24 Mayıs 2013 Cuma
Keep Calm and Move House
Son yazımdan bugüne sürekli bir topla, temizle, tamir et döngüsündeyim.
Taşınacağımız ev 10 yıldır hiç bir bakım görmemişti. Ancak biz de bu evde uzun kalmayacağımız için kökten bir şeyler yapmak ve boşuna para harcamak istemedik. Sadece içinde yaşanacak hale gelsin temizlensin, derlensin, toparlansın şeklinde aksiyonlar planladık. Fakat bu bile yetti bize :). Derler ya, düzeltmek yeniden yapmaktan zordur diye. Aynen öyle. Hele ki eldeki yapı yaşlanmış olunca, elini bir şeye atıyorsun o düzelirken başka şey bozuluyor :(
Özetlersek;
İlk 1 haftayı evi boşaltmakla, atılacakları atmak, verilecekleri vermekle geçirdik. Böyle tek satırda yazınca çok basit görünen bu iş beni en çok yoran iş oldu desem yeridir. Bir şeyleri atmak, almaktan daha zor bu ülkede. Hiçbir değeri olmayan çöp niteliğindeki mobilya vs.. gibi şeyleri atmak için de bir de üstüne para vermemiz gerekti :(
İkinci hafta badana yapıldı. Duvarlardan kapılara, kalorifer borularından balkon demirlerine her şey boyandı. Ustalarda yoruldu ben de :) Ama bir badananın bile evi önemli ölçüde değiştirdiğini görmek devam etmek için motivasyonumuzu arttırdı.
Üçüncü hafta ise tadilat haftasıydı. (Tadilatların badanadan sonraya kalması pek doğru bir sıralama olmasa da tadilatları yapacak olan babamın ajandasında ayna bu zaman uygun yer yakaladık :) ). Yukarıda bahsettiğim gibi evde kırmalı dökmeli herşeyi değiştirmeli işler yapmadık ama ufak tamirat ve tadilatlarla bir çok şeyi güncelledik ve eski bazı eşyaları farklı amaçlarla kullanılır hale getirdik. Örneğin ek depolama alanları yaptık, fayansları değiştirmedik ama tüm derzleri yeniledik. Tesisat sorunlarını giderdik, elektrik anahtarları, prizleri değiştirdik. Mutfak banyo aynı kaldı ama vs tüm armatürleri değiştirdik. Mutfağa ek dolap ve tezgah yaptık (eski bir masa ve kütüphaneleri kullanarak :))
Usta çağırsak asla uğraşamazdı bunlarla ama sağolsun sevgili babam canla başla çalıştı. İlk fırsatta fotoğrafları da koyacağım.
Tadilat çalışmaları bitip odaların halılarını ve süpürgeliklerini de değiştirince, 3 haftanın süren çabalar sonucu evimiz içimize siner bir hale geldi.
Yarın evde temizlik yapılacak, badana için toplanan eşyalar nihayi yerlerine yerleşecek ve sonraaa son büyük iş olan taşınma başlayacak.
Pazar günü için planım biraz mola vermek :) Hem günlerdir evde olmayan kocamla (ne şanslıdır ki biz bu işlerle boğuşurken o şehir dışında iş peşinde koşturuyordu) başbaşa biraz vakit geçirmeyi ve son darbe öncesi biraz şımarıp kendimi hamamlarda ovdurmayı planlıyorum :)
Sonra pazartesi itibari ile evdeki kıymetli şeyleri paketlemeye başlayacağım, kalanları taşıma şirketi halleder artık.
Cuma günü büyük gün.
Cumartesi sabah yeni evimizde uyancağız...
Ama o güne kadar daha çok işimiz var çook :)
29 Nisan 2013 Pazartesi
Aman tanrım!
Bu günlerde hayatımda çok fazla şey oluyor...
Çok yakında 17 yıllık çalışma hayatımı sonlandırıyor olacağım. Bir süre çalışmamak hayalindeyim.
Bu arada 11 senedir yaşadığım evden, 33 senedir yaşadığım kıtadan taşınacağım.
11 senelik evimi bir yabancıya kiraya vereceğim.
Aman tanrım ben napıyorum!
Fakat tüm bu zor kararları düşündüğümden çok daha kolay veriyor ve uyguluyorum. Şaşırıyorum kendime ama biliyorum ki bunda canım kocamın desteğinin büyük payı var.
O bana her zaman güç ve cesaret veriyor. Her günümüzün bir öncekinden daha güzel olacağına dair inancımı her an taze tutmayı başarıyor. Elele yürüdüğümüz her günü şükrederek tamamlamamı sağlıyor.
Bu yıl dönümümüzü ayrı geçirmek zorunda kaldık sevgilim, bu sefer böyle oldu. Ama zaten sen her zaman benim olduğum yerdesin ve iyi ki oradasın.
Seni seviyorum...
4 Nisan 2013 Perşembe
Korkarım ki...
Bugün facebook'ta gördüğüm yukarıdaki gönderi ile son zamanlarda küçük ailemizin de gündeminde olan bu konu üzerinde bir kere daha düşünmeye fırsatı buldum ve burda da 1-2 satır yazmak istedim. Böylesi bir konuda sorgulama ve özeleştiri tetikleyicisinin facebook olması da işin ironik tarafı sanırım :)
Eşim, cep telefonumu değiştirip "akıllı" bir telefon aldığımdan beri benden şikayetçi :) Bunda son zamanlarda çevremizce sıkça yukarıdaki fotoğraflardaki manzarayı yaşamamız büyük etken. Teknolojinin amacını aşıp hayatlarımızı ele geçirmesine tepkili ve dolayısı ile de bazen olması gerektiğinden daha fazla önyargılı. Bilgisayar başında geçirdiğim zamana telefon başında geçirdiğim zaman kadar tepki göstermemesi bu konudaki önyargısının bence en önemli göstergesi.
Neyse gelelim sadede.
Geçenlerde geç yapılmış bir haftasonu kahvaltısının toplanmamış sofrasının karşısında yayılmış televizyonda bir gezi programı seyrediyorduk beraberce.
Programda bahsetttiği birşeyi merak etti/k, ben de hemen cep telefonumu kapıp google'ladım. Şöyle şöyleymiş diye anlattım, alan memnun satan memnundu. Ancak telefonu elime alınca bir mesaj geldiğini farkettim, ona baktım, ordan facebook instagram vs derken kendimi kaptırmışım. Kısa bir süre sonra sevgili kocamdan serzenişler başladı. Baktım ciddi bozuluyor, tadı kaçtı kaçacak. Tamam dedim haklısın,özür dilerim ama işte kaptırmışım kendimi, hem sen zaten televizyon izliyordun yani bir sohbetin ortasında falan değildik, o kadar da abartma.
Bana demesin mi "Bütün hafta kaç saat başbaşa görüşebildiğimizi düşün, şurda yanyana keyif aldığımız bir şeyi seyretmek, aynı anda aynı şeye odaklanmak, aynı şeyden keyif aldığını bilmek bile güzel. Hem seyrederken bile insan gördüğünü konuşmak paylaşmak istiyor. Biraz önce sen telefona bakarken çok hoş bir yeri gösterdi, heyecanladım sana döndüm tam sana bununla ilgili birşeyler söyleyecektim bir baktım sen başka bir alemdesin. Yanımda oturmuşsun ama ne fayda...
Çok haklıydı. Hiçbirşey diyemedim.
Bunları söylediğim için zannetmeyin ki bir teknoloji, bir sosyal medya bağımlısıyım. Ancak gel gör ki bir noktada ben de işin ayarını kaçırmışım.
Bir zamanlar, fotoğraf aktif bir hobimken, gezilerde makara makara film tüketirken (evet o zamanlar film diye birşey vardı :)) birşey farketmiştim. Gezmek için bir yere gittiğimde zamanımın büyük kısmını fotoğrafa odaklanıp vizörün arkasında geçiriyordum. Çıplak gözle görüp keyfini çıkarabileceğim güzelliklerin tümünü ışığın, kadrajın peşinde koşarken sadece vizörün arkasından kareler halinde görebiliyor, orda da baktığım şeyin güzelliğinden ziyade çektiğim karenin güzelliğine odaklanıyordum. O zamanlarda gezdiğim bazı yerleri düşününce bir kısmını nerdeyse hiç hatırlamadığımı farkediyorum. Fotoğraflarını binlerce kez gördüğüm bu yerler benim için yine ancak karelerden ibaret kalmış.
Sanal dünyanın hayatlarımızdaki etkisi de biraz böyle işte. Sanalını yaşarken gerçeğini kaçırıyoruz. Güzelliklerinden faydalanmak, zenginleşmek yerine sahip olduklarımızı kaybediyor ve sanal dünyada var olacağız diye bu dünyadaki varlığımızı kaybediyoruz.
Oysa sonsuz bir bilgi denizi, hayal bile edemediklerimizi yapabildiğimiz bir iletişim fırsatı sunuluyor bize. Elimizde olanın ve etkilerinin farkında olup, esir olmak yerine bu olanakları kendi gelişimimiz için kullanmamız lazım.
Kendime ödevimdir bu konu; kimseyle arama girmemesi, hayatımı işgal etmemesi için teknoloji ile ilişkimi kontrol altına almak.
Yazının sonunu Taha Cankar'ın aşağıdaki tweetleriyle bitireyim. Tam da düşündüğüm şeyleri yansıttığı için aynen alıntılıyorum.
İnsanlık ilerlemiyor, teknolojik gelişmeler sadece kar odaklı. Eskinin insanı daha bilgiliydi, bizim çağımızın insanı ise doğasına bile yabancı.
2000 yıl öncesinin insanı bize nazarn varoluşuna ve parçası olduğu doğaya dair çok daha fazla şey biliyordu, sadece imkanları kısıtlıydı.
İşlevsizleşiyoruz, işlevsizleştikçe muhtaç oluyoruz.
İronik olan ise bizim zamanla ilerleyen bir insanoğlu olduğuna inanmamız ve eski insanları ilkel zannetmemiz. İlüzyonun ağababası budur.
26 Mart 2013 Salı
Bahar sofrası
Pazar akşamı yemeğe misafirimiz vardı. Sevgili eşimin yıllardır her fırsatta sevgiyle andığı ama gel gör ki bir türlü tanışma fırsatını bulamadığım bir dostunu ağırladık. Çok keyifli bir geceydi.
Gecenin bu posta konu olan kısmı ise aynı gece için hazırladığım ve içimdeki baharı taşımaya çalıştığım masa olacak :)
Cumartesi günü kongrede olduğum için ancak akşam eve dönerken alışveriş yapma fırsatım oldu. Aklımda Kadıköy'e gidip balık pazarından alışveriş yapmak vardı ama cumartesi trafiğinde gözüm oralara kadar gitmeyi yemedi. Yolumun üzerindeki Ataşehir Migros'a uğradım.
Birkaç turda yemek için gerekenleri almıştım ancak alışverişim bitmiş olmasına rağmen ayaklarım beni kasa yerine ev eşyaları satan reyona yönlendirdi. Baharın etkisiyle sanırım, canım çiçekli böcekli bir sofra kurmak istiyordu. Şöyle pembelere bulanasım vardı ama ne yazık ki benim bu renklerde mutfak eşyam da, örtüm de, aksesuarım da yoktu :(
Yine de süslü yanıma yenik düştüm ve kap kacaklar arasında gezinmeye başladım.
Yemekte şaraba eşlik etsin diye çok güzel peynirler almıştım, aklımda güzel bir peynir tabağı yapmak vardı. Bir yandan da düğün hediyesi olarak gelen peynir kesme setimi kullanmak için yer arıyordum :) Hayalimde güzel bir tahta bulup servisi bunun üzerinde yapmaktı. İşe burdan başladım. Aslında Migros bu tür şeyler almak için tercih edilecek son yer -en azından benim için- ancak o saatte ordan başka bir yere gidecek ne vaktim ne de halim vardı. Ben de ne çıkarsa bahtıma deyip başladım bakınmaya.
Benim kesicilerin kulpları koyu renk (aşağıda) ancak bu renge uygun birşey yoktu. İnsan hiçbirşey beğenmeyince hiçbirşey almaz di mi? :) Yok olur mu? Ben illa alacağım diye kafaya koydum ya, uymazsa değiştiririm diyerek bir tanesini aldım.
![]() |
| Peynir Tahtası seçelim- by MRA |
Tahtadan sonra seramiklerin olduğu kısma gelmiştim ki Laçin'in şu yazısında bahsettiği aşağıdaki puantiyeli kapları gördüm. Çok beğenmiştim ancak mevcuttaki renkleri aklımdakine uymadı :( Ben şöyle pembeli birşeyler hayal ediyordum ama maalesef yoktu.
Biraz bakındım belki küçük bir kase, mumluk falan işime yarayacak birşey bulurum diye ama bulamadım. Çok para harcamak da istemiyordum zaten iyi oldu :)
Ama inadımdan vazgeçmedim. Şansım da yaver gidince Papia'nın aşağıdaki pembeli güzellerini peçete reyonundan bana göz kırparken gördüm.
Eh dedim bir de eve giderken çiçekçiden pembe birşeyler bulursam bir şekilde bu işi kotarırım.
Yolda, evde pembelere uyacak neyim var diye düşünürken sevgili arkadaşlarımdan birinin düğün hediyesi olarak getirdiği aşağıdaki servisler aklıma geldi. Sağolasın Çidocum.
![]() |
| Hediye Ciciler- by MRA |
Son olarak pembe karanfilleri de Ikea vazoya yerleştirince yaptıklarımdan memnun hazırlıklarıma ertesi gün devam etmek üzere ara verdim.
![]() |
| DIY sofra süsleri- by MRA |
Yarım saatimi bile almayan bu küçük dokunuşlar sonucunda ortaya aşağıdaki sofra çıktı. Koştururken pek güzel fotoğraflar çekemedim ancak sanırm fikir vermiştir.
![]() |
| Bahar tadında sofra - by MRA |
Bahar dolu bu sofrada çok güzel bir gece geçirdik. Geç tanıdım ama çok sevdim misafrimizi.
Sağolsun, bir de son zamanlarda çok istediğim birşeyi hiç de bilmeden, hediye getirmiş bana :) Tatammm...
![]() |
| Döküm tava - by MRA |
Çok çok severek kullanacağıma eminim.
Ah bahar sen ne güzel birşeysinnn :)
21 Mart 2013 Perşembe
Amour
Dün akşam yemeğimizi yerken, uzun zamandır seyretmek isteyip de bir türlü fırsat yaratamadığımız, Amour isimli filmi seyrettik.
Adı sizi yanıltmasın romantik bir aşk filmi değil bu, bir dram. Hem de en zorlayıcılarından. Zaten Haneke'yi daha önce seyretmiş olanlar tahmin etmiştir diye düşünüyorum, sever çünkü Haneke seyredeni zorlamayı. Hikayeyi en can yakıcı yerinden anlatmayı.
Bu film de iki yaşlı insanın, aralarından birinin bakım gerektiren şekilde hastalanmasıyla nasıl değiştiğini, bu süreci nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Geçtiğimiz senelerde kendi ailemde benzer bir deneyim de yaşadığım için çok etkilendim bu filmden.
İnsanın çok sevdiği birinin gözü önünde acı çekmesi, tanımadığı birine dönüşmesi ve bu durum karşısında elinden hiçbirşey gelmemesi. Bir yandan sevgi, şefkat ve sahip çıkma hisleri ile diğer yandan çaresizlik, isyan, yorgunluk ve öfke duyguları içinde savrulup durma ama herşeye rağmen ayakta ve sağlam durmaya çalışma hali. Sözlerle anlatması çok zor ancak bu filmde hepsi ve daha fazlası dokunduğu her noktayı yakacak keskinlikte ama çok da yalın bir şekilde anlatılmış.
Filmin bu iki afişini özellikle yanyana koydum çünkü aşkın olduğu gibi beraberinde getirdiği herşeyin de bir madalyon gibi iki yüzü var. Bu filmde de aynı olayın iki kahramanı ve içlerindeki ikilemler üzerinde bol bol düşünme şansı bulmak mümkün.
Sindirmesi zor ancak güzel bir film, seyretmenizi tavsiye ederim...
20 Mart 2013 Çarşamba
Dönüş
Son postu ile postu da sermiş olan blog sahibesi ortalarda olmadığı 1017 günde neler mi yaptı?
Şöyle başlayalım:
Blog sahibesi son yazılarında yoğunlukla hissedilen şekilde daralmaya devam etti. Daraldıı, daraldııı, daraldııııı ve baktı ki daralmaya bile yeri kalmamış. Durdu, deriiiin bir nefes aldı, silkindi ve kendine gelmeye karar verdi. Ruhuna el uzattı, onu dinledi, anlamaya çalıştı, hatalarını kabul etti, düzelmeleri için çalıştı, sahip olduklarının farkına vardı, kıymetlerini anladı. Ruhuna ilaçlar buldu, sakinledi, huzurlandı. Anlamsız kavgalarına son verip kendiyle barış imzaladı.
Bu durum herkese iyi gelmiş olacak ki bir süre sonra, önce terfi etti, sonra da sevdiği adamdan evlenme teklifi aldı. 12 sene sonra artık beni şaşırtamaz dediği adam 36. doğumgününde onu çok şaşırtmayı başardı ve hiç hayal bile etmediği bir şekilde teklifini yaptı. Evetler havalarda uçuştu, heyecanlara, coşkulara gark olundu.
Blog sahibesi bu süreçte, herşeyin bir zamanı varmış ve herşey zamanında güzel olurmuş denmesindeki hikmeti iyice anladı. İçine sindire sindire, keyfini çıkara çıkara bir hazırlık süreci geçirdi.
Her firsatı anıya dönüştürdü. Eskiden olsa burun kıvıracağı herşeyi doyasıya yaşadı. Gereksiz hiçbirşeyi yapmadı, büyük paralar harcamadı ama güzel anılar olarak hatırlayacağı hiçbir fırsatı da geri çevirmedi.
Nişan, kına, bekarlığa veda partisi, nikah, düğün derken nerdeyse 40 gün 40 gecede evlendi.
Günlerce süren törenleri dolunayın aydınlattığı ılık bir Hıdrellez gecesinde, yanında en sevdikleriyle, dileklerini yükledikleri onlarca dilek fenerini ege denizinin sakin sularına bırakarak sonlandırdı. O gece hayatında gördüğü en büyük kayan yıldızı gördü, kocasının hıdrellez dileğinin ("bir yıldız kaysın biz tekrar dilek dileyelim") bu kadar hızlı ve kocaman gerçekleşmesine hayran kalarak dileklerine dilekler kattı.
Hergün sahip olduklarının kıymetini en derininde hissetti ve onlara sahip olduğu için tekrar tekrar şükretti.
Günler geçtikçe büyüdü, mutlandı, kutlandı.
Sonuçta hayattı yaşadığı, masal değildi. Gülü dikeniyle, hayatı verdikleri kadar aldıklarıyla da sevmeyi öğrenmeye başladı. İşlerle, insanlarla boğuşmaya devam etti. Çok çalıştı, çok yoruldu ama çabalarının karşılığında ikinci terfisini de aldı. Bir ekibi oldu, onlarla yeni şeyler öğrenmeye, yeni deneyimler edinmeye başladı.
Şimdi tekrar burada, macerası devam ediyor. Gelecek günlerin getireceği yeni değişimlere hazırlanıyor. Yazma hevesi var ve sürmesini diliyor.
Postu serdiği yerden kaldırıp, bloguna dönüyor...
24 Ocak 2010 Pazar
Rahatlamak için
sıkıldım-sıkıldın-sıkıldı-sıkıldık-sıkıldınız-sıkıldılar

Allahım bu nasıl bir sıkıntıdır.
İşteyken hayalini kurduğum herşeye sahibim bu haftasonu. Vakit, dışarı çıkılmayacak kadar kötü bir hava, battaniyem, bilgisayarım, filmlerim, kitaplarım. Peki ben napıyorum hiççç.
Resmen vakit öldürdüm ya. Yedim yedim yattım. Resimdeki hatundan tek farkım yediklerim yüzünden onun iki katı olmam. Kalanı aynı. Kanepem ve ben.
Yapıştım resmen kanepeye. Dün akşam Şirinlik Muskası geldi. Onunla oturduk biraz sonra sohbet eşliğinde yemekler yaptım (balkabağı çorbam pek güzel oldu, kalan kabaklardan da tatlı yaptım). Eh biraz iyiyim derken o gitti ben yine bittim. Bütün gece uyuyamadım, kitap okuyayım dedim 20 sayfa kitap okunacak zamanda 2 sayfa kitap okudum. Film seyredeyim dedim ondan bile sıkıldım. TV'nin başında kucağımda laptop internette gezinip pinekledim durdum. Sabaha karşı uyumuşum bu seferde öğlen uyandım. Günü yarısı bitmişti bile. Kendime kızdım ve günün kalanını da ben b.k ettim. Yattım durdum. Hadi kendime faydası dokunan birşey yapmadım ama Çarşambaya yetiştirmem gereken bir rapor vardı ona da dokunmadım. Bu akşam başlamazsam kesinlikle zamanında bitmeyecek. Of ya of. Acaba aklımda hep bu işi yapmam gerektiğini bildiğim için mi başka birşey yapasım da gelmedi. Yani çalışmıyorsam başka şeyde yapmamalıyım gibi.
Ya kendimi anlamıyorum ben artık. Ben bile sıkıldım kendimden. Ne yapmak lazım ki :(
Oklu kirpi, şehrin ışıkları, benim daralmalarım...

Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor
Nerde nasıl yaşarım gel de bana sor
Evlerin ışıkları bir bir yanarken
Bendeki karanlığı gelde bana sor...
Penceremden gördüğüm binada ardı ardına sönen ışıkları görünce dilime dolandı bu şarkı. Çocukluk aşkım Erol Evgin'in kadife sesinden yankılanıyor kulaklarımda. "Nerden aklıma geldi kimbilir. gezdim dün gece şehri şöyle bir..."
Televizyonda bir adam oklu kirpileri anlatıyor. Neden bilmiyorum seyrediyorum. Bir kanyonda geziyor, sanırım ben de burdan uzakta olmak istiyorum. Olduğum yerden hatta mümkünse kendimden uzakta. Kaçabileceğim en uzak yer neresidir? Herkesten herşeyden uzakta, sakin, dingin bir yer arıyorum. Temiz bir sayfa açıp yeniden başlayacağım, kendimden kurtulacağım bir yer var mı?
Yat kızım, bu gece iyi değilsin. Ne zaman iyisin o da belirsiz ya. Yat sen yine de...
23 Ocak 2010 Cumartesi
Kar, Ka, K

Budur !
Evimde, kanepemde, battaniyemin altındayım, yani en sevdiğim yerlerden birinde. Sıcacık çayım yanımda, güzel bir kitap, arada da televizyon. Şimdi Project Runway başladı mesela :)
Bir yandan televizyon seyrediyor bir yandan da Migros'dan gelecek siparişlerimi bekliyorum. Bu akşamı Kuzenciğimin doğumgününü kutlamak için onların evinde geçirmeyi planladığımız için dolap tamtakır. Nasılsa evde yemek yemeyeceğim diye düşünmüştüm. yanılmışım :) Şimdi evde boş bir dolapla başbaşayım. Çabuk gelseler bari pek acıktım. Şöyle güzel ve sıcacık birşeyler yapmak istiyorum. Kara yakışacak birşeyler. aklımda balkabağı çorbası var ne zamandır, malzemelerim eksiksiz gelirse yapması bugüne kısmet olacak. Yazarım sonucunu.
Kar çok güzel yağıyor. Gözüm bir tv'de bir camda.
Rahat batan parmağını kaldırsın...
Ya nerde şu "canım sen çok yoruluyosun, boşver çalışma, bırak işi, gez toz keyfine bak, ben çalışır sana bakarım" diyen adamlar? Kim buldu bu güçlü ve bağımsız kadın fikrini, kime rahat battı? Çok yoruldum ya, çok sıkıldım...
Keyfim kaçık, şevkim kaçık, canım hiçbirşey yapmak istemiyor. Bari kar yağsa da hiçbirşey yapmamaya bahanem olsa...
Hufff.....
13 Ocak 2010 Çarşamba
İbibikler ve ben
Annemler burada (yani İstanbul'da), iş yerinde yurtdışından misafirimiz var, bin tane proje, bir o kadar da toplantı var. Burada devamlı işten yakınan biri olarak yer almak istemiyorum ama insanın hayatında bu kadar iş olunca yazacak da başka şeyi olmuyor.

Haftasonu inşallah hem dinlenicem, hem de evde ne zamandır yapılması gereken 1-2 tadilat işini halledicem. Daha keyifli yazacak kıvama gelir gelmez burdayım, ibibikler öter ötmez ordayım gibi oldu bu ama ibibikleri beklemicem söz...
10 Ocak 2010 Pazar
Banyodaki sabunluk setini ilk taşındığımda Esse'den almıştım. Fakat zamanla sırrında çatlamalar oldu ve en sonunda bu hafta sıvı sabunluğun pompası da bozuldu. Kısaca değişme zamanı geldi. İlki beyazdı bu sefer renkli birşey bakayım dedim ama yine de gözüm hep beyazlara gidiyor.
En çok şunu beğendim mesela

ama Türkiye'de yok, Amazon'da rastladım kendilerine :(
Mudo'da şunları buldum ama setin sıvı sabunluğu stokta yok :(

Son olarak gittigidiyor'dan da şunu buldum. Sanırım bu da aslında Mudo daha önce gördüğümü hatırlıyorum hayal meyal.

Kararsızım. Bu konuda daha biraz bakınıcam anlaşılan ama içimden bir ses dönüp yine beyaz alacaksın diyor ya hadi hayırlısı...
Nihayet mutfak perdemi değiştirdim. Mutfağa renkli kilimi aldığımdam beri aklımdaydı ama bir türlü istediğim gibi birşey bualamadımç Fazla da masraf etmek istemiyordum. Basit birşey olsun ama mutfağa renk getirsin istiyordum. Nihayet Koçtaş da hazır ve çok ucuza bu perdeyi buldum. 1-2' de ufak dokuşla mutfağıma biraz daha renk geldi.


Siz ne dersiniz? Nasıl olmuş?
7 Ocak 2010 Perşembe
Ne olursa olsun 1-2 satır yazacağım buraya diye ev ödevi verdim ya kendime işte bu post ödevimdir :)
İşten geleli 1 saat oluyor, karnımı doyurmak için hızlıca bir salata yapıp yedim- Evde yemek yok da üstünüze afiyet. Halen yapmam gereken onca işe rağmen bu durumu aklımda uzak tutmaya çalışıyorum. İnadım inat daha fazla çalışmayacağım bu akşam. Hemen yatasım vardı ama önce bir bloguma bakayım dedim. Safça bir umutla belki birileri okumuş da bir iki satır birşey yazmıştır demiştim :) Ama yazmamış kimse. Olsun napalım. Ben de kendime yazıyorum zaten :P
Neyse , tam çıkacaktım ki aklıma düşen bir şeyi google'layayım dedim ve "Zinfandel" neymiş böylece öğrendim. Şimdi bunu da nerden buldun demeyin. Bilen biliyordur ama şarap içmeyi o kadar sevmeme rağmen ben bu üzüm türünü daha önce duymamıştım. Geçtiğimiz günlerde bir yemekte Terra'nın bu şarabını içtim ve çok beğendim. Ama sonra markette fiyatına bakınca ıgh dedim, alamadım. Pahalı biraz, yani bana göre en azından.
Bugün de arkadaşlarla yine şarabın muhabbeti geçti, ne güzel şaraptı diye, ama kimse bilemedi "zinfandel" şarabın adı mı üzümün adı mı diye :) Ben de google'a sordum söyledi sağolsun. Hayyam.com demiş ki "Zinfandel, Kaliforniya’da en fazla yetiştirilen siyah üzüm çeşididir. Batı Avustralya’da yer yer rastlansa da Kaliforniya dışında pek dikili değildir.".
İşte sanırım bu yüzden bilmiyormuşum/z. Türkiye de yetişmeye başlamış mı acep bunu bulamadım. Ama Terra bu üzümden şarap satmaya başladığına göre belki talebe göre bu gerçekleşebilir. Acaba toprak ve iklim mi uygun değil? İnşallah uygundur. Eğer uygunsa da biz ekmiyorsak, şimdi ben burdan istek yapsam. Bağcılar bu üzümden ekse, şarapçılar şarap yapsa, fiyatlar biraz normale yaklaşsa, biz de doya doya içsek. Süper olur süper. İlgilisine duyurulur..
6 Ocak 2010 Çarşamba
Yılbaşı tatili sayesinde dışarda bir dünya olduğunu yeniden keşfettiğimden beri -yani 3 gündür :)- işyerinde çok mutsuzum. 6 aydır içinde bulunduğum tempoya nasıl kapılmışsam artık, resmen sosyalleşmeyi, eğlenmeyi, dinlenmeyi unutmuşum. Şimdi de ucundan da olsa tekrar tadına varıp, sonra da ağzıma bir parmak bal çalınmış şekilde her sabah işe gelmek çok zor geliyor. Aynı tempoya dönesim yok ancak işler de öyle demiyor. Bu akşam bile 18:00'den sonra başlayan bir toplantım var mesela, ühüü...
Dün iş yerinden sevgili arkadaşım Zilli Zarife de -bu adı kendisi seçti, çok yakıştığı için bundan sonra burda böyle anılacak- aynı havada olunca kendimizi öğlen tatilinde Ikea'ya attık. Ne zamandır aşağıdaki duvara asılan şaraplıklardan almak istiyordum ki büfemde yer tutan şarap stoklarımı buraya taşıyarak, biraz yer açayım. Fakat gel gör ki arandığı zaman bulunmaz hesabı şaraplıklar da stoklarda bitmişti.
Ben de yola şaraplıktan çıkıp da hüsrana uğrayınca, yine aynı temadan devam edip, bir süredir istediğim büyük ve uzun kırmızı şarap kadelerinden alayım bari dedim. Entelce adıyla "Kırmızı Bordeaux kadehi" oluyormuş kendileri :) Makinada yıkanması zor da olsa, şarap içmenin keyfini kesinlikle arttırdığını keşfettiğimden beri istiyordum ama bir türlü istediğim incelikte ve fiyatta bulamamıştım. Ikea'dakiler de aslında hayalimdekiler değil ama Paşabahçe'de falan baktıklarıma göre o kadar ucuzdu ki şimdilik bunlarla başlayayım sonra daha iyilerini alırım deyip sadece kendi kullanımımız için iki tane kapıverdim.
Akşam eve geldiğimde kendime güzel bir salata yapmış, salondaki orta sehpamın üzerine soframı kurmuş ve yere attığım minder üzerinde yemeğime başlayacaktım ki, yeni kadehlerimi deneme sürüşüne çıkarmak için harika bir fırsat olduğunu farkettim. Hemen mutfağa yönelip hızla yıkadığım kadehlerden birine yılbaşı öncesi indirimlerde iyi fiyata bulduğum DLC Shiraz' dan dolduruverdim.
Bu arada araya parazit olacak ama sevgili hükümetimize de bize yılbaşında ikram ettikleri birbirinden çeşitli zamlar için burdan sevgi ve saygılarımı sunuyorum, yılbaşından önce 18-19 TL olan şaraplar dün baktığımda 27-28 TL olmuştu. Nihat Sırdar'ın dediği gibi üstüne bir "orgazam" sigarası yakmışlardır kesin.
Neyse nerde kalmıştık. Şarabın kokusu bile sefa duygumu arttırmış olacak ki yine İkea'dan aldığım kokulu mumları bilimum mumluğa doldurup yaktım. 1-2 dakika içinde evim elma, tarçın, böğürtlen kokularına bulanıverdi.
Laptop'a da bir romantik komedi koyup kendimi minderin üzerine atıverdim. İşten erken çıkmışım, şarabım ve harika bir yemeğim varken, ambiansımda mumlarla tamamlanınca keyfime diyecek kalmamıştı. Fakat yemeğimi bitirmeme yakın üzerime bir ağırlık çöktü, bir ağırlık çöktü öyle böyle değil. Yemeği nasıl bitirdim kendimi minderden kanepeye nasıl kaldırdım hatırlamıyorum. Oracıkta sızıvermişim, saatler daha 20:30 civarıyken.

Gözlerimi açtığımda saat 23:00'dü. Uykumu açmadan herşeyi olduğu yerinde bırakıp -sadece yanık kalan mumları söndürdüm, yanarız falan neme lazım- yatağa yollandım. Nasıl uzuun ve tatlı bir uykuymuş, sabah saatim çaldığında halen yataktan kalkmak için en ufak bir isteğim yoktu. Annem olsa "hayırdır kızım çeçe sineği sokmuş gibi bu ne uyku böyle" derdi kesin. Canım annem ya, ne çok özledim bak onu da. Anneciim, gelsen, ben başımı dizine koysam, uyusam, uyusam, uyusaamzzzzzzzzzz...
4 Ocak 2010 Pazartesi

Ben bugün, yeni görevime başladıktan tam 6 ay sonra, ilk defa, iş yerinde koşturmadan bir gün geçiriyorum. Yılın ilk gününün böyle olması belki diğerleri de buna benzer umudunu dolduruyor içime :)
Yapılacak işim yok mu? Çook.
Peki yapasım var mı? Yook :)
Ay bir de keyfim yeride ki sormayın gitsin. Hiçbir nedeni de yok halbuki. Hatta uykusuzum ve bir dokunan olsa ne işim var benim burda diye mızlanmaya başlayabilirim. Ama yine de iyi hissediyorum işte.
Bir yandan sakin sakin çalışırken bir yandan da akşam için planlar yapıyorum. Yılbaşı tatili boyunca hep sinemaya gidesim vardı. Geleneksel olarak ayın 1'inde ilk seansımızı yaptık ve Soul Kitchen'a gittik. Gayet güzeldi. Fatih Amcam ne yapsam seyrederim kıvamına geldim artık. Eline sağlık diyorum.
Fakat o ne kalabalıktı anlatamam. Biz son ana bırakmak riskli olur diye biletimizi önceden internetten alıp gitmiştik ancak bırakın gişeleri bilet kiosklarında bile uzuun kuyruklar vardı. Herkes birbirinin üstünde, ıyy. Kalabalığı sevmediğim gibi hele sinemada kalabalığı hiç çekemediğimi anladım. Yine de sinemaya doyamadım. Aklımda Vavien'i ve Avatar'ı da seyretmek vardı. Fakat onlara fırsat yaratamadım, bir de kalabalıktan korktum doğrusu.
Şimdi diyorum ki pazartesi akşamı, hazır sinemalar daha tenhayken acep bu akşam Avatar'a bilet alsam mı? Aslında bilimkurgu ve aksiyon filmlerini pek sevmem. Nadiren rastladığım iyi örneklerine kayıtsız kalmam tabii ama olsa da seyretsem diye de aramam. Buna rağmen sebebini tam da bilmeden, gördüğüm ilk andan itibaren gitmek istiyorum Avatar'a. Şirinlik Muskasını da ayartmaya çalıştım bana katılsın diye ama çok yoğun herhalde mesajlarıma cevap vermiyor. Kar yağar mı acep? Sinemaya gidip de eve dönememek de var di mi? :)

Neyse ben biraz daha düşüneyim, belki de evde oturup film seyrederim. Ya da kitap okurum, ah bir de kar yağsa, camın önüne oturup kar tanelerinin süzülüşünü seyrederken fırt fırt çayımı içsem. Ay içim ısındı. Boşverdim bile galiba ben sinemayı, battaniyemi özledimmmıırrrrr...
3 Ocak 2010 Pazar

Bir blog bu kadar uzun süre başı boş bırakılmamalı. Kötü huy işte, can çıkarmış bunlar çıkmazmış ya, benim ki de öyle. Başladığım bir işi uzun süre devam ettirememe problemim var benim. Sıkılmak değil de ne bileyim olmuyor işte. Çok yoğun günler geçirdim, görünen o ki geçirmeye de devam edeceğim. Yeni yılın armağanı 3 günlük tatilcik araya girmese dinlenecek fırsat da bulamayacaktım. Ama bu girdabın içinde dönüp duruken verdiğim şu kısacık mola bile iyi geldi.
Uzun zamandır uzak kaldığım blog dünyasına dalınca ise şuna karar verdim. Kısa da olsa buraya yazdığım 2-3 satır aslında bana suyun altından çıkıp aşağıda idare edecek kadar nefes alma şansı veriyor. Stresten uzaklaşmak, aklımdan işi, yoğunluğu, gerginliği atmak başka şeyler düşünmek fırsatını sunuyor. Bunu değerlendirmeliyim. Çok yoğun ya da çok yorgun, yine de bir iki satır yazmalıyım buraya. Bana iyi gelecek hissediyorum.
Ayrıca bence, kendimle yüzleşme konusunda da sorunlarım var benim. Ya da kendimle yüzleşiyorum da dışardan bu eksik ya da beğenmediğim yanlarım görünsün istemiyorum. Bir mükemmellik takıntım var, mükemmellik iddialı bir laf tabi de yani ne biliyim en iyisi olmak diyelim. Hırslıyım ve iyi yapamasam da belli olmasın istiyorum sanırım. Kol kırılsın yen içinde kalsın benim hayat felsefem olmaya başladı. Kimi kandırıyorsam?
Neyse işte kısaca bu sene, yolun yarısına gelmişken, hayatımı ve kendimi masaya yatırma zamanımın geldiğini yüksek bir yoğunlukta hissediyorum. Bu yıl böyle geçecek. Yolumu, yönümü, kendimi bulmaya çalışarak. Nitekim bir uzmandan yardım almaya başladım bu konuda. Ciddiyim yani :)
Ve buranın da bana yardımcı olacağına inanıyorum. Kısacası, daha sık burda olmaya çalışacağım. Bu da benim 2010 ödevim olsun.
Yeni yıl kutlu olsun...
14 Kasım 2009 Cumartesi
Vay be Haziran nire Kasım nire. Bir mevsim tükenmiş arada, ben tükenmişim çok mu?
Zor geçiyor bu aralar zaman, son aylarda hep böyle. Zor geçmekten kasıt uzayıp sündüğünden, bir türlü bitmediğinden değil aksine hızla ve canımı yakarak ilerliyor.
Kendimi kaybettim ben sanırım. Arada bir yerde, farketmeden.
Hükümsüzdür.
Bulan allah rızası için beni arayabilir mi?
17 Haziran 2009 Çarşamba
Evet yoğunum, evet uzun mesailer yapıyorum ama bir yandan da yakaladığım her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorum. Tıpkı cuma akşamı uzun zamandır görmediğim bir çok arkadaşı gördüğüm kalabalık bir yemek, cumartesi günü sabahı kızlarla bol bol kaynattığımız kahvaltı, pazar kahvaltısından önce havuzda geçirdiğim bir saat, pazar akşamı sevdiceğimle Sultanahmet Camii üzerinden batan güneşi seyrederek yediğimiz yemek ve nihayetinde dün akşam gecikmiş ama hızla planlanmasına rağmen harika geçmiş bir gece gibi.

İyi ki Şirinlik Muskası gidelim dedi, iyi ki geç de olsa kuzene sen de gel dedik, iyi ki benim mesaim yoktu :)
Güneş battı, boğaz gökkuşağının renklerine bulandı, kadehler doldu boşaldı -evet evet fotoğraftakiler-, sohbet üstüne sohbet patlatıldı, gülündü, eğlenildi. Hızımızı alamayıp arada Şirinlik Muskasına fotoğraf dersi bile verdik :) Bu fotolarda dersimizin ürünü. Kısaca gece uzun oldu, bitmesin istendi, ama her güzel şey gibi bitti...

Hayatın gerçeklerine dönüldü. Saat 1:00'den sonra bu akşam çıkılacak kısa İzmir seyahati için valizimiz hazırlandı. Uykumuz geldi, alkol çarptı. Yatakla nasıl buluştuğumuz hafızalarımızda kendine yer bulamadı.
Yorgun, ama öncesinde keyifli saatler, sonrasında ise kısa da olsa bir tatil vadeden bu güzel gün de bitiverdi.
Sevgili yolda bizi almaya geliyor. 10-15 dakika sonra yolculuk başlıyor...
9 Haziran 2009 Salı

Cumartesi günü Şirinlik Muskasıyla kendimizi kuaföre attık. Manikürümüzü pedikürümüzü yaptırıp çıktığımızda ne zamandır aklımdaki kozmetik alışverişini yapmaya karar verdim.
Pudram bitmek üzereydi. Uzun zamandır La Praire'in yukardaki pudrasını kullanıyorum. Şimdiye kadar kullandığım en iyi pudra olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim. Hem ince hem de kapatıcı, hem de kalıcı. Çoğu zaman fondötensiz kullanıyorum ve ikisi yerine de geçiyor. Ama gelin görün ki en sinir olduğum şey geldi başıma. Bunca sevdiğim o pudra üretimden kalktı (yurtdışında bazı sitelerde stok da görünüyor ama sipariş geçmeye kalktı mı kalmadı deyiveriyorlar). Aynı markadan yerine çıkan pudra maalesef öncekinin performansını yakalayamamış. Ben de kara kara yeni marka arayışlarına başladım. Önce Guerlain baktım nedense içime sinmedi. Sonra Estee Lauder baktım o da istediğim performansı sergilemedi. Sonra çok pahalı birşey almayayım dedim ve takip ettiğim bloglarda sıkça tavsiye edilmesine de tav olarak gözümü M.A.C.' e diktim.
Durum böyle olunca yani aklıma kozmetik alışverişi yapmak düşünce Şirinlik muskasını da kandırıp soluğu Palladium M.A.C.' de aldık. Pudramın yanı sıra fondötenim azalmıştı, zaten bu ikiliyi uyumlu almak da önemliydi. Hemen makyaj koltuğuna oturup istediğim ürünleri saydım ve başladık makyaja.
Fondoten olarak : Studio Fix Fluid

Pudra olarak : Select Sheer Pressed Powder

yüzüme uygulandı. Üstüne bir de yüzüme renk verecek bronz bir allık sürülünce, çok başarılı bir sonuç çıktı gerçekten de. Ancak bu arada ben sonuç kadar makyöz kızın kullandığı fondöten fırçasına da takılmıştım. Kız fırça ile uyguladığı fondöteni çok az kullandı, yüzüm kalıp gibi olmadı ama kapanmasını istediğim hatalar çok da güzel kapandı, üstelik yüzümde de hiç iz oluşmadı. İlk görüşte aşk böle birşey işte, ben de fırçaya oracıkta aşık oldum. Tek problem fiyatıydı ama şöyle bir hesap yaptım kendimce. Kullanılan fondöten oranı oldukça azaldığı için büyük ihtimalle fondötenleri kullanma sürem de artacaktı. Yani belki de 3 şişe fondoten kullanacağım zamanda 2 şise fondöten kullanacaktım. Bu da bir süre sonra bana fırçanın parasını çıkarttıracaktı. Nasıl hesap ama :)) Hesap ne çıkarsa çıksın aşağıdaki fırça benim olmalıydı. (Oldu da. İyi ki de almışım oh sefam olsun. 3 gündür yaptığım makyajdan çok çok memnunum.)

Bir de ne zamandır Moda Trenden İn' in şu yazısında gördüğüm gözaltı kapatıcısı aklımdaydı. Battı balık yan gider, onu da alayım dedim.
Prep+Prime eye

Eve dönerken kozmetik alışverişi yapmanın dayanılmaz hafifliği ile mutlu mutlu sırıtıyordum. Mutluluğum halen de devam etmekte. Fondöten ve Pudra'yı henüz kullanmaya başlamadım, eskilerin dibini sıyırıyorum hala :) Ama fırça ve gözaltı kapatıcısından şimdiden pek memnunum. Merak edenlere duyurulur...
6 Haziran 2009 Cumartesi
Bugün -yani şu saat itibari ile dün- yeni işimle ilk toplantıma girdim. Ardından bir tane daha ve bir tane daha. Sabah başlayan maraton saat 17:00' de bittiğinde mideme küçük bir sandviçten başka şey girmemişti ve konuşulan tüm konular beynimde dönüp duruyor kendilerine kalıcı yerler arıyorlardı. Gün bitmeden bir çay içer biraz da nefes alırım diyordum ki eski işlerden birinde acayip bir sorun çıktı. Oydu buydu şuydu derken gördüğünüz gibi saat 00:20 oldu bile ve ben artık bıkarak çalışmayı bıraktım. Ne olacaksa pazartesi olacak artık napiim.
Uyumak istiyorum. Yarın Şirinlik Muskasını da alıp kuaföre gitmek kendimi şımartmak istiyorum. Geri döndüğümde ise kendimi havuzun sularına bırakıp yüzmek yüzmek yüzmek istiyorum.
Bu arada 19 Mayıs da farkettim de bikinilerim bayağı eskimiş, yenilenmek istiyorlar. Üstüne havuz için bone de lazım eskisi artık sizlere ömür, eh gitmişken bir de yüzücü gözlüğü alayım bari. Bu aralar farkettiklerim arasına yeni işim için biraz daha ciddi kıyafetlere ihtiyacım olacığını da eklemeliyim. Ama ben cezalıyım şu koca göbeğim erimeden kıyafet falan alınmayacak. Bu durumda artık diyet yapsam iyi olack yoksa eski mayolar ve sport kıyafetlerle boğuşup duracağım bu yaz.Ay ben yatayım yoksa bunalıma giricem, işler, kıyafetler, göbek derken bu gece kabuslara gömülücem. Hiç gerek yok tatlı tatlı uyumak varken. Zzzzzzzzzzzzzz
Not: Aa bu 41. yazım olmuş yaw. 41 kere maşallah diyorum kendime :)
Litograf: http://figoltx.blogspot.com/2009/04/masallah.html4 Haziran 2009 Perşembe
Çok uzun bir ara oldu değil mi?
Evet arada bir sürü şey oldu, bir sürü şey yaptım ama en çok illa da en iyisini yapma takıntım yüzünden uzadı bu ara.Yazdım mı tam yazayım diye rahat zamanları bekledikçe o zamanlar inadına gelmedi. Gelmedikçe olaylar birikti, günler aktı ve nerdeyse 1 ay blogum öksüz kaldı. Eh bu kadar bekledikten sonra bu post acayip olacak diye bekliyorsanız şimdiden söyleyeyim bu post o "tam" yazıyı yazmaktan ümidi kestiğim -ve bence aslında doğruyu nihayet bulduğum- için yazılıyor. Rahat zaman diye birşey yok bu aralar benim için, belki uzun sürede olmayacak. Onun için koyverdim yazıyorum ne çıkarsa bahtım/nıza.

Bloguma son yazdığımda Hıdrellezin ertesiydi. Dileklerim vardı ama hiç birisi 1 ay sonra önümde açılacak bir kapıyla ilgili değildi. Başarı ana motivasyon kaynaklarımdan olmasına rağmen hiçbir zaman kariyer takıntısı ya da hırsı olan biri olmadım. 13 seneyi deviren yoğun iş yaşantımın sonunda geldiğim nokta da tek kariyer hedefim emeklilikti ama geçtiğimiz hafta aldığım bir teklif ve hızlı gelişen bir süreç sonucu kariyer yolumda hiç planlamadığım -için için olsa ne güzel olur dediğim ama kendimi de bunun için yormadığım- bir gelişme oldu. 1 Temmuz itibari ile aynı şirket için de yeni kurulan bir bölümde yepyeni bir göreve başlayacağım.
Heyecanlıyım ve kesinlikle hala sersem gibiyim. 11,5 senedir aynı firmadayım. Yıllar içinde hem yaptığım işler hem de organizasyon defalarca değişti ama ben hep aynı insanlarla, aynı yöneticiyle çalıştım. Bir aile gibi korunaklı ve alışkanlığın rahatlığıyla -çoğunlukla- huzurlu bir ortamda çalıştım. Şimdi bunca zaman sonra hem bu düzenin dışına çıkacak olmak fikrine hala alışamadım. Herşey o kadar hızlı gelişti ki hala şaşkınım.
Bir yandan böyle bir görev için düşünülmüş, seçilmiş olmak, haberi duyan iş arkadaşlarımdan "senin için çok sevindik ama geride kalan bizler için gidişinin çok büyük bir kayıp olduğunu söylemeliyiz" sözlerini duymak gururumu okşuyor. Yapmak istediğim ve yapabileceğime inandığım, benim için önemli fırsatlar yaratacak bir göreve seçilmenin heyecanını duyuyorum. Diğer yandan şimdiye kadar yaptığımdan çok uzak, herşeyi bir kenara koyup sıfırdan başlayacağım, alıştığım herşeyi geride bırakacağım zor ve yoğun bir işe, bir döneme başlayacak olmanın tedirginliğini hissediyorum. Bilinmeyene giderken, alışılanı terketmek ürkütüyor, yeninin heyecanı da kendine çekiyor.. Amaan anladınız işte, kısaca karışık duygular içindeyim diyelim :) Hayırlı olmasını diliyor ve işleri akışına bırakıyorum...
Bu ani değişikliğin sonucu olarak bu haftam çok yoğun geçti. Aslında eğitimde olacaktım tüm hafta ama cuma günü değişiklik kesinleşince eğitime gitmem de bir anda anlamsızlaştı. Ne de olsa artık eğitimde öğreneceklerime hiiç ihtiyacım olmayacaktı. Böyle olunca eğitime giden tüm grubun işlerini geri de kalan ben üstlenmiş oldum. Bu durum ay başına da denk gelince işler bir hayli yoğunlaştı. Pazartesiden beri ilk defa bu sabah biraz nefes alıyorum -bunu yazarken bile telefonum çalmaya başlayacak diye korkuyorum. Gündüzleri yoğunum, geceleri nöbetçiyim yani zaman zaman gece de kalkıp çalışmam gerekiyor. Akşamları da annem İstanbul'da olduğu için onlardayım. Yani şöyle oturup dinleneceğim bir akşam bile geçiremedim. Görünen o ki bu hafta böyle geçer. Haftasonu da evde bir sürü işim var. Kışlık-yazlık kıyafetlerin değişimini yapıcam. Önümüzdeki hafta da artık yeni işimle ilgili bazı toplantılara girmeye başlayacağım ve tabi bir yandan da kendi üzerimdeki işleri geride kalan arkadaşlarıma devretmeye. Bu arada 1 Temmuz öncesi yeni görevle ilgili iki de eğitim alacağım. Yani yoğunum ve daha da yoğunlaşacağım. tek hedefim bu arada becerebilirsem 2 gün izin alıp herşey resmen başlamadan son fırsat biraz dinlenip enerji depolamak :).
Yazmadığım arada 19 Mayıs tatilini fırsat bilip sevdiceğim ve Şirinlik Muskası ile beraber annemlerin yanına 4 günlük bir tatile gitmiştik. Çok keyifli zaman geçirdik. Sabah yürüyüşleri, çevre gezileri, akşam sofraları derken yedik, içtik, eğlendik, yüzdük, gezdik. Süperdi. Şirinlik Muskası da ilk defa gezdi oraları, oldukça da sevdi. Şimdi bakıyorum da iyi ki araya sıkıştırmışız bu kısa tatili zira önümde yoğun bir dönem beni bekliyor yaptığım her tatil yanıma kar :)
Ah işte çaldı telefon. Demiştim ben zaten sabahtan beri ne bu rahatlık diye. Normal değil bu durum diye :) Hadi ben kaçtım bakalım kimin ne problemi varmış. Aloo?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















