31 Ağustos 2014 Pazar

e-Dergi, İyi Dergi :)




Dekorasyon oldum olası ilgi alanlarımın başını çekmiştir. Senelerce her ay piyasadaki dekorasyon dergilerinden en az 2-3 tanesini almışımdır. O dergileri alıp  kışsa bir fincan çay, yazsa soğuk bir limonata eşliğinde kanepeye yayılıp ve sayfalarında kaybolup, hayaller kurmak en büyük keyiflerim arasındadır.

İşte bu keyifle yıllarca alınan dergiler kütüphanede gittikçe yeni rafları ele geçirdi, serpildi, her köşeye dağıldı. İşe yarayacakları zaman arasan içinde aradığını bulamıyorsun, her temizlikte saygılarını sunuyorsun. En sonunda geçen sene taşınmamız esnasında baktım olacak gibi değil, okumayı tekrar düşünmediğim ve benim için bir değeri olmadığını düşündüğüm bütün kitaplarımla beraber bu dergileri de isteyenlere dağıttım.

Geçen sene ki taşınmamız özellikle bu tür basılı yayınların biriktirilmesi ile ilgili benim için dönüm noktası oldu. O günden beri eğer bir kitabı e-kitap olarak ya da ödünç bulabiliyorsam kesinlikle almıyorum. Dergilerde aynı şekilde. Şimdilik eve düzenli olarak sadece OT Dergisi  kağıt nüsha olarak giriyor ki, o da sadece sanal ortamda bulunmadığından.




Gel gör ki serde bir miktar mürekkep yalamışlık, kitap sayfası koklaşmışlık var ki kitapçılara ya da marketlerdeki dergi reyonlarına girince hortlayıveriyor. Hele o rengarenk dergi kapaklarının ardında neler olduğunu merak etmekten kendimi alamıyorum. Böyle durumlarda tam elim uzanmış bir tanesini alacakken yakaladığım kendimi hemen "bir kere bakacaksın sonra kenara kaldırıp sadece tozunu alacaksın, bunu bir kere yaşadın ikinci defa yapma" diye azarlayıp oradan uzaklaşmaya çalışıyorum.

Halbuki ben bu gereksiz savaşın içinde boğuşurken baktım ki Turkcell Dergi uygulamasında bu dergilerden bazılarının geçmiş sayıları ücretsiz ya da çok düşük bir ücret karşılığı yer alıyor. Ah ne sevindim ne sevindim :) Hemen girdim ücretsiz birkaçını indirdim. Şu hasta halimle yapışıp kaldığım kanepede sabahtan beri bir onu bir bunu açıp sayfaları karıştırıp duruyorum.

Ahh ben zaten bunu yapıyorum diye çoğunluğu duyar gibiyim. Tamam sanal aleme geç angaje oldum biliyorum, ama benden de geri kalanlar varsa benim kadar gecikmesinler diye aydınlatmak isterim :)







Turkcell Dergilik Türkiye'de basılan farklı konulardaki dergilerin önemli kısmına ulaşabileceğiniz bir mobil uygulama.

Uygulamada ücretli ve ücretsiz okuyabileceğiniz dergiler mevcut. Bu dergilerden istediklerinizi kendi kütüphanenize indirip ordan okuyabiliyorsunuz.

Ben ücretsiz olan dergilerden BAST HOME dekorasyon dergisini ve SABİT FİKİR edebiyat dergisini halihazırda takip ediyordum ama ücretli olanlara -ücretli oldukları için :) - şimdiye kadar pek dikkat etmemiştim.






Fakat baktım ki ücretli olan dergilerin de bazılarında sadece son sayı ücretli, eski sayılar ücretsiz yayınlanmış.

Dekorasyon dergilerinde HOME ART, ALL DECOR,  HOUSE BEAUTIFUL, bu şekilde mesela.





Bazılarında ise son 6 ay ücretli önceki aylar ücretsiz, ATLAS Dergisi de bunlardan biri.






Turkcell Dergi bir de tüm dergileri okuyabileceğiniz abonelik sistemi sunuyor. İsterseniz ayda 9,90 TL verip dergilikteki tüm ücretli dergileri de okuyabiliyorsunuz. Eğer sıkı bir dergi takipçisi iseniz bence bulunmaz fırsat :)
Son olarak, uygulamanın sağladığı ve benim pek sevdiğim bir özelliğini aktarmak isterim.

Bu uygulama üzerinden derginizi okurken beğendiğiniz ya da sonradan hatırlamak istediğiniz bir sayfa varsa bunu işaretleyebiliyor ve kütüphanenizin "Sakladığım Sayfalar" bölümünden bu sayfaya ve sayfanın ait olduğu dergiye istediğiniz zaman ulaşabiliyorsunuz. Pek hoş, pek güzel bence :)

Yeni ay yaklaşır, aylık dergiler yeni sayılarını birbir yayına sokarken bu haftasonu dinlenirkenbiraz dergi karıştırmak cazip bir seçenek olabilir, ne dersiniz?

Sizin de bu amaçla kullandığınız ve önerebileceğiniz uygulamalar var mı?




30 Ağustos 2014 Cumartesi

Türk vatanı bölünmez bir bütündür parçalanamaz!


İnternetten Seçmeler / Saturday Shares





Blog dünyasında dolaşırken bir çok güzel paylaşım okuyorum. Bazısı bilgi, bazısı öneri, bazısı da sadece eğlence açısından çekiyor. Bu tür şeyler gördükçe beğendiğim şeyleri paylaşmak huyum beni dürtüyor.

Bazı bloglarda devamlı yayınlanan köşeler görüyorum, pek hoşuma gidiyor, bu da öyle olsun istiyorum. Ancak süreklilik konusunda -hele ki bu aralar- ciddi sorunu olan bendeniz böyle bir köşeyi devam ettirmeyi becerebilir miyim bilmiyorum. Proje 52' de sebat edemediğim ortada nihayetinde :). Yine de biz yola çıkalım bakalım, kervanı yolda düzeriz :)

İşte benim bu hafta internette görüp paylaşmaya değer bulduklarımdan birkaç tanesi:





A Cup fo Jo : 8 things I've learned about marriage 

Bu blogu pek seviyorum.  Daha önce şu yazımda da bahsetmiştim kendisinden. Joanna, samimiyeti ve çok basit görünen şeyler için sunduğu alternatif bakış açıları ile benim için takibe değerler sıralamasında en üst sıralarda. Bu hafta da evliliklerinin 5. yılını kutlamaları vesilesi ile bu yazıyı yazmış. Her zaman ki basit, sade ve buna rağmen pek etkili buldum. Bilmem siz de aynı fikri paylaşır mısınız?






Bu hafta ki bir diğer keşfim de bu hatun oldu. Tanıştırayım, kendisi Anna Akana. Film yapımcısı ve oyuncu. Kısa filmler çekiyor, bunlarda oynuyor ve bir de haftalık youtube videoları yayınlıyor. Ben haftalık olanları özellikle pek eğlenceli buldum. Yukarıya bir örnek koydum, daha fazlası için  şuraya tık tık...  (Not: Görüntü sizi yanıltmasın bu kesinlikle bir makyaj videosu değil:))







Benim çocuğum yok ama çocuğu olup da halen Kidzania' dan haberi olmayan ya da haberi olan ama henüz gitmemiş olanlar için şu paylaşımı pek faydalı buldum. Çocuğum olsa ilk fırsatta giderdim diye düşündüm :)





29 Ağustos 2014 Cuma

Okunmayan prospektüsün intikamı





Sizin için umarım farklı olur ama benim için pek de keyifli geçecek gibi görünmüyor bu hafta sonu.

Şöyle ki, bütün sabahımı, gecenin yarısında beni uykumdan uyandıran ağrının sebebini anlamaya çalışmakla geçirdim.

Öyle saçma bir ağrı ki, tek tarifi şu olabilir. Kocaman bir ayvayı ısırmışssın ve o koca lokma gelip yemek borunda bir yerde tıkanmış. Ne aşağı ne yukarı ilerliyor, durduğu yeri de fena halde acıtıyor.

Oysa gece yatarken hiçbir şeyim yoktu, iyiydim. Ağır bir yemek yememiştim. Ee ne olmuştu da ayvayı yemiştim?

Önce gazdır falan dedim kalktım bir soda içtim, biraz dolandım falan yok geçmiyor. Sabahı zor edeceğimi düşünerek yatağa dönüp uyumaya çalıştım. Bir sağa bir sola dönüp uyuyamayınca reflüye iyi geldiğini duyduğum şekilde yastığımın altına bir başka yastık koyup yükselttim ve yarı oturur yarı yatar bir pozisyonda rahatlamayı bekledim. İşe yaramış olacak ki uyumuşum. Sabah kalktım baktım biraz daha iyi ama tamamen düzelmemiş. Hadi dedim gidip biraz yürüyeyim, belki açık hava ve hareket iyi gelir. 45 dakika dayanabildim, eve döndüğümde sanki daha kötüydüm. Eşimle kahvaltıyı hazırladık ama yedikçe daha kötüleştim. Baktım olmayacak doktordan randevu aldım. Kahvaltı sonrası eşim işe gitti ben de biraz dinlenip doktor için evden çıktım.

Karın ağrım yetmiyor ya, bir de arabamın aküsü bitmiş, çalıştıramadım. Doktor biraz uzaktı, arabasız gitmek çok zor olacak diye vazgeçip eve döndüm.

İçecek bir şeyler hazırlayıp kendimi kanepeye atmaya hazırlarken hatırladım küçük bir enfeksiyon için aldığım antibiyotiğin sabah dozunu atlamıştım. Elimde içecek varken hemen kaçırdığım dozu aldım ama daha kapsülü yutarken beynimde şimşekler çaktı. Yaşadığım şey bu ilacın yan etkisi olabilirdi! Olabilir miydi?

Ben ki hiçbir ilacı prospektüsünü okumadan kullanmam, bu sefer prospektüs okumasını atlamıştım. Hemen açtım okudum ve tatatataammm şu satırlar yazıyordu "Yemek borusunda tahrişe neden olabileceğinden bol su ile dik bir pozisyonda içilmelidir. İlaç alındıktan sonra 30 dakika yatılmaması önerilir".

Peki ben ilacı en son -yani dün gece- nasıl kullanmıştım : 2 yudum suyla ve yatmadan 10 saniye önce :(

Bu bilgileri edinince hemen doktıru aradım durumu aktardım, ilacı bırakmamı istedi. Kalıcı bir etki olmayacağını, birkaç gün sonra geçmesini beklediğini bu sürede yediklerime dikkat etmemi söyledi.

Sevgili doktorun veya eczacının ilacın böyle önemli bir yan etkisi olabileceğini söylememiş olmasını zaten affedemiyorum ama ben o prospektüsü okumayı atlamayacaktım.Yine de ilk görüşmede doktordan bunun hesabını sormaya ant içtim :(

Aman siz siz olun en güvendiğiniz doktorun bile verdiği ilacı sorgusuz sualsiz almayın.

Eşim böyle konularda çok titizdir. Verilen ilaç çok masum bile görünse neden verildiğini, tek çözümün bu olup olmadığını, alternatif tedavileri, ilacın yan etkilerini falan mutlaka sorgular. Onu bazen çok titiz olmakla ve fazla büyütmekle suçlasam da doğru olanın bu olduğunu görüyorum.

Bu da bize ders olsun bakalım :(


28 Ağustos 2014 Perşembe

Yazmak/Okunmak ikilemi





Daha önce yazmışımdır belki, bu blogu en başta kendim için yazıyorum. Çünkü ben geçmişi hızlı unutan bir yapıya sahibim ve bazen hatırlamak istediklerimi bile beynimin gri kıvrımları içinde yitirebiliyorum.

Blog yazmak hem hatırlamak istediklerimi kaydetmek, hem de kendimdeki değişimleri görmek için bana çok faydalı geliyor.

Gelelim beni yazmak konusunda motive eden ikinci sebebe. O da beni heyecanlandıran şeyleri başkalarıyla paylaşmak isteme hevesim. Yeni şeyler öğrenmeyi ve öğrendiklerimi çevremdekilere aktarmayı çok seviyorum.

Hele ki mesafelerin insanların arasına girdiği, yüzyüze görüşmenin gittikçe zorlaştığı bu şehirde, aynı zamanda aynı yer de olamasak bile bir sohbet vesilesi yarattığına inanıyorum blog dünyasının. Ve sohbet eder gibi hissediyorum ben yazarken.

Ancak işte bu noktaya geldiğimde kendimi daha çok duvarla konuşuyormuş gibi hissediyorum :)

En yakın, beni sevdiğinden şüphem olmayan arkadaşlarımın bir çoğunun blogumu okumadığını düşünüyorum,  konuşmalarımızdan anlıyorum. Onları sohbetime dahil edemediğim için üzülüyorum. Ne yapsam da onları da sohbetime dahil edebilsem? Okuyan azınlıktan fikir verecek birileri çıkar mı?




27 Ağustos 2014 Çarşamba

Gelecek Planları


İşi bırakalı bir seneyi geçti ama o bir sene nasıl geçti inanın hiç anlamadım :)

O zamandan bu zamana artık İzmir'e göçmüş ve yeni düzenimi kurmuş olurum diye planlıyordum ancak maalesef halen bu noktaya gelemedik.

Pes ettik mi? Hayır :)

Durumumdan şikayetçimiyim? Hayır...

Ancak yapmak istediğim şeyler var, mesela zamanımın bir kısmını gönüllü işler için ayırmak, bir kısım öğrenmek istediğim konuda eğitimler almak, seminerlere katılmak gibi.

Bu tür girişimler maalesef düzen ve süreklilik istiyor. Biraz da konsantrasyon tabii.

Bir o şehir, bir bu şehir hop hop gezerken de böyle işlere başlamak pek kolay gelmiyor. Koşturmaları bitirip kendimi öyle kanalize etmek istiyorum bu işlere (off işte bu da bir defo, bir iş yapılacaksa illa tam olucak, zamanında olucak, oldu mu mükemmel olucak :((( Olmasa yer yerinden oynıycak sanki!!! Hoop değiş tonton desem ve değişsem ama böyleyim işte, çalışıyorum ama bir gün o da olucak :) Mükemmel zamanı beklemeden bu işlerden birilerine başlamak değişimin ilk adımı olarak beni dürtsün bu durumda :) )

Neyse, henüz bu tür girişimlere adam akıllı başlayamamış olsam da, ilgimi çeken tüm fırsatları takip ediyor ve önümüzdeki dönem için notlarımı alıyorum.

Şimdilik listemin en üst sıralarını süsleyen fikirleri aşağıda derledim, belki sizin de ilginizi çeker.


1- Sınavsız İkinci Üniversite







Eğer 2 ve 4 yıllık bir üniversiteden mezunsanız sınavsız ikinci bir üniversite okuyabileceğinizi biliyor muydunuz?

2010 yılında başlayan şu anda benim görebildiğim kadarıyla 3 üniversitede (İstanbul, Atatürk, Anadolu) üniversitelerindeki bazı bölümler için uygulanıyor. Derslere devam mecburiyeti yok, isterseniz gidebiliyorsunuz tabii. Dersleri online alabiliyorsunuz, vizeler online, final ve bütünlemeler okulda ya da illerdeki sınav merkezlerinde. Detaylar için şu linki ve üniversitelerin web sayfalarını inceleyebilirsiniz.

Özellikle İstanbul Üniversitesi' ndeki "Kültürel Miras ve Turizm" ön lisans programı benim çok ilgimi çekti. İzmir için alternatifleri de araştırıyorum.


2- Doğa Okulu





Bir Doğa Derneği girişimi olarak, Seferihisar'da devam eden bir girişim Doğa Okulu. Çok güzel projeleri olduğu gibi bir de yıl boyu süren bir Usta Çırak kursları var. Buğday Derneği vasıtası ile haberdar olduğum bu kursların çoğunu kaçırmış olsam da Aralık ayındaki Zeytinyağı Okulu bana halen çok cazip geliyor. Kayıt için ajandama not aldım bile. Umarım o tarihlerde Seferihisar'da olmayı başaracağım :)

Bu kurslara katılım ücretsiz, sadece yemek ve kursta kullanılacak malzemenin sağlanmasına katkıda bulunuyorsunuz. Bu da mesela Eylül ayındaki Kerpiç ve Sıva Yapımı atölyesi için günlük 20 TL.


3. Hayat Bilgisi Okulu






Kitap, Sanat, Tarih ve Siyaset, İletişim, Yönetim ve Bilim alanlarında hem üretici hem de tüketicilere :) hitap eden çok güzel programları var Hayat Bilgisi Okulu' nun. Fiyatları pek ucuz olmasa da nelere para harcadığımızı düşünürsek bence hayırlı bir harcama, kendimize yapacağımız iyi bir yatırım olacaktır.

En yakın tarihte 15-19 Eylül yer alan 5 günlük "Yaratıcı Okurluk " programı bana fena halde göz kırpanlar arasında mesela :)


4. Yakın Okuma Grubu






Çok sevgili yazar dostum Yıldız İlhan'ın yönetiği bir okuma grubu burası. Her ay (bazen biraz daha uzuyor aralar) bir kitap seçip okuyor ve İzmir Alsancak' ta Yakın Kitapevi'nde toplanıp bu kitabı konuşuyorlar. Şimdilik sadece uzaktan takip ettiğim bu grubun bir parçası olmayı da dört gözle bekliyorum.


Benim ilk dördüm şimdilik böyle. Sizin önerileriniz var mı?





26 Ağustos 2014 Salı

Uyanma Saati !!!



uyanmasaati.com


Hayatımda/hayatımızda yavaşlık, sakinlik arayan bir dönem yaşadığımızı daha önce de çeşitli vesilelerle dile getirmiştim.

Aslında bu sadece hayat hızını yavaşlatmak demek değil sadece, hızla akan, sizi de içine çeken, sürükleyen ve köleleştiren düzene karşı koymak, doğaya ve öze dönmek, çeşitliliği aramak, insan olduğumu, değerimi hisssetmek, diğerlerine hissettirmek ve gerçek mutluluğun aslında çok büyük şeylerde olmadığını anlamaya çalışmak demek benim için.



uyanmasaati.com



Bu sabah bir yandan instagramda turlar, bir yandan çayımın keyfini çıkarırken keşfettim Uyanma Saati projesini. Yukarıdaki mottonun söyledikleri bile inanılmaz çarpıcı geldi bana. Ama tek söylediği bu değil elbette.

Her gün uyandığımız düzenin bir kader olmadığını, değişimin onu hayal edenler tarafından ve aslında büyük devrimlerle değil de kendi hayatınızda yapacağınız küçük değişimlerle gerçekleşeceğini anlatan harika bir proje. Daha önce sağda solda duyduğunuz, ne yaptığını çok da bilmediğiniz organizasyonların/kavramların (CittaSlow/Sakin Şehir, Slow Food, Buğday Derneği, Permakültür, Couch Surfing, Kendin Yap gibi) hangi büyük resmin parçaları olduğunu anlamak için çok güzel bir birgilendirme platformu.


uyanmasaati.com



Beni heyecanlandıran şeyleri hemen paylaşmak isterim ama bu proje beni sadece heyecanladırmakla da kalmadı, 40 yaşımın kapısında her gün kendimi çektiğim sorgulamaların aslında ne kadar gerekli olduğunu ve yalnız olmadığımı hatırlattı.

Dünyayı değiştirmek, hayatımızı değiştirmek için tüm düzene kafa tutup kendimizi meydanlara atmanız, ölümle burun buruna gelmemiz gerekmiyor. Tek yol bir anda herşeyi değiştirecek bir devrim (genelin anladığı anlamda) değil, bir gecede herşey değişmeyecek.


uyanmasaati.com


Öncelikle durumu anlamak ama gerçekten anlamak önemli. Sonra da herşeyi değiştirmeye öncelikle kendi hayatımızdan başlamamız. En zoru bunun yani sadece kendimizin değişmesinin yeteceğine inanmak belki ama bunu en azından denememiz lazım. Neyi neden yapmamız gerektiğini gerçekten farkedersek, yapma isteğimiz kendiliğinden oluşacaktır.

Bu bir fırsat arkadaşlar, kısa bir süre ayırın kendinize. Projeye bir bakın, videoları seyredin, detayları okuyun. Uyanma Saati'nde herşey son derece kısa, net ve anlaşılır şekilde özetlenmiş, sadece vakit ayırın ve okuyun.

Size sorulan soruları siz de kendinize sorun. Cevabı almak zaman alabilir ama kolaya kaçmayın, cevap alamadığınız her sabah tekrar sorun.

Bir yerden başlamak lazım arkadaşlar, haydi!

Haydi UYANMA SAATİ geldi!!!















Not : Bu paylaşıma ilham kaynağı olduğu için ibeking' e teşekkürler. Kendisini tanımıyorum ancak beni çoğaltan insanları seviyorum, dolayısı ile kendisini de :)









15 Ağustos 2014 Cuma

Yuvaya dönüş...


Aman tanrım! Resmen aylar olmuş bloga yazmayalı!

Uzun süredir yazmadığımı biliyorum.  Fakat Instagram'da paylaşımlarımı sürdürdüğümden olsa gerek, aranın bu kadar açıldığını fark edememişim.

Son yazımdan beri çok koşturmalı günler geçirdiğim ve aylardır eve adım atmadığım doğrudur. Blogdan bu kadar uzak kalışımın sebebi de en başta budur. Gerçekten de lafta değil harbi harbi çok koşturmalı günler geçti. Bakın biraz anlatayım:

Nisan ilk yarısını kendi adıma büyük bir sarsıntı ile atlatınca, ayın ikinci yarısında kardeşimin birkaç günlüğüne İngiltere'den gelmesini fırsat bilip hep beraber kendimizi Küçükkuyu' ya annemin kollarına attım.

Bolayır-Çanakkale - by TR

Küçükkuyu - by MRA




Küçükkuyu - by MRA



Küçükkuyu - by MRA




Kardeş, gelin ve sevdiceğimle beraber anne şevkati ile geçen bol baharlı birkaç günün ardından bizim çocukları İstanbul uçağına bindirip, kendimizi bahçeyi kolaçan etmek için birkaç günlüğüne İzmir'e attık.


Seferihisar - by MRA


Baharları çok sevdiğim malum, Ege de sağolsun tüm bonkörlüğü ile bizi yoğun geçecek yaz günlerine harika bir ziyafeti ile bir güzel hazırladı. Kendi tarihimde bir ilki de bu gel bahar günlerinin birinde yaşama fırsatı buldum; motorsiklet kullanmak! Hızdan son derece korkan ve bu tür araçlarla trafiğe çıkmayı delilik sayan ben, herşeye rağmen elektriklisinden dolayısı ile sessiz ve makul bir süratte gidebilen motorsiklet bulunca hemen bir deneme yapıverdim :) Çok keyifli olduğunu inkar etmeyeceğim ancak ben kuşlar, yılanlar ve kaplumbağların cirit attığı arabaların pek uğramadığı köy yollarında yaptım ilk sürüşümü ve trafiğe çıkmaya cesaret edebileceğimiTürkiye şartlarında hala hiç zannetmiyorum :(  Yine de keyifli bir deneyimdi. Denemediyseniz mutlaka deneyin, tabii dikkatlice :)

Sığacık - by MRA


Mayıs, bir yandan düğün hazırlıkları, bir yandan bizim düğün öncesi ve sonrası konaklamalarımızın ayarlanması gibi işlerin telaşı ile başladı. Benim yapımdan mıdır nedir bizim aile de bir şekilde her iş benim elimden öper :)

Düğün esnasında da bu durum değişmedi. Kalacak yerin ayarlanmasından annemin ve babamın giyeceği kıyafetlerin seçilmesine, düğün mekanının ve masaların süslenmesinden düğün pastasına kadar herşey yine bir şekilde benim elimden geçti. İçimde iflah olmaz bir organizatör var maalesef :)

Düğün işi önce sakin sakin başladı, kendi tecrübelerimden yola çıkarak yardım edecektim. Bu aşamada mekan dışında hiç birşey belli değildi. Önce İzmir dönüşü, gelinimiz, kızkardeşi ve ben üç kız Mayıs başında bir Datça seyahati yaptık. Hava ara sıra kapasa da Datça'nın keyfini çıkardığımız birkaç gün oldu. Keyif yanında bolca çalışma da yaptık tabii, ön fizibilite ve planlama gezisi diyebiliriz bu geziye :) Düğünün yapılacağı yerin ziyareti, mekanın bize sunabileceklerinin belirlenmesi, eksiklerin ve taleplerin detaylandırılması, temanın belirlenmesi, organizasyon şirketleriyle görüşmeler falan filan...



Datça - by MRA


Bu birkaç günün sonunda en azından elimizde ne olduğunu, nelere ihtiyacımız olduğunu ve tabii biraz da nasıl bir tema istediğimizi belirleyerek İstanbul'a döndük. Burada da birkaç şirket ile görüşüp, bir de üstüne detaylı bir Eminönü/Şarkhan ziyareti yaptıktan sonra bizim çocuklar organizasyon şirketi ile çalışmamaya onun yerine tüm süslemeleri ve organizasyonu bizim yapmamıza karar verdiler. Ve tabii bu kararlarıyla düğün organizatörü tacını da bana takmış oldular :)

Omuzlarımda bu ağır yükle, gelin ve damadımızdan istediklerini ve temayı netleştirmelerini rica ederek İzmir'e hareket ettik. Sanırım herşey bu yolculuğun başında göç eden binlerce leyleklik bir sürünün altından geçmemizle çığrından çıktı :) Öncesinde de fena değildik ama bu sürüden sonra iflah olmadık diyebilirim :)

Bu sene geç gelen yağışlar sebebiyle bahçeye Nisan ayında çok fazla birşey yapamamıştık. Hal böyle olunca Mayıs'ta kendimizi bahçeye verdik. 15 dönümün otlarının yolunması, 500'e yakın ağacın diplerinin kazılması, kazıklarının düzeltilmesi falan gibi bizi her gün pestile çeviren işlerle uğraştık .



Seferihisar - by MRA


Haziran başı İzmir'deki işleri kolaylayıp annemi Küçükkuyu' dan alarak İstanbul'a yarışmanın yeni bir etabı için geri döndüm :)

Düğün 21 Haziran'da yapılacaktı, biz 14 Haziran günü İstanbul'u terkedip düğün hazırlıkları için Datça'da olacak şekilde yola çıkacaktık ve 2 Haziran günü henüz annem, babam ve benim ne kıyafetimiz, ne ayakkabımız ne de diğer aksesuarlarımız vardı.

Bununla beraber, "yapılması gerekenler listesi"nin ilk sıralarını süsleyen, düğün süslemeleri için malzemelerin alınması, İngiliztere'ye gidecek kardeş için bazı ev eşyaları alışverişi ve tabii bir de fırsat bulunursa kuaföre gidip insan içine çıkabilecek hale gelinmesi işleri vardı. Listenin en kallavi maddelerinin hemen altında bavul aç, çamaşır yıka, evi temizlet, ütü yap, bavul topla, İstanbul'da bir hafta daha kalacak sevgili için yemek yap türü işlerin pis pis sırıtarak beni beklediğini ise çoktan tahmin etmişsinizdir :)

Bu iki haftayı atlatıp Datça'ya vardığımızda asla gerçekleşmeyeceğini bile bile dinlenme hayalleri kuruyordum.
Oysa günlerimiz rüzgar gibi hazırlıklarla geçti. Her gün keyifli bir kahvaltı sonrası harıl harıl çalışmaya başladık, çoğunlukla akşamüstüne kadar çalışıp akşam üstü bir deniz ve yemek molası verdikten sonra gece de devam ettik.


Düğün hazırlıkları - Datça - by MRA



Allah'tan ekip sağlamdı, annem, babam, kuzen, teyzeler, dünürler, gelin ve damat herkes bir şeylerin ucundan tuttu. İtiraf ediyorum oldukça yorucu ama bir o kadar da keyifli bir süreçti. Oldum olası sevdiklerimle beraber bu tür imece işler yapmak çok keyif alırım, bu sefer de aynen öyle oldu.



Hazırlıkta emeği geçenler - Datça - by MRA



Bu yoğun çalışmanın sonucunda bize acıyan damat düğüne iki gün kala bizi dinlendirme kararı aldı :) ve cümbür cemaat bir tekne kapatıp kendimizi egenin mavi sularına bıraktık.






Bu yoğunlaştırılmış dinlence sonrası düğün gününe zımba gibi başladık. Fakat gel gör ki Datça'nın rüzgarı yine yapacağını yaptı.

Düğün yemeği otelin havuz başında olacaktı ancak kokteyl ve başlangıç için çocuklar sahili istemişlerdi. Gel gör ki rüzgar yüzünden sahilde durmanın imkanı yoktu, saatte 30 km üstü esiyordu varın siz düşünün. Bırakın süsleri biz bile uçabilirdik :)



Düğün günü - Datça - by MRA



Ama bizim yapılacak bir düğünümüz vardı ve rüzgara pabuç bırakmaya da hiç niyetimiz yoktu. Hemen hızlı bir reorganizasyon ile kokteyli havuz başının yanındaki yemek alanına yakın bir noktaya aldık ve hazırlıklara başladık. Tüm gün hiç durmadan, abartmıyorum hiç durmadan ve öğlen yemeği yediğimiz 15 dk dışında hiç oturmadan koşturdum. 120 kişilik düğün için tesis mekan süslemelerini önceden yapmamıza izin vermiş ancak masaları en erken saat altıdan sonra kurmaya başlayabileceğimizi söylemişti. (Oteldeki diğer müşteriler sebebiyle)  Biz de gün içinde yapabileceğimiz tüm hazırlıkları bitirip son 1 saatte de kişi sayımızı arttırarak hız kazanmayı planladık. Çoğu şey planladığımız gibi gitmesine rağmen son 1 saati tekrar yaşamak ister miyim bilemiyorum :) Kendimi bir yandan ortalıkta birilerine direktifler verir, diğer yandan bir şeyler yapmaya çalışırken hatırlıyorum sadece :) Survivor yarışmaları gibiydi :)



Düğün mekanı - Flow Surf Otel Datça - by OA



Misafirler gelmeye başladığında tüm detayları tamamlamış ama pilim de bitmiş olarak yerimi giyinip hazırlanmış karşılama komitesi bırakıp hazırlanmaya ancak gidebildim. Fakat görümce olarak pilimin bitmesine izin veremezdim :) Daha önümüzde hoplanıp zıplanacak koca bir gece vardı. Bu motivasyon ile dışarıda karşılama ve kokteyl sürerken biz kuzenle içeride dünyanın en hızlı hazırlanma sürecine başladık. Bir yandan günün kir ve pasından arınırken diğer yandan artık çok geç olduğu için gidemeyeceğimiz kuaförün yerine saç ve makyajımızı yapmamız gerekiyordu. 45 dakikanın sonunda tüm hazırlıkları tamamlamış ve düğündeki yerimizi almıştık.



Kardeşler ve eşleri :) - Datça - by Gamsız Böcük



Düğün her açıdan çok keyifliydi, gelin ve damat pek mutluydu -nazar değmesin- biz de tüm yorgunluğumuza değecek övgüler ve hatta otel yöneticisinden iş teklifi bile aldık :) Fakat herkes bir yana beni en çok mutlu eden kısım ise kardeşimin ve eşinin yaptıklarımızı beğenmesi ve bu güzel günlerini biraz daha güzelleştirebilmek oldu. Tüm zorluklarına rağmen insanların neden özel günleri organize eden işler yapmayı sevdiğini bir kere daha anladım. Mutlu günleri daha da mutlu yapmanın keyfi paha biçilemez :)



Dileğimizi dileyip feneri suya bırakırken - Datça- by OA



Düğünü bitirince bize yine İzmir yolları göründü. Temmuz başı itibari ile bizim bahçe ve ev döngüsü tekrar başladı. Bu kısmın detayları akıllara zarar ve ben şimdilik hatırlamak istemiyorum :) bu sebeple pas geçiyorum.


Bahçe ve ev derdi yetmemiş gibi bir de gönüllü ruhum beni ele geçirdi ve Seferihisar gönüllülerinin çalışmalarına katıldım. Sağolsunlar beni hemen çekirdek ekibe aldılar ve orada olduğum süreçte bir sürü toplantıya ve çalışmaya da dahil ettiler. Sayelerinde kendimi şimdiden Seferihisarlı gibi hissettim.


Seferihisar gönüllü takımı çalışmaları - by MRA


Bu arada Seferihisar'ın keyfini de her fırsatta çıkarmaya çalıştım. Akşam geç saatte de olsa deniz sefası yaptım, bol bol güneş batırıp, her birine ayrı kadeh kaldırdım. Geçmiş günün yorgunluğunu unutup, gelecek günün sürprizlerine hazırlanmak için Seferihisar'ın sakinliğine sığındım.



Seferihisar - by MRA


Seferihisar by MRA



İyi ki de öyle yapmışım zira İstanbul'a dönüş sebebim olan seçimlerden sonra oldukça bedbaht bir haldeyim.

Evden uzak geçirdiğim ve keyifli olsa da stres düzeyi ve temposu oldukça yüksek 2 aydan sonra 9 Ağustos günü tüm gün direksiyon sallayıp akşam İstanbul'a vardığımda ilk işim kalan son enerjimle gidip seçimlerde müşahitlik yapmak için kartımı almaya gitmek oldu. Fakat kartımı alırken yaptığım sohbetle beraber ertesi gün bizi bekleyenleri de bir kere daha acı bir şekilde  farketmiş oldum. Seçimler için gönüllü olarak gözetmenlik yapmak için başvurduğum kurum bulunduğum bölgede 1300 sandık / 74 okul için ancak 32 kişi gönüllü toplayabilmişti. 10 Ağustos'un bizi sevindirmeyeceği artık çok netti.

Yine de pazar sabah altında kalkıp görevimin başına gittim, akşam 21:30' a kadar elimden geleni yaptım. Kendi adıma vicdanım rahat sonucun değişmesi için üzerime düşeni fazlasıyla yaptığıma inanıyorum. Gel gör ki Türkiye adına çok üzgün, bizi bekleyen günler için de çok karamsarım.

Geçen sefere göre çok daha yorucu bir sandıktı görev aldığım, tartışmalı ve gergin anlar yaşandı. Ben de akşam eve geldiğimde turşu gibiydim, bir şeyler atıştırıp yattım. Bunu takip eden günleri ise yine ev kadını olmanın dayanılmaz hafifiliği içinde derleme, toplama, temizlik gibi faaliyetlerle yorgun ve pazardan kalma ruh hali ile oldukça mutsuz geçirdim

Baktım başka şeye enerjim yok 2 ay sonra yeniden keşfettiğim TV'ye sığındım. Gülmeyin, yoksa rehabilitasyon ve moral için Masterchef seyrettiğimi söylemekten vazgeçebilirim :)

Allahtan dün kendimi tepeden tırnağa bakıma sokup hamamdı, cilt bakımıydı, kuafördü gibi kızsal işlere adadım da keyfim biraz yerine geldi.

İşte benden havadisler böyle. İnşallah bir süre buralardayım, ama bizim işler belli de olmaz. Zira cumartesi günü hızlı feribot Yenikapı' ya yanaşırken -yani daha İstanbul sınırlarına adım atmadan :) ) aynı Mayıs ayındaki gibi binlercesinden oluşan bir leylek sürüsü üzerimden dakikalarca uçmasın mı? :)))  Gelecek blog yazısının tarih garantisini verememem inanın sadece bu sebepledir :)



Leylek Sürüsü - Yenikapı - by MRA



13 Nisan 2014 Pazar

İlham verici bir şükretme egzersizi





Hayatın ne kadar kısa olduğunu, sizi öldüreceğini zannettiğiniz o sıkıntıların aslında o kadar da büyük olmadığını, sinirlendiğimiz çoğu şeyin aslında hiç de sinirlenmeye değer olmadığını, ne kadar çok şeye sahip olduğumuzu, sahip olmadıklarımız için şikayet etmek yerine sahip olduklarımız için şükretmemiz gerektiğini bilir ama çoğunlukla bunları sadece facebook'ta buna değinen bir yazı okuduğumuzda, bir sevdiğimizi kaybettiğimizde ya da hayatımız beklenmedik bir anda yerle bir olduğunda hatırlarız.

Aslında  tekrarladıkça alışacağımızı, alıştıkça benimseyeceğimizi bilir ama unuturuz. Aynı fiziksel egzersiz gibi düzenli şekilde tekrarlamak gerekir bazı şeyleri. Ama bizim o tekrarlara vaktimiz yoktur ya da nasıl bir egsersiz yapacağımızı bilemeyiz.






Bir süredir takip ettiğim "A Cup of Jo" isimli blogun sahibesi sevgili Jo/anna geçtiğimiz aylarda "Pillow Talk" adlı yazısında bu konuda ilham alınabilecek harika bir paylaşım yaptı.

Jo/anna, eşi ile kendilerine bir uzman tarafından önerilen şöyle bir egzersiz yaptıklarını yazmış.
Her gece uyumadan önce şu 3 şeyi birbirleri ile paylaşıyorlarmış.

- Hayatımla ilgili şükrettiğim 2 şey
- O gün beni eğlendiren/güldüren 2 şey
- "İyi ki bu adamla/kadınla evlendim" dedirten 1 sebep

Ben bu fikre bayıldım. Basit ama çok etkin. Tam bir egzersiz, hem de ayrılacak zamanın kısalığına oranla inanılmaz derin. Her gece bu güzel sohbet sonrası uykuya daldığınızı düşünsenize :)

Bu egzersizin birebir aynısını yapmak da gerekmez. Size uyacak şekilde değiştirebilirsiniz.

Örneğin;
Çift değilseniz ya da eşiniz bu konuda katılımcı olmuyorsa bunları gece uyumadan önce son iş olarak kendinize söylemeyi alışkanlık edinebilirsiniz.
Ya da bir defter alıp sadece bu işe ayırabilir, her gün ayıracağınız 1-2 dakika da bunları yazabilirsiniz.
Her gün ajandanıza kendi 3 maddeniz için cevaplarınızı içeren bir kayıt girebilirsiniz.
Bunu bir blog projesi haline getirebilirsiniz :) Blogunuz varsa günlük olarak oraya yazabilirsiniz ya da sırf bu amaca özel yeni bir blog açabilirsiniz.

Sonsuz alternatifler dünyasından seçin beğenin alın :)

Son deneyimlerimden sonra ben de hemen kendi yöntemimi belirleyip bu egzersizi yapmaya başlayacağım. Hayatlarımızda önemli bir değişim yaratacağına eminim. Hadi değişimi başlatalım ;)




12 Nisan 2014 Cumartesi

En zor 3 gün...





Geçtiğimiz hafta hayatımın en zor 3 gününü geçirdim. Deneyimin zorluğuna dayanarak daha zorları ile imtihan edilmemeyi umuyorum.

Hiç beklemediğim yerden geldi, hiç çalışmamıştım bu konuyu.

Güzel bir güne uyandığımı sanar, öğleden sonraya ayarlanmış birkaç randevuyu nasıl savar da kendi kendime keyif yaparım diye düşünürken ve hatta tam da savdığımı sanırken nasıl oldu da kendimi bir doktorun odasında biyopsi yaptırır halde buldum hiç bilmiyorum.





Yaşadığım panik ve sonrasında gelen uyuşma duygusunu anlatamam, zaten varın anlamayın.

Ondan sonraki 3 günü nasıl geçirdim bilmiyorum.

Eşim ve kuzenim dışında kimseye söyleyemedim korkumdan. Sanki söylesem gerçekliğiyle baş edemeyecekmişim gibi geldi. Ailemin ise böyle bir endişeyi yaşamasını hiç istemedim. Hala da bilmiyorlar. (Yazıyı okuyan ortak dostlar da şimdilik iletmezse sevinirim)

Cuma günü gelip korkulacak birşey olmadığı haberini alana kadar kaç kere ölüp dirildim bilmiyorum.

Gündelik rutinimi bozmamaya, bir yokmuş gibi yaşamaya gayret ettim ama inanılmaz uyuşuk, sonsuz endişeli, ha bire kafamdaki düşüncelerle savaşır haldeydim. Canım kuzenim sağolsun, gündüz destekçim olarak yanımdaydı. Biyopsiden döndüğüm akşam uğradı, dertleştik. Çarşamba gününü tamamen bana ayırdı. Sabah bir arkadaşıyla kahvaltı ve yürüyüş planına ben de damdan düşerek dahil oldum. Kendimizi bahara, denize vurduk. Baktık kesmedi öğlen vakti bir tavernada kafayı çektik. Akşamlarını ise eşim devraldı. Beraber güzel yemekler yedik, güzel filmler seyrettik. Ama zordu, beklemek çok zordu...

Hala küçük bir kontrole daha ihtiyacım olsa da umuyorum ki bu sefer yırttım...





Önümüzdeki hafta sonu annemin koynunda olmayı planlıyorum, o kadar ihtiyacım var ki ona sarılmaya.

Öyle acayip bir deneyimdi ki bu, anlatması çok güç. Siz hiç yaşamayın dilerim. Ama yaşayacak gibi hazır olun. Yani her gününüzü böyle bir ihtimal kapınızda gibi yaşayın. Yapmadığınız, ertelediğiniz her şeyi bir daha gözden geçirin. Hayatın kısalığını hatırlayın.

Aslında çevremizden kötü bir sağlık ya da ölüm haberi aldığımızda ilk yaptığımız şey kendimize dönmek oluyor belki. Hatta onlar için ağlarken belki aslında kendimize ağlıyoruz. Ama kısa bir sürede her şeyi unutup gündeliğe dönüveriyoruz. İşte bunu yapmamak lazım sanırım. Kendimize sıkça hayatın değerini hatırlatmak lazım.

Bu deneyimden sonra ben nasıl değişeceğim, değişecek miyim, yoksa bunu biraz da yaşama içgüdüsünün baskısı ile hızlıca unutup aynı tas aynı hamam devam mı edeceğim yaşamaya, bilemiyorum. Tek bildiğim bugün kendimi salı sabahı uyanan ile aynı kişi gibi hissetmiyorum.

Bakalım zaman bize neler gösterecek? Umarım hayat hepimize yaşadığımız her gün için "bu bir öncekinden de iyiydi" dedirtir.














6 Nisan 2014 Pazar

Proje 52 /12


Seçim günü;
Sabah kargalarla beraber yollardayım.
Sandık başındaydım, görevde.
Günlerce okumuşum hazırlanmışım.
Bir okulun, yıllar öncesinden hafızamı dürten bir sınıfında, önemli bir sınavın arifesinde hissediyorum kendimi.
Oysa hayatımdaki en önemli -görünen- üniversite sınavına bile bu kadar endişeli, bu kadar karmaşık duygularla girmedim ben.

Gün başladı.
Ne kadar enerjim varsa harcadım, hak ve adalet için. Kendimi adil bir dünyada yaşadığıma inandırmak zor ama en azından benim olduğum yer biraz daha adaletli, hakkaniyetli olsun diye.

Eve çok yorgun döndüm, yorgun ve uyuşmuş. Çok karışıktım ve hiçbir şey düşünemiyor hissedemiyordum.
Seçim sonuçları çoktan yayınlanmaya başlamıştı ama benim ne görecek ne de anlayacak gücüm yoktu. Hemen televizyonu kapatıp yattım.

Uyandığım gün bir öncekinden bin beter.
Bu ülke bir günde böyle olmadı tabii ama bugün daha da beter oldu.
Her şey, herkes nasıl çirkin, nasıl çirkef, nasıl pis kokuyor.
Çok yalnız hissediyorum kendimi, boyalı kuş, kara koyun misali yalnız.
Dayanasım yok.

Önümde televizyon kanalları, kucağımda tablet her an haberlerin peşinde geçiriyorum koca günü. Sanki ben seyredince düzelecek birşey, peh.

Sosyal medya'ya bakarsan herkes benzer durumda ama gerçekten öyle mi yoksa bu yarı-yalan dünyada kendimizi mi kandırıyoruz yine.

Twitter'dan terapi defterini okuyorum gün içinde bir ara,  nefes almak için... Tavsiye ediyorum, takibe alın...

Bu arada zaman nasıl akıyor anlamıyorum o günden beri, zaten saatler de değişmiş, bünye hangi birine alışsın.

Göğsümden kalkmayan, bana nefes aldırmayan öküz yetmiyor, bir de boğazıma gelip yerleşiveriyor sinsi bir mikrop, beni akut faranjite sürüklüyor. Yaw zaten yutkunamıyorum kader, boğazımda çözülmeyen bir yumru var nicedir, bir de senin mikrobunla mı uğraşıcam diye kafa tutup kendimi nefes almaya dışarılara attıkça pis mikroplar azıtıyor. Gece yarısı acil servisi ziyarete zorlayıp iki iğne yemeden rahatlamıyorlar.  Sonrası malum, ev hapsi, yatak istirahati.

Ruhum mu hasta, bedenim mi bilemiyorum. Mikroplar öyle sarmış ki her yeri hangi hangisinden anlaşılmıyor artık.

Anladınız işte karışığım ben bugünlerde. İyi değilim.

Olucam ama... İki kuruşluk mikroplara pabuç bırakacak değilim.

Bu haftanın proje postu da böyle işte...


Atatürk Portresi - İbrahim Çallı




Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak 
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. 
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak! 
O benimdir, o benim milletimindir ancak! 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! 
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl? 
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal. 
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal. 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; 
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! 
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. 
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. 

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar. 
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. 
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar, 
'Medeniyet! ' dediğin tek dişi kalmış canavar? 

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın; 
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. 
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın, 
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. 

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı! 
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. 
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı. 
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı. 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? 
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! 
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, 
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ. 

Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli: 
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! 
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli- 
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli. 

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım. 
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım; 
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım; 
O zaman yükselerek arşa değer belki başım! 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl! 
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. 
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl; 
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet, 
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

İstiklal Marşı - Mehmet Akif Ersoy






Onuncu Yıl Marşı - Faruk Nafız Çamlıbel - Behçet Kemal Çağlar / Cemal Reşit Rey



25 Mart 2014 Salı

Proje 52 / 11


Taşınma telaşı ve yorgunluğunu İzmir seyahati izleyince bir süre uğrayamadım buralara. Yoğun, yorgun ama baharın da yardımıyla kendimi ve enerjimi topladığım günler geçirdim.

Bahar keyfine İstanbul' da başlayıp İzmir' de devam ederken bu mevsimin ben de yarattığı sebepsiz heyecan ise içimde şu eşlikçilerle büyüyüp duruyor...

Size de Monet, Orhan Veli ve Johann Strauss eşliğinde mutlu haftar diliyorum.

Keyifle kalın...


A woman reading (Camille reading) - Claude Monet



Beni bu güzel havalar mahvetti, 
Böyle havada istifa ettim 
Evkaftaki memuriyetimden. 
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum; 
Eve ekmekle tuz götürmeyi 
Böyle havalarda unuttum; 
Şiir yazma hastalığım 
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Güzel Havalar - Orhan Veli Kanık








Bu da benim çocukluğumdan içinizdeki çocuğa bahar hediyesi olsun :)




10 Mart 2014 Pazartesi

Geçen günlerden kısa kısa...



Atakent'te yağmur - by MRA



1 ay olmuş neredeyse adam gibi bir şey yazmayalı.

İnsan gidenlerin ardından gündeliğini devam ettirmeyi başarsa, her şey normalmiş gibi davransa da içeride kopan teli tekrar uç uca tutturmak hiç de kolay değil. Bunu, yazmaya her davrandığımda, derinimde hissettim.

Yazmak, yüzleşmek, içine dönmek, konu istediği kadar gündelik olsun, kendinle konuşmak demek. Zor geldi...

Ama hayat bu işte..

Elden gelen tek şeyi yapıyor ve devam ediyoruz...

Bugün ki yazı geçen günlerde birikenlerden kısa kısa seçmeler olsun...



Çalışma masam - by MRA



Kardeşi gönderdik...

Bizim oğlanı yolcu ettik. 1 hafta oldu. Ben ondan fazla heyecanlanıyorum galiba :)
Onun için çok mutluyum, umuyorum her şey planladığından daha iyi gidecek.

Kardeşim ailemin İstanbul'daki evinde, benim kendimi bildiğim zamandan kendi evime geçene kadar ki 20 seneyi geçirdiğim aile evimizde oturuyordu. Onun gidişi sonrası eski evimizin ne olacağı meçhuldü. Yıllar önce evden ayrılıp kendi evimi kurmama rağmen o evin hala yerinde durması, ailemin İstanbul ziyaretlerinde o evde toplanmak, hala aynı apartmanda oturan 30 senelik komşularımızla eskisi gibi komşuluk edebilmek benim için çocukluğumu saklamak gibi bir şeymiş. Evin ne olacağı, nasıl boşaltılacağı konuşulurken içten içe anladım bunu.

Ama hayat tesadüfleri seviyor. En eski çocukluk arkadaşlarımdan biri, komşu kızı sevgili S' de aynı dönemde mevcut evlerinden daha büyük ve aynı apartmandaki annesine daha yakın bir ev arıyormuş. BU tesadüf meyvelerini verdi, evimizin yeni sakinleri onlar olacak. Bencilce mutluyum bu konuda :) Evimiz hala orada, hatta içinde yakın dostlarla dolu olacak. Ben istedim bir göz allah verdi iki göz :)

Yarından sonra birkaç gün boyunca orada olacağım, eşyalar toplanacak, paketlenecek ve ev boşaltılacak. Duygusal anlar yaşanacağı kesin...







IF, Beyoğlu, Hayal Kırıklığı

Son anda yakaladım IF'i, bir çarşambaya 2 film için bilet alıp sabah başlayıp gece bitecek bir festival günü hayal ettim. Ben mi yaşlanmışım, yoksa yeni haliyle Beyoğlu'nu mu sevmiyorum bilemedim. Ama sevdiğimiz bütün kafeler kapanmış, İstiklal her sokağını avuç içi gibi bildiğimiz yerden hiç tanımadığım acayip bir yere dönüştüğünden midir nedir, hiç hayal ettiğim gibi bir gün olmadı. Üstüne üstlük hava da öyle bir kelek attı ve öyle üşüttü ki beni sonrasında 2 hafta boyunca geçmeyen fış fış bir burun ve köh pöh bir öksürük bıraktı geriye.






Tanıdık yerlerde, tanıdık kişilerle olmanın huzuru

Bir cumartesi gecesi çok önceden planlanmış olduğu için kötü ruhsal şartlarıma rağmen iptal etmediğimiz plana uygun olarak 5 kız Beyoğlu'nda buluştuk. Yine soğuk yine aa bilmem ne kafede kapanmış, bilmem hangi restorantta kapanmış hay allah nerde yesek tatsızlığı sonrası yıllardır kapı gibi ayakta, eski dost sıcak mekan Umut Ocakbaşına attık kendimizi. Benim kafayı anca alkol dağıtırdı ama tiyatro biletimiz vardı ve oyunu anlayacak kadar da ayık olmak lazımdı. Biz de madem çok içemiyoruz çok yiyelim diyip vurduk şişin, ciğerin dibine. Karnımız tok, sırtımız pek, her bir yanımda birbirinden sağlam birer dost, gittik oyunumuza. Oyun Semaver Kumpanya'dan "Metot" du. Çok başarılıydı gerçekten, son zamanlarda seyrettiklerimin en iyisi. Tavsiye ediyorum, mutlaka görün.






Eski sesler eşliğinde yeni keşifler

Bizim "emekli" kızlar grubu ile benim ne zamandır çok istediğim (meğer onların da öyleymiş) Pera Palas'da düzenlenen ve perşembe,cuma ve cumartesi günleri İlham Gencer beyin sesi ve piyanosuyla şenlendirdiği çay saatine katıldık.

Fakat biraraya gelince doymaz bir etkinlik aşkına kapılan grubumuza bir güne bir etkinlik yetmeyeceği için :) Saat 15:00'de başlayan çay saatinden 2 saat önce otelin hemen karşısındaki Pera Müzesinde buluşup Picasso' nun Gravürleri ve Aurora Kuzey Ülkelerinden Çağdaş Cam Sanatı sergilerini ve tabii müzenin sabit sergisindeki defalarca görüp bıkmadığımız oryantalist tabloları gördük.


Picasso Gravürleri özellikle aynı gravürün farklı denemelerinin birarada sergilenmesi açısından ilginçti. Ressamın bir eseri nasıl inşaa ettiğini adım adım görmek, zamanla tarzında, sanatında nasıl değiştiğini görmek açısından hoşuma gitti.



Pera Palas çay servisindeki mamalar - by MRA


Saatler 15:30'i gösterdiğinde ise içinden Hemingway'in, Agatha Cristie'nin, Atatürk'ün ve daha nicelerinin geçtiği, İstanbul'un en eski otelindeydik. Her köşesi ile tarih kokan bu mekanın gerçekten çok etkileyici olduğunu söylemeliyim. İstanbul'da yaşıyorsanız, ya da ziyarete gelirseniz burada en azından bir kahve içmenizi ve oteli gezmenizi öneririm.



Pera Palas Kubbeli Salon -  by MRA

Pera Palas Kubbeli Salona yukardan bakış -  by MRA


Çay servisi kubbeli salondaydı ve İlham Bey piyanosunun başında hafif hafif çalmaya başlamıştı bile. Sonraki 3 saati sohbet, müzik ve zarafet dolu anlarla geçirdik. Müzik hiç bitmesin biz hiç gitmeyelim istedik.



İlham bey ve melekleri :) - by MRA



İlham bey gerçekten çok hoş bir beyefendi. İnanılmaz bir enerjisi ve yaşını tahmin etmenize engel olan çevik ve dinamik hareketleri ile sizi de coşturuyor. Pera Palas'da çaldığı 3 gün dışında bazı cumartesi akşamları Elite World Prestige Hotel'de öğrencisi İpek Dinç ile sahne alıyormuş. İpek Dinç'i geçen sene Nardis Jazz Club'da dinlemiştim, İlham Bey'i ise anlatmaya gerek yok. Sahnede çok keyifli olacağına eminim. Ben ilk fırsatta gitmeye çalışacağım, size de tavsiye ederim.








And the Oscar goes to...

Ocak ayında Oscar öncesi aday filmleri seyretmeye başlamış ancak seyrettikçe de şevkimi kaybetmiştim.(blogumda değil ama Paradoksların Kadını'na bir yorumumda yazmışım bunu). Törenden önce Philomena ve The Great Beauty'yi çok aradım seyredeyim diye ama bulamadım. 12 Years a Slave ise Oscar'ın bu sene ki yıldızı olmasına rağmen nedense hala çok da cazip gelmiyor, yine de meraktan seyredeceğim sanırım.

Bu arada törenden önce hiç ilgimi çekmediği halde En iyi erkek oyuncu, En iyi yardımcı erkek oyuncu, En iyi saç ve Makyaj ödüllerini alarak Dallas Buyers Club merak listesinde en üst sıraya oturdu. Yağmurlu bir günden istifade ederek onu da seyrettim ve aldığı tüm ödülleri sonuna kadar hakettiğini gördüm. Akıcı, kolay seyredilen, seyredeni pişman etmeyen bir film olduğunu, AIDS ile ilgili önemli şeyler söylediğini ve gerçek olay ve karakterlerden yola çıkılarak hazırlandığını söyleyebilirim.

Bir de Digitürk'ün 14 Şubat ve Oscar töreni arasındaki tarihlerde gece gündüz Oscarlı eski filmleri göstermesi pek bir bonus oldu. Aklımı oyaladım çok film seyrettim bu arada.

Son olarak kırmızı halı Oscar'ın olmazsa olmazı. Ne kadar abartıldığını tekrar anlatmayacağım. Bu sene kırmızı halı ile ilgili okuduğum en keyifli yazıyı sevgili Leylak Dalı şurada yazmış, okumanızı tavsiye ederim.



Yağmurda Küçükçekmece Gölü kıyısında - by MRA



Yürüyüşler

Eskiden zorla, kendimi ite kaka götürdüğüm yürüyüşler artık canımın çektiği, yapmadığım zaman içimde "hadi hadi" diye zıplayan çocuğu nasıl susturacağımı düşündüren bir hale geldi.

Arsızlık ya evin yakınındaki parkur da yetmez oldu, hava güzelse Küçükçekmece gölü kıyısına gitmeye başladım. Gidiş dönüş toplam 7 km gibi bir parkur var. Bir yanda göl, bir yanda güneş oldu mu tadından yenmiyor. Arada kuzeni de ayartınca pek güzel göl kenarı çayları da içiliyor :)

Geçenlerde gaza gelip -biraz da önceki günün havasına aldanıp- çay, kek vs toplayıp Kraliçe hanımı da alıp göl kenarına pikniğe gittik. Biz arabadan indik yağmur başladı. Ama biz pabuç bırakırmıyız, en yakın çardak altında pikniğimizi yaptık. Yukarıdaki manzara o günden. Hava fazla soğuduğu ve üstüm çok kalın olmadığı için o gün yeterinde keyfini çıkaramadım ama sakin bir yağmur ve ılık bir havada bu keyfi tekrarlamayı kenara not ettim :)


Kısa kısalardan uzun bir yazı oldu. İdare ediverin artık.

Keyifle kalın...