp film seyretmek istedi.






Ben de Oscar adayı filmleri seyretmeye devam ettim. Listemdekilerden en çok merak ettiğim bol ödüllü bir film olan HER idi, ben de önceliği ona verdim. İyi ki de vermişim, gerçekten beğendim filmi. Alttan alta döşeli bir kara mizahın üzerinde ilerleyen bir dram.

İnsanı sanal-gerçek, aşk-ilişki, normal-anormal gibi zıt kavramları hallaç pamuğu gibi attıran, yalnızlık, insanlık ve kadın-erkek ilişkileri üzeine dram mı kara mizah mı karar veremeyeceğiniz haller yaratmış/yakalamış bir film. Üzerinde düşünülecek bolca malzeme sunuyor. Kulağa çok klişe gelen bir konusu olmasına rağmen seyrettiğim benzerleri arasından bir güzel sıyrılmayı başarmış bence.

En iyi filmi dalında Oscar'ı alacağını sanmıyorum -ödülü vereceklerin Amerikan sineması açısından bu filmi yeterinde göz doldurucu bulacağını sanmadığımdan- ama en iyi orijinal senaryo dalında Oscar almasını beklerim doğrusu.

Zaman ayırın ve seyredin derim...










5 Şubat 2014 Çarşamba

Bir sinema gününün ardından





Geçen hafta hasta yatarken blog yazamadım ama yattığım yerden bol bol blog okudum. Severek takip ettiğim Paradoksların Kadını Oscar ödül töreni yaklaşırken Oscar adayı filmleri seyretmeye başlamış ve hepsini tek tek yazmış. Büyük bir zevk ve tabii harekete geçen bir merakla okudum yorumlarını. Sayesinde sinema aşkım depreşti ve haftasonu bulduğum ilk fırsatta ben de Oscar adayı filmlere bir göz atayım dedim.

Paradoksların Kadını'nı okuyunca Blue Jasmine ve Meryl Streep faktöründen dolayı August: Osage County (Aile Sırları) benim listemde ilk 2 sırayı almıştı bile.

Blue Jasmine' i uzun zamandır seyretmek istiyordum zaten. Roma'ya gittiğimizde bir akşam yemek için yer bakarken bir sinemanın önünden geçtik. Gişede nasıl bir kuyruk vardı anlatamam. Merak ettik tabii ve baktık ki bunca insan Blue Jasmine'i seyretmek için kar, kış, soğuk demeden sokakta uzuun bir kuyrukta beklemeyi göze almış. Etkilendik doğrusu :) İşte o zamandan beri aklımda bu film ama araya giren öncelikler sebebiyle kısmet bu haftayaymış diyelim.







August: Osage County (Aile Sırları)  filmini ise ne yalan söyleyeyim ki duymamıştım. Paradoksların Kadını'nın yazısından sonra baktım ve tabii ki Meryl ne oynasa seyrederim hesabından aldım listeye :)

Dün temizlik bitip ev nihayet bana kalınca kanepeme uzanıp ikisini üst üste seyrediverdim.


Blue Jasmine'i beklediğimden daha iyi buldum. Cate de çok iyi oynamış bence. Meryl teyzemin yeri ayrı ama bu rolle bence Cate'le kafa kafaya kapışacaklar gibi. Bu arada ikinciye bir Woody Allen filmi beğenerek kendimi bir kere daha şaşırtmış bulunuyorum, sanırım artık "Woody Allen sevmem" diyemeyeceğim.







August: Osage County 'e gelince Meryl Streep her zaman ki gibi süper rol çıkarmış. Paradoks Kadının da bahsettiği 3 kızın konuşması sahnesi içerik olarak çok çarpıcıydı. Aile nerde başlar, ben nerde biterim, sorumluluk nedir minvalinde saatlerce düşündürür insanı. Ancak yine de filmdeki aile ilişkilerinin aşırı karmaşık bir hal alması yani kimin eli kimin cebinde kısmının fazla dallanıp budaklanması filmi fazla Amerikan, hatta Amerikan da değil de Türk filmi havasına sokmuş gibi geldi. Yine de bu sevmediğim tarafına rağmen o karışıklığı finalde iyi toparlamışlar. Seyretmenin zaman kaybı olmayacağı ama "yaa bi daha olsa da seyretsem" demeyeceğim bir filmdi.







Sırada Her, Philomena ve Amerikan Hustle var. Sonra da bulabilrsem Yabacı Dilde En İyi Film adayları olan aşağıdaki filmleri seyredeceğim. Seyrettikça yazarım artık :)


“The Broken Circle Breakdown” Belçika

“The Great Beauty” İtalya

“The Hunt” Danimarka

“The Missing Picture” Kamboçya

“Omar” Filistin




4 Şubat 2014 Salı

4 Şubat Kararları






Hastalığı neredeyse tamamen atlattık ya da geçen haftadan sonra biz böyle düşünmek istiyoruz.

Eşim geceleri halen kan ter içinde uyanıyor, ben köh de pöh öksürüyorum ama olsun. Bugün evde yapılan temizlik sonrası kalan son mikropların da evimizden ırak yerlere gitmiş olmasını umarak iyiyiz diyoruz ve hayata devam ediyoruz.

Geçtiğimiz bu süreçte blogumu ve proje gönderilerini çokça ihmal ettim ve bu süreçte farkettim ki projenin gidişatını biraz değiştirmek istemekteyim.

İster inanın ister inanmayın, her bir proje gönderisini hazırlamak çok ciddi bir zaman alıyor. Bu durum hem bilgisayar karşısında geçirmek istediğim sürenin uzamasına hem de yapmak istediğim başka şeylere vakit ayıramama sebep oluyor. Mesela bloga yazmak istediğim başka konular varken buna ayırmak istediğim zamanı projeye ayırmak durumunda kalıyorum. İkisini beraber yazayım deyince de neredeyse yarım günü bilgisayar karşısına çakılı geçirmem gerekiyor. Bu sebeple her proje yöneticisi gibi olaya el atmaya karar verdim. Yeni kararlar aldım ve proje hedefini revize ettim.

Bundan böyle proje için günde değil, haftada bir adet gönderi hazırlayacağım. Bu sebeple projenin adını da "Proje 52" olarak revize ediyorum...

Sevgiyle kalın...


1 Şubat 2014 Cumartesi

What the f*ck was that??? veya Aman tanrım bu ne ola ki???



Mutlu gençler :)



Son haftalarda gündemimizi oluşturan kardeşin nikahı nihayet geçtiğimiz cumartesi günü çok keyifli bir şekilde gerçekleşti. Beklediğimizden çok daha kalabalıktı, sağolsun tüm sevenler kar kış dememiş gelmişti. Kaç kişiyi öptüğümü hatırlamıyorum, kendi nikahımdan bile fazla olabilir :)

Nikahın akşamı ise dünürler kendi aralarında sakin bir yemeğe giderken biz de gençler tayfası olarak (bizi de hala genç saymalarından duyulan mutlulukla :)) müzikli bir mekanda yedik, içtik ve kurtlarımızı döktük.



Kaynana & Görümce - by MRA


Tüm aktiviteler Anadolu yakasında olduğu ve biz Avrupa yakasının İstanbul çıkışında yaşadığımız için cuma ve cumartesi akşamlarını Bostancı'daki evde annemlerle kalacak şekilde planlamıştık. İyi ki de öyle yapmışız zira cumartesi akşamı kutlama yoğun alkol alımı ile sonlanınca sabah anne şefkatine uyanmak paha biçilemez oldu. Kalktığımızda babam keyifsizdi, başım ağırıyor çok halsizim diye yatıyordu. Sanki biz çok farklıymışız gibi biraz da dalga geçerek çok kaçırmışsın içkiyi didaktik bir söylemiyle hemen Alka Seltzerini hazırladık. Onunla beraber bir tane de ben aldım ziya benim de boynumun üstünde taşıdığım baş değil de küp kıvamındaydı.

Biraz gözümüz açılınca kahvaltıya oturduk, bir önceki günün kritiğini yaparak uzun bir kahvaltı yaptık. Kalktığımızda babam hala çok iyi hissetmediğini uzanacağını söyledi. Bizse eve dönüş için hazırlanmaya başladık.

Bu arada nikahtan hemen önce bazı işler için annem ve teyzemin 5 Şubat'tan önce Bulgaristan'a gitmesi gerektiği haberini almış ve nikahı takip eden pazartesi ya da salı günü gitmelerini planlamıştık. Plana göre teyzem de bizim burada Gamsız Böcük' te kaldığı için annem de bizim eve gelecek ve bu taraftan otobüse bineceklerdi. Bu plana uygun olarak annemin hazırlıklarını da tamamlayıp öğlen saatlerinde eve dönüş yoluna çıktık.







Hava nikah günü (cumartesi) çok güzelken pazar birden bozmuş ve oldukça soğumuştu. Bu ani soğuma ile ciddi bir sis de vardı. Yine de yol rahattı, arabamızın içi sıcaktı. Gel gör ki saadet arabanın sağ tarafında aniden başlayan ve hızla artan bir "patapata" sesi ile bölünüverdi. Bir indik ki sağ ön lastik inmiş. Hemen bagajdan elektrikli kompresörü çıkarıp (bu arada bu minicik alet çok faydalı birşey hepinize arabada bulundurmanızı tavsiye ederim) lastiği şişirdik. Fakat lastik nasıl patlamışsa tekrar indi. Baktık böyle olmayacak lastiği değiştirmeye karar verdik. TEM'de durmak benim en korktuğum şeylerden biri, emniyet şeridi ihlali ve ağır vasıtalar yüzünden emniyetle durabileceğiniz yer yok gibi. Allahtan bizim durduğumuz yer oldukça geniş ve tam bir kavşağın dibindeydi. Yine de elimizden gelen en hızlı şekilde eşimle beraber lastikleri değiştirip tekrar yola çıktık. Hava o kadar soğumuştu ki lastik değiştirirken resmen donmuşuz. Eve gelene kadar kaloriferi sonuna kadar açıp ısınmaya çalıştık. Eve geldiğimizde hemen sıcak birşeyler yeyip üstüne de bitki çayı içince biraz kendimize geldik.

Annemin hazırlıkları, bizim getirdiklerimizi yerleştirmemiz falan derken pazar günü bitmişti bile. Bu arada babamla konuştuğumuzda şikayetlerinin devam ettiğini ama belirtilerin sebebinin tahminimizin askine alkol değil de grip olduğunu öğrendiğimizde sırada bizim de olabileceğimizi pek de düşünmemiştik.



Grip halleri - by MRA


Fakat yatmaya yakın eşim boğazım kaşınıyor diye şikayet etmeye başlamaz mı!! İşte o an "ınınınınınıınnnnn" sesleri kulaklarımızda yankılandı. O anda yapılabilecek tek şey olarak bir grbal ilaç ve biraz da bitkisel takviye sonrası yattık.

Gece sabaha karşı eşim ter içinde uyandığında benim de boğazım pek tatsız bir hal almıştı bile. Onun üstünü başını değiştirdik, ikimiz de hazırladığım zencefil ve bal karışımını yedik ve ertesi sabah daha iyi olmayı umarak ama içten içe de öyle olmayacağını bilerek uyumaya çalıştık.

Rahatsız bir uyku sonrası uyandığımda annemi bizden önce kalkmış ve hafif gıcıklanan boğazı için bitki çayını içer halde buldum. Benim boğaz ise gıdıklanmayı çoktan aşmış cayır cayır yanma aşamasına geçmişti bile.

İşte bizim halen devam etmekte olan asrın gribi hikayemiz böyle başladı.

Ortada böylesi bir salgın varken en az 300 kişiyi öpüp grip olmama riskini tamamen ortadan kaldırdıktan sonra üstüne yediğimiz soğukla meşhur salgına 4 vaka olarak katılmış bulunduk.

Yalnız ne gripmiş kardeşim, biz böyle birşey görmedik. Hadi ben özellikle de burun ameliyatım öncesinde sık sık faranjit falan olurdum ama eşim ve annem öyle kolay kolay hasta olmaz. Eşimin mesela en son ne zaman hasta olduğunu hatırlamıyorum bile. Ama bu meret nasıl bişeyse adam 3 gün yataktan sadece tuvalete gitmek için kalkabildi.



Grip Halleri - by MRA


Annem seyahatini 2 gün erteledi, biz ise 5 gündür evde her birimiz bir yatakta inleyip ahlayarak yatıp duruyoruz. Bu süreçte içmediğimiz yemediğimiz bitkisel destek kalmadı. Aklınıza gelecek her türlü narenciye, zencefil, bal, ıhlamur, adaçayı, onun sapı, bunun kökü tüketildi. Ama ıııhh geçmiyor da geçmiyor. Bu kadar yavaş iyileşen grip görmedim ben hayatımda. Bir de numaracı ki kerata sormayın.  Her gün yeni bir yerin ağrıyarak uyanıyorsun. Bir gün burun tıkalı, diğer gün eklemler başlıyor zonklamaya, bir diğerinde iyiyim diye uyanıyorsun ama öğleni geçince bir titreme, üşüme ve baş ağrısı. Hergün ayrı bir maceraydı yani. Bugünün numarası kulak ağrısı mesela :)

Yine de şükür, geçecek hastalıklar olsun insanın başına gelen.

Biz bu sabah 6. günde neyse ki biraz daha iyi gibiyiz.

Ben de bir ses edeyim dedim. Toparlandıkça proje gönderilerine başlayacağım ve tabii nikah hazırlıkları ile ilgili bir gönderi de yazmayı planlıyorum en kısa zamanda.  Şimdilik gücüm bundan ötesine geçemiyor, affola...



22 Ocak 2014 Çarşamba

Proje 365 / 9




Nude - Amedeo Modigliani


ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia'yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim

ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia'nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia'nın
ölsem eksiksiz ölürdüm

Pia - Attila İlhan







21 Ocak 2014 Salı

Olacağı buydu...






Görmüş olduğunuz eser Arsız Böcük'e ait olup, el emeği göz nuru ile büyük uğraşlar vererek yapılmıştır...

Eser, fazla kullanım yani bir nevi aşırı doz'dan iptal olan sağ el bilek ve 2 parmağı konu etmekte olup, modern gerçekçilik akımının bir örneği kabul edilebilir. Ressamın zevzekliği ise tamamen yaratılış defosudur :))

Neyse efem, zevzekliği kesip durumu anlatayım;

Biliyorsunuz kardeşim evleniyor. Bilmeyen kalmadı di mi? Bak sorucam ha ona göre :)))

Şaka bir yana biz de bu ara gündem tek maalesef, bu sebeple tekrarla sizleri sıkıyorsam affola. 

Efendim, hal böyle olup, biz de bu olayın mutluluğuna ve heyecanına kendimizi kaptırıp nişan çikolatasından pastasına kadar hepsini ellerimizle yapıp üstüne nikah şekerlerini de 1 günde bitirmek için yüklenince benim zavallı elimi bayağı bir zorlamışız. O da yetmeyip kuzenin doğumgünü pastasını yapmışız (ama çok güzel oldu yaaa). Sonra aynı gece, bu hafta yoğun olacağım diye proje gönderilerimi önceden çalışayım diye o yorgun ellerle 3 saati de bilgisayar başında geçirmişmiyiz. Geçirmişizzz. İşte bu süper final sonucu olanlar olmuş vee sağ elcağımızı perte çıkarmışız...

Pazartesi hafif sızı ile başlayan ağrılar dün gece yapılan yoğun buz tedavisi ile biraz hafiflese de ebirşeyi tutmak, yazı yazmak, mouse kullanmak, kapı kolunu tutmak gibi çok temel bazı hareketleri yaparken beynimde şimşeklerin çakması maalesef devam ediyor. Eh ben de rahat durmuyorum, onu da yapiim bunu da diye herşeye elimi atıyorum. En sonunda eli sarıp hareket edemez hale getirdik ki benden kurtulup dinlenebilsin. Yoksa bu gün gelen temizlikçi kadının da isabetle tespit ettiği gibi "benim duracağım yok" :)

Halbuki ellerimizle yaptığımız bu güzellikleri yayınlamak için dört gözle bekliyordum. Heyecanı kaçmasından diye nikah bittikten sonra yayınlayayım diye düşünmüştüm. Kaderde yaptığımız cicilerin kendinden önce onları yapan aceleci elleri yayınlamak varmış, napalım! 

Yine de kardeşime feda olsun diyorum ve azmedip tek elimle yazdığım bu gönderiyi bitirirken birkaç gün izninizi rica ediyorum. Biraz yoğun bakım sonrası iyileşmek dileğiyle şimdilik hoşçakalın...



Proje 365 / 8


Eski ve güzel günleri anarken söz Zonaro, Beyatlı ve Baktagir'in olsun bu sabah da...

Keyifle kalın...


Göksu Sefası - Fausto Zonaro


Rüya gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle
Her anını, her rengini, her şiirini hazdan.
Hala doludur bahçeler en tatlı sesinle!
Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan

Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinden;
Mehtap... iri güller... ve senin en güzel aksin...
Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde!

Geçmiş Yaz - Yahya Kemal Beyatlı