26 Mart 2013 Salı

Bahar sofrası


Pazar akşamı yemeğe misafirimiz vardı. Sevgili eşimin yıllardır her fırsatta sevgiyle andığı ama gel gör ki bir türlü tanışma fırsatını bulamadığım bir dostunu ağırladık. Çok keyifli bir geceydi.

Gecenin bu posta konu olan kısmı ise aynı gece için hazırladığım ve içimdeki baharı taşımaya çalıştığım masa olacak :)

Cumartesi günü kongrede olduğum için ancak akşam eve dönerken alışveriş yapma fırsatım oldu. Aklımda Kadıköy'e gidip balık pazarından alışveriş yapmak vardı ama cumartesi trafiğinde gözüm oralara kadar gitmeyi yemedi. Yolumun üzerindeki Ataşehir Migros'a uğradım.

Birkaç turda yemek için gerekenleri almıştım ancak alışverişim bitmiş olmasına rağmen ayaklarım beni kasa yerine ev eşyaları satan reyona yönlendirdi. Baharın etkisiyle sanırım, canım çiçekli böcekli bir sofra kurmak istiyordu. Şöyle pembelere bulanasım vardı ama ne yazık ki benim bu renklerde mutfak eşyam da, örtüm de, aksesuarım da yoktu :(

Yine de süslü yanıma yenik düştüm ve kap kacaklar arasında gezinmeye başladım.

Yemekte şaraba eşlik etsin diye çok güzel peynirler almıştım, aklımda güzel bir peynir tabağı yapmak vardı. Bir yandan da düğün hediyesi olarak gelen peynir kesme setimi kullanmak için yer arıyordum :) Hayalimde güzel bir tahta bulup servisi bunun üzerinde yapmaktı. İşe burdan başladım. Aslında Migros bu tür şeyler almak için tercih edilecek son yer -en azından benim için- ancak o saatte ordan başka bir yere gidecek ne vaktim ne de halim vardı. Ben de ne çıkarsa bahtıma deyip başladım bakınmaya.

Benim kesicilerin kulpları koyu renk (aşağıda) ancak bu renge uygun birşey yoktu. İnsan hiçbirşey beğenmeyince hiçbirşey almaz di mi? :) Yok olur mu? Ben illa alacağım diye kafaya koydum ya, uymazsa değiştiririm diyerek bir tanesini aldım.


Peynir Tahtası seçelim- by MRA

Yukarıdaki fotolarda göreceğiniz üzere aslında çok da fena değildi (sağ üst, koyu renk olan) ancak eve gelip sofrada deneyince çok yüksek oluduğu için kaba durdu. Aldığıma pişman söylenirken dolapta uzun zaman önce hediye gelmiş ve henüz açmadığım bir bıçak seti ile gelen kesme tahtasını hatırladım. Hemen açıp onu denedim. Renk olarak ilki kadar uyumlu görünmese de sofraya daha çok yakıştı. Sonra üzerine peynirler üzümler falan gelince rengin çok farklı olduğu da çok dikkat çekmedi zaten.

Tahtadan sonra seramiklerin olduğu kısma gelmiştim ki Laçin'in şu yazısında bahsettiği aşağıdaki puantiyeli kapları gördüm. Çok beğenmiştim ancak mevcuttaki renkleri aklımdakine uymadı :(  Ben şöyle pembeli birşeyler hayal ediyordum ama maalesef yoktu.


Biraz bakındım belki küçük bir kase, mumluk falan işime yarayacak birşey bulurum diye ama bulamadım. Çok para harcamak da istemiyordum zaten iyi oldu :)

Ama inadımdan vazgeçmedim. Şansım da yaver gidince Papia'nın aşağıdaki pembeli güzellerini peçete reyonundan bana göz kırparken gördüm.




Eh dedim bir de eve giderken çiçekçiden pembe birşeyler bulursam bir şekilde bu işi kotarırım.

Yolda, evde pembelere uyacak neyim var diye düşünürken sevgili arkadaşlarımdan birinin düğün hediyesi olarak getirdiği aşağıdaki servisler aklıma geldi. Sağolasın Çidocum.

Hediye Ciciler- by MRA
Eve dönünce hemen sağda solda aklıma gelmeyen neler var diye bakınırken işe yarayabilecek 2 ayrı mumluk buldum. Bir arkadaşımın nikah şekeri olan 2 adet küçük cam yeşil ve bir tane de üstündeki süsler dökülündükten sonra temizleyip bir gün işe yarar diye kaldırdığım düz cam mumlukları aldım ve geçtim süsleme işine :) Peçetelerden birini kesip şefaf mumluğun çevresine geçirebileceğim bir boru yaptım, kılıf gibi geçirip mumu da yakınca gayet şirin oldu. Diğerlerine ise düğün de süsleme işlerinde kullanırız diye aldığım -ama kullanmadığım- kurdela pembe çiçekleri geçici olarak patafix ile tutturarak biraz renk kattım.

Son olarak pembe karanfilleri de Ikea vazoya yerleştirince yaptıklarımdan memnun hazırlıklarıma ertesi gün devam etmek üzere ara verdim.

DIY sofra süsleri- by MRA

Yarım saatimi bile almayan bu küçük dokunuşlar sonucunda ortaya aşağıdaki sofra çıktı. Koştururken pek güzel fotoğraflar çekemedim ancak sanırm fikir vermiştir.

Bahar tadında sofra - by MRA
İyi ki çok paralar vererek o anın hevesi ile bir sürü şey almamışım. Ufak tefek dokunuşlarla birşekilde eldekileri değerlendirerek gönlümdeki bahar havasını yakalamak, bana bu işi para harcayarak yapmaktan daha fazla keyif verdi.

Bahar dolu bu sofrada çok güzel bir gece geçirdik. Geç tanıdım ama çok sevdim misafrimizi.

Sağolsun, bir de son zamanlarda çok istediğim birşeyi hiç de bilmeden, hediye getirmiş bana :) Tatammm...


Döküm tava - by MRA

Çok çok severek kullanacağıma eminim.

Ah bahar sen ne güzel birşeysinnn :)



21 Mart 2013 Perşembe

Amour


Dün akşam yemeğimizi yerken, uzun zamandır seyretmek isteyip de bir türlü fırsat yaratamadığımız, Amour isimli filmi seyrettik.

Adı sizi yanıltmasın romantik bir aşk filmi değil bu, bir dram. Hem de en zorlayıcılarından. Zaten Haneke'yi daha önce seyretmiş olanlar tahmin etmiştir diye düşünüyorum, sever çünkü Haneke seyredeni zorlamayı. Hikayeyi en can yakıcı yerinden anlatmayı.  

Bu film de iki yaşlı insanın, aralarından birinin bakım gerektiren şekilde hastalanmasıyla nasıl değiştiğini, bu süreci nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Geçtiğimiz senelerde kendi ailemde benzer bir deneyim de yaşadığım için çok etkilendim bu filmden.

İnsanın çok sevdiği birinin gözü önünde acı çekmesi, tanımadığı birine dönüşmesi ve bu durum karşısında elinden hiçbirşey gelmemesi. Bir yandan sevgi, şefkat ve sahip çıkma hisleri ile diğer yandan çaresizlik, isyan, yorgunluk ve öfke duyguları içinde savrulup durma ama herşeye rağmen ayakta ve sağlam durmaya çalışma hali. Sözlerle anlatması çok zor ancak bu filmde hepsi ve daha fazlası dokunduğu her noktayı yakacak keskinlikte ama çok da yalın bir şekilde anlatılmış. 




Filmin bu iki afişini özellikle yanyana koydum çünkü aşkın olduğu gibi beraberinde getirdiği herşeyin de bir madalyon gibi iki yüzü var. Bu filmde de aynı olayın iki kahramanı ve içlerindeki ikilemler üzerinde bol bol düşünme şansı bulmak mümkün.

Sindirmesi zor ancak güzel bir film, seyretmenizi tavsiye ederim...


20 Mart 2013 Çarşamba

Dönüş


Son postu ile postu da sermiş olan blog sahibesi ortalarda olmadığı 1017 günde neler mi yaptı?

Şöyle başlayalım:

Blog sahibesi son yazılarında yoğunlukla hissedilen şekilde daralmaya devam etti. Daraldıı, daraldııı, daraldııııı ve baktı ki daralmaya bile yeri kalmamış. Durdu, deriiiin bir nefes aldı, silkindi ve kendine gelmeye karar verdi. Ruhuna el uzattı, onu dinledi, anlamaya çalıştı, hatalarını kabul etti, düzelmeleri için çalıştı, sahip olduklarının farkına vardı, kıymetlerini anladı. Ruhuna ilaçlar buldu, sakinledi, huzurlandı. Anlamsız kavgalarına son verip kendiyle barış imzaladı.

Bu durum herkese iyi gelmiş olacak ki bir süre sonra, önce terfi etti, sonra da sevdiği adamdan evlenme teklifi aldı. 12 sene sonra artık beni şaşırtamaz dediği adam 36. doğumgününde onu çok şaşırtmayı başardı ve hiç hayal bile etmediği bir şekilde teklifini yaptı. Evetler havalarda uçuştu, heyecanlara, coşkulara gark olundu.






Blog sahibesi bu süreçte, herşeyin bir zamanı varmış ve herşey zamanında güzel olurmuş denmesindeki hikmeti iyice anladı. İçine sindire sindire, keyfini çıkara çıkara bir hazırlık süreci geçirdi.






Her firsatı anıya dönüştürdü. Eskiden olsa burun kıvıracağı herşeyi doyasıya yaşadı. Gereksiz hiçbirşeyi yapmadı, büyük paralar harcamadı ama güzel anılar olarak hatırlayacağı hiçbir fırsatı da geri çevirmedi.







Nişan, kına, bekarlığa veda partisi, nikah, düğün derken nerdeyse 40 gün 40 gecede evlendi.






Günlerce süren törenleri dolunayın aydınlattığı ılık bir Hıdrellez gecesinde, yanında en sevdikleriyle, dileklerini yükledikleri onlarca dilek fenerini ege denizinin sakin sularına bırakarak sonlandırdı. O gece hayatında gördüğü en büyük kayan yıldızı gördü, kocasının hıdrellez dileğinin ("bir yıldız kaysın biz tekrar dilek dileyelim") bu kadar hızlı ve kocaman gerçekleşmesine hayran kalarak dileklerine dilekler kattı.






Hergün sahip olduklarının kıymetini en derininde hissetti ve onlara sahip olduğu için tekrar tekrar şükretti.

Günler geçtikçe büyüdü, mutlandı, kutlandı.

Sonuçta hayattı yaşadığı, masal değildi. Gülü dikeniyle, hayatı verdikleri kadar aldıklarıyla da sevmeyi öğrenmeye başladı. İşlerle, insanlarla boğuşmaya devam etti. Çok çalıştı, çok yoruldu ama çabalarının karşılığında ikinci terfisini de aldı. Bir ekibi oldu, onlarla yeni şeyler öğrenmeye, yeni deneyimler edinmeye başladı.

Şimdi tekrar burada, macerası devam ediyor. Gelecek günlerin getireceği yeni değişimlere hazırlanıyor. Yazma hevesi var ve sürmesini diliyor.

Postu serdiği yerden kaldırıp, bloguna dönüyor...

24 Ocak 2010 Pazar

Rahatlamak için



sıcak bir duş,


bir kadeh şarap,


yanına keçi peyniri, fındık, füme et,


neşeli bir tv programı,


ve derin derin alınan nefesler...

sıkıldım-sıkıldın-sıkıldı-sıkıldık-sıkıldınız-sıkıldılar



Allahım bu nasıl bir sıkıntıdır.

İşteyken hayalini kurduğum herşeye sahibim bu haftasonu. Vakit, dışarı çıkılmayacak kadar kötü bir hava, battaniyem, bilgisayarım, filmlerim, kitaplarım. Peki ben napıyorum hiççç.

Resmen vakit öldürdüm ya. Yedim yedim yattım. Resimdeki hatundan tek farkım yediklerim yüzünden onun iki katı olmam. Kalanı aynı. Kanepem ve ben.

Yapıştım resmen kanepeye. Dün akşam Şirinlik Muskası geldi. Onunla oturduk biraz sonra sohbet eşliğinde yemekler yaptım (balkabağı çorbam pek güzel oldu, kalan kabaklardan da tatlı yaptım). Eh biraz iyiyim derken o gitti ben yine bittim. Bütün gece uyuyamadım, kitap okuyayım dedim 20 sayfa kitap okunacak zamanda 2 sayfa kitap okudum. Film seyredeyim dedim ondan bile sıkıldım. TV'nin başında kucağımda laptop internette gezinip pinekledim durdum. Sabaha karşı uyumuşum bu seferde öğlen uyandım. Günü yarısı bitmişti bile. Kendime kızdım ve günün kalanını da ben b.k ettim. Yattım durdum. Hadi kendime faydası dokunan birşey yapmadım ama Çarşambaya yetiştirmem gereken bir rapor vardı ona da dokunmadım. Bu akşam başlamazsam kesinlikle zamanında bitmeyecek. Of ya of. Acaba aklımda hep bu işi yapmam gerektiğini bildiğim için mi başka birşey yapasım da gelmedi. Yani çalışmıyorsam başka şeyde yapmamalıyım gibi.

Ya kendimi anlamıyorum ben artık. Ben bile sıkıldım kendimden. Ne yapmak lazım ki :(

Oklu kirpi, şehrin ışıkları, benim daralmalarım...




Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor
Nerde nasıl yaşarım gel de bana sor
Evlerin ışıkları bir bir yanarken
Bendeki karanlığı gelde bana sor...

Penceremden gördüğüm binada ardı ardına sönen ışıkları görünce dilime dolandı bu şarkı. Çocukluk aşkım Erol Evgin'in kadife sesinden yankılanıyor kulaklarımda. "Nerden aklıma geldi kimbilir. gezdim dün gece şehri şöyle bir..."

Televizyonda bir adam oklu kirpileri anlatıyor. Neden bilmiyorum seyrediyorum. Bir kanyonda geziyor, sanırım ben de burdan uzakta olmak istiyorum. Olduğum yerden hatta mümkünse kendimden uzakta. Kaçabileceğim en uzak yer neresidir? Herkesten herşeyden uzakta, sakin, dingin bir yer arıyorum. Temiz bir sayfa açıp yeniden başlayacağım, kendimden kurtulacağım bir yer var mı?

Yat kızım, bu gece iyi değilsin. Ne zaman iyisin o da belirsiz ya. Yat sen yine de...

23 Ocak 2010 Cumartesi

Kar, Ka, K



Budur !

Evimde, kanepemde, battaniyemin altındayım, yani en sevdiğim yerlerden birinde. Sıcacık çayım yanımda, güzel bir kitap, arada da televizyon. Şimdi Project Runway başladı mesela :)

Bir yandan televizyon seyrediyor bir yandan da Migros'dan gelecek siparişlerimi bekliyorum. Bu akşamı Kuzenciğimin doğumgününü kutlamak için onların evinde geçirmeyi planladığımız için dolap tamtakır. Nasılsa evde yemek yemeyeceğim diye düşünmüştüm. yanılmışım :) Şimdi evde boş bir dolapla başbaşayım. Çabuk gelseler bari pek acıktım. Şöyle güzel ve sıcacık birşeyler yapmak istiyorum. Kara yakışacak birşeyler. aklımda balkabağı çorbası var ne zamandır, malzemelerim eksiksiz gelirse yapması bugüne kısmet olacak. Yazarım sonucunu.

Kar çok güzel yağıyor. Gözüm bir tv'de bir camda.

Rahat batan parmağını kaldırsın...


Ya nerde şu "canım sen çok yoruluyosun, boşver çalışma, bırak işi, gez toz keyfine bak, ben çalışır sana bakarım" diyen adamlar? Kim buldu bu güçlü ve bağımsız kadın fikrini, kime rahat battı? Çok yoruldum ya, çok sıkıldım...

Keyfim kaçık, şevkim kaçık, canım hiçbirşey yapmak istemiyor. Bari kar yağsa da hiçbirşey yapmamaya bahanem olsa...

Hufff.....

13 Ocak 2010 Çarşamba

İbibikler ve ben


Annemler burada (yani İstanbul'da), iş yerinde yurtdışından misafirimiz var, bin tane proje, bir o kadar da toplantı var. Burada devamlı işten yakınan biri olarak yer almak istemiyorum ama insanın hayatında bu kadar iş olunca yazacak da başka şeyi olmuyor.





Haftasonu inşallah hem dinlenicem, hem de evde ne zamandır yapılması gereken 1-2 tadilat işini halledicem. Daha keyifli yazacak kıvama gelir gelmez burdayım, ibibikler öter ötmez ordayım gibi oldu bu ama ibibikleri beklemicem söz...


10 Ocak 2010 Pazar



Banyodaki sabunluk setini ilk taşındığımda Esse'den almıştım. Fakat zamanla sırrında çatlamalar oldu ve en sonunda bu hafta sıvı sabunluğun pompası da bozuldu. Kısaca değişme zamanı geldi. İlki beyazdı bu sefer renkli birşey bakayım dedim ama yine de gözüm hep beyazlara gidiyor.

En çok şunu beğendim mesela


ama Türkiye'de yok, Amazon'da rastladım kendilerine :(

Mudo'da şunları buldum ama setin sıvı sabunluğu stokta yok :(


Son olarak gittigidiyor'dan da şunu buldum. Sanırım bu da aslında Mudo daha önce gördüğümü hatırlıyorum hayal meyal.
Kararsızım. Bu konuda daha biraz bakınıcam anlaşılan ama içimden bir ses dönüp yine beyaz alacaksın diyor ya hadi hayırlısı...


Nihayet mutfak perdemi değiştirdim. Mutfağa renkli kilimi aldığımdam beri aklımdaydı ama bir türlü istediğim gibi birşey bualamadımç Fazla da masraf etmek istemiyordum. Basit birşey olsun ama mutfağa renk getirsin istiyordum. Nihayet Koçtaş da hazır ve çok ucuza bu perdeyi buldum. 1-2' de ufak dokuşla mutfağıma biraz daha renk geldi.




Siz ne dersiniz? Nasıl olmuş?

7 Ocak 2010 Perşembe


Ne olursa olsun 1-2 satır yazacağım buraya diye ev ödevi verdim ya kendime işte bu post ödevimdir :)

İşten geleli 1 saat oluyor, karnımı doyurmak için hızlıca bir salata yapıp yedim- Evde yemek yok da üstünüze afiyet. Halen yapmam gereken onca işe rağmen bu durumu aklımda uzak tutmaya çalışıyorum. İnadım inat daha fazla çalışmayacağım bu akşam. Hemen yatasım vardı ama önce bir bloguma bakayım dedim. Safça bir umutla belki birileri okumuş da bir iki satır birşey yazmıştır demiştim :) Ama yazmamış kimse. Olsun napalım. Ben de kendime yazıyorum zaten :P

Neyse , tam çıkacaktım ki aklıma düşen bir şeyi google'layayım dedim ve "Zinfandel" neymiş böylece öğrendim. Şimdi bunu da nerden buldun demeyin. Bilen biliyordur ama şarap içmeyi o kadar sevmeme rağmen ben bu üzüm türünü daha önce duymamıştım. Geçtiğimiz günlerde bir yemekte Terra'nın bu şarabını içtim ve çok beğendim. Ama sonra markette fiyatına bakınca ıgh dedim, alamadım. Pahalı biraz, yani bana göre en azından.


Bugün de arkadaşlarla yine şarabın muhabbeti geçti, ne güzel şaraptı diye, ama kimse bilemedi "zinfandel" şarabın adı mı üzümün adı mı diye :) Ben de google'a sordum söyledi sağolsun. Hayyam.com demiş ki "Zinfandel, Kaliforniya’da en fazla yetiştirilen siyah üzüm çeşididir. Batı Avustralya’da yer yer rastlansa da Kaliforniya dışında pek dikili değildir.".

İşte sanırım bu yüzden bilmiyormuşum/z. Türkiye de yetişmeye başlamış mı acep bunu bulamadım. Ama Terra bu üzümden şarap satmaya başladığına göre belki talebe göre bu gerçekleşebilir. Acaba toprak ve iklim mi uygun değil? İnşallah uygundur. Eğer uygunsa da biz ekmiyorsak, şimdi ben burdan istek yapsam. Bağcılar bu üzümden ekse, şarapçılar şarap yapsa, fiyatlar biraz normale yaklaşsa, biz de doya doya içsek. Süper olur süper. İlgilisine duyurulur..

6 Ocak 2010 Çarşamba


Yılbaşı tatili sayesinde dışarda bir dünya olduğunu yeniden keşfettiğimden beri -yani 3 gündür :)- işyerinde çok mutsuzum. 6 aydır içinde bulunduğum tempoya nasıl kapılmışsam artık, resmen sosyalleşmeyi, eğlenmeyi, dinlenmeyi unutmuşum. Şimdi de ucundan da olsa tekrar tadına varıp, sonra da ağzıma bir parmak bal çalınmış şekilde her sabah işe gelmek çok zor geliyor. Aynı tempoya dönesim yok ancak işler de öyle demiyor. Bu akşam bile 18:00'den sonra başlayan bir toplantım var mesela, ühüü...

Dün iş yerinden sevgili arkadaşım Zilli Zarife de -bu adı kendisi seçti, çok yakıştığı için bundan sonra burda böyle anılacak- aynı havada olunca kendimizi öğlen tatilinde Ikea'ya attık. Ne zamandır aşağıdaki duvara asılan şaraplıklardan almak istiyordum ki büfemde yer tutan şarap stoklarımı buraya taşıyarak, biraz yer açayım. Fakat gel gör ki arandığı zaman bulunmaz hesabı şaraplıklar da stoklarda bitmişti.

Ben de yola şaraplıktan çıkıp da hüsrana uğrayınca, yine aynı temadan devam edip, bir süredir istediğim büyük ve uzun kırmızı şarap kadelerinden alayım bari dedim. Entelce adıyla "Kırmızı Bordeaux kadehi" oluyormuş kendileri :) Makinada yıkanması zor da olsa, şarap içmenin keyfini kesinlikle arttırdığını keşfettiğimden beri istiyordum ama bir türlü istediğim incelikte ve fiyatta bulamamıştım. Ikea'dakiler de aslında hayalimdekiler değil ama Paşabahçe'de falan baktıklarıma göre o kadar ucuzdu ki şimdilik bunlarla başlayayım sonra daha iyilerini alırım deyip sadece kendi kullanımımız için iki tane kapıverdim.


Akşam eve geldiğimde kendime güzel bir salata yapmış, salondaki orta sehpamın üzerine soframı kurmuş ve yere attığım minder üzerinde yemeğime başlayacaktım ki, yeni kadehlerimi deneme sürüşüne çıkarmak için harika bir fırsat olduğunu farkettim. Hemen mutfağa yönelip hızla yıkadığım kadehlerden birine yılbaşı öncesi indirimlerde iyi fiyata bulduğum DLC Shiraz' dan dolduruverdim.

Bu arada araya parazit olacak ama sevgili hükümetimize de bize yılbaşında ikram ettikleri birbirinden çeşitli zamlar için burdan sevgi ve saygılarımı sunuyorum, yılbaşından önce 18-19 TL olan şaraplar dün baktığımda 27-28 TL olmuştu. Nihat Sırdar'ın dediği gibi üstüne bir "orgazam" sigarası yakmışlardır kesin.

Neyse nerde kalmıştık. Şarabın kokusu bile sefa duygumu arttırmış olacak ki yine İkea'dan aldığım kokulu mumları bilimum mumluğa doldurup yaktım. 1-2 dakika içinde evim elma, tarçın, böğürtlen kokularına bulanıverdi.

Laptop'a da bir romantik komedi koyup kendimi minderin üzerine atıverdim. İşten erken çıkmışım, şarabım ve harika bir yemeğim varken, ambiansımda mumlarla tamamlanınca keyfime diyecek kalmamıştı. Fakat yemeğimi bitirmeme yakın üzerime bir ağırlık çöktü, bir ağırlık çöktü öyle böyle değil. Yemeği nasıl bitirdim kendimi minderden kanepeye nasıl kaldırdım hatırlamıyorum. Oracıkta sızıvermişim, saatler daha 20:30 civarıyken.


Gözlerimi açtığımda saat 23:00'dü. Uykumu açmadan herşeyi olduğu yerinde bırakıp -sadece yanık kalan mumları söndürdüm, yanarız falan neme lazım- yatağa yollandım. Nasıl uzuun ve tatlı bir uykuymuş, sabah saatim çaldığında halen yataktan kalkmak için en ufak bir isteğim yoktu. Annem olsa "hayırdır kızım çeçe sineği sokmuş gibi bu ne uyku böyle" derdi kesin. Canım annem ya, ne çok özledim bak onu da. Anneciim, gelsen, ben başımı dizine koysam, uyusam, uyusam, uyusaamzzzzzzzzzz...

4 Ocak 2010 Pazartesi




Ben bugün, yeni görevime başladıktan tam 6 ay sonra, ilk defa, iş yerinde koşturmadan bir gün geçiriyorum. Yılın ilk gününün böyle olması belki diğerleri de buna benzer umudunu dolduruyor içime :)

Yapılacak işim yok mu? Çook.
Peki yapasım var mı? Yook :)

Ay bir de keyfim yeride ki sormayın gitsin. Hiçbir nedeni de yok halbuki. Hatta uykusuzum ve bir dokunan olsa ne işim var benim burda diye mızlanmaya başlayabilirim. Ama yine de iyi hissediyorum işte.

Bir yandan sakin sakin çalışırken bir yandan da akşam için planlar yapıyorum. Yılbaşı tatili boyunca hep sinemaya gidesim vardı. Geleneksel olarak ayın 1'inde ilk seansımızı yaptık ve Soul Kitchen'a gittik. Gayet güzeldi. Fatih Amcam ne yapsam seyrederim kıvamına geldim artık. Eline sağlık diyorum.

Fakat o ne kalabalıktı anlatamam. Biz son ana bırakmak riskli olur diye biletimizi önceden internetten alıp gitmiştik ancak bırakın gişeleri bilet kiosklarında bile uzuun kuyruklar vardı. Herkes birbirinin üstünde, ıyy. Kalabalığı sevmediğim gibi hele sinemada kalabalığı hiç çekemediğimi anladım. Yine de sinemaya doyamadım. Aklımda Vavien'i ve Avatar'ı da seyretmek vardı. Fakat onlara fırsat yaratamadım, bir de kalabalıktan korktum doğrusu.

Şimdi diyorum ki pazartesi akşamı, hazır sinemalar daha tenhayken acep bu akşam Avatar'a bilet alsam mı? Aslında bilimkurgu ve aksiyon filmlerini pek sevmem. Nadiren rastladığım iyi örneklerine kayıtsız kalmam tabii ama olsa da seyretsem diye de aramam. Buna rağmen sebebini tam da bilmeden, gördüğüm ilk andan itibaren gitmek istiyorum Avatar'a. Şirinlik Muskasını da ayartmaya çalıştım bana katılsın diye ama çok yoğun herhalde mesajlarıma cevap vermiyor. Kar yağar mı acep? Sinemaya gidip de eve dönememek de var di mi? :)



Neyse ben biraz daha düşüneyim, belki de evde oturup film seyrederim. Ya da kitap okurum, ah bir de kar yağsa, camın önüne oturup kar tanelerinin süzülüşünü seyrederken fırt fırt çayımı içsem. Ay içim ısındı. Boşverdim bile galiba ben sinemayı, battaniyemi özledimmmıırrrrr...

3 Ocak 2010 Pazar





Bir blog bu kadar uzun süre başı boş bırakılmamalı. Kötü huy işte, can çıkarmış bunlar çıkmazmış ya, benim ki de öyle. Başladığım bir işi uzun süre devam ettirememe problemim var benim. Sıkılmak değil de ne bileyim olmuyor işte. Çok yoğun günler geçirdim, görünen o ki geçirmeye de devam edeceğim. Yeni yılın armağanı 3 günlük tatilcik araya girmese dinlenecek fırsat da bulamayacaktım. Ama bu girdabın içinde dönüp duruken verdiğim şu kısacık mola bile iyi geldi.

Uzun zamandır uzak kaldığım blog dünyasına dalınca ise şuna karar verdim. Kısa da olsa buraya yazdığım 2-3 satır aslında bana suyun altından çıkıp aşağıda idare edecek kadar nefes alma şansı veriyor. Stresten uzaklaşmak, aklımdan işi, yoğunluğu, gerginliği atmak başka şeyler düşünmek fırsatını sunuyor. Bunu değerlendirmeliyim. Çok yoğun ya da çok yorgun, yine de bir iki satır yazmalıyım buraya. Bana iyi gelecek hissediyorum.

Ayrıca bence, kendimle yüzleşme konusunda da sorunlarım var benim. Ya da kendimle yüzleşiyorum da dışardan bu eksik ya da beğenmediğim yanlarım görünsün istemiyorum. Bir mükemmellik takıntım var, mükemmellik iddialı bir laf tabi de yani ne biliyim en iyisi olmak diyelim. Hırslıyım ve iyi yapamasam da belli olmasın istiyorum sanırım. Kol kırılsın yen içinde kalsın benim hayat felsefem olmaya başladı. Kimi kandırıyorsam?

Neyse işte kısaca bu sene, yolun yarısına gelmişken, hayatımı ve kendimi masaya yatırma zamanımın geldiğini yüksek bir yoğunlukta hissediyorum. Bu yıl böyle geçecek. Yolumu, yönümü, kendimi bulmaya çalışarak. Nitekim bir uzmandan yardım almaya başladım bu konuda. Ciddiyim yani :)

Ve buranın da bana yardımcı olacağına inanıyorum. Kısacası, daha sık burda olmaya çalışacağım. Bu da benim 2010 ödevim olsun.

Yeni yıl kutlu olsun...

14 Kasım 2009 Cumartesi



Vay be Haziran nire Kasım nire. Bir mevsim tükenmiş arada, ben tükenmişim çok mu?

Zor geçiyor bu aralar zaman, son aylarda hep böyle. Zor geçmekten kasıt uzayıp sündüğünden, bir türlü bitmediğinden değil aksine hızla ve canımı yakarak ilerliyor.

Kendimi kaybettim ben sanırım. Arada bir yerde, farketmeden.

Hükümsüzdür.

Bulan allah rızası için beni arayabilir mi?

17 Haziran 2009 Çarşamba


Evet yoğunum, evet uzun mesailer yapıyorum ama bir yandan da yakaladığım her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorum. Tıpkı cuma akşamı uzun zamandır görmediğim bir çok arkadaşı gördüğüm kalabalık bir yemek, cumartesi günü sabahı kızlarla bol bol kaynattığımız kahvaltı, pazar kahvaltısından önce havuzda geçirdiğim bir saat, pazar akşamı sevdiceğimle Sultanahmet Camii üzerinden batan güneşi seyrederek yediğimiz yemek ve nihayetinde dün akşam gecikmiş ama hızla planlanmasına rağmen harika geçmiş bir gece gibi.





İyi ki Şirinlik Muskası gidelim dedi, iyi ki geç de olsa kuzene sen de gel dedik, iyi ki benim mesaim yoktu :)

Güneş battı, boğaz gökkuşağının renklerine bulandı, kadehler doldu boşaldı -evet evet fotoğraftakiler-, sohbet üstüne sohbet patlatıldı, gülündü, eğlenildi. Hızımızı alamayıp arada Şirinlik Muskasına fotoğraf dersi bile verdik :) Bu fotolarda dersimizin ürünü. Kısaca gece uzun oldu, bitmesin istendi, ama her güzel şey gibi bitti...






Hayatın gerçeklerine dönüldü. Saat 1:00'den sonra bu akşam çıkılacak kısa İzmir seyahati için valizimiz hazırlandı. Uykumuz geldi, alkol çarptı. Yatakla nasıl buluştuğumuz hafızalarımızda kendine yer bulamadı.

Yorgun, ama öncesinde keyifli saatler, sonrasında ise kısa da olsa bir tatil vadeden bu güzel gün de bitiverdi.

Sevgili yolda bizi almaya geliyor. 10-15 dakika sonra yolculuk başlıyor...



9 Haziran 2009 Salı



Cumartesi günü Şirinlik Muskasıyla kendimizi kuaföre attık. Manikürümüzü pedikürümüzü yaptırıp çıktığımızda ne zamandır aklımdaki kozmetik alışverişini yapmaya karar verdim.


Pudram bitmek üzereydi. Uzun zamandır La Praire'in yukardaki pudrasını kullanıyorum. Şimdiye kadar kullandığım en iyi pudra olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim. Hem ince hem de kapatıcı, hem de kalıcı. Çoğu zaman fondötensiz kullanıyorum ve ikisi yerine de geçiyor. Ama gelin görün ki en sinir olduğum şey geldi başıma. Bunca sevdiğim o pudra üretimden kalktı (yurtdışında bazı sitelerde stok da görünüyor ama sipariş geçmeye kalktı mı kalmadı deyiveriyorlar). Aynı markadan yerine çıkan pudra maalesef öncekinin performansını yakalayamamış. Ben de kara kara yeni marka arayışlarına başladım. Önce Guerlain baktım nedense içime sinmedi. Sonra Estee Lauder baktım o da istediğim performansı sergilemedi. Sonra çok pahalı birşey almayayım dedim ve takip ettiğim bloglarda sıkça tavsiye edilmesine de tav olarak gözümü M.A.C.' e diktim.

Durum böyle olunca yani aklıma kozmetik alışverişi yapmak düşünce Şirinlik muskasını da kandırıp soluğu Palladium M.A.C.' de aldık. Pudramın yanı sıra fondötenim azalmıştı, zaten bu ikiliyi uyumlu almak da önemliydi. Hemen makyaj koltuğuna oturup istediğim ürünleri saydım ve başladık makyaja.

Fondoten olarak : Studio Fix Fluid


Pudra olarak : Select Sheer Pressed Powder


yüzüme uygulandı. Üstüne bir de yüzüme renk verecek bronz bir allık sürülünce, çok başarılı bir sonuç çıktı gerçekten de. Ancak bu arada ben sonuç kadar makyöz kızın kullandığı fondöten fırçasına da takılmıştım. Kız fırça ile uyguladığı fondöteni çok az kullandı, yüzüm kalıp gibi olmadı ama kapanmasını istediğim hatalar çok da güzel kapandı, üstelik yüzümde de hiç iz oluşmadı. İlk görüşte aşk böle birşey işte, ben de fırçaya oracıkta aşık oldum. Tek problem fiyatıydı ama şöyle bir hesap yaptım kendimce. Kullanılan fondöten oranı oldukça azaldığı için büyük ihtimalle fondötenleri kullanma sürem de artacaktı. Yani belki de 3 şişe fondoten kullanacağım zamanda 2 şise fondöten kullanacaktım. Bu da bir süre sonra bana fırçanın parasını çıkarttıracaktı. Nasıl hesap ama :)) Hesap ne çıkarsa çıksın aşağıdaki fırça benim olmalıydı. (Oldu da. İyi ki de almışım oh sefam olsun. 3 gündür yaptığım makyajdan çok çok memnunum.)


Bir de ne zamandır Moda Trenden İn' in şu yazısında gördüğüm gözaltı kapatıcısı aklımdaydı. Battı balık yan gider, onu da alayım dedim.

Prep+Prime eye


Eve dönerken kozmetik alışverişi yapmanın dayanılmaz hafifliği ile mutlu mutlu sırıtıyordum. Mutluluğum halen de devam etmekte. Fondöten ve Pudra'yı henüz kullanmaya başlamadım, eskilerin dibini sıyırıyorum hala :) Ama fırça ve gözaltı kapatıcısından şimdiden pek memnunum. Merak edenlere duyurulur...

6 Haziran 2009 Cumartesi


Bugün -yani şu saat itibari ile dün- yeni işimle ilk toplantıma girdim. Ardından bir tane daha ve bir tane daha. Sabah başlayan maraton saat 17:00' de bittiğinde mideme küçük bir sandviçten başka şey girmemişti ve konuşulan tüm konular beynimde dönüp duruyor kendilerine kalıcı yerler arıyorlardı. Gün bitmeden bir çay içer biraz da nefes alırım diyordum ki eski işlerden birinde acayip bir sorun çıktı. Oydu buydu şuydu derken gördüğünüz gibi saat 00:20 oldu bile ve ben artık bıkarak çalışmayı bıraktım. Ne olacaksa pazartesi olacak artık napiim.

Uyumak istiyorum. Yarın Şirinlik Muskasını da alıp kuaföre gitmek kendimi şımartmak istiyorum. Geri döndüğümde ise kendimi havuzun sularına bırakıp yüzmek yüzmek yüzmek istiyorum.

Bu arada 19 Mayıs da farkettim de bikinilerim bayağı eskimiş, yenilenmek istiyorlar. Üstüne havuz için bone de lazım eskisi artık sizlere ömür, eh gitmişken bir de yüzücü gözlüğü alayım bari. Bu aralar farkettiklerim arasına yeni işim için biraz daha ciddi kıyafetlere ihtiyacım olacığını da eklemeliyim. Ama ben cezalıyım şu koca göbeğim erimeden kıyafet falan alınmayacak. Bu durumda artık diyet yapsam iyi olack yoksa eski mayolar ve sport kıyafetlerle boğuşup duracağım bu yaz.

Ay ben yatayım yoksa bunalıma giricem, işler, kıyafetler, göbek derken bu gece kabuslara gömülücem. Hiç gerek yok tatlı tatlı uyumak varken. Zzzzzzzzzzzzzz

Not: Aa bu 41. yazım olmuş yaw. 41 kere maşallah diyorum kendime :)

Litograf: http://figoltx.blogspot.com/2009/04/masallah.html


4 Haziran 2009 Perşembe



Çok uzun bir ara oldu değil mi?

Evet arada bir sürü şey oldu, bir sürü şey yaptım ama en çok illa da en iyisini yapma takıntım yüzünden uzadı bu ara.Yazdım mı tam yazayım diye rahat zamanları bekledikçe o zamanlar inadına gelmedi. Gelmedikçe olaylar birikti, günler aktı ve nerdeyse 1 ay blogum öksüz kaldı. Eh bu kadar bekledikten sonra bu post acayip olacak diye bekliyorsanız şimdiden söyleyeyim bu post o "tam" yazıyı yazmaktan ümidi kestiğim -ve bence aslında doğruyu nihayet bulduğum- için yazılıyor. Rahat zaman diye birşey yok bu aralar benim için, belki uzun sürede olmayacak. Onun için koyverdim yazıyorum ne çıkarsa bahtım/nıza.





Bloguma son yazdığımda Hıdrellezin ertesiydi. Dileklerim vardı ama hiç birisi 1 ay sonra önümde açılacak bir kapıyla ilgili değildi. Başarı ana motivasyon kaynaklarımdan olmasına rağmen hiçbir zaman kariyer takıntısı ya da hırsı olan biri olmadım. 13 seneyi deviren yoğun iş yaşantımın sonunda geldiğim nokta da tek kariyer hedefim emeklilikti ama geçtiğimiz hafta aldığım bir teklif ve hızlı gelişen bir süreç sonucu kariyer yolumda hiç planlamadığım -için için olsa ne güzel olur dediğim ama kendimi de bunun için yormadığım- bir gelişme oldu. 1 Temmuz itibari ile aynı şirket için de yeni kurulan bir bölümde yepyeni bir göreve başlayacağım.

Heyecanlıyım ve kesinlikle hala sersem gibiyim. 11,5 senedir aynı firmadayım. Yıllar içinde hem yaptığım işler hem de organizasyon defalarca değişti ama ben hep aynı insanlarla, aynı yöneticiyle çalıştım. Bir aile gibi korunaklı ve alışkanlığın rahatlığıyla -çoğunlukla- huzurlu bir ortamda çalıştım. Şimdi bunca zaman sonra hem bu düzenin dışına çıkacak olmak fikrine hala alışamadım. Herşey o kadar hızlı gelişti ki hala şaşkınım.

Bir yandan böyle bir görev için düşünülmüş, seçilmiş olmak, haberi duyan iş arkadaşlarımdan "senin için çok sevindik ama geride kalan bizler için gidişinin çok büyük bir kayıp olduğunu söylemeliyiz" sözlerini duymak gururumu okşuyor. Yapmak istediğim ve yapabileceğime inandığım, benim için önemli fırsatlar yaratacak bir göreve seçilmenin heyecanını duyuyorum. Diğer yandan şimdiye kadar yaptığımdan çok uzak, herşeyi bir kenara koyup sıfırdan başlayacağım, alıştığım herşeyi geride bırakacağım zor ve yoğun bir işe, bir döneme başlayacak olmanın tedirginliğini hissediyorum. Bilinmeyene giderken, alışılanı terketmek ürkütüyor, yeninin heyecanı da kendine çekiyor.. Amaan anladınız işte, kısaca karışık duygular içindeyim diyelim :) Hayırlı olmasını diliyor ve işleri akışına bırakıyorum...

Bu ani değişikliğin sonucu olarak bu haftam çok yoğun geçti. Aslında eğitimde olacaktım tüm hafta ama cuma günü değişiklik kesinleşince eğitime gitmem de bir anda anlamsızlaştı. Ne de olsa artık eğitimde öğreneceklerime hiiç ihtiyacım olmayacaktı. Böyle olunca eğitime giden tüm grubun işlerini geri de kalan ben üstlenmiş oldum. Bu durum ay başına da denk gelince işler bir hayli yoğunlaştı. Pazartesiden beri ilk defa bu sabah biraz nefes alıyorum -bunu yazarken bile telefonum çalmaya başlayacak diye korkuyorum. Gündüzleri yoğunum, geceleri nöbetçiyim yani zaman zaman gece de kalkıp çalışmam gerekiyor. Akşamları da annem İstanbul'da olduğu için onlardayım. Yani şöyle oturup dinleneceğim bir akşam bile geçiremedim. Görünen o ki bu hafta böyle geçer. Haftasonu da evde bir sürü işim var. Kışlık-yazlık kıyafetlerin değişimini yapıcam. Önümüzdeki hafta da artık yeni işimle ilgili bazı toplantılara girmeye başlayacağım ve tabi bir yandan da kendi üzerimdeki işleri geride kalan arkadaşlarıma devretmeye. Bu arada 1 Temmuz öncesi yeni görevle ilgili iki de eğitim alacağım. Yani yoğunum ve daha da yoğunlaşacağım. tek hedefim bu arada becerebilirsem 2 gün izin alıp herşey resmen başlamadan son fırsat biraz dinlenip enerji depolamak :).

Yazmadığım arada 19 Mayıs tatilini fırsat bilip sevdiceğim ve Şirinlik Muskası ile beraber annemlerin yanına 4 günlük bir tatile gitmiştik. Çok keyifli zaman geçirdik. Sabah yürüyüşleri, çevre gezileri, akşam sofraları derken yedik, içtik, eğlendik, yüzdük, gezdik. Süperdi. Şirinlik Muskası da ilk defa gezdi oraları, oldukça da sevdi. Şimdi bakıyorum da iyi ki araya sıkıştırmışız bu kısa tatili zira önümde yoğun bir dönem beni bekliyor yaptığım her tatil yanıma kar :)

Ah işte çaldı telefon. Demiştim ben zaten sabahtan beri ne bu rahatlık diye. Normal değil bu durum diye :) Hadi ben kaçtım bakalım kimin ne problemi varmış. Aloo?



5 Mayıs 2009 Salı



Bu gece Hıdrellez. Bu gece umutlarımızı, dileklerimizi saklandıkları yerden çıkarıp gül ağacının dallarına asmanın sonra da coşkuyla alevlerin üstünden atlama zamanı.

Şehir merkezinden uzak çalışmanın en çok bu yanından nefret ediyorum işte. Bu gece her yıl olduğu gibi yine herkes Ahırkapı'ya akın edecek, Hıdrellez'i kutlamaya. Bense o kadar uzağındayım ki şehrin burdan oraya varana kadar güller solmuş, ateşler sönmüş, Hızır da gitmiş olur, eminim. Acaba bu sene dileklerimin yanına seneye Hıdrellezi rahatça kutlayabileceğim bir yerde çalışmayı mı eklesem? Yoksa hiç çalışmamayı mı? :)

Bu dilek dilemek de ne zor iştir. İsteğiniz şeyi somutlaştırıp, kısa ve açıkca ifade edebilmek ne zordur -ya da bana öyle gelir. Fazla detaycı olduğumu iliklerime kadar hissederim. Ama dilek deyip geçemem yine de, bu iş de incelik ister :). Hani şu pek bilindik "hiç doymayan kuşum olsun" fıkrası vardır ya. Ondaki gibi işte, her an ağzınızdan çıkan şeyin kurbanı olabilirsiniz :) Bir de lafa geldi mi herkes "valla çok az şey istiyorum" der ama "söyle nedir" desen o küçücük istek dallanır da budaklanır. Hatta zaman zaman "yanyana olsun ama ikisi de cam kenarı olsun" a gelmiş bulabilirsiniz kendinizi.

Hıdrellezde ki dilek yöntemleri de bu noktada zorlayıcıdır. Ya dileğini bir kağıda yazacaksın 1-2 kelimeyle ve gül ağacına asacaksın ya da ağacın dibine gömeceksin, olmadı aynı ağacın dibine taşlarla istediğin şeyin resmini çizeceksin. Yıllar önce bir ev çizmiştim aynı sene evimi aldım. Bu son oldu. O gün bugündür gerçekleşmeyen dileklerim içinse nedense onları Hızır Amcaya iyice ifade edemediğimden şüphelenirim :) Hani şöyle güzel bir tablo çiziversem oraya, verandasında kocacığımın oturduğu, güneşin üzerinden battığı denize doğru bakan bir çiftlik evi ve bahçesinde huzurla çiçeklerimi koklayıp, domateslerimi toplayan ben. İşte şu resmi bir çiziverebilsem taşlarla sanki herşey oluverecek birden. Tek engel benim resim yeteneğim :)

Bir de güllerin soyundaki tükenmeye değinmeden geçemeyeceğim. Geçen sene sitede -ki peyzajı konusunda oldukça iddalı olduğunu söylemeliyim, iddialı ama 1 tane gül yok- gül bulmak için dört dönmüş en sonunda caddede ki marketin bahçesinde bulduğum gülle yetinmek zorunda kalmıştım. Gülü de ekmişler 20 cm2 yere, zavallı kalmış güdük çürük tek dalla. Dibi mi var ki birşey çizebilelim, dalı mı kalmış ki dileğimizi asabilelim. Mecburen 1-2 satır yazdık bir kağıda dibine bıraktık. Ama Hızır bu marketten alışveriş etmiyor sanırsam ki benim dileğin farkında bile olmadı :)

Olsun ben yine de severim Hıdrellezi. Hızır beni sevse de sevmese de :)

Hıdrellez barındırdığı coşkuyla, umutla ruhuma iyi gelir hep. Hızır'ın bereketiyle yıkanmak, dileklerime baharın doğurganlığının bulaşması fikri beni umutlandırır. Siz de bu gece umutlarınızı diri tutmak, duyularınıza, duygularınıza bereketin tohumlarını ekmek için Hızır'la randevunuzu kaçırmayın derim. Varsın güller az kalmış olsun, varsın üstünden atlanacak ateşler azalmış olsun. Umudunuz var ya, bu gece umudunuzla buluşun...

Fotoğraf : http://www.fotoritim.com




3 Mayıs 2009 Pazar


Şimdi kahvaltıdan kalktık, sofrayı toplamayı sevdiceğime bırakıp hemen blogumun başına geçtim. Tam karşımdaki cam açık içeriye hafif bir serinlikle beraber dışardaki bahar coşkusu da giriyor. Bahçede oynayan çocuklar, havayı güzel görüp biryerlere gitme telaşındaki insanlar, yani hayatın sesi odama dolmakta. Bense müzik çalarımdan yükselen tango ve yanıbaşımdaki masada üzerinde dumanlar tüten çayımla bahara uzaktan şahitlik ediyorum, şimdilik. Çünkü anlatacaklarım uzun, maceralı ada gezimizi bugün yazmak istiyorum.

Perşembe akşamı iş çıkışında sevdiceğimle evde buluştuk. Hedef Bostancı'dan kalkacak19:40 vapuruna yetişmekti. Bir gece önce kendimi çok halsiz ve hastalık arifesinde hissettiğim için erkenden uyumuş ve pek de bana uymayacak bir rahatlıkla hazırlıklarımı son dakikaya bırakmıştım. Eve geldiğimizde saat 18:30 civarıydı. Yarım saat kadar süren üst baş değiştirme ve yanımıza gereken şeyleri hazırlama faslının ardından 19:00 civarı taksi durağını aradık. Oturduğumuz yer çok merkezi değil araba dışında Bostancı tarafına gidebileceğimiz başka vasıta yok, yoldan da pek fazla taksi geçtiği söylenemez. Uzun lafın kısası sıraya girip durağa taksi gelmesini bekledik. 10 dakika sonra araç geldi. Amerkan filmlerindeki gibi bir hışımla taksiye atlayıp paniğimizi taksiciye de bulaştırarak vapura yetişme çabamıza onu da ortak ettik. Fakat şansımıza girdiğimiz her yol tıkalı. O yol senin bu yol benim diye her kestirmeyi denedik ama ne mümkün trafik canavarına yenilmekten kurtulamadık. İskeleye 19:42 de vardığımızda vapur iskeleden daha 1-2 metre uzaklaşmıştı. Büyük bir hayal kırıklığı ve hüzünle arkasından bakakaldık. Sonra ilk iş seferlere baktık bir de ne görelim bir sonraki sefer 21:35 diyor. Yine de yılmayıp önce motorlara sonra da denizotobüsüne koştuk belki daha yakın saatte sefer vardır diye. Fakat nereye koşturursak koşturalım 21:00 de kalkacak motordan önce adaya ulaşmamızın hiçbir yolu olmadığı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldık.

Çok canımız sıkıldı ama yapacak birşey olmayınca mecburen beklemek için yakındaki bir kafeye oturalım dedik. Adaya geçince yemek yeriz diye kararlaştırdığımız ve bu fikrimizde de ısrarlı olduğumuz için midemizdeki çanları sadece bastıracak bir atıştırmalık ile biralarımızı söyledik. Yiyip içtikçe sakinleştik ve sohbetle beraber anın keyfini çıkarmaya başladık.


21:00' de kalkan motor 21:30' da Büyük Ada'daydı. Yönümüzü iskelenin solunda deniz kenarına sıralanmış restorantlara çevirdik ve gözümüze kestirdiğimiz bir tanesine oturup saat 23:30' a kadar süren bir balık keyfi yaptık. Günün yorgunluğu ve doyan karnımızın etkisiyle göz kapaklarımız düşmeye başlayınca konaklayacağımız Köşk Orman'a doğru faytonla yola çıktık. Fayton yokuşları tırmandı ve ormanın dibinde şirin bir köşkün önünde durdu.

Eşyalarımızla içeri girdiğimiz de ortada kimseyi göremedik. Seslendik, telefonumuzdan telefonu aradık ki duyup birileri gelsin. Ama nafile sanki terkedilmiş gibiydi köşk, ortalıktaki gündelik eşyalar olmasa yaşanan bir yer olmadığı bile düşünülebilirdi. En sonunda üst kattan gelen hafif bir müzik sesine doğru merdivenleri çıkmaya karar verdim. Merdivenin sonunda mum ışıklarıyla aydınlatılmış bir salon vardı. Benim son basamağa adımımı atmamla çıkan gıcırtıyla bir adam merdivenin korkuluğunun arkasına dayanmış kanepeden sıçrayarak kalktı. Köşkün sahibi ve işletmecisi Cem Bey' miş. Uyku sersemi benim arkamdan merdivenlerin yarısına kadar inip ordan uzattığı parmağı ile bize odamızı gösterdi ve arkasını dönüp tekrar yukarı çıktı. Bu garip karşılama karşısında duyduğumuz şaşkınlığı üstümüzden atamadan odaya daldık ama o da ne odanın ışığını açacak anahtarı bulamıyoruz. Ben koridordan sızan ışığın yardımı ile bir anahtar buldum ama yakınca anlaşıldı ki bu sadece banyonun aydınlatması içinmiş. Yine de odayı az da olsa aydınlatacak bir ışık kaynağı bulunca kapamızı kapatabilmenin sevincini yaşadık. Sevgili bir yandan söylenirken ben de bir yandan anahtar arama işlemine devam ettim. Nihayetinde kapının arkasındaki dolabın arkasına gizlenmiş bir anahtar buldum ve nihayet odamız aydınlandı.

Temiz, ortalama bir şıklıkta ama oldukça küçük ve de kullanışsız bir odayla karşılatığımızı söyleyebilirim. Nedense neye elimiz atsam ah bu şöyle olsaymış derken buldum kendimi. Beynim sürekli bir eksik listesi yapar haldeydi. Örneğin odada başucu aydınlatması yoktu, ana aydınlatmanın anahtarının yataktan oldukça uzak ve bir dolabın arkasında olması gece kalkışlarında ciddi problem yaratabilirdi. Pijamalarımızı giymek için üstümüzdekileri çıkarınca çıkanları asacak yer olmadığını da farkettik. Odada bir dolap vardı ama kısa ve raflı bir dolaptı ve içinde sadece havlularla bazı hamam malzemeleri vardı. Dolapta askı olmadığı gibi odada da askı işlevi görecek hiçbirşey yoktu.

Kaloriferler çok iyi yanıyordu ama gece sönme ihtimaline karşı yorganı kontrol ettim ince geldi aynı anda sevgili de gece içmek için su isteyince dışarı çıktım. Koridorun karşısındaki kapının mutfak olduğu aralık kalan kapısından görülebiliyordu. Aralıktan sızan ışıktın içerde birinin olacağını umarak ilerledim. İçeri seslenince Cem Bey çıktı. Kaloriferi sordum gece yanacağını söyledi, ben yine de yedek bir örtü istedim zira sevgili de ben de kedi soyundanız pek üşürüz ve sıcağı severiz ayrıca o ana kadar gördüklerimden gecenin ilerleyen saatlerinde bir ihtiyacımız olsa kimseyi bulamayabileceğimiz sonucuna vardığım için tedbirli olma ihtiyacı hissetmiştim. Fakat Cem Bey kaloriferi kapamayacağını tekrarlayarak örtü vermeye yanaşmadı. Bana devamlı "sen" diye hitap etmesinden ve tavrından pek hoşlanmadığım için uzatmadım, sevgilinin istediği suyu aldım ve odaya döndüm. Bu arada bize verilen su da bir kısmı tüketilmiş 1,5 litrelik bir şişeydi. Buna fazla takılmamaya çalıştım ama görüyorum ki zihnimden silememişim. Yani konaklama hizmeti veren bir yerin müşterilerine istediğinde vereceği kapalı bardak ya da şişe su bulundurması gerektiğini düşünerek çok mu ileri gidiyorum sizce :)

Yatmadan önce dişlerimi fırçalamak için banyoya girdim. Banyo odadan bölünerek yapılmıştı. Pansiyonun eski bir köşk olduğu düşünülürse bu normaldi ama banyo o kadar küçüktü ki içeri bir duş teknesi veya duşakabin sığmadığı için duş kısmı açıktı. Yani duvara monte bir duş başlığı ile banyodaki boş alan duş olarak kullanıma sunulmuştu. Bu durum benim en nefret ettiğim şeydir çünkü duş aldığınızda banyonun tüm zemini ve üstüne üstlük bir de klozet, kenardaki tuvalet kağıdı vs ne varsa ıslanır ve elinizdeki olanaklarla ortalığı temizleyip kurulamanız imkansızdır, giyindikten sonra çoraplarınız ıslanmadan banyoya girmeniz ya da tuvalete ıslanmadan oturmanızın mümkün olmayacağı gibi. Banyonun tek olumlu yanı sıcak suyun hiç azalmaması ya da kesilmemesi olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında banyoya şampuan ve sabun konulmuştu ama mesela diş fırçaları için bir bardak ya da iki havluyu aynı anda asabileceğiniz bir askı yoktu. Çok mu detaycıyım bilmiyorum ama bu mekan ucuz, basit yer değil, hatta tam tersine kendini "butik, lüks" diye kategorilendiren ve bunu vadeden bir yer, eh vaad bu olunca bende de beklentiler ister istemez buna göre oluşuyor.


Tüm bu ilk an hayalkırıklıklarına rağmen olumlu bakmaya çalışarak sıcak odamızın rahat yatağına kıvrıldık. Saat gece yarısına gelirken kendimizi uykuya teslim etmeye hazırlanıyorduk ki bir müzik sesi gelmeye başladı. Önce derinden geldiği için umursamadık ama ses bir süre sonra yükseldi. Öyle yakından geliyordu ki ben bir an başucuma koyduğum cep telefonumun mp3 player'ının falan yanlışlıkla dokunmam sonucu devreye girdiğinden şüphelendim. Kalktım baktım telefon normal ama ses odanın içinde gibi. Çok da kötü çalmıyor avuntusuyla uykuya devam etmeye çalıştım ama ne mümkün. Merak içinde kalkıp başucumuzdaki pencereyi açınca farkettim ki alt katımız görevlilerin kaldığı oda ve ben kapısında duran adamla gözgözeyim. Adama kibarca müziği kısmasını rica ettim, birşey demeden içeri girdi ve müzik kısıldı. Ohh deyip yeniden uykuyla randevuma döndüm. Tam dalıyordum ki bu sefer de tangır tungur bir gürültüyle sıçradım/k. Sanki birkaç bidon devrilmiş gibi bir sesti. Biri birşeyleri devirdi herhalde demeye kalmadı kesintisiz bir yıkanma seramonisi başladı. Ses yine aşağıdan geliyordu ve her kimse birşeyler yıkıyordu ya da ses ona benziyordu. Bidonlar doldu doldu boşaldı, tangırdadı tungurdadı. Bir insanın, bir ailenin hatta bir ordunun yıkanıp paklanabileceği süre geçti ama seslerde bir azalma olmadı. Sevgili çığrından çıkmak üzere, ben bulduğum herşeyi kulaklarıma tıkmaya uğraşıyorum. Derken su sesi kesildi ve -sıkı durum bu iğrenç- tükürük, balgam ve bir insanın vücudundan çıkabilecek bilimum iğrenç maddenin çıkış sesleri duyulmaya başladı. Artık sevgiliyi zaptetmek imkansızdı, fırladığı gibi yerdeki tahtalara olanca gücüyle bir uyarı vuruşu gerçekleştirdikten sonra dışarı koştu. Ben odadan iki erkeğin konuşmasını neler söylediklerini ayırtedemeyerek duydum, sevgili de 1-2 dakika sonra odaya döndü. Saat 02:00 olmuş ve bizde sinirler keman yayı gibi gerilmişti. Ben gelebilecek yeni bir dalgaya karşı kulakları pamukla tıkadım, gevşemeye, uyumaya çalıştık ama sanırım yarım saat kadar sadece yerimizde dönüp durduk.

Yarım saatin sonunda yeni bir süpriz bizi bekliyordu. Tam herşey bitti diye sevinirken köşkün dış kapısından gelen sesleri farkettik. Birileri bulunduğumuz kattaki sahanlıktan geçip üst kata çıktı ve tam üstümüzdeki odaya girdi. Tamamı ahşap olan bir köşkte atılan her adım duyulduğu için gelenlerin odalarındaki tüm yürümelerini, çantalarını açmalarını, yerleşmelerini, yıkanmalarını kaçınılmaz olarak duyduk. Bu arada ben çiftin erkek olan üyesine hayranlık duydum gerçekten. Toplam 15 m2'lik bir oda da yaklaşık 1,5 saat yürüyerek yapacak şeyler bulmayı başardı. Nerden nereye o kadar yürüdü, nereye varmaya çalışıyordu ve yol neden bu kadar uzun sürüyordu bilemedim ama asker olduğundan şüpheleniyorum zira yürüyüşü tam uygun adım rap rap şeklindeydi. Tüm bu sinir harbinin ortasında gerilmekten yorgun düşen sevgili bir şekilde sızmayı başardı ama ben sanki kalbimin üzerinde biri oturuyormuş gibi zar zor nefes alarak ve bu gürültü de uymayı başarmış sevgiliyi de uyandırmaktan korkarak kıpırdamadan saatlerce tavanı seyrederek yattım. Duyduklarımı önce duymamaya, sonra duymamazlıktan gelmeye, sonra ise anlamlandırmaya çalıştım. Hatta bu kişilere ufak öyküler uydurarak beni uykuya götürecek bir yol bulmayı denedim. Saate son baktığımda 04:55' idi, sanırım sonra ben de sızmışım.


Sabah 8:00 gibi uyandım. Odalarından kahvaltıya inenlerin -bu sefer ölçülü- seslerini dinleyerek bir süre daha yattım. 9:00 gibi sevgili de uyandı. Hazırlanıp kahvaltıya çıktık. Saat 10:30 gibiydi ve çoğu müşteri kahvaltılarını bitirip otelden ayrılmıştı. Sadece bize kalan mekanın tadını çıkarmaya karar vererek kahvaltımızı havuz başına istedik. Dev çamların altında, kuş sesleri eşliğinde kahvaltımızı beklemeye başladık. Çalışan bayanlar temizlik ve kahvaltı işlerine el atınca ortalığa biraz can gelmişti. Bir gece önceki terkedilmişlik hissi kaybolmuş, güneşin vurduğu köşk canlı ve heyecanlı bir havaya bürünmüştü. 1-2 dakika sonra kahvaltılıklar bembeyaz örtüler serili masamıza yayılmaya başlayınca keyfimiz biraz da olsa yerine geldi. Sezarın hakkı sezara, kahvaltı güzeldi. Aşırı bir zenginlik vardı diyemem ama göze batan hiçbir eksik olmadığı gibi kahvaltılık ürünlerin hepsi de taze ve lezzetliydi, servis de iyidi. Havuzun şırıltısına karışan kuş sesleri ve çam kokularını içimize çekerek uzun bir kahvaltı yaptık.


Öğlen için aklımda Aya Yorgi'ye çıkma fikri vardı. Daha önce defalarca adaya gitmeme rağmen buraya çıkmamıştım. Odamızı boşalttık, eşyalarımızı akşam üstü almak üzere otelde bıraktık. Bir de çıkarken Cem Bey'e yaşadığımız sıkıntılı geceyi kibarca anlatmaya çalıştık ancak kendisi sorunu bilir ama umursamaz bir yaklaşım sergiledi bir de üstüne "buraya geleceksen orman havasına gelecek gürültüye de kulak tıkayacaksın" benzeri ufak bir nutuk çekti. Evin ahşap oluşundan kaynaklanan gürültü sorununu gideremeyeceğini zaten biz de biliyorduk ama yaklaşım olarak en azından "evet sorunu biliyoruz ve müşterilierimizi de bu konuda uyarıyor daha az gürültü çıkaracakları şekilde hareket etmelerini rica ediyoruz" benzeri bir şeyler deseydi daha memnun olacaktık. Yaklaşımında yapıcı hiçbir ipucu bulamayınca konuyu uzatmadık. Kendi adımıza oteli "bir daha gidilmeyecekler" listemize ekledik ve Aya Yorgi' nin yolunu öğrenip otelden ayrıldık...


Ormanın içinden sağa sola bakına bakına yaptığımız 40 dakikaya yakın bir yürüyüş ile Aya Yorgi' ye çıkan yokuşun başına geldik. Burdaki çay bahçesinde kısa bir mola verip birşeyler içtikten sonra Aya Yorgi' ye doğru tırmanışa başladık. Sanırım çıkış da yarım saat kadar sürdü. Nihayet tepeye ulaştığımızda yorulmuş, susamış ve acıkmıştık. Önce manzaraya karşı terimizi soğuttuk. Sonra kiliseyi dolaşıp mumlarımızı yaktık -mumları ben yaktım tabii zira sevgili hiç hazzetmez böyle şeylerden. Kiliseden çıktığımızda artık yemek zamanı gelmişti. Manzaraya karşı bulduğumuz ilk masaya konuşlandık. Kalabalık sebebiyle self servis olan restorantta sıra vardı. Sevgili sıraya girdi ben de masaya yayılıp kitabımı okumaya başladım. 20 dk kadar sonra yemeklerimiz ve biralarımız gelmişti.


Karnımızı bir güzel doyurduk. Manzaranın keyfini çıkardık. Baktık hava yavaş yavaş kapıyor dönüş yoluna koyulmaya karar verdik. Fakat bu sefer çay bahçesinin olduğu yere kadar yürüyerek indikten sonra fayton kiralamaya karar verdik. Hem yorgunluğumuz, hem yavaş yavaş yağmaya hazırlanan hava, hem de eşyalar yüzünden otelden iskeleye kadar zaten faytonla gitmek zorunda olmamız bu kararda etkili oldu. Anlaştığımız bir faytona oteli bilip bilmediğni sorduk, otelden eşyalarımızı alıp iskeleye devam edeceğimizi söyleyip pazarlığımızı yaptık ve yola koyulduk. Otele kadar herşey iyiydi yol rahattı ancak otelden ayrılıp yokuş aşağı iskeleye doğru inmeye başlayınca yeni bir macera daha başladı. Yokuşlardan bazıları o kadar dikti ki atlar zorlanmaya başladı. Faytoncu önce bizi karşılıklı koltuklara oturttu, sonra en az yokuşla nerden gidebilirim diye seslice düşünmeye başladı. Belli ki o da sıkıntıdaydı. Bu arada çok dik bir yokuşa geldik ve farkettik ki faytoncunun sıkıntısı aslında faytonun frenlerinin düzgün tutmamasındanmış. Tabii yokuş aşağı inerken arabanın frenleri tutmayınca bütün ağırlık hayvanlara biniyor, zavallı hayvalar da o ağırlıkla ayakta durmakta zorlanıyor. Faytoncu korkulacak birşey olmadığını geveliyordu ama söylediğine kendisinin de inanmadığı herhalinden belliydi. Faytoncu dediğimde gençten bir çocuk zaten, söylediği doğru bile olsa insanda hiç güven uyandırmıyordu, toy ve acemi bir görüntüsü vardı. Zaten gözün gördüğüne bahane uydurmak zor. Çocuk sakin görünmeye uğraşıyor ama atların hali harap. Yokuşun sonuna yaklaşırken atlardan biri çok fena tökezledi ve nerdeyse düşüyordu, hayvan kendini zor kurtardı ve tabii biraz da hırçınlaştı. Biz artık arkada kendimizi mi düşünelim, atlara mı acıyalım bilemedik. Sevgili bir yandan panikle çocuğa dur biz inelim diye yalvarıyor, bir yandan da araba devrilirse falan acil atlayabilelim diye pozisyonlar denemekte, bense birimiz düşmesin diye tutunmaya ve sevgiliyi tutmaya çalışırken bir yandan da çantalar ve fotoğraf makinasına sahip çıkma telaşlındayım. O panikle düzlüğe nasıl ulaştık bilemedik. İndiğimizde faytoncu çocuk da dahil hepimizin yüzü korkudan bembeyazdı. Bu kadar masum bir aracın bu kadar tehlikeli olabileceğini yaşamasam inanmazdım.

Paniğimizi dindirmeye çalışarak iskeleye vapur saatlerine bakmaya gittik. Bir süre daha adada kalırız diye düşünüştük ama ada havayı güzel gören günübirlikçilerin akınına uğradığı ve bizde bunu ancak merkeze gelince farkedebildiğimiz için ani bir plan değişikliği ile Burgaz Ada' ya geçmeye orda biraz takılıp akşam yemeğini yedikten sonra da eve dönmeye karar verdik.

Vapur tıklım tıkış olmasına rağmen şansımıza güzel bir yer bulup oturduk. Fakat oturdukça ne kadar yorulduğumuzu, uykusuz geçen geceden sonra yaptığımız uzun yürüyüşe rağmen Burgaz Ada' ya geçme planı yaparken kendimizi hala dinç hissetmemizi biraz da faytondaki korku dolu anlar sonucu yaşadığımız adrenalin deşarjına borçlu olduğumuzu farkettik. Vapur ilerledikçe biz yayıldık, mayıştık, hava da kapadı da kapadı. Vapur Heybeli'den Burgaz'a hareket ettiği sıralarda çok yorulduğumuza, havanın yağmasına ramak kaldığına ve o anda en çok istediğimiz şeyin eve gitmek olduğuna karar verdik. Burgaz Ada'ya sadece el salladık ve Kadıköy' e doğru yol almaya başladık.

Vapur iskeleye yanaşırken bardaktan boşalırcanısa bir yağmur başladı. Gitmeden önce yağmurlu geçeceğini düşündüğüm, daha doğrusu meteorolojinin öyle tahmin ettiği hava bize kıyak yapmış ve sevgilimin bana garanti ettiği gibi yağmak için bizim eve dönmemizi beklemişti. Atladığımız taksi bizi sıcacık evimize getirdiğinde maceralı ama bir o kadar da keyifli bir gün geçirmiştik.


Fotoğraflar :
1- Aya Yorgi'den manzara
2- Orman yürüyüşünde rastladığımız yol kenarında manzaraya karşı konmuş iki koltuk.
3- Köşkün keyifli anları
4- Köşkte kahvaltı etttiğimiz masa
5- Aya Yorgi kilisesi
6- Aya Yorgi de yemek