29 Aralık 2013 Pazar

2013 ile Roma' da vedalaşıyoruz




2013'un son postunu size Roma'dan sevgilerle yazıyorum. Blogumun ilk yurtdışı postu, bizim de yeni yıla ilk defa yurtdışında girişimiz olacak. Bakarsınız doğumgünümdeki geleneği yılbaşına da uyarlar ve bundan sonra ki senelerde yenileri hep yeni yerlerde kutlarız, kimbilir? :)

2013 benim için büyük değişikliklerin yılı oldu. İşten ayrıldım, evimden ayrıldım, yaşadığım kıtadan ayrıldım :)
Bakıyorum da geçen sene bu zamanlardakinden çook farklı bir hayatım var. Herşeyden öte çok daha huzurlu ve dinginim.

Böyle söyleyince bir kere daha anlıyorum ki tüm değişikliklere değmis. İşten ayrılırken en büyük hedefim sakinlemek, yavaşlamak ve huzur katsayımı arttırmaktı. Bu minvalde 2013' te hedeflerimin çoğunu gerçekleştirdim diyebilirim.

2014 hedeflerinin başında ise geçen seneden devreden İzmir'e yerleşme işi var. İnşallah seneye 2014'e veda mesajını bir İzmirli olarak yazarım.

Şimdiden hepinize hayallerinizdekinden bile güzel bir yıl diliyorum.




Mutlu bir 2014 olsun hepimizee :)




21 Aralık 2013 Cumartesi

Işığın Dönüşü





Evvet bugün 21 Aralık, yılın en kısa günü !

Yanii yarından itibaren ışığımız hergün biraz daha artıyor olacak. Heyoo :))

Bundan sonra kış gelsin, soğuk olsun sorun değil, güneş bizi daha fazla aydınlatacak ya o yeter bana :)

Bugün günün kısalığına inat hava bir harikaydı. Eşimin sabah dediği gibi "hava 12 derece ama hissedilen 25 derece" :) 

Biz de havadan istifade annemle uzun bir yürüyüş ve sonrasında limanda denize karşı çay keyfi yaptık. Küçük yerlerin sakinliği böyle havalarla birleşince tadına doyulmaz bir keyfe dönüşüyor.

Bu arada günün kısalığı gecenin uzunluğu ile doldurulacağı için yılın en uzun gecesini yaşayacağız. Güneşin ufuk çizgisine yaklaştığı şu dakikalardan başlayarak uzuun bir gece olacak önümüzde. Her Polyanna gibi bardağın dolu tarafından bakıp yarın yükselişe geçecek ışığın saltanatını bu geceden kutlamaya başlamak da bir seçim olabilir ;)




Herkese keyifle geçirilecek bir gece dilerim....


19 Aralık 2013 Perşembe

Kalbimizi Çalan Ada : Sakız (Chios) - 2


Bu haftanın stresli günlerini çok şükür ki geride bıraktık. Bugün itibari ile babamı eve çıkarmanın rahatlığındayız. Ben de bu rahatlığı daha da arttıracağına inanarak yılın en keyifli seyahati olan Sakız gezisinin ikinci kısmını yazayım dedim.

Sakız adasındaki ikinci günümüzde kıpırtısız bir deniz ve sıcacık bir güne uyandık. Geçirdiğimiz keyifli gecenin üstüne önümüze serilen bu pırıl pırıl deniz resmen bonus gibiydi :) Fırsat bu fırsat deyip kahvaltımızı yapmadan (yani kocamın en sevdiği şekilde :)) denize koştuk. 1-1,5 saat kadar yüzüp biraz da sahilde yürüyüş yaptıktan sonra odamıza döndük. Duşumuzu alıp balkona serildik, önce uzuun bir kahvaltı yaptık, sonra da kitaplarımızı alıp biraz güneşlendik.

Bu arada Karfas'ın denizini biraz anlatayım. Karfas'ta denizin zemini ve koyun tümü kum (sadece koyun iki ucunda küçük kayalıklar var. Koyun ince fakat yapışkan olmayan sarı güzel bir kumu var. Denizin girişi çok sığ, onlarca metre açılsanız da en fazla diz hizasında bir derinliğe ancak ulaşıyor. Yüzmek için önce uzun bir yürüyüş yapmanız gerekiyor yani :) Ben kum ve sığ denizi sevmem ama yine de Karfas' ın pırıl pırıl denizinde yaptığımız bu yürüyüşleri çok sevdim. Ayrıca kum olmasına rağmen dalgada bulanık olmuyor. Yetişkinlerin tercihleri değişebilir ama özellikle çocuklular için bu deniz büyük nimet diyebilirim.




Saat 13:00 gibi acıkmaya başlayınca dışarı çıkmaya karar verdik. Havanın güzel olmasına güvenip adanın güzel plajlarından biri diye anılan Lithi'ye gitmeye karar verdik. Adanın batısında kalan bu plajda da biraz denize girer sonra da gün batımını yapıp döneriz diye planladık. Gel gör ki evdeki hesabın çarşıya uymayacağı yola çıktığımızın 10. dakikasında kendini gösterdi.

Elimizde bulunan ada haritasını araba kiraladığımız yerden vermişlerdi. Pyrgi ve Mesta adada en çok gidilen yerlerden olduğundan her yol ayrımında bu yönü gösteren bir tabela görüyorsunuz ve buraya giden yol da kocaman geniş bir yol. Dolayısı ile ilk gün harita kullanmadan yolları bulmuştuk. Lithi'ye giderkense haritayı bakıp hangi yoldan gideceğimizi bu şekilde tayin etmek durumunda kaldık. Harita Karfas' tan merkez yönüne gittiğimizde merkeze gelmeden önce bir ayrım olduğu gösteriyordu. Biz de bu yoldan gideceğiz diye planlayarak merkeze doğru yola çıktık. Ancak bakına bakına merkeze varmamıza rağmen yolda hiçbir tabela göremedik. Biz de buraya kadar tabela görmediğimize göre herhalde haritada gördüğümüz yol ara bir yoldu deyip haritada merkezden gittiği görünen diğer yoldan gidelim bari dedik. Ancak sahil yolundan tam bir tur atmamıza rağmen yine Lithi' yi gösteren hiçbir tabela göremedik. Herhalde daha içerilere girmek lazım deyip ilk gün benzin almak için bakınırken gördüğümüz iç kısımdaki büyük ana kavşağı denemeye karar verdik. Fakat gel gör ki bu kavşakta da neredeyse adadaki tüm köylerinin adını tabelada görmemize rağmen Lithi' yi göremedik.

Son çare olarak birine sorduk, şansımıza İngilizce de Türkçe de bilmeyen birine denk geldik. Anlattıklarından çook alakasız bir yerde olduğumuzu ve Karfas' a doğru gitmemiz gerektiğini ancak anladık. Tekrar yola koyulup Karfas yönüne geri döndük. Merkezden çıkıp geldiğimiz yolu ters yönden tekrar gitmeye başladığımızda yine tabela falan yoktu. Ben artık ümidi kesmiş şekilde tekrar soralım diye bir benzinciye girdiğimde anladık ki benzinciden 50 mt sonra sola dönmemiz gerekiyormuş. Kavşağa geldiğimizde bu yolu neden gelirken görmediğimizi de anladık, arkadaşlar nedense sadece merkezden gelenlerin Lithi' ye gideceğini varsayıp tabelayı o yöne koymuş. Bizim gibi diğer yönden gelenlerin dönüp geriye bakmadıkça Lithi tabelasını görmesi mümkün değil. Bu durum bize Karadeniz'deki "Bilmem neresi 500 mt geride" tabelalarını hatırlattı :)

Kaybettiğimiz 1 saate yakın zamanı kafaya takmamaya çalışarak yola girdik ve önümüze çıkan tüm Lithi tabelalarını dikkatle takip ettik. Yol dağlara doğru tırmanan köylerin içinden geçen çok keyifli bir yoldu, biz de etrafı seyrederek keyifle gidiyorduk. Ancak bir süre sonra çevre fazlaca kırsallaşınca beni "acaba yanlış yolda mıyız" diye bir şüphe sardı. Tam acaba birine sorsak mı diye konuşur ve birini görmeyi umarak sağa sola bakınırken -bu arada tarlalar arasında kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeyiz- bir baktım önümüzdeki virajdan kıvrılarak bir motosiklet geliyor. Frene asılıp kornaya basarak, kocamın "napıyosun adama kaza yaptıracaksın" sözlerini tamamlamasına fırsat vermeden el kol ederek adamı durdurmaya çalıştım. Yanımızdan şaşkınlık ve süratle geçen adamın yüzü görülmeye değerdi. Biz ardından "aa gitti" diye bakakalmış, duramayıp yola devam etti sanırken bir baktık adam dönüp yanımıza gelmiş. Gel gör ki yine hiç İngilizce ve Türkçe bilmeyen birine denk gelmiştik. Hal böyle olunca işi evrensel beden diline bırakıp "Ağam Lithi ne taraf" dedik, en azından demeye çalıştık. Adam Lithi lafını duyunca başladı "No,Nooo" diyerek çırpınmaya, bir yandan da geride bir yerleri işaret ediyordu. "Aha" dedik yanlış yerdeyiz ama doğru yer nire? El, kol, İngilizce, Türkçe, Yunanca karşılıklı anlaşmak için çırpınıyoruz. Anlaşamıyoruz ama vazgeçmiyoruz da. Anladığımız tek şey geri dönmemiz gerektiği, fakat dönsek yolu bilmiyoruz. Adamcağız sonunda baktı böyle olmayacak, halimize de acıdı sanırım. Beni takip edin diye anladığımız bir işaret yaptı. Arabayı döndürüp takıldık peşine. Bir süre gittikten sonra küçük bir ara yola sapıverdik ve o anda bir diğer tabela kazası atlattığımızı anladık. Geldiğimiz yolda bir noktadan sola dönmek gerekiyormuş ancak dönüşü gösteren tabela üzerini saran bitkiler sebebiyle görünmez hale gelmişti, biz de doğal olarak dönüşü kaçırıp düz ilerlemişiz.

Adamcağıza rastlamasak kim bilir nereye çıkacağımızı tartışarak ilerlemeye devam ettik. Bu arada bize kavşağı gösterdikten sonra bizden ayrılır diye düşündüğümüz adam halen önümüzdeydi. Dereler tepeler aştık, her kavşakta adam durup tekrar "beni takip edin" diye işaret etti. O işaret etmese hiçbir tabela yoktu yol üstünde. Yani oralara kadar gelsek bile işimiz "oo piti pitiye" kalmış olacaktı, bunu iyice anlamış olduk. Harita ise tamamen işe yaramazdı, gittiğimiz yolu bir türlü harita ile eşleştiremedik. Yaptığımız dönüşlerin hiçbiri haritada gösterilmiyordu.

Adam önde biz arkada sanırım 10 km'ye yakın yol gittik. Lithi' den hemen önceki dağ köyünün çıkışında artık kaybolmayacağımıza ikna olduğu bir noktaya kadar getirip, bize bundan sonrasında gideceğimiz yolu da gösterip "bundan sonrası dümdüz artık kaybolmazsınız" dediğini tahmin ettiğimiz birşeyler söyledi. Bizi Sakız adasının dağlarında "burdan nasıl inicez şimdi" diye tırım tırım dolanacağımız uzun saatlerden kurtaran kahramanımıza "dünyada hala böyle insanlar var demek ki" şaşkınlığı ile defalarca teşekkür ederek kendisinden ayrıldık. Adamcağız burdan geri dönüp gitti ve bizi acaba nereye gidiyordu da bizi buraya kadar getirdi konulu bir bilinmezin ortasından bıraktı. Kahramanımız hakkında tahminler yürüterek 10 dakika sonra Lithi sahiline vardık.


Lithi - by MRA


Bu arada yol boyunca dağlara tırmanırken hava da bulutlanmış neredeyse yağacak kadar kararmıştı. Lithi'ye vardığımız hava kapalı değildi ancak güneş ara sıra bulutların arkasına saklanıyordu. Bizden başka 3-5 kişinin olduğu koy boş ve ıssızdı. Bu hali terkedilmiş bir hava yaratsa da sakinlik çok hoşumuza gitti. Havanın bir dargın bir barışık hali sebebiyle denize girmekten vazgeçtik. O anda denizi seyretmek, ona girmekten daha cazip geldi. Biz de koyun ucunda sahilde masaları olan bir lokantayı gözümüze kestirip masanın birine yayılıverdik.

Izgara kalamar, papalina, yunan salatası, karışık mücver ve biralarımızı söyleyip beklemeye başladık. Bu arada ben yine dayanamayıp paçaları sıvayıp, dizlerime kadar denize girip, denizin içinden küçük bir koy turu attım. Eşimin yemekler geldi diye seslenmesi ile geri döndüğümde masa donanmıştı.

Lithi yazları çok tercih edilen plajlardan biriymiş (bence güneydeki plajlar burdan daha güzel ama herkes oraya gidince sakin yer arayanar için burası iyi bir alternatif olabilir). Oldukça kapalı bir koy olduğu için kötü havalarda bile sakin bir deniz sunacağını tahmin ediyorum. Adanın doğusundan esince buraya kaçmak mantıklı olabilir. Koyun bir ucu taşlık, diğer ucu kum. Kum tarafın devamında bir de küçük dalga kıran ve iskele var, buradaki küçük limana balıkçı tekneleri demirliyor. Biz kalacak yer ararken bu koyda da bir yer bakmıştım ancak o zaman koyun bu kadar küçük olduğunu anlayamamışım. Mekanı merkeze çok uzak olduğu ve fiyatını da pahalı bulduğumuz için tercih etmemiştik. İyi ki etmemişiz, burada kalmak bu mevsimde pek anlamlı olmazdı. Belki yazın, öncelik deniz tatili olursa olabilir. Yine de koy çok küçük en fazla 10 bina vardır. Bunu bilerek seçim yapmak lazım.


Lithi - by MRA


Yemekleri yiyip, bitiremediklerimizle etrafa doluşan kedileri besleyip, güneşi iyice batırınca geri dönüş yoluna koyulduk. Bir gün önce Mesta'ya giderken Lithi diye bir ayrım görmüştük ancak güne başlarken adanın nerdeyse etrafını dolaştıracak bu yolu çok uzun görünmesi sebebiyle tercih etmemiştik. Fakat haritada daha kestirme ve ana yol gibi görünen geldiğimiz yolu gördükten sonra "amaan dolaşalım ama bir daha kaybolmayalım" diye düşünerek bildiğimiz yol olan Pyrgi istikametinden dönmeye karar verdik.

Bu yolun içinden geçtiği Messa diye bir orta çağ köyünü daha bu vesile ile görmüş olduk. Hava artık karardığı için sadece arabayla içinden geçerken şöyle görmemize rağmen pek sevdik. Bir sonraki gidişte gelinecekler listesine yazdık ve yola devam ettik.. (Bu arada Bora bey'in yazısında aynı bizim gibi dağ yollarından Lithi'ye gittiğini ve tesadüfen Vessa' yı keşfettiğini anlattığı kısmı ancak döndükten sonra farkettiğimi gülerek anladım. Defalarca okuduğum halde bu detay hiç aklımda kalmamış, algıda seçicilik bu olsa gerek :))

Öğlen ve akşam yemeğini birleştirip geç bir yemek yediğimiz için akşam tekrar bir şey yemeyelim, odamıza gidip biraz dinlendikten sonra Karfas' ın merkezine gidip bir şeyler içeriz diye karar vermiştik. Odaya gittiğimizde eşim açık havadan çarpılmış şekilde kendini yatağa atarken ben de odaya dönerken almayı unuttuğumuz için su istemek üzere aşağı inmek üzere kapıya yöneldim. Kapıyı açınca bir baktım karşımda Yiannis , "ben de gelin size bir içki ikram edeyim demeye gelmiştim" dedi. Baktım bizim bey fena halde serilmiş, "biraz dinlenelim sonra inelim" diyerek Yiannis ile sözleştim. Yarım saat kadar uzanıp üstümüzdeki rehaveti atınca dışarı çıkmak için giyindik. Planımız hala Yiannis ve Cindy ile bir kadeh bir şeyler içip sonra Karfas'a merkeze gitmek şeklindeydi.

Bizi bahçedeki kanepelerde karşılayan Yiannis mumları yakmış, müziği açmış ve harika bir ambians yaratmıştı. Onlarca çeşit içki önerisinin arasından kırmızı şarabı seçtik. Hemen adanın yerel şaraplarından bir tane açtı ve ikram etti. Şarap eşliğinde harika bir muhabbete başladık. Bir kadeh derken ikinciye geçtik, sonra baktık Yiannis elinde et ve peynir tabakları ile çıkagelmiş, e hadi bir kadeh daha içelim dedik.

Bu arada ertesi günün doğumgünüm olduğunu öğrenince hemen günü planlamamıza yardım ettiler. Sabah denize girmek için adanın güneyinde çok güzel bir koy tavsiye ettiler, sonra adanın Kuzey'inde Lagada'da yemek yemek istiyoruz deyince hemen bir lokanta önerdiler. Yemekten sonra da şöyle canlı müzik dinleyebileceğimiz bir yer bulur muyuz, pazar günü olmaz herhalde derken onu da buldular :) Merkez' de evlerinin yanında yeni açılmış bir şarap evi varmış, canlı müzik de olacakmış, hemen konuşup rezervasyonumuzu yaptılar.

Muhabbet muhabbeti açtı, kadeh kadehi izledi, bir baktık saat gece yarısını geçmiş, biz şarap şişesinin dibini görmüşüz :)  Otursak sabah da edilir ama sonraki gün önemli :) dedik ve geceyi noktalayıp odamıza yollandık.

Devamı için tıktık.


17 Aralık 2013 Salı

Bu da yılın son sınavı olsun...






Seferihisar'daki ağaç ekimi aktivitesinin ardından Küçükkuyu' ya gelişimin planlanmış bir sebebi vardı. 

Babam ameliyat olacaktı. 

2-3 sene önce prostat + fıtık ameliyatı için gittiği hastanede ameliyat öncesi tetkiklerde safra kesesinde çok büyük bir taş çıkınca ameliyat öncelikleri değişmiş ve prostat yerine safra kesesi + fıtık ameliyatı olmuştu. 
O gün bu gündür prostat sırada bekliyordu. 

Geçtiğimiz ay mesanesinde taş saptanıp beraberinde prostat büyümesinin de ciddi bir ölçüye ulaştığı görülünce bu ameliyatın yapılması farz oldu.

Ameliyat epidural/spinal anestezi ile olacağı ve çok sık yapılan bir ameliyat olduğu için insan ilk başta çok da stres olmuyor ama gel gör ki o ameliyat başlayınca hanya ve konya anlaşılıyor. 

Biz de bu minvalde bu sabah saat 11:00 gibi babamı ameliyata aldıklarında kendimizi rahat sanıyorduk. En fazla 1 saate çıkar diye tahmin etmiştik doktorun söylediklerinden. Gel gör ki saat 12:00 çıkmadı, 12:30 hala, 13:00 hala çıkmadı derken dakikalar geçtikçe gerildikçe gerildim/k. İstediğin kadar yok birşey de, içerideki senin canın. Sakin kalmaya çalışan bünye ise birkaç gündür dolunaya doğru büyüyen ayın bölük pörçük ettiği uykular ve tam da zamanına denk gelen PMS'im sayesinde bir türlü sakinleyemiyor. Kötü şeyler düşünmemeye çalışarak geçirdiğimiz dakikalar sonunda saat 13:40 gibi babam nihayet odaya getirildiğinde yaşadığım rahatlamayı anlatamam. Canının canı, sağlığı kimsenin imtihanı olmasın dilerim. 

Çok şükür babamın ameliyatı iyi geçti. 2 gün hastanede olacak sonra durumuna göre eve çıkacak. 

Ameliyat sonrası komşular hemen geldi, babamı, bizi yalnız bırakmadı sağolsunlar. Onlar da evde ameliyatın bitmesini zor beklemiş zaten, bizden çıktığını haber alınca atlayıp arabaya gelmişler, bir baktık kapıdalar :) Onlarla iyice şenlendik, rahatladık. Dostlar böyle zamanlarda lazım derler ya, iyi ki varlar. Gelen telefonlar, ziyaretçiler, hepsi babamı çok mutlu etti.

Saat 16:00 gibi herkes giderken ben de annem ve babamı hastanede dinlenmeye bırakıp evin yolunu tuttum. 

Üzerimde biriken tüm bu gerginliği atabilmek için arabayı orta şeride, gazı 80 km sabit hıza, sakince bir İncesaz albümünü cd çalara, kendimi de batmaya yüz tutan günün ışıklarına emanet ettim.


Altınoluk Sahili - by MRA

Deli gibi rüzgar estiği için büyük bir hızla geçip giden bulutlar, bir pırıl pırıl, bir kapkaranlık, ama hepsi birbirinden güzel manzaralar yaratarak denizin üstünden geçip giderken seyrettim onları yol boyunca. Onlar müziğe eşlikçi olup bir o yana bir bu yana salındıkça ruhum iyileşti. Hatta bir ara dayanamadım arabayı kenara çektim, müziği iyice açtım ve bıraktım kendimi o güzelliği seyre. Bu küçük mola çok iyi geldi ruhuma.

Topladığım enerji ile eve geldim ve hiç mola vermeden başladığım terapiye devam ettim. 

Sakin bir müzik, şömine, çay ve bloga iç dökme :)




İşte böyle günlük, bugün ruhumu iyileştirmek için bana her yol mübah. İster şımarmışsın de, ister ağzına geleni, umrumda değil! Ruhumu bakıma aldım bugün, kimse dokanmasın bana...


14 Aralık 2013 Cumartesi

Kalbimizi Çalan Ada : Sakız (Chios) - 1


Ekim ortasından beri bugün yazacağım, yarın yazacağım derken oldu Aralık... Fakat düşündüm de isabet olmuş be :) Bu soğuk havalarda iç ısıtır biraz.

İşte Sakız Adası seyahatimiz...

Şu postta bahsetmiştim doğum günüm sebebiyle Sakız Adasına gitmeye karar verdiğimizi. İyi ki de vermişiz, çok sevdik adayı.

Bunun en başta gelen sebebinin karşılaştığımız insanlar olduğunu düşünüyorum, hatta eminim :) Booking.com üzerinden rezervasyon yaparak gittiğimiz Karfas' daki apart dairemiz, konumu, rahatlığı ve güzelliği yanı sıra sahipleri ile tatilimizin en memnun kalınan kısmı oldu.

Karfas - by MRA

Hollandalı Cindy ve adada tanışıp evlendiği adanın yerlisi Yiannis tatilimizin iyi geçmesinin en önemli sebebiydi. Bizi gerçekten evlerine misafir gitmişiz gibi ağırladılar. Odada rahat etmemiz için ellerinden geleni yaptıkları gibi, adada gezilecek yerler, lokallerin takıldığı tavernalar gibi bir çok konuda da bizi yönlendirdiler, rezervasyonlarımızı yaptılar, hatta bulamayız diye elleri ile götürdükleri yerler bile oldu :)))

Anlatacak çok şey var devam etsem sadece Cindy ve Yiannis için ayrı bir post yazılabilir. Ben baştan başlayayım en iyisi, onlar hakkında hissettiklerimi yazdıkça daha iyi anlayacaksınız.

Ada ile ilgili gitmeden önce birçok yazı okudum, ancak en çok yararlandığım Bora Bey'in şu yazısı oldu.

Ön bilgi olarak Sakız Adasına günübirlik gezi için adaya girişte alacağınız 45 Euro karşılığı vize yeterli anacak konaklayacaksanız Schengen vizesine ihtiyacınız var. Adaya Çeşme Marina'dan kalkan Ertürk ve Ege Birlik firmalarının feribotları ile ulaşabiliyorsunuz. Bilet fiyatları çok uygun, biz biletlerimizi çok önceden internet üzerinden kişibaşı gidiş-dönüş 21 Euro' ya Ertürk' ten almıştık. Biletinizi önceden aldıysanız unutmamanız gereken konu feribota binmeden önce mutlaka firmanın ofisine (limanın yanında) uğrayıp check-in yaptırmak ve basılı biletinizi almak olmalı. Yurt dışı çıkış harcını da bindiğiniz terminaldeki gişeden ödeyebiliyorsunuz ancak biz gitmeden birkaç gün önce "damga pullarında bir sorun olduğu ve ödemelerde aksama olması beklendiği için" harcı önceden bankaya ödeyip gelmemizi öneren bir mesaj aldık. Gittiğimizde ise gişe açık ve çalışır vaziyetteydi, sanırım sorunu aşmışlardı.

Ertürk Lines Sakız Feribotu - by MRA

Gidiş ve dönüş için yazın rahat olsa da diğer mevsimlerde hergün her saat feribot olmayabiliyor, bu sebeple seyahat planınızı yaparken bunu göz önüne almakta fayda var. Biz de Cuma sabah 9:30 feribotu ile gitmeye karar verdiğimiz ve gece İstanbul'dan çıkıp uykusuz ve yorgun şekilde adaya varmamak için planımızı şöyle yaptık. Perşembe öğlen İstanbul'dan çıkıp geceyi Alaçatı' da geçirecek, ertesi sabah Alaçatı' dan Çeşmeye gidip arabamızı otoparka bırakacak ve adaya geçecektik. Aynen bu şekilde ilerledik, akşam Alaçatı' ya vardık, Dutlu Kahve' de yemek yeyip B House Boutique Hotel'de kaldık.

Şöyle özetleyeyim. Mevsim bitmiş olmasına rağmen Alaçatı halen pahalı. 2 kişi 4 meze, 1 salata, 3 bira,1 ara sıcağa 100 TL verdik. Adada benzer yemekleri çok daha büyük porsiyonlarla ve çok daha ucuza yemek mümkün.

B House ise bakımlı ve şık görünüşlü ancak çok da rahat etmediğimiz bir yer oldu. Odanın boyutu ve o boyuta rağmen şıklık olsun diye orta yere konmuş kocaman sehpa yüzünden odada valizi koyacak yer yoktu. Sadece 1 gece kalacağımız için valizi boşaltmak da bir opsiyon olmadığı için odada fena halde daraldık. Ayrıca odayı konuşurken 2. katta denmişti (özellikle giriş istemediğimi iletince) fakat oda giriş katındaydı. "Nasıl yani? Hani 2. kattaydı oda" diye sorunca "E burası 2. kat buranın da aşağısı var" demezler mi? :) Girdiğimiz kat biraz yüksek giriş ama olsun 1,5 metre, meğer bunun altında yarı bodrum olan odalar varmış. O odaları da 1. kat diye satıyorlar düşünün yani!!!  Odaya geri dönersek tuvalet kapısı akordiyon kapıydı ve altı 1 parmak açıktı. Benzer şekilde oda kapımızda dışardan gelen sesleri rahatlıkla içeri alacak şekilde altı açık ve inceydi. Zaten bina küçük ve ahşap döşemeli olduğu için ses konusu biraz sıkıntılıyken bu tür detayların atlanmış olması can sıkıcıydı. Yani diyeceğim o ki oteli döşerken ilginç olsun diye hoşluklar yapmışlar ama fonksiyonaliteyi hiç düşünmemişler. O odalardan birinde 1 gece yatıp uyumamışlar. Bu durumu turizm yapanlar açısından çok talihsiz buluyorum doğrusu.. Allahtan yatak ve yastıklar çok rahattı ve biz de çok yorgunduk. Ancak bir kere daha asla tercih etmeyeceğim bir yer olduğunu eklemek isterim.

Sabah arabamıza atlayıp limana gittik, biraz erken gitmişiz, rahatlıkla pasaport kontrolden falan geçip liman kafesine konuşlandık ve denize karşı kahvaltımızı ettik. Gemi gelip yanaşınca üst katta açık bölüme kurulup püfür püfür 50 dakikalık bir yolculuk ile adaya vardık. Bu arada yolda Cindy' den hal hatır ve geliş saatimizi soran bir sms aldık. Bilgileri verdik. Anında sorun olursa mutlaka aramamızı ve heyecanla beklendiğimizi söyleyen bir sms daha aldık. Sanırım Cindy' yi daha o anda sevdim :)

Hep bahsedilen pasaport kuyruğu bu sefer rahattı. Sanırım çoğunluk günübirlik geldiği ve o kuyruk ayrı ilerlediği için 10 dakika sonra limandan çıkmıştık. Hemen Sixth' e gidip otomatik bir Hyundai Getz' i 4 günlüğü 105 Euro' ya kiraladık.


Karfas - by MRA

Bavullarımızı arabaya atıp konaklayacağımız Karfas'a doğru yola çıktık. Konaklamak için merkezdeki tesislere bakmış ancak içime sinen bir tane bulamamıştım. Sakin olsun, deniz görsün ve mutfağı olsun istemiştik.Kaldığımız yerde tüm bu özellikleri geceliği 40 euro'ya bulmak bizim için kararı netleştirmişti.

{Ara Not : İlk yurtdışı seyahatimden sonra tipik bir Türk olarak bir daha mutlaka kahvaltımı kendimin hazırlayabileceğim yerlerde kalmaya yemin etmiştim :) Zira bizimkine benzer şeyler bulabileceğim zengin bir kahvaltı büfesi yoksa diğer ülkelerin kahvaltısı beni hiç açmıyor. Güne iyi başlamadım mı da gün iyi geçmiyor. İşte o zamandan beri bavula biraz peynir ve zeytin atar, kalacağımız odayı da mümkünse apart tarzı değilse de en azından mini barı ve kettle' ı olacak şekilde seçerim. Sakız adasında kaldığımız yer ocağı, buzdolabı ve gerekli tüm ekipmanı ile mutfaklı bir daireydi. Hal böyle olunca ben de biraz abartmış ve peynir ve zeytine ek olarak dolapta kalıp bozulacağını düşündüğüm köy yumurtalarını ve sucuğu da çantama atıvermiş olabilirim :) }

Yol tabelalarını takip ederek 10 dakika içinde Karfas' a vardık, tam neresinde acaba falan diye konuşurken kendimizi önünde buluverdik. Kalacağımız yer hemen koyun girişinde olduğu için meğer pek kolay yerdeymiş. Cindy ve Yiannis bizi karşıladı, tanıştık, birer kahve içtik. Bu arada ben mesajla en sessiz odanızı istiyorum demiştim Cindy hemen "tüm odalar boş girin bakın hangisini istiyorsanız" sizindir dedi. Seçeneklerin çok fazla olması ne kötüdür. Hepsi birbirinden güzel odaların birinden çıkıp diğerine girerek o mu yoksa bu mu, ooo piti piti şeklinde oda seçmeye koyulduk. Halimiz çok komikti ama Cindy hiç gülmeden ciddiyetle seçimimizi bekledi :) En sonunda ses, ışık, güneş, rüzgar, yan oda, o, bu şu parametrelerinin tümünü değerlendirip "işte bu oda" diye seçimimizi bildirdik ve odamıza yerleştik.


Kombos Citrus Museum / Narenciye Müzesi - by MRA

Ev sahiplerimiz ile kahve muhabbeti yaparken bize Kombos bölgesindeki lokal bir tavernadan bahsetmişlerdi. Cuma-Cumartesi akşamı canlı yunan müziği de yapıldığını söyleyince o gece burada yemeğe karar vermiştik. Oda da biraz dinlendikten sonra gezmek için çıkarken rastladığımız Cindy ve Yiannis kendilerinin de merkez de işi olduğunu istersek bize tavernanın yerini gösterebileceklerini, çünkü gece tek başımıza bulmamızın zor olabileceğini söylediler. Biz de tamam dedik. Takıldık peşlerine, koyulduk yola. Önce tavernayı gösterdiler, sonra da narencisiyle ünlü Kombos bölgesinde mutlaka görmemiz gerektiğini düşündükleri Narenciye Müzesine (Citrus Museum) götürdüler. Burada biraz beraber vakit geçirdikten sonra onlar merkeze gitti. Bizse müzeyi gezip bahçesinde kahve keyfimizi yaptık. Tabii gitmişken biraz da alışveriş yaptık. Özellikle mandalina lokumlarını ve mandalina kabuğundan yapılmış reçellerini çok beğendik.

Kahve keyfinden sonra adada bir tura çıkalım dedik. Daha önce okuduğum yazılardan Pyrgi ve Mesta köylerini mutlaka görmeyi kafaya koymuştum. Bu sebeple hemen o yöne yani güneye doğru yola çıktık.


Pyrgi - by MRA


Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk ile Pyrgi'ye vardık. Pyrgi kendisine yakın olan Mesta ve Vessa ile adadaki en güzel ortaçağ köylerinden. Bu köylerdeki evler birbirine bitiş yapılmış, sokakları daracık ve labirent gibi. Bazı sokaklara araba ile girmek mümkün değil. Biz de geniş bir yerde arabayı bırakıp yürüyerek köyü gezdik. Zaten küçücük olan bu köylerde yarım saatte tüm sokaklara girip çıkmak mümkün :)

Arabayı koyacak yer bakarken geçtiğimiz sokaklarda oturmuş önlerindeki tepsilerde birşeyler ayıklayan insanlar gördüm. Önce kadınlar pirinç falan ayıklıyor sandım sonra ayıklama işini yapanların sayısının çokluğu ve aralarında erkeklerin de olması garip geldi. Arabadan inip köyü dolaşırken anladım ki sakız ayıklıyorlar. Pyrgi sakız üretiminin en çok olduğu köy, burası sakız açısından merkez sayılıyor. 

Sakız merkezi olmak dışında ise en büyük özelliği evlerinin duvarlarını kapyalan süslemeler. Mimari olarak hiçbir özelliği bulunmayan dümdüz ve birbirine çok benzeyen evleri çimentoyu kazıyarak yaptıkları süslemeler ile gerçekten görülesi bir hale getirmişler. Çok basit bir teknik olmasına rağmen evlere ve köye çok farklı bir hava katmış.

Mesta ise bir ortaçağ kalesinin içi gibi. dışarıdan köye 1-2 sokaktan giriş var sadece. İçindeki sokaklar ise daracık, loş, tüneller ve çıkmazlarla dolu. Çok şirin bir köy gerçekten biz sokaklarında kaybolmaktan çok keyif aldık.


Mesta - by MRA


İki köy gezdikten sonra oldukça acıkmıştık. Üzerimizde sabah erken kalkıp yol gelmiş olmanın yorgunluğu da olunca dışarıda yemek yemek yerine odamıza dönüp, gün batımını balkonumuzda yapıp bir şeyler yemeğe karar verdik. Akşam da tavernaya gideceğimiz için hafif bir şeyler yeriz diye planlayarak yolumuzun üstünde bulduğumuz bir marketten alışveriş yaptık. 


Karfas - by MRA


Odaya döndüğümüzde bir duş alıp hazırladığımız sofraya oturduğumuzda güneş de batmaya başlamıştı. Manzaramızın keyfine vararak hava tamamen kararıp serinleyene kadar balkonda manzara seyredip keyif yaptık. Hava serinleyince de akşam yemeğine kadar olan 2 saate yakın zamanı da odamızda kah kitap okuyup, kah uyuklayarak geçirdik. 

Yorgunluğumuzu atıp, şarj olduktan sonra giyinip, 10 dakikalık bir araba yolculuğu ile Apomero Tavernaya ulaştık. Mekan Kombos'un yamaçlarında, Cindy ve Yiannis' in bizi uyardığı şekilde bulması gerçekten zor bir yerde. Aslında gündüz ya da gün batımında gitmek daha keyifli olabilir zira Karfas'ı ve karşıdan Çeşme kıyılarını gören bir manzarası var. Fakat sanırım sadece akşam servisleri var çünkü biz yerini görmek için gittiğimizde kapalılardı. Bu durum sezon sonu olduğu için de olabilir tabii. Bence gitmeden telefonla sormak lazım. 

Gittiğimizde müzik yeni başlamıştı. 3 kişilik bir orkestra ile harika şarkılar çalıp söylediler. Müzik de, yemekler de, uzo da çok güzeldi. Yemeklerin üstüne bir de kendi yapımları bir tatlı ikram ettiler ki çok hafif ve çok başarılıydı. Eşimle bir taneyi paylaşalım derken kendimizi birer tam porsiyonu yemiş ve hala olsa da daha da yesek derken bulduk :) 

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, canlı müzik olan böyle bir yer için fiyatı da gayet uygundu bence. 4-5 çeşit meze, salata, et yemekleri, uzo ve kahve için toplam 36 Euro ödedik. Müzik ve tatlı için herhangi bir ücret ödemedik.




Bu keyifli gecenin sonunda kendimizi yatağa attığımızda ikimiz de "iyi ki geldik" diyip duruyorduk...

12 Aralık 2013 Perşembe

Kara Gözlü Güzel Kızlarımız...


Geçen cumartesi gecesi soğuk havayı da peşimize takarak geldik İzmir'e. Pazar günü annem ve babam da bize katıldı ve öğleden sonra dikim çalışmaları için hazırlığa başladık.

Öncelikle zeytinlerin arazide ekileceği yerleri işaretledik. Tek cümle ile yazarken kolay görünse de arazideki rüzgarın yönü, hali hazırda bulunan diğer ağaçlar, bırakılacak yolların konumu, zeytinler arası mesafe gibi tüm parametreleri katınca önceden yapılan hazırlıklarla anca 2 kişinin yarım günde bitirebileceği bir iş olduğunu söyleyebilirim.


Babamın çizdiği kaba kroki - by MRA

Babam gelmeden evvel Google Earth yardımı ile arazinin şeklini ve ölçülerini çıkarıp kabaca bir yerleştirme yapmış, ağaçları dikmeye karar verdiğimiz 6 mt aralıkları işaretlediği uzun ölçü iplerini hazırlamış ve çalışma sistemini kurgulamıştı.


Kireç ile işaretleme yaparken - by MRA

Böylece biz babamla işaretleme işine, annem de bahçeyi ilk aldığımız sene diktiğimiz zeytinlerimizin ürünlerini toplamaya koyuldu. Saat 12:30 gibi başladığımız işi güneş batarken bitirmiştik ama ufak görünen ağaçlarımızda o kadar çok zeytin varmış ki annem bu ve sonraki 3 gün boyunca habire zeytin topladı :)

İkinci gün annemler bizim işaretlediğimiz yerlere çukurları kazdırmak işi için yanlarına aldıkları 2 işçi ile araziye giderken eşim ve ben de Ödemiş'e fidanlarımızı almak için yola koyulduk. Ancak erken gitmemize rağmen kooperatifteki mevsimsel yoğunluk sebebiyle planladığımızdan oldukça geç bir saatte fidanlarımızı alıp dönebildik. Yine de gündüz çalışan işçiler beklemişti de, fidanları araziye indirip günü noktayabildik.


Nefis Ödemiş Kebapçısı - by MRA

Bu arada Ödemiş'e ilk gidişimizde meşhur Ödemiş kebabını (aslında köfte) herkesin tavsiye ettiği Hurşit' te yiyememiş ama yine de yediğimiz yerdekini de çok beğenmiştik. Bu sefer madem bekliyoruz Hurşit'e gidip karnımızı doyuralım dedik ve öğlen yemeğini meşhur kebapçıda yedik. Meşhur olduğu için sanırım, inanılmaz bir kalabalık vardı, masalar ortak kullanıma açık ve sandalyeler bir dolup bir boşalıyordu. Fakat ne yalan söyliyim ben İlk yediğimiz yerdeki kebabı daha lezzetli bulmuştum. Yerin adı Nefis Ödemiş Kebapçısı ve Hurşit' in birkaç dükkan yanında. Giderseniz patlatın bir kebap derim ;)




Postun gıda konulu ikinci paragrafını ise Bademli Kooperatifi Süt Ürünlerine ayırmak istiyorum Ayranı, Sütü, süzme yoğurdu, normal yoğurdu,tereyağı hepsi birbirinden lezzetli ve ucuz. İlk gidişimizde keşfettiğimiz bu lezzetleri bu sefer bol bol aldık çünkü kooperatifin İstanbul'da satışı yok. İzmir'de Bayraklı'dan dağıtımı varmış ama hangi marketler satıyor bilemiyorum. İstanbul'a koli ile nakliye işine çok sıcak bakmadılar ama ben bu konuyu kesinlikle zorlamayı düşünüyorum ;) Yeni bir gelişmeye kadar yolunuz düşerse mutlaka alın diyorum...

Üçüncü gün kapalı hava ve çiseleyen yağmura rağmen 2 işçi ve biz toplam 5 kişi dikim işine giriştik. 150 adet zeytini gün sonunda toprak ile buluşturmuştuk. Kendimizi eve nasıl attığımızı bilemedik. Güzel bir yemek, yorgunluğa cila birkaç kadeh rakıdan sonra ertesi gün geleceğini eklediğimiz fırtına ve soğuk havaya hazırlanmak için uykuya yattık.

Sabah kalktığımızda saatte 40 km hızla esen bir rüzgar (fırtına demek lazım aslında) ve buz gibi bir hava vardı. Rüzgar sayesinde sıcaklık en az 5 derece daha düşük hissediliyordu. Kısa bir durum değerlendirmesi ile yeni dikilmiş fidanların henüz destek çubuklarını takmadığımız, bu sebeple de esen rüzgarın verebileceği hasarı düşünerek en azından bu işi mutlaka yapmamız gerektiğine karar verdik. İşçileri arayıp onların gelmesine gerek olmadığını söyleyip, cengaverler ailesi olarak sarınıp kuşanıp çıktık araziye. Allahtan ağaçları güzel ekmişiz de 1-2 tanesi dışında kökleri hiç oynamamıştı. sabah 8'den öğlen 12'ye kadar rüzgara kapılıp uçmamak için büyük çaba sarfederek çubuk çakma ve bağlama işini bitirip donmuş bir halde eve kaçtık. Aynı gün İstanbul'a kar yağmış, metropolün çileli dakikaları başlamıştı.


Dikilen zeytinler - by MRA

Fırtına sebebiyle ancak yarım gün çalışınca zeytinlerle beraber aldığımız 10-15 civarında meyve fidanının ekimi, bahçedeki yeni eski tüm zeytin ve meyve ağaçlarının gübrelenmesi işleri bugüne kalmış oldu. Sabah erkenden kalkıp işçileri de alarak yine araziye yayıldık. Onlar meyvelerin dikimi için çukurları kazıp dikim işini yaparken biz de takviye için hayvan gübresi ile beraber kullanacağımız kök gübresini alıp geldik. Kalan dikimler bitince hep birden giriştik gübreleme işine. İki kişi ağaçlara takviye gübreyi ölçüsüne göre dağıttı, arkasından 2 kişi ağaçların çukurlarını kazıp gübreyi karıştırdı, 2 kişi de hayvan gübresini taşıyıp dağıttı.

Ancak bu kısım gübrelerle beraber beni de dağıttı :) Zira kolay olan takviye gübrelerin dağıtılması işinden sonra çapalama işinde anneme katılınca resmen kaporta dağıldı :) Üstüne bir de ayaz soğuk, kat kat giyinmeme rağmen ayaklarım donuyor. Bir an sanırım bir ağaç daha yapamadan şurada düşüp kalıvereceğim dedim. Şu anda beklediğimden çok daha iyiyim ama o anda ağrımayan adelem yokmuş gibi geliyordu. Yine de iş bitmeli diye azmedip sonuna kadar dayandım. O kadar yorulmuşum ki eve geldiğimde duş almaya bile halim kalmamıştı.


Arsız Böcük iş başında - by MRA

Fakat annem ve babamın muhteşem enerjileri sayesinde 4 günde inanılmaz işler başardık diyebilirim. Onlar olmasa kesinlikle bu kadar işi bitiremezdik. Hem tecrübeleri hem de çalışkanlıkları sayesinde işler zorlu hava koşullarına rağmen planladığımız şekilde tamamlandı. İşçiler bile onlardan utandığına normal tempolarının kat kat üstünde çalıştılar :)

Yapılanları özetlersek:

Toplamda 150 zeytin + 15 meyve fidanı ektik, çubuklarını çakılıp iplere sağlamladık ve gübreledik.

25 adet civarı eski zeytin ağacımızın zeytinlerini topladık hatta akşamları arazi dönüşü evde kış gecesi masa çevresinde aile modunda onları ayıklayıp salamuraya bastık.




Sonra bu ağaçları budadık, diplerini kazdık ve gübreledik.

20 adet civarı eski meyve ağacımızı budadık, diplerini kazdık ve gübreledik.

Fakat yorgunluğa değdi. Artık bahçemiz gerçekten bahçeye benziyor. Bir akraba teyzemizin benzetmesi ile bir sürü kara gözlü güzel kızımız oldu.Biz de onları ailemize gelin kabul ettik ve torunlarımızı beklemeye koyulduk bile :)))


6 Aralık 2013 Cuma

Busy as usual...




Günler iyice kısaldığından beri zaman nasıl geçiyor anlamıyorum. Üstüne üstlük bir de kıçımızı yere koymama durumumuz var ki, gelen tepkiler yüzünden yazmaktan utanır oldum :) Ama işte o gezenti hal yüzünden hep teyakkuzdayız ve benim hep yapacak bir şeylerim var. Hiç biri de imrenilecek nitelikte değiller inananın :)

Zira geçen hafta ki koşturmalarımın çoğu şöyleydi: Temizlik yap, sevgilinin üst baş alması için alışverişe eşlik et, tadilata verilen pantolonları al, kuru temizlemeye bir şeyler götür sonra gidip al, gidecekleri hazırla,bavul topla, bavula sığamama, boşalt, eleme yap, tekrar topla, manikür-pedikür yaptır ama vakit kalmadığı için saçını boyatama, cilt bakımı yaptırama...

Demiştim di mi? Hiç sevimli değiller...

Fakat tüm bu hazırlık faaliyetlerinin arasında 3 tane beni keyiflendiren iş yaptım/olay oldu.

İlk keyifli faaliyetimiz tüm bu hazırlık karmaşasının arasına sıkıştırmayı başardığımız fotoğraf çekimiydi. Bir arkadaşımızın kurmaya çalıştığı işine katkı olarak maaile seferber olduk. Kraliçemiz poz verdi, annesi -sevgili kuzenim- tüm operasyonel faaliyetleri yürüttü, bendeniz ise fotoğrafları çektim. Çok keyifli, biraz da yorucu bir gün geçirdik. Kraliçe' nin birbirinden güzel fotoları firmanın sayfalarını süslediğinde mutlaka duyurusunu yaparım, şimdilik poz verenin nasıl bir güzellik olduğunu ucundan göstermekle yetineyim.






İkinci heyecan verici olay ise geçen hafta başında, Kıbrıs'a gidiş hazırlıklarımız henüz başlamışken, Yapı Kredi Adios kartın yılbaşı kampanyasını görüp -gezdiğimiz yetmemiş, zaten Kıbrıs dönüşü önce İzmir sonra Küçükkuyu'ya gitmeyecekmişiz gibi- yeni yıla Avrupa'da girme hevesine kapılıverdik.

Daha önce gitmiş olsak da, Roma, kampanyanın kapsadığı şehirler arasında en cazip geleni oldu. Kıbrıs'a gitmeden bir gün önce biletlerimizi aldık ancak kalacak yeri ayarlamak işi maalesef Kıbrıs dönüşüne kaldı. 






Fakaaat bilgisayar karşısına geçip otel aramaya başlayınca anladık ki yılbaşı zamanı Roma süper kalabalık olacak :) Booking.com, Tripadvisor, Homelidays, Housetrip, Zart Tur, Zurt Tur derken bakmadığım yer kalmadı. Merkezi bir yerde kalıp, yrüyerek gezmek istediğimiz için kalacak yer bulmak çok zor olacak gibi. 2 gecedir bilgisayar başında tırım tırım aranıyorum, bazı ön rezervasyonlar yaptım ama halen nihai bir yer bulabilmiş değiliz. Bir de kış anacım, adamlar kalkmış ısıtma olarak klimamız var demez mi? Onun yeri,bunun ısıtması, şunun gürültüsü diye okumadığım yorum kalmayacak gibi :)) Neyse bir de bu kanalı deneyeyim. Roma merkezde çok pahalı olmayan, ısıtması iyi olan ve aşırı gürültülü olmayan mümkünse ev, apart ya da otel tavsiye edecek var mı?

Üçüncüsü ise dünya için küçük ama bizim için büyük bir konuyu halletmiş olmanın rahatlığıydı. Yarın gidecek olduğumuz İzmir seyahatimizin 2 ana amacı var. Bahçemize zeytin ağaçlarımızı dikmek ve evimizin su tesisatını yaptırmak. Her iki konunun da hazırlıkları seyahat hazırlıklarına karışarak 2 haftadır sre gitmekteydi. Fakat asıl bizi sevindiren dikeceğimiz zeytin ağaçlarımızı istediğimiz şekilde bulabilmek ve sipariş edebilmek oldu. Sanırım 2014 den sonra büyük miktarlarda zeytin ekimi yasaklanacakmış. Bu sebeple herkes zeytin ekmek için fidan üreticilerine, kooperatiflerine saldırmış durumda. Biz de bu hengamede, biraz da o bölgede az bulunan bir cins fidan istediğimiz için istediğimiz şekilde fidan alamayacağımız endişesindeydik. Ancak işimiz rast gitti ve ağaçlarımız şu anda Ödemiş'te bizi bekliyor.







Son bir haftalık raporumuz böyle... Kıbrıs seyahatimiz ise kendi başına bir postu hakediyor...

Aralık ayı uzaklarda başladığından mıdır nedir, çoğu yine şehir dışında geçecek gibi görünüyor. 

Çarşamba Kıbrıs'tan döndük, yarın İzmir'e gideceğiz, sonrasında ben Küçükkuyu' ya geçeceğim ve sanırım tekrar İstanbul'a gelişim Aralık sonunu bulacak, sonra da 28 Aralık'ta Roma'ya uçacağız ve gelsin 2014 :))

Tüm bu planlar, tatiller, geziler, yeni yıl heyecanı arasında Aralık ayında beni en çok sevindiren şeylerin başında 21 Aralık'tan sonra günlerin uzamaya başlayacak olması desem çok nankörlük sayar mısınız? ;)

26 Kasım 2013 Salı

Bir garip Yıldız Sarayı...


Geçen hafta Anish Kapoor sergisine gittiğimiz emekli kızlar grubumuzla her hafta bir aktivite yapalım kararı almıştık. Kararımızı uygulayarak Çarşamba günü Yıldız Sarayı Müzesine gittik.


Cihannüma Köşkü - by MRA

Daha önce Yıldız Parkını ve köşkleri defalarca gezmiş/görmüş olmama rağmen Yıldız Sarayını gezmemiştim. 

Yıldız Sarayı tek bir yapıdan oluşmuyor, ilk başta av ve yazlık köşk amacıyla yapılıp sonra çevre yapılarla zenginleştirilmiş. Sarayı daha detaylı tanımak için tıktık.

Saray müzesi, 2 kısmından oluşuyor. Ana binadaki kısımda ısıtma yoktu ya da kapalıydı. Çok soğuk olmasının yanı sıra duvarlar rutubetten kabarmıştı. Şehir müzesi olarak düzenlenmiş kısım ise restore edilmiş ve oldukça iyi düzenlenmişti. 

Maalesef şu anda sadece bu 2 müze bölümü, Küçük Mabeyn köşkünün 1. katı, Cihannüma Köşkü ve artık kütüphane olarak hizmet veren Silahane gezilebiliyor. Kalan binalar tadilat ve restorasyon sebebiyle ziyarete kapalı. Girişteki gişe memuru uyumasaydı belki bize bunları söyleyecekti ancak uykusundan sıçrayarak uyanıp, mahmur hali ile ancak giriş ücretini almayı başarabildiğinden durumu ancak içeri girdikten sonra öğrenebildik.

İlk girdiğimiz bölümde kabarmış duvarlar, bakımsız odalar falan görünce biraz moralimiz bozulsa da biraz elden geçemiş kısımları gezdikçe sarayın göründüğünden çok daha keyifli olduğunu farkettik. Çalışmalar bittiğinde mutlaka tekrar gitmek gerek. 


Yaveran Köşkü - by MRA


Yıldız Sarayını gezerken benim en çok hissettiğim duygu kapana kısılmışlık ve paranoya oldu. Neden diyecek olursanız şu örneklerle anlatmaya çalışayım.

Abdülhamit denizden gelecek tehlikelerden korktuğu için Dolmabahçe yerine çoğunlukla boğaz girişini çok stratejik bir noktadan gören tepedeki Yıldız Sarayı'nı kullanırmış. Boğaza girecek gemiler, neredeyse adalara kadar Marmara denizi ya da her iki kıtanın kritik noktalarındaki hareketlenmeler buradan rahatlıkla gözlenebiliyor. Yani düşmanı -iç/dış- her an gözetlemek mümkün...




Cihannüma Köşkü, şu meşhur, stratejik ve harika manzaraya hakim noktadaki yapı. Küçük ancak son derece güzel tavan süslemeleri ile iyi korunmuş durumda. Abdülhamit bu köşkün çatısından büyük bir dürbün ile İstanbul'u buradan izlermiş.






Sarayın uzantısı olarak yapılmış olan Küçük Mabeyn Köşkünün alt kat salonunda her duvarda ikişer tane kapı olması dikkatimizi çekmişti. Güvenlik görevlisinin verdiği bilgiye göre bu kapılardan bazıları gerçekten kapı iken bazıları ise kapı görünümü verilmiş duvarlarmış, dikkatlice bakarsanız menteşeleri olmamasından ayırdedebiliyorsunuz. Daha da öte, bazıları da kapı gibi açılmasına rağmen arkasından kör duvar çıkıyormuş. Amaç kaçarken düşmanı yanıltmak...



Hasbahçe - Hamit Havuzu - Yıldız Sarayı web sayfasından


Sarayın bahçesinde (Has bahçe) kocaman bir havuz var/mış, "Hamit havuzu" deniyormuş. mış/muş çünkü şu anda boşaltılmış tamirat yapılıyor, biz boş haznesini görebildik ancak.

Aslında bir nehir taklidi diyebiliriz bu havuza. Bahçe boyunca, ortasında bir ada oluşturacak şekilde kıvrılarak dolaşıyor. uzunluğu 800 mt imiş. Abdülhamit bu havuzda tekneler ile dolaşır, ortadaki ada da küçük bir hayvanat bahçesi ile eğlenir, Mangal (Ada) Köşkünde mangal yapıp dinlenirmiş. 

Havuz gerçekten etkileyici. Müzede gördüğüm aşağıdaki fotoğraf beni çok şaşırttı mesela. Havuzun köşke yakın kısmında duran tekneleri gösteren bu fotoğrafın nerede çekildiğini sorsan Göksu nehri kıyısı falan derdim. Bayağı bayağı nehir gibi bir havuzmuş yani..




Fakat bu etkileyici görünen düzenleme bir diğer yandan da çok acıklı göründü. Sen koca Osmanlı'nın padişahı olmuşsun, boğaz senin, Göksu senin, havuzda neymiş hepsinin alası senin :) ama herkes düşman. Korku yüzünden kapıyorsun kendini bir saraya, ben gidemiyorum nehir buraya gelsin diyip bahçene nehir gibi havuz yapıp avunuyorsun. Acınası değil mi sizce de?

İşte bu sebeplerle Yıldız Sarayı'nı gezmek bana üzerinde uzun uzun  düşünülmesi gereken bazı şeyleri hatırlattı.

Geçen aylarda Şirinlik Muskası ile gezdiğimiz Florya Atatürk Köşkü geldi gözümün önüne. Denizin ortasına doğru özgürce uzanan, çıplak, şeffaf, korunmasız, hür, denize kafa tutan o sade yapı. Yanında bir sandal, bildiğiniz, tahta, sıradan, kürekli, naif... 

Ve Ata'nın fotoğrafları...

Nerde Atatürk'ün Florya plajında halkla içiçe, halktan biri hali nerdeeee Yıldız Sarayı'ndan gizlice etrafı izleyip, bahçendeki havuzda oyalanan Abdülhamit...






Osmanlı'ya bu kadar özenenlerin tarihi bu gözle okuması lazım, yeniden, yeniden, yeniden...

Ve tam bağımsızlığın ne demek olduğunu, nasıl elde edildiğini daha çok düşünmesi lazım hepimizin, yeniden, yeniden yeniden...





25 Kasım 2013 Pazartesi

Oy oyyy çok yorulduummm




Amanın nasıl bir gündü o öyle!!!!

 Biraz iş yapayım derken kendimi kaybettim resmen :)

1- Sabah kalktığımdan beri 4 makina çamaşır yıkadım. Bu demektir ki 4 defa çamaşır serdim ve 2 defa da topladım :)

2- 1 sepet ütü yaptım. Ütülenenleri yerine yerleştirdim. Bu sırada da bazı çekmecelerin düzenini değiştirdim.

Bu arada evime 15 günde bir temizliğe yardımcı geldiği halde neden ütü yapıyorum anlatmak isterim :)
Halkalı'ya geldiğimde, taşınmak sebebiyle karşılaştığım en büyük sorun temizliğe gelecek yardımcı bayan bulmak konusunda olmuştu. Tadilat ve taşınma esnasında gelen 4 ayrı kişinin hiç birini beğenmedim (işten çok tavır sebebiyle). Bu tarafın hatunları bir acayip kardeşim. Acayip iş seçiyorlar, burunlarından kıl aldırmıyorlar, çok para istiyorlar, üstüne bir de dilleri pabuç gibi. Tam kuzenle anlaşıp ona her hafta gelen hatunu 15-15 paylaşmaya karar verdiğimizde hatun devamlı başka bir iş bulup onu da bıraktı :(
Nihayet 5. ayın sonunda ortalamanın az üstünde ama en önemlisi daha insan bir insana rast geldim. İlk konuşmamızda ütü yapmam demesine rağmen ütülerimi de yapınca tamam dedik ve el sıkıştık. Bu ütü meselesinin de, "ütü yaparım" dediğinde sepet sepet ütü yapmak zorunda kalması sonucunda geliştirdiği bir savunma olduğunu sonradan öğrendim. Ve mesajı da aldım tabii. Zor bulmuşum, korkutmaya gelmez :) diyerek kolay ütülenecek şeyleri kadına ütületmiyorum, kendim ütülüyorum. Halimize bak yaa  :( Eh biz de gülelim bari ağlanacak halimize :)

3- Ardiye olarak kullandığımız çamaşır odasını biraz daha derleyip toparlamak için geçen hafta Koçtaş'tan aldığım kutuları yerleştirdim. Kapağı kırılan takım çantasını yeni aldığıma aktardım.

4- Eşimin kışlıklarından halen çıkarmadığım bir postayı (ceketler, çoraplar ve ayakkabılar) çıkardım. Onların yerine kaldırılacakları yerleştirdim. Çıkan ayakkabıları boyadım.

5- Annemin pazardan aldığı ve el koyduğum 2 adet yastık kılıfı, içine girecek büyüklükte yastığım olmadığı için ortalıkta sürünüyorlardı. Yaratıcı bir fikirle çanta satın aldığınızda verdikleri beyaz ince kumaş kılıflardan 2 tanesini başka bir yastıktan çıkan ve yine ortalıkta dolaşan silikon ile doldurup iç yastığı yaptım ve kılıflarımı kullanıma açtım :)

6- Daha önce şu yazımda bahsettiğim şekilde oturduğumuz ev yeni değil ve biz de çok uzun süre kullanmayacağımızı düşünerek taşınırken çok büyük tadilatlar yapmadık. Gel gör ki. Evin banyosundaki fayans işçiliği korkunç. Bu konuda babam taşınmadan önce bir kısım düzeltmeler yapmaya çalışmıştı. Fakat zamanla oluşan 1-2 problem sonrası derz ile yapılması gereken dolgular silikon ile yapılması sebebiyle bazı yerlerde çok başarılı sonuç alamamıştık.  Silikonun üzerine derzler tutmamıştı, bizim de derzleri kazımaya girişecek zamanımız yoktu.

Bununla beraber, fayanslarımızın rengi ve deseni sebebiyle ilk anda çok kolay farkedilmeyen ancak zamanla kirlenip kendini gösteren derz birikintileri mevcuttu. Resmen inşaat pisliği yani :( Tadilat ve taşınma sırasında eve gelen her kadının eline bir kazıyıcı verip bunları temizlemesini söylediysem de ancak %10'unun temizlenmiş olması beni sinir ediyordu. Bunları her gördüğümde kazımaya niyetlensem de o anda yapamadım nedense. Erteleye erteleye bugüne geldik ve işte bugün o gündü. Banyoda ne kadar fayans varsa tek tek kazıdım. O da yetmedi gereksiz yere silikon yapılmış yerleri söktüm. Tüm banyonun yer duvar birleşimlerini (özellikle duş teknesinin kenarı) kazıdım. Kazıma işlemi bitince tüp derz dolgusu ile bozuk ve lekeli derzlerin tümünü tekrar yaptım.

7- Evde yapılan tüm işlemler sonrası ortaya çıkan pisliği temizledim. Bunu çok detaylı yapmadım artık :) sadece yarın ki temizliğe kadar idare edecek, bu gece yerlere basabileceğimiz kadarla yetindim :)

8- Akşam için zeytinyağlı enginar yaptım.

Sonuç olarak: Bitmişim yorgunluktan :(

Aldığım sıcak duş sonrası yayılıp kaldığım kanepeden kalkıp akşam yemeğini kim alıp yiyecek diye kara kara düşünmekteyim...

Not: Bu kadar işe rağmen sabah kendime yaptığım listede halen üstünü çizemediklerim ise aşağıda. Onlarla da yarın uğraşacağız artık...

- Çiçeklerin toprakları değişecek
- Kuzen'den gelen sardunyalar ekilecek
- Haftayı idare edecek kadar yemek yapılacak
- Blog'a Sakız Adası gezisi yazılacak
- Olası Yılbaşı gezisi için bilet & konaklama ayarlanacak



21 Kasım 2013 Perşembe

LAFRODİZYAK nedir?





Farkettim ki ben bu blogda Kuzencim Gamsız Böcük ile yazmakta olduğumuz LAFRODİZYAK isimli blogdan hiç bahsetmemişim.

Blogumuzu kuzenin uzağa taşınması sonucu az görüşebildiğimiz dönemde birbirimize söylemeyi düşündüğümüz ama fırsat bulamadığımız bilgileri paylaşmak için oluşturmuştuk. Fakat bizim kuzenin anne alması ile ilk darbesini alan blog bir de üstüne ben evimi kendisine 2 km mesafeye taşıyınca iyice durma noktasına geldi. Zira en kötü durumda gün aşırı görüşür, her gün konuşur olduk :)

Yine de bu blogu bir nevi hatırlamak istediğimiz şeylerin arşivi olarak kullanmaya ve burda faydalı bulduğumuz bilgileri paylaşmakta kararlıyız.

Dolayısı ile; İzleyin bizi anacım :)))

17 Kasım 2013 Pazar

Kasım ayının 3. pazarından bildiriyorum


by Pop Gallery
thepopstudio.com/gallery/show/easy-like-sunday-morning/


Uzun ve mutlu bir kahvaltı ile başladık güne, hava bir harikaydı, açtık pencerelerimizi sonuna kadar, çektik havayı içimize.

Kahvaltı demişken, diyet devam ediyor tabii. 3 günlük ödem çözücü ve en zorlu kısmın sonrası 1 gün daha ama farklı formül ile ödem çözücü, 2 gün yağ yakıcı, 1 gün hızlandırıcı ve 2 gün yağ yakıcı ve 1 gün daha ödem çözücü şeklinde devam eden bir grup listeye başladım. Artık farklı bir şeyler yediğim için mutluyum :) Bu arada ilk 3 günü de zor geçirmediğimi söylemek isterim. 3. günün sonunda açlık hissettiğim 1 dakika bile yaşamamıştım ancak 3 gün boyunca aynı şeyleri yemiş olmaktan sıkılmıştım, bittiğine sevinmem bundan...

Günlük yürüyüşlerimi de düzenli olarak yapıyorum. Geçen hafta dışarıda yürüyüş yapmadığım sadece 2 gün geçti. Bunlardan birinde de evde 45 dakika powerwalk yaptım. Eskiden zorla dışarı sürüklediğim bünyem artık kendisi dışarı çıkmak ve uzun uzun yürümek istiyor :) Bunda yürüyüş sırasında heyecanla dinlediğim sesli kitapların da payı var tabii :) Geçen hafta kocaman bir ingilizce kitabı daha devirmiş oldum :) mutluyum, gururluyum :) Birazdan önümüzdeki hafta için yeni bir tane seçip indireceğim.

Bu sabah itibari ile tartı 57,6 kg gösteriyor, yapılanlar işe yarıyor yani :)

Öğlen Şirinlik Muskası Yeşilköy' ü gezmek için aradı ancak bugünü eşimle beraber evde geçirmeyi ve bir yandan da haftalık yemekleri bugünden yapmayı planladığım için bu sefer gezisinde kendisine katılamadım.

Sabah kahvaltısını takiben bir yemek maratonu başladı :) Komik olanı hiçbiri benim yiyeceklerim değildi.
Çalıştığım zamandan kalma bir alışkanlık herhalde, pazar günleri mutlaka o hafta için yemek pişiririm. Üstüne de -hele ki eşim evdeyse- mutlaka bir kek, börek, poğaça türevi yapıp akşam çayını öksüz bırakmam.

Bugün de farklı olmadı. Önce yemekler, sonra börek derken yemek işleri bitince bir diğer pazar klasiği olan kanepede laptop'ı kucaklayıp surfe başladım. Eşimde yanımda bilgisayarında işle ilgili bir şeyler kurcalıyor.

Bir yandan radyo çalıyor, bir yandan tarçınlı sütümle yulaflı bisküvimi kemiriyor bir yandan da blogumu yazıyorum. Klasik bir pazar devam etmekte yani.

Siz neler yapıyorsunuz? Nasıl geçti/geçiyor pazar gününüz?


14 Kasım 2013 Perşembe

Ben "Anish Kapoor" gördüm...




Zor! Modern, soyut sanatı anlamak benim için zor. Bu yeterli altyapım olmayışından kaynaklanıyor büyük ihtimalle ancak yine de sanatın en önemli özelliği bence insanın içindeki duyguları harekete geçirmesi. Anlayamıyor olabilirim ama hissediyorum...


Sky Mirror - Anish Kappor

Dün pek sevgili dostlarla gittiğimiz Anish Kapoor İstanbul'da sergisinin pek sevgili sahibi Anish Kapoor'u da anladım dersem benim için çok büyük bir laf olur. Ancak beklemediğim şekilde etkilendim bu sergiden. Gözün gördüğünden ötesinin olduğunu bilmek insan beynini ve hatta duyularını çılgın şekilde harekete geçiriyor. Bilmediğiniz ve hatta sanatçının bile yaratırken bilmiyor olabileceği bir şeyi hissediyor ve onu bildiğiniz şekilde algılamaya uğraşıyorsunuz. Aslında soyut sanatın amacı tam da bu. Somut sanat da yapılabilecek herşey yapıldı günümüze kadar. Bundan sonra düşünülmeyeni düşünmek, görünmeyeni göstermek, bizim bile bilmediğimiz karanlıkları araştırmak peşinde insan oğlu.

Sergideki ilk parçalar ben de pek bir etki yaratmamış ve ilk anlardaki halim "Ben Anish Kapoor gördüm" noktasından uzak olmasa da serginin içinde ilerledikçe duygularımdaki değişimlere, zihnimdeki kıpırdanmaya kapılıverdim. Parçaların önünden ilk birkaçındaki hızla geçip gidememeye başladım. Baktıkça bakasım geliyordu. Hatta müzeye girerken önünden geçtiğimiz Sky Mirror parçasına çıkışta bir kere de kulağımda Anish Kapoor'un bu grup eserine bakış açısını anlattığı sözleri ile uzun uzun baktım.


Sky Mirror da biz - by MRA

Serginin sonunda, konferans salonunda yayınlanan Anish Kapoor ile yapılmış röportajın videosu da benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Sanatçı, yaratma sürecini, ilham aldığı konuları, nasıl çalıştığını anlatıyordu. Bu videoyu önce mi seyretmek iyi sonra mı bilemedim. Hiç birşey bilmeden önyargısız şekilde tamamen güdüsel olarak eserleri görmenin eserleri algılamada fark yaratacağını düşünüyorum. Ancak videodan sonra da bakış açınız değişip farklı bir gözle bakıyorsunuz. İkisini de deneyimlemek lazım sanki.

Videoda dört önemli nokta vardı benim için.


  • En çok etkilendiği ve yarattığı bir çok esere ilham veren şeyin "psikanaliz" olduğunu söylemesi eserlerinin kadar interaktif ve ne kadar öznel olduğunu bir kere daha anlamamı sağladı.


  • En kritik bulduğu üç şeyin boyut, mekan ve zaman olduğunu söylediğinde gördüğüm eserlerde bu üçünün ne kadar büyük önemi olduğunu bir kere daha farkettim. Özellikle videoda uzun uzun yer verilen Cloud Gate (Chicago, Millenium Parta yer alan) eseri bunun en çarpıcı örneği. 
  • İnsanların eserleri ile kurduğu ilişkiyi çok önemsediğini, sanat eserinin izleyici olmadan herhangi bir obje olacağını söylemesi, izleyici olarak beni çok etkiledi.


  • Eserlerinin büyük kısmını kendisinin yapmadığını ve bunu önemsemediğini anlattı. Önemli olan zihnimde yarattığım şeyin en mükemmel şekilde oluşturulması, bunu ben yapacağım diye ısrar edip mükemmel yapamadıktan sonra bunu benim yapmış olmamın bir önemi yok. Benim için zihnimdeki yaratım önemli, sonrası bunun obje haline getirilmesi sadece. Bu kısım sanırım bazı izleyiciler için hayal kırıklığı oldu sanırım çünkü çoğu kişi tonlarca mermerin bu kadar farklı formlar ile pürüzsüz şekilde oyulmasından, eserin kendisinden daha fazla etkilenmişti. Bense bu düşünceyi salonda fısıldanırken duyduğum ilk an itibari ile pek benimsemedim.  O anda yanımdaki arkadaşıma söylediğim gibi. "Bundan yüzyıllar önce Michelangelo'nun Davut'u yapması bu açıdan etkileyici görülebilir belki ama bu eserlerde asıl etkileyici olan tekniği olmamalı".  Sonrasında videosunda sanatçının bu düşüncemi onaylamasından öğretmeni tarafından "aferin çocuğum" denim öğrenci keyfi almış olduğumu itiraf etmeliyim.

Cloud Gate - Anish Kapoor


Bu arada Sakıp Sabancı Müze'sine böyle bir sergiyi gerçekleştirdiği için teşekkür etmek lazım, zira bazı eserlerin yerleştirilmesi için müzenin duvarlarının yıkılıp yeniden eseri de içerecek şekilde yapıldığı görülüyor. Belli ki maliyetli bir sergi olmuş. Sanata böyle bir yatırımı yapmak bu zamanda pek fazla kişinin harcı olmadığı gibi, pek fazla kimsenin vizyonun da bir parçası değil. Bu açıdan fark yarattıklarını söylemek lazım.

Farklı ve güzel bir deneyimdi ve çok sevgili dostlar ile paylaşıldığı için ayrıca keyif verdi. Sağolun kızlar...


Kapoor'u anlamaya çalışırken - by MRA



13 Kasım 2013 Çarşamba

Bendenizin sinema ile imtihanı


Film seyretmeyi çok severim. Özellikle de sinemada. Daha önce de yazmışım bolca :)

Ancak bence sinema dediğin kocaman bir salon, o büyüklüğe yakışan büyüük bir perde ve saygılı bir sessizlik demektir.

Uzun zamandır sinemaya gitmiyorum. Çünkü artık benim sevdiğim sinemalar ve bu sinemalara yakışacak sinema seyircileri neredeyse yok. Hele ki nefesini tutmuş seyrettiğin duygu dolu filmin en olmadık yerinde yan salondan gelen dinazor böğürmeleri ile yerinden hoplamıyor musun! Offf orda bitiyor işte benim sinema keyfim...

Bunlara bir de şehrin merkezine biraz uzak oturuyor ve yakınlardaki sinemaların evdeki Digitürk Festival kanalında bulabildiklerime alternatif filmler getirmiyor olması eklenince son zamanlarda sinema, nostaljik bir keyif gibi görünmeye başlamıştı.

Ancak özlüyorum, hem de çok. Bu sene Film Ekimi' ni biraz seyahatler, biraz da son anda yakalandığım soğuk algınlığı yüzünden kaçırdığımdan beri, keyifle seyredeceğim ve merak ettiğim bir film ve tabii uygun bir sinema arıyorum.

Geçen hafta nette dolaşırken gözüme ilişti, Film Ekimi' nde kaçırdığım filmlerden birinin Ataköy Galleria'da oynadığı. Hemen ertesi gün dışarıda yapacak bir kaç işimi de öncesine planlayıp kahvaltı sonrası attım kendimi dışarı. Saat 13:30 seansını hedeflemiştim 12:45 gibi diğer işlerimi bitirmiş Galleria'daydım.
Diğer konular bir yana en son ne zaman 13:30 seansına sinemaya gittiğimi hatırlamıyorum bile. Hele ki haftaiçinde!  Peh,peh, peh, herhalde üniversite falan olsa gerek.

Fuayeye girdim, inler cinler, biletçi kız bir de ben :) Yaşasııın çığlıkları koptu içimde. Salon küçük de olsa içinde bir tek ben olacaktım ve yan salonlarda da film oynatılmıyor olacaktı. Bununla yetinebilirdim :)

Sıcacık çayımı alıp salona kuruldum ve büyük bir keyifle filmimi izledim.

Gelelim filme. Adı : "Enough Said-Başka Söze Gerek Yok"




Ben sevdim filmi. Hollywoodvari yanları olsa da düşünmek isteyene çok güzel şeyler söylüyordu.

Ben neler duydum derseniz, özetle :

"Herkes farklıdır, herkes tektir ve değerlidir. Kişi yaşamının her anında özünü anlayarak ve dinleyerek yaşamalıdır. Çünkü her birimiz o kadar farklıyız ki, iki kişi için bile aynı formül çok zor işler. Kendiniz için en iyisini yine siz bilirsiniz. Kendin olmak herşeyin özü, hele ki iş ikili ilişkilere gelince. "

Seyredip pişman olmayacağınız bir film bence, işte bu da fragmanı :