14 Nisan 2015 Salı

Leylek havada ben yolda



foto : animal-backgrounds.com


Evet leyleklerin göç mevsimi devam ederken ben de havada gördüğüm sürülerden olsa gerek ha bire yollardayım. Ben yollarda olunca blog da biraz sahipsiz kaldı ama yapılacak birşey yok, şimdi zaman günü geldiğinde yazılacak hatıralar biriktirme zamanı.

Bulgaristan dönüşü annem ve babamla 15 günlük bir Londra ziyareti yaptık. Kardeşim ve eşi ile Londra kazan, biz kepçe gezdik de gezdik. Görmeye, gezmeye, keşfetmeye değer bir şehir Londra ve öyle gezmekle kolay kolay bitecek gibi de değil, bir süre yaşamak lazım tam tadını çıkarmak için.

Sayılı gün çabuk geçiyor, gittik gidiyoruz derken bir baktık bitmiş de dönüyoruz bile. Yolculuklardan dönerken bir yanım "ah ne güzeldi, keşke bitmeseydi" derken diğer yandan da "evim güzel evim" diye tutturuyor :)

Dün akşam nihayet eve geldim gelmesine de ev keyfi pek az sürecek bu sefer. Bu akşam 1 günlüğüne yine Bulgaristan'a gidecek, döndükten birkaç gün sonra da bu sefer İtalya 'ya doğru 10 günlük bir seyahate çıkacağım. O kadar uğraştık vizelerle hakkını vermek lazım :)))

O zaman bana iyi yolculuklar!

Nisan' da zor görünüyor ama Mayıs da daha çok görüşmek umuduyla, hoşçakalın...






20 Mart 2015 Cuma

Geciken Notlar 1 - Amasra Kaçamağı



Çekiciler Çarşısı, Amasra - by MRA



Ancak yağmurlu günler oturtuyor beni blogun başına sanırım :) İşte yine o günlerden birinde gönlümdeki güneşli günleri hatırlamak için bilgisayarın başındayım.

Bu sabah eski işyerinden çok sevdiğim bir arkadaşımın mesajı düştü messenger'dan "Sen yakın zamanda Amasra'ya gitmiştin değil mi? Kalacak yer tavsiye eder misin?"

O anda farkettim ki kısa ama keyifli Amasra kaçamağımızı bloga yazmamıştım :) Ona bir mesaj ile bilgileri gönderdikten sonra hemen buraya da yazmaya karar verdim.

Şubat ayında, bir yandan devlet ve konsolosluk kapılarında sürünürken bir haftasonu da Amasra'ya gidip geldik aslında :) Bir perşembe sabahı kahvaltıda, hafta sonu Bartın'da bir fabrikaya gitmesi gerektiğini söyleyen eşime "Madem öyle Amasra'da konakla, ben de geleyim seninle, haftasonu kaçamağı yapmış oluruz!!!" deyince anında 2 günlük bir Amasra gezisi planlayıvermiş olduk. Cuma akşamüstü yola çıkacak gece Amasra'ya varacaktık. Cumartesi o iş ziyaretlerini yaparken ben gezecektim -kihkih :). Pazar da onu gezdirecek ve akşamına da evimize dönecektik.

Fazla araştırmaya vaktim olmadığı için ilk aklıma yatan pansiyonda yer ayırttım, Kuşna Pansiyon. Aslında normal koşullarda atlar gider beğendiğimiz yerde kalırdık ama sömestr tatili ve haftasonu olduğu için hiç yer ayırtmadan gitmeyi gözüm yemedi. İyi ki de öyle yapmışız birçok yer doluydu.



Amasra - by MRA



Önce biraz pansiyondan bahsedeyim. Yerli bir ailenin işlettiği pansiyon beni en çok konumu ve manzarası sebebiyle cezbetmişti web sayfasındaki fotoğraflardan. Gerçekten de sabah şöyle bir manzaraya uyanmak insanın içini açıyor :)

Temiz bir pansiyon, sahipleri ilgili, düzgün insanlar. Kahvaltısı muhteşem değil ama yeterli ve lezzetli, çayları tazecik, bol, çaydanlık siz orada olduğunuz sürece ateşten inmiyor. Odalar çok iyi ısıtılıyor. Ancak odaların konforu ortalamanın altında. Yatak falan sorun değil, onlar gayet iyi ama banyolar kullanışsız, sevimsiz ve soğuk. Oda sıcaktan yandığı halde banyoda petek olmadığı için banyo çok soğuktu mesela.

Bir de bina prefabrik olduğu için sese duyarlı kişiler için yan odalar veya koridordan geçişler sıkıntı olabilir. Biz üst katta olduğumuz ve bizim katta bizden başka orta yaşlı bir çift daha olduğu için bu konuda sorun yaşamadık ama potansiyeli farkettiğimiz için kalmayı düşünenler için belirtmek istedim. :)

Yaz ya da bahar ayları için de odanın müstakil balkonu olmaması dezavantaj, bu güzelim manzarayı ancak küçük bir ortak balkondan seyretme şansınız var o da başkası sizden önce davranıp balkonu kapmadıysa :)

Bunun dışında pansiyonun konumu çocuklular ve hareket engeli olanlar için çok uygun değil. Cadde seviyesinden en az 60-70 basamakla dik bir yarı iniyorsunuz binaya ulaşmak için. Çocukları güvenle bırakabileceğiniz bir bahçesi yok. Binanın önünde bakımsız küçük bir boşluk var sonrası yar, kayalık ve deniz.

Kısacası 1 gecelik konaklamalar için tercih edilebilir ama uzun konaklamalar için daha konforlu bir yer tercih edilmeli bence.

Bu konuda da 2 alternatif belirledim. Yanyana olan bu oteller pansiyondan kesinlikle daha konforlu olacaktır.

Işıkaltın Otel, odalarını gezdim, yan odalar biraz küçük ama yine de temiz ve düzgün görünüyor. Ön odalar ise geniş, şık ve leb-i derya manzaralı. Kahvaltı falan nasıldır onu bilmiyorum tabii ama kendi adıma denenebilir diye not aldım burayı.

Özgün Otel, Işıkaltın'ın hemen yanında, biraz daha küçük, belki de bu yüzden :) bana daha cazip göründü. Temizlik saatinde gittiğim için odalarını göremedim ama web sayfasında ve dışardan göründüğü kadarıyla odaları hiç de fena değil.

Tabii bu iki otelin fiyatının pansiyonun 2 katı olduğunu ve tatilerde full çektiği için mutlaka rezervasyon gerektiğini eklemek isterim :)

Ağlayan ağaç, Amasra - by MRA


Gelelim Amasra'nın kendisine. Amasra pek küçük, pek şirin bir yer. 16 sene önce bir turla Safranbolu gezimizin parçası olarak 2-3 saatliğine gitmiş ve çok sevmiştim. Amasra'nın en önemli yerlerini görmek ve meşhur salata & balık keyfini yapmak için 2-3 saat yetebilir aslında ama ben böyle yerleri uzun uzun yaşamayı severim. Dolayısı ile bence haftasonu 2 gün gidip, dolu dolu keyif yapılabilir burada. Ha oldu da çok sıkılırsanız ikinci gün Safranbolu'ya geçerek sıkıntınızı giderebilirsiniz :)

Biz cuma öğleden sonra evden çıkıp İstanbul trafiğinde planladığımızdan uzun mahsur kalarak gece geç saatte vardık pansiyonumuza. Odamıza yerleşip güzel bir uyku çektikten sonra sabah pırıl pırıl bir güne uyandık. Hemen kahvaltımızı ettik ve eşimi işe yollayıp kendimi Amasra'nın kollarına vurdum.


Amasra evleri - by MRA




Pansiyonumuz kalenin içinde olduğundan önce kaleyi, camiyi ve ara sokakları gezip oradan Çekiciler çarşısına indim. Eve almayı planladığım bir kaç parça tahta eşya için dükkanları dolaştım. Bu arada pek şeker örtleri yastık kılıfları falan satan bir dükkandan eve ciciler beğendim.



Amasra ganimeti ahşap harf mumluklar :) - by MRA

Amasra ganimeti yastık kılıfı ve runner  :) - by MRA


Çarşıdan çıkıp müzeye doğru yollanmıştım ki hafif bir yağmur başladı. Müzeye vardım ama baktım tadilat dolayısı ile kapalı. Müzeye giderken içinden geçtiğim deniz kenarındaki parkta oturup denize karşı biraz okurum diye planlarken yağmur hızlandı. Ben de kendimi deniz cephesi cam balkon gibi olan bir cafe'ye atıp öğlen kahvemi içmeye karar verdim. Yağmur hafifleyene kadar burada kah dışarıyı seyrettim, kah dergimi okudum. Pek sakin pek hoştu.



Amasra - by MRA


Yağmur hafifleyince sahile çıktım, yürüyüş yaptım, fotoğraf çektim. Yağmur sonrası güneşinin keyfini çıkardım.



Küçük Liman, Amasra - by MRA


Baktım yavaş yavaş karnım acıkıyor yemek için instagramdan Amasra'da olduğumu görüp selam eden bir arkadaştan tavsiye olarak öğrendiğim Canlı Balık - Mustafa Amcanın Yerine doğru yola koyuldum. Burası Amasra'nın en eski ve meşhur yeriymiş. Bu etiket beni genelde ürkütür yanyana 5-6 tane balık lokantası varken ve hepsi sinek avlarken bütün Amasra burada yemek yemek için sıraya girince denemeden olmayacak diye seçimi buradan yana yaptım.



Canlı Balık - Mustafa Amca'nın Yeri, Amasra - by amasra.net



Amasra'da -daha önceki tecrübemden de bildiğim üzere- küçük balık yemek gerek. Sonuçta yerel ve dolayısı ile en taze balıklar hamsi, tekir, mezgit, istavrit gibi tava balıkları. Ben hamsi hayali ile gitmiştim ama o aralar çıkmadığını öğrenince seçimi tekirden yana değiştirdim. Yanına da Amasra'nın meşhur salatasından söyledim.



Tekir Tava, Amasra Salatası - Canlı Balık - Mustafa Amcanın Yeri, Amasra - by MRA



İlk gelişimizde çok kalabalık bir gruptuk, 30-40 kişi falan ve upuzun bir masada oturmuştuk. Ortaya koca koca tabaklarla gelen balık ve salatalara bakıp kim yiyecek bunları derken kendimizi ikinci hatta üçüncüleri isterken bulmuştuk. Aynı lezzeti bulabilecek miyim derken yine neredeyse ikinci tabağı söyleyecektim. Gerçekten çok lezzetliydi herşey. Sadece salata için bir not düşeyim. Ben salatayı sirkeli sevemem ve Amasra salatasının orjinali sirkeli. Eğer sadece salata diye sipariş verirseniz salata sirkeli geliyor. Salatayı sirkesiz istiyorsanız siparişi verirken bunu söylemeniz gerekiyor.

Yemeğimi yemiş hesabı istemeye hazırlanırken ikram olarak önüme şöyle birşey gelmesin mi?



Ballı Yoğurt - Canlı Balık - Mustafa Amcanın Yeri, Amasra - by MRA


Tam bir tabakla kurtardık diye sevinirken bombayı kucağımda buluverdim. Fakat bunu mutlaka denemelisiniz. Manda yoğurdu üzerine bal ve fındık. Son derece sade ama bir o kadar leziz bir şey.

Eh bu enerji yüklemesinden sonra uzun uzun yürümek lazım deyip kendimi Amasra'nın en yüksek noktalarından biri olan Ağlayan Ağaç tepesine vurdum. Kemere köprüsünden geçip kıvrımlı bir yol ile 5 dakikada yürünen bu nokta gerçekten görmeye değer bir manzara sunuyor. Ben de yemeğin üstüne çayımı bu enfes manzaraya karşı içtim.


Ağlayan Ağaç, Tavşan Adası, Amasra - by MRA


Hava yine kapatıp rüzgar uçurmaya başlayınca dönüşe geçtim. Belli ki hava son kuru dakikalarını yaşıyordu ve muhtemelen öğleden sonra daha fazla gezmeme izin vermeyecekti. Odaya dönmek istemedim, aklıma çarşının girişinde gördüğüm şirin cafe geldi. Bir pencere önü sandalye kapayım, hem yağmuru seyreder hem birşeyler okurum diyerek yola koyuldum.




Lütfiye, Amasra - photo by 'Karma has kicked my ass'


Cafe'nin adı Lütfiye'imiş. Bartın'lı bir aileye aitmiş. Bartın'dan sonra Amasra ve İstanbul'da da açılmış şubeleri. Amasra'daki pek mini ama pek şirin ve rahat bir yer. Ben de kah okuyarak, kah yağmuru seyrederek çok keyifli zaman geçirdim.




Lütfiye, Amasra - by MRA




Kalkmama yakın pek şeker bir çift yağmurdan kaçıp cafe'ye geldi ama masa yoktu. Ben de onları kendi masama davet ettim. Tanıştık, sohbet ettik biraz. Ankara'dan geliyorlarmış, yemek yiyecek yer sordular Canlı Balık'ı söyledim. Onlar da Çeşm-i Cihan diye bir yer duymuşlar. Bildiklerimizi takas ettik, bir süre sonra kalktık.

Odaya gitmeden uğrayıp öğlen gittiğim Canlı Balık'ta akşam için yer ayırtayım dedim. Ne mümkün :)  boş masa kalmamış, tüm yerler rezerve edilmiş. Hal böyle olunca dönüş yolunda Çeşm-i Cihan'a uğradım baktım yerleri büyük, rezervasyon sıkıntısı da yok, buraya geliriz diye karar verip odaya döndüm.



Çeşm-i Cihan, Amasra - by amasra.biz



Eşim gelip biraz dinlendikten sonra yemeğe çıktık. Çeşm-i Cihan, Canlı Balık ile tam ters koyda, 4 katlı bir binada. Deniz görüyor, gündüz için tamam ama gece denizi aydınlatan ya da üzerine vuran bir ışık olmayınca karanlığa bakıyorsunuz. Balık kötü değildi ama Canlı Balık'taki lezzet yoktu. Bir kere daha olsa buraya gitmem. Bence hem mekan kalitesi, hem de yemeklerin lezzeti Canlı Balık'la yarışacak seviyede değil. Ayrıca Canlı Balık için pahalı diyenlere de tek tek fiyatları karşılaştırdığımı arada en fazla 1-2 liralık farklar gördüğümü söylemeliyim. Fakat lezzet ve kalite düşünüldüğünde ben değil 1-2, 5-10 fazla olsa bile Canlı Balık'a vermeye değeceğine düşünüyorum. Biz de ertesi gün öğlen için hemen oracıkta Canlı Balık'ı arayıp rezervasyonumuzu yaptık zaten :)

Yemekten sonra biraz yürüyüş yapıp pansiyonumuza geri döndük. Ertesi gün benim bir gün önceki gezimi bu sefer eşim ile tekrarladık.







Çarşıda bir gün önce beğendiğim cicileri aldık, gezilecek yerleri gezdik, Canlı Balık'ta yemeğimizi yedik, Ağlayan Ağaç'ta kahvemizi içtik, en son kadınlar pazarından haftalık sebze alışverişimizi de yapıp dönüşe geçtik.




Ağlayan Ağaç, Tavşan Adası, Amasra - by MRA

Ağlayan Ağaç, Tavşan Adası, Amasra - by MRA
Hiç planda yokken ilaç gibi bir hafta sonu oldu bizim için. Dönüşümüzü takiben kar bastırıp günlerce eve hapis kalınca, defalarca "iyi ki gitmişiz" dediğimiz pek keyifli bir seyahatti. Evet kıştı, soğuktu her sahil kasabası gibi Amasra'da da yazın canlılığı ve renkleri yoktu belki ama sakinliği, şirinliği ve lezzetli balıkları ile bize aradığımızı fazlasıyla verdi. Amasra herkesin en azından bir kere görmesi gereken bir yer. Hele ilkbahar ya da sonbaharda yapılırsa bu gezi tadından yenmeyecektir :)





6 Mart 2015 Cuma

Adımı aldığım topraklara yolculuk





Çocukluğumdan beri, yeni tanıştığım kişilerle muhabbet döner dolaşır hep adıma gelir, daha doğmadan çıktığım yolculuğun işaretidir adım. Devam sorusu ise "göçmen misiniz?" dir.

Evet ben göçmen bir ailenin çocuğuyum, annem ve babam Bulgaristan'da doğmuş. Babam 3, annem 20 yaşında gelmiş Türkiye'ye. Adımı, köyümüzün yamaçlarında olduğu ve soyadımızı aldığımız Rodop dağlarından doğup Türkiye sınırını çizerek Ege denizine akan Meriç (Maritsa) nehrinden almışım. Çocukluğumdan beri bunları her anlattığımda "baban coğrafya öğretmeni miydi?" derler gülerek. Değildi, göçmendi sadece.

Doğduğumdan beri ailenin her ferdinden ama en çok da annemden ve baba dedemden dinledim Bulgaristan'ı. Türkiye' ye göçtükten sonra Bulgaristan'a 80'li yılların başında tekrar bir defa gitti annem ve babam. Merak ve heyacanla gittikleri yerden buruk ve mutsuz döndüler. Babam bir daha hiç gitmek istemedi, 3 yaşında geldiği için zaten hatırlamadığı ve belki de Türkler için en tatsız döneminde tekrar tanıştığı Bulgaristan topraklarına. Annem ise 20 yaşına kadar çocukluğunu, gençliğini geçirdiği ikinci de olsa vatan bildiği o toprakları hep özledi sanırım. Onların gidişinden sonra Türkler adına gerilim ve sıkıntı tırmandıkça tırmandı, 89' da çok çileli bir göç dalgası ile kalan akrabaların da çoğu geldi. O ilk ziyaretten sonra, Bulgaristan hep "orada bir köy var uzakta, o köy biz köyümüzdür" hissiyle uzaktan sevildi. Uzaktan, hayal edildiği, hatırlanmak istendiği şekliyle.

Sonra devran döndü, rejim, yönetim, tarih ve ülke değişti. Değişen koşullar bizi de harekete geçirdi, "orada bir köyümüz vardı uzakta" ve uyuyan güzel gibi 100 yıllık uykusundan uyanma zamanı gelmişti. Önce annem gitti teyzemle, buldu çocukluk evini, köyünü. Tanıyamadı tabii, çok doğal ama havası suyu içini ısıttı. Sonra babam gitti. Şimdi de ben.

40 yaşıma girmeden göreceğim nihayet o hep dinlediğim toprakları. Annemle, yola çıkıyorum bu haftasonu, bu sefer diğerlerine benzemeyen biraz garip duygularla ama gelecek için de umutlu adımlarla...


17 Şubat 2015 Salı

Kış Uykusu






Sanırım bir tür kış uykusundayım blog açısından. Blog dışında bir sürü koşturmacalarla uğraştığımdan olsa gerek oturup yazacak enerji ve hevesi bir türlü bulamadım son zamanlarda.

Bu arada ne yaptın derseniz her zaman ki hay huya, kar ve soğuğun verdiği uyuşukluğa ek olarak İngiltere vizesi ve Bulgaristan vatandaşlık başvurusu için yırtındım devlet kapılarında diye özet geçebilirim.

Ancak geçen cumartesi akşamı -evet sevgililer gününde- seyrettiğimiz "Kış Uykusu" filminden sonra iki satır yazmak istedim.




Nuri Bilge Ceylan sinemasını ne kadar çok sevdiğimi tanıyanlar bilir. Cannes' da nihayet "Altın Palmiye" ödülünü aldığında sanki bizim evin oğlu almış o ödülü kadar içten sevinmiştim.

Daha çekildiğini öğrendiğim andan beri seyretmek istediğim filmi ise bir türlü doğru zamanı yakalayıp seyredememiştim. Bizim bu sene ki sevgililer günü hediyemiz oldu bu film :) Sevgili ile beraber yapmaktan en çok zevk aldığımız şeylerden birini yaptık ve bir Nuri Bilge Ceylan filmi seyrettik sevgilliler gününde.

Benim için filmin en önemli noktasından başlamak istiyorum:

Filmi çok beğendim ama film bittiğinde kendimi bir Nuri Bilge Ceylan filmi seyretmiş gibi hissetmedim. Nuri Bilge'nin filmleri şiirsel bir anlatım içerir. Her zaman görsel ve dolaylı anlatım ön plandadır, diyaloglar azdır. Uzun ve durağan sahneler hakimdir filmlerine ve bu sahnelerin her biri dondurulduğu anda mükemmel bir fotoğraf karesi olacak güzelliktedir. Oysa Kış Uykusu filminde Nuri Bilge sanki şiir yazmaktan vazgeçip bir roman yazmaya karar vermiş gibi. Film bütün derdini uzun diyaloglar üzerinden anlatmış. Görsel anlatım yerini bolca söze bırakmış. Ayrıca film Nuri Bilge standartları düşünüldüğünde oldukça hareketli. Tüm bunlar kötü mü? Kesinlikle hayır ama alışıldık değil, biraz yabancı. Sanırım bu yabancılamadan dolayı film bittiğinde seyrettiğimin yarattığı beğeniden içim taşarken yine de bir yanım boynu bükük kaldı sanki.




Bu yabancılama hissi dışında ise film gerçekten çok güzeldi. Harika bir "küçük burjuva/beyaz Türk/yurdumun entelleri" eleştirisi olmuş. Her filminde son derece derin ve gerçekçi karakterler yaratıp, o karakterler üzerinden sarsıcı eleştiriler yapan Nuri Bilge bu filmde de çok sıkı yapmış bu işi. Oyuncular zaten pek baba, hepsi rolünün hakkını vermiş.

Cannes' daki jüri üyelerinden birinin film hakkında görüşü sorulduğunda "Filmin süresi beni korkutmuştu ancak bir kere başlayınca 3 saatten uzun sürdüğünü farketmedim bile"  demiş. Kesinlikle haklı, sürenin uzunluğu kesinlikle hissedilmiyor: Film hiçbir an sizi bırakmıyor. Siz de sakın bu detaya takılmayın, süresi gözünüzü korkutmasın, sizi böyle güzel bir filmi seyretmekten alıkoymasın.

Biz seyrettiğimizden beri etkisindeyiz, her karakter ayrı bir yerlere dokundu ruhumuzda. "Hastirrrr lan ben de böyleyim! / böyle miyim?" sarsıntılarıyla çalkalanıp durduk.

Kendin/m/izi eleştirmek için çok iyi bir fırsat bu film, bu fırsatı kaçırmayın derim.








27 Ocak 2015 Salı

Beyoğlu Hayal Kahvesi değil Beyoğlu Hayal Kırıklığı





Son yazımda Kuzenciğimin doğumgününde Birsen Tezer'i dinlemeye Beyoğlu Hayal Kahvesi'ne gittiğimizi ve nasıl rezil bir konser mekanı ile karşılaştığımıza değinmiştim. İşte benim açımdan Hayal Kahvesi'nin Hayal Kırıklığına dönüşmesinin sebepleri.

Hayal Kahvesi Beyoğlu ne zaman şimdiki yerine taşındı bilmiyorum, biz gençken Dulcinea'ydı sanırım bu mekan.

İnce uzun dikdörtgen alanı ile konser mekanı degil de ancak bar olacak bir yer bence. Ama iddiası "konser" lere ev sahipliği yapmak. Bence bu konser olayına soyunan mekanların önce kendini biraz dinleyici yerine koyması lazım, aksi durum ciddi bir kaos ve rezalet doğuruyor bence.

Bir kere mekanın yerleşimi çok kötü. İnce uzun bir dikdörtgen düsünün. En uzak kısa kenarda sahne, siz uzun kenar boyunca arkaya doğru istifleniyorsunuz. Tabii herkes daha önde olmak istiyor ama fizik kuralları izin vermediği için sürekli bir itiş kakış rezaleti. Bu arada WC' nin yeri bomba; tuvalet girişleri sahnenin yanında! Hal böyle olunca çisiniz varsa yandınız, kalabalığa girmeden uzaktan dinliyim diye en arkada kalmayı göze aldıysanız bile isemek için en öne kadar o kalabalığı yarmanız, işemeden hemen önce solistle burun buruna gelmeniz kaçınılmaz! Mekan mimari tasarım harikası yani :))







Eh bir de "konser ama biletli bir koltuğunuz yok" durumu var. Herkeste, madem serbestim o zaman ha bire dolaşırım anasını satiim modu. İçkisi biten bara, sigarası gelen dışarı, yeni gelenler öne, sıkılanlar arkaya, çisi gelen tuvalete derken hep bir hareket, hep bir itis kakış. Ne müzik dinlemek mümkün ne de dirsek, omuz, diz darbelerinden kurtulmak, benim siyah süet çizmelerin eve döndügümde üzerine basılmaktan beyaz olmustu resmen.  Kaburgalarımda da aldığım darbelerden 1-2 morluk edinivermişim.

Adı konser ama içeride bir bar hatta bar kavgası havası. Herkes bağırıyor çağırıyor, millet müzik dinlemeye gelmemiş de sohbete gelmiş sanki, sürekli bir uğultu. Şimdi bu ortamı sevenler olabilir, ne biliyim rock-pop falan dinleyip dağıtmak için uygun da olabilir, piyasa yapmak isteyen gençler mutlu olabilir ama Birsen Tezer diyosun, konser diyorsun ya o olmuyo, uymuyo iste bu konsepte...


Ben klasik müzik,büyük bir orkestra ya da gösteri falan olmadıkça konser salonu düzeninde müzik dinlemeyi sevmem zaten. Şöyle içkimi yudumlarken müziğimi dinliyim isterim ama yani bu mekan da müzik dinlemek için hiç uygun olmamış. Nardis bu konuda tek geçtigim bir mekan. Masanda ya da ayakta itis kakis olmadan medenice müzigini dinleyip yemegini yiyebildigin, içkini içebildigin, müzik basladı mı insanların sustugu bir yer. Konser dedim mi ya da işin adı "müzik dinlemekse" böyle olmalı mekan. Amaç müzik olmalı, kalan seyler içki vs ona eşlik etmeli ana amaç haline gelmemeli.






Valla Arenapark Hayal Kahvesi bile bu açıdan çok daha medeni bir ortammış. Mahallemde Hayal Kahvesi varken bir daha gitmem Beyoglu Hayal Kahvesine :) Beyoğlu'na gençler gitsin, biz çok gittik zamanında artık yaşlanmışız  :)



26 Ocak 2015 Pazartesi

Geçen günlerden kısa kısa







Bilgisayarımı fena halde kaptırmış bulunuyorum. Bizim bey bir proje için çalışıyor ve kullanması gereken yazılım kendi dizüstünde çalışmayınca benimkine el koydu :) Ne zaman bloga iki satır yazayım desem benim dizüstü müsait olmuyor. Eh tabii, karlar altında evde geçirilen sıcacık günlerden bitip kar kalkınca ipimi koparıp totoşu pek yere koymamış da olabilirim. Kısaca kar varken bilgisayar yoktu, kar kalkınca da blogger yok oldu, böylece sessizlik uzayıp gittiii :)







Yılbaşından önce Kuzen ve Dilşat ile başlayıp Ceni ve Dilek katılımı ile Nardis'te biten bir kızlar günü yapmıştık.

İstanbul Modern'deki Şahin Kaygun sergisi uzun zamandır görmek istediğim bir sergiydi, Şahin Kaygun zamanının ilerisinde ve fotoğraf konusunda birçok tartışmayı başlatan çok önemli bir sanatçı. Sergi eserlerini birarada görmek ve sanatçıyı tanımak açısından çok başarılıydı. Üzerine bir de Yüzyıllık Aşk - Türkiye'de Sinema ve Seyirci İlişkisi sergisi kaymaklı ekmek kadayıfı oldu. Toronto'da Stanley Kubrick ile ilgili bir sergi gezmiş ve bizde böyle sergiler neden çok az diye hayıflanmıştım. Bu hayıflanmamın üzerinden bir ay geçmeden gezdiğim sergi ben de büyük bir umut ışığı yaktı. Belgesel açıdan çok hoş bir sergi olduğunu düşünüyorum.







O gün kızlarla öyle keyifli zaman geçirdik ki hemen yeni yılın ilk haftası için yine kızlarla başka bir sergi gezisi planladık. Ama kar kıyamet araya girince planları ertelemek zorunda kaldık.

Kar kalkana kadar bu plana yenileri eklendi ve biz havalar düzelir düzelmez zembereği boşalmış şekilde farklı farklı kombinasyonlarla bir araya gelen kızlar grupları halinde aktivitelere başladık.

Öncelikle en önemli planımız olan ve uygun bir yer bulamadığımız için bir türlü gerçekleştiremediğimiz Pilates derslerine nihayet başladık. Haftada 3 gün aksatmadan pilatesimizi yapıyor üzerine de fırsat buldukça yürüyüş yaparak hareketli bir yaşamı alışkanlık edinmeye çalışıyoruz.







İlk pilates derslerinin ağrı ve sancılarını da atlatır atlatmaz kuzenle küçük bir alışveriş turu yaparak gezmelere başladık. Spor ayakkabısı ve yürüyüşte giymek için ince, sıcak tutacak ama terletmeyecek bir üst gibi uzun zamandır almak isteyip bir türlü denk düşüremediğim birkaç parçayı bulduğum verimli bir tur oldu.







Sonrasında Yapı Kredi' den emekli kızlar grubuyla Sabancı Müzesindeki Joan Miro sergisine gittik. Ocak ayında bitecek ve kar yüzünden kaçıracağız diye üzülmüştük ama sergiyi Mart' a kadar uzatmışlar. Henüz gitmeyenler için tavsiye ederim (çarşambalar ücretsiz).

Sabancı Müzesi yine güzel bir sergi hazırlamış, ressamın tüm dönemlerini, değişim ve gelişimini, hayatını tanıma fırsatını sunuyor. Gayet kapsamlı ve doyurucu bir sergi.

Biz bir de Müzedechanga' yı öncesinde yemek sonrasında çay ve kahve için ziyaret ederek günün tadını tam anlamıyla çıkardık diyebilirim. Kendi adıma tek hayal kırıklığım Müzedechanga ile ilgili oldu. Fiyatlarının pahalılığı orantısında kalitesizdi yemekleri. Daha önce çok methini duymuştum ama yemek yemek ilk defa nasip oldu. Bir daha da yiyeceğimi sanmıyorum. Tatlıları fena değildi ama ana yemek kötüydü, hele bira istediğimde sadece teneke biraları olduğunu öğrenmek benim için hayalkırıklığının dibiydi. Tabağı 60-100 TL arası yemek satan bir yerde teneke biranın bir seçenek olması bile kabul edilebilir değilken bir de tek seçeneğin bu olduğunu duymak benim açımdan inanılmazdı. Neyse işte bu durum da giderseniz aklınızda bulunsun...






Serginin ertesi günü bu sefer kuzen Gamsız Böcük' ün sayesinde edindiğimiz dostlardan Hilal ve annesi ile Çağan Irmak'ın son filmi Unutursam Fısılda'ya gittik. Asla sıkılmayacağınız bir film. İçinde bolca eski filmlerinden onay almış formullerin tekrarı olsa da Çağan Irmak seyirciyi üzmeyecek bir film yapmış. Kızkıza seyretmekten kesinlikle keyif alacağınız ama sinema adında fazla beklentiniz olmaması gereken bir film. Yani bir Prensesin Uykusu, bir Babam ve Oğlum değil nihayetinde...






Sergi ve film sonrası yorulduk demedik bir de sevgili arkadaşımız Şule'nin kendileri gidemeyeceği 5 tiyatro biletine el koyup perşembe akşamı Sefaköy Kültür merkezinde bu sezon perde açmış 5. Frank adlı oyuna gittik. Tema müziğinin de bağıra bağıra sorduğu gibi "neden insan yoksun hep, adaletten?" ve benzeri sorularla bir kapitalist sistem eleştirisi olan oyunun ana hikayesi çok çok ilginç olmasa da insanı yakalayan, tiyatral açıdan doyuran pek güzel bir düzenlemeyle sahneye koyulmuş olduğu için sürükleyerek seyrettiriyor kendini. Tiyatroadam grubunun sahnelediği oyunu gerçekten beğendim. Gitmek isteyenlere tavsiye ederim.







Bu kadar gezme tozmanın ardından haftasonu bari evde oturalım diyip evlerimize dağıldık. Benim haftasonumun bir kısmı pazar alışverişi, yemek, ev işleri döngüsünde geçse de büyük kısmını da Nisan'da planladığımız 2 ayrı yurtdışı gezisinin planlarını yapmak, biletlerini almak gibi aktivitelerle geçti. Bu arada İngiltere konsolosluğuna bol bol sevgiler sunuldu, vize evrakları vs hazırlandı. 1 günüm sabahtan akşam evrak hazırlayıp yazdırmakla geçti desem yalan olmaz. Yazıcıda kağıt, bende sabır kalmadı :( Tek avuntum sonunda gezecek olmak :)

Yazının buraya kadarını yazalı 3 gün oldu, bitirip yayınlayayım derken bilgisayar uçtu yine evden ve ben yazıyı tamamlayıp yayınlayamadan İstanbul'dan ayrıldık yine :) Gezentilik başa bela işte :)

Nerede kalmıştık? Haa evet vize işleri, off var ya nefret ettim İngiltere vize başvuru sürecinden. Ama azmettim becericem :)







Bu stresli vize hazırlıkları arasında çarşamba günü Kuzenciğim Gamsız Böcük' ün doğumgünü için güzel bir plan yaptık. Önce dostlarla bir yemek ve sonra Hayal Kahvesi'nde Birsen Tezer konseri. Çok güzel bir geceydi,






Birsen Tezer'i nasıl sevdiğimi anlatamam. Kimse bilmezken dinler, nasıl kimse bilmez bu kadını diye hayıflanırdım :) Artık herkes biliyor sanırım, dinlemediyseniz de mutlaka dinlemelisiniz... İşte size en sevdiklerimden bir tane...





Gecemizin tek kötü yanı Hayal Kahvesi'nin ortamıydı bence, bunu ayrıca bir yazıda yazacağım detaya girmiyorum.

Perşembe bir akşamdan kalmalık haliyle evde ayılmaya çalışmakla geçti, biraz da Cumartesi çıkılacak İzmir yolculuğu için çamaşır yıka vs gibi faliyetlerle :) Ama hava o kadar güzeldi ki öğleden sonra yürüyüşe çıkmayı ihmal etmedim.

Cuma günü sıyrılan sıtkım ve ben vize için gerekli evraklarla ilgili hala son listeye ulaşamamış olmaktan kelli İngiltere vizesi için aracılık eden -ya da ettiğini iddia eden- kuruma gittik. Kapıdan giremedim yahu, inanılır gibi değil, 2 tane sorum var soracak adam bulamadım,"danışmanlık hizmetimiz yok" diyip kapadılar kapıyı suratıma. Görmedim ben böyle rezalet. Ben çocuksuz olmanın verdiği saflıkla karne günü dşmüş yollara gelmişim Mecidiköy'ün en cafcaflı yerine adam benimle iki kelam etmesin. Oradan Beyoğlu Belediyesine falan gidecektim ama karne sebebiyle oluşan insan yoğunluğu ve trafik yüzünden vazgeçip tırıs tırıs döndüm eve. Bir sinir, bir başağrısı almasın mı beni, serildim kaldım.Cumartesi de atladık arabamıza geldik İzmir'imize. Havası bile iyi geliyor buranın. Biraz yağmurlu ve kapalı olsa da bir pazartesi sabahı İzmir'de uyanmak İstanbul'da uyanmaya benzemiyor. Dışarıda şakır şakır yağmur var, ev ahalisi hala uykuda ben bahçeye bakan camın önüne kurmuşum kahvaltı masamı, açmışım Birsen Ablamı, çayım taze demli, mutfaktan mis gibi kızarmış ekmek kokusu geliyor bir yandan da blogumu yazıyorum, daha ne isteyeyim?

İşte böyle, biz birkaç gün daha buralardayız, dönüşte görüşürüz...





5 Ocak 2015 Pazartesi

40 Yıllık Mutluluk Kutlaması


Uzun bir ara oldu yine. Bu arada koca bir yıl bitti, yenisi başladı. Takvimlerde sadece bir tek sayfa çevirdik belki ama ömürlerde koca bir yıl daha devirdik.

Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini sık sık hatırlatacak bir sene olacak yeni gelen. Bu sene hem 40 yaşımı kutlayacağım hem de bunun sevdiceğimle geçen 15'ini.

İşte böylesi bir senenin habercisi de kendi gibiydi. Yeni yıla girdik gireceğiz derken, 28 Aralık gecesi annem ile babamın 40. evlilik yıl dönümünü kutladık. Koca bir aile olarak yanlarındaydık. Yanlarında olamayan onlarca eş, dost, akraba ise video kayıtları ile anlattılar 40 yıllık tanıklıklarını. Evet gecenin en büyük sürprizi buydu onlar için. Hiç beklemedikleri bir anda ekranda akmaya başlayan tanıdık yüzlerin her biriyle ayrı ayrı şaşkınlık yaşayıp, her yenisi ile bir sevinç çığlığı fırlayıverdi ağızlarından. Onlar için olduğu kadar bizler için de duygu dolu anlardı.







Benim canlarım her zaman, çok sevilen, herkeslerden ayrı yerleri olan dostlar, akrabalar oldular çevrelerindekiler için. Dokundukları herkeste ayrı bir izleri kalır biliyorum. Ama gerek videolarda onlar için dile getirilenlerden gerekse o videoları toplama sürecinde yaşadıklarımdan bunun ne kadar içten, ne kadar güçlü olduğunu bir kere daha gördüm. Onların evladı olmaktan gurur duydum. İnşallah biz de onlara layık evlatlar olabiliyoruzdur dedim.

Ve sevgili dostlar, akrabalar; benim ikinci annelerim,babalarım, kardeşlerim iyi ki varsınız. Sizler olmasanız bu güzel sürprizi gerçekleştiremezdik. Sağolun varolun.







Gecenin bu duygu dolu sürprizi unutulmazlık açısından zirveye kurulsa da geceyi şenlendirmek için ufak tefek başka projelerim de oldu tabii :)


İş önce yemek masamızın dekorasyonuna ufak tefek dokunuşlar yapma fikriyle başladı. Bir yandan hoş bir şeyler olsun derken bir yandan da çok şatafatlı olsun istemedim. Bizimkiler sevmez öyle fazla gösterişli şeyleri. Tam renk ve tema konusunda tırmalarken kuzenim Gamsız Böcük internetten 40. Yılın "Yakut Yıl" olduğu bilgisine ulaşıverdi. Yaklaşan yılbaşı sebebiyle kırmızı konusunda kolayca bir şeyler bulacağıma ikna olarak renk olarak kırmızıda karar kıldım.

Bu aşamadan sonra bir İkea ve Eminönü ziyareti ile kırmızı mumlar, peçeteler, ışıklar, asılacak ponpon, keçe ve kartondan kalp süsleri gibi hazır bazı şeyleri toplayıverdim.







Beyaz dantel şeklindeki kağıt altlıkları çok severim ve bunlarla yapılan detayların az eforla şık sonuçlar ortaya çıkardığını geçen sene bizim küçük kraliçenin doğumgünü süslemelerini yaparken test edip onaylamıştık. Ben de süslemelerde bunları kullanmayı düşünüyordum ama nasıl olacağına karar verememiştim. Tam bu esnada bir gün kuzen kahveye geldi :) Döktük eldeki kağıt kurdela ne varsa ortaya ve birkaç denemeden sonra mumları ve peçeteleri aşağıda göreceğiniz gibi basitçe süslemeye karar vermiştik bile. Sadece peçetelerin ortasındaki 40 yazan kısımları ayrıca etiket olarak hazırlayıp bastırmam yetti.






Aklımda olan bir diğer fikir ise banner yapmaktı ve bunun için internetten bulduğum yüksek çözünürlüklü bir wallpaper temel desen oldu ve bastığım herşeyde bu deseni kullandım.








Süsleme işlerine kafa yorarken bir yandan da gelenlere hatıra olarak vermek için bir şeyler bulmaya çalışıyordum.  Aslında biz bizeydik eşim, kardeşim, eşi, dünürler falan ama işte gün özel ya, yapılacak illa birşey :)).

Aklımda günün anlam ve önemini vurgulayan özel bir şarap şişesi etiketi tasarlayıp, hediye olarak şarap vermek vardı.









Tam o günlerden birinde annem telaşla aradı ve "kızım biz hiçbir hazırlık yapmadık, tam da yılbaşı üzeri gelenlere ufak bir şeyler mi alsak" dedi. Aklımda şarap fikri olduğu için onu söyledim. Hatta o anda gelen ilham perisi ile fikri biraz daha genişlettim. Ve konuşmanın sonunda şarap, bahçemizin zeytinyağı ve 40 yıllık hatırı için de 1 paket kahveden oluşan bir paket hazırlamaya karar verdik. İçine de şöyle bir teşekkür ve hatıra notu yazacaktık :)








Banner için kullandığımız desen burada da baz oldu, şarap ve zeytinyağı şişelerine arka ön farklı etiketler tasarladım. Ön taraflar benzer arka taraflar biraz esprili olacak şekilde :)








İşe başlarken özellikle etiketlerin baskısı gözümü korkutmuştu. Hatta sırf bu yüzden görsellerin hazırlanmasını falan kendim yapabileceğimi bildiğim halde baskı kısmını beceremem diye profesyonel birinden fiyat almıştım.







Fakat sonra kafamdakini (ki o anda ne istediğimi de bilmiyordum :)) birine anlatıp yaptırma sürecinin sancısını düşününce bundan vazgeçtim ve herşeyi kendim yapmaya karar verdim. (biraz kontrol manyağıyımdır da üzerinize afiyet :))








İyi ki de öyle yapmışım, hiç bir aşaması korktuğum gibi zor olmadı. Biraz Photoshop, biraz Typic ile görseller hızlıca hazır oluverdi ve kolayca da basılıverdi. Ayrıca fiyat olarak da bana gelen teklifin üçte birine hepsini yapmış oldum.







Son olarak Eminönün' den aldığım karton torbaları da peçetelere benzer süsleyip içlerini doldurunca hediyeler sunuma hazır oluverdi









Dekorasyon ve hediyeler hazırlanırken işin eğlence kısmı için de fotoğraflar çekilirken kullanılır diye 40 şeklinde karton gözlükler yapmaya karar vermiştim (fikir için Pinterest sağolsun :)).

Bir tek bu kısım planladığım kadar kolay olmadı :) Zira kalın kartonu düzgün şekilde kesip biçmek makas, falçata, ya da kretuar farketmiyor yapması zor bir şeymiş :) Bir de beyaz kartona renk bastırmak hataymış, kesince kenar kalınlıkları beyaz beyaz görünüp hataları daha çok gösterdi. Neyse ki gazlı kalemle yaptığım müdaheleler ile bu sorunu da aştım. Fakat gel gör ki 8 tane hedefledim ancak sadece 2 tane yapabildim :) Parmaklarım ormanda 2 gözlük gücündeymiş meğersem :)))  Ben de hemen B planını uygulamaya sokup kalan aksesuralar için Eminönü'ne başvurdum.





İşte benim de yılbaşından önceki son günlerim bu hazırlıklarla geçti. Yaptığım her şeyden büyük keyif aldım. Annem ve babamın mutluluğu ise bana en güzel yeni yıl hediyesi oldu.
,