26 Kasım 2013 Salı

Bir garip Yıldız Sarayı...


Geçen hafta Anish Kapoor sergisine gittiğimiz emekli kızlar grubumuzla her hafta bir aktivite yapalım kararı almıştık. Kararımızı uygulayarak Çarşamba günü Yıldız Sarayı Müzesine gittik.


Cihannüma Köşkü - by MRA

Daha önce Yıldız Parkını ve köşkleri defalarca gezmiş/görmüş olmama rağmen Yıldız Sarayını gezmemiştim. 

Yıldız Sarayı tek bir yapıdan oluşmuyor, ilk başta av ve yazlık köşk amacıyla yapılıp sonra çevre yapılarla zenginleştirilmiş. Sarayı daha detaylı tanımak için tıktık.

Saray müzesi, 2 kısmından oluşuyor. Ana binadaki kısımda ısıtma yoktu ya da kapalıydı. Çok soğuk olmasının yanı sıra duvarlar rutubetten kabarmıştı. Şehir müzesi olarak düzenlenmiş kısım ise restore edilmiş ve oldukça iyi düzenlenmişti. 

Maalesef şu anda sadece bu 2 müze bölümü, Küçük Mabeyn köşkünün 1. katı, Cihannüma Köşkü ve artık kütüphane olarak hizmet veren Silahane gezilebiliyor. Kalan binalar tadilat ve restorasyon sebebiyle ziyarete kapalı. Girişteki gişe memuru uyumasaydı belki bize bunları söyleyecekti ancak uykusundan sıçrayarak uyanıp, mahmur hali ile ancak giriş ücretini almayı başarabildiğinden durumu ancak içeri girdikten sonra öğrenebildik.

İlk girdiğimiz bölümde kabarmış duvarlar, bakımsız odalar falan görünce biraz moralimiz bozulsa da biraz elden geçemiş kısımları gezdikçe sarayın göründüğünden çok daha keyifli olduğunu farkettik. Çalışmalar bittiğinde mutlaka tekrar gitmek gerek. 


Yaveran Köşkü - by MRA


Yıldız Sarayını gezerken benim en çok hissettiğim duygu kapana kısılmışlık ve paranoya oldu. Neden diyecek olursanız şu örneklerle anlatmaya çalışayım.

Abdülhamit denizden gelecek tehlikelerden korktuğu için Dolmabahçe yerine çoğunlukla boğaz girişini çok stratejik bir noktadan gören tepedeki Yıldız Sarayı'nı kullanırmış. Boğaza girecek gemiler, neredeyse adalara kadar Marmara denizi ya da her iki kıtanın kritik noktalarındaki hareketlenmeler buradan rahatlıkla gözlenebiliyor. Yani düşmanı -iç/dış- her an gözetlemek mümkün...




Cihannüma Köşkü, şu meşhur, stratejik ve harika manzaraya hakim noktadaki yapı. Küçük ancak son derece güzel tavan süslemeleri ile iyi korunmuş durumda. Abdülhamit bu köşkün çatısından büyük bir dürbün ile İstanbul'u buradan izlermiş.






Sarayın uzantısı olarak yapılmış olan Küçük Mabeyn Köşkünün alt kat salonunda her duvarda ikişer tane kapı olması dikkatimizi çekmişti. Güvenlik görevlisinin verdiği bilgiye göre bu kapılardan bazıları gerçekten kapı iken bazıları ise kapı görünümü verilmiş duvarlarmış, dikkatlice bakarsanız menteşeleri olmamasından ayırdedebiliyorsunuz. Daha da öte, bazıları da kapı gibi açılmasına rağmen arkasından kör duvar çıkıyormuş. Amaç kaçarken düşmanı yanıltmak...



Hasbahçe - Hamit Havuzu - Yıldız Sarayı web sayfasından


Sarayın bahçesinde (Has bahçe) kocaman bir havuz var/mış, "Hamit havuzu" deniyormuş. mış/muş çünkü şu anda boşaltılmış tamirat yapılıyor, biz boş haznesini görebildik ancak.

Aslında bir nehir taklidi diyebiliriz bu havuza. Bahçe boyunca, ortasında bir ada oluşturacak şekilde kıvrılarak dolaşıyor. uzunluğu 800 mt imiş. Abdülhamit bu havuzda tekneler ile dolaşır, ortadaki ada da küçük bir hayvanat bahçesi ile eğlenir, Mangal (Ada) Köşkünde mangal yapıp dinlenirmiş. 

Havuz gerçekten etkileyici. Müzede gördüğüm aşağıdaki fotoğraf beni çok şaşırttı mesela. Havuzun köşke yakın kısmında duran tekneleri gösteren bu fotoğrafın nerede çekildiğini sorsan Göksu nehri kıyısı falan derdim. Bayağı bayağı nehir gibi bir havuzmuş yani..




Fakat bu etkileyici görünen düzenleme bir diğer yandan da çok acıklı göründü. Sen koca Osmanlı'nın padişahı olmuşsun, boğaz senin, Göksu senin, havuzda neymiş hepsinin alası senin :) ama herkes düşman. Korku yüzünden kapıyorsun kendini bir saraya, ben gidemiyorum nehir buraya gelsin diyip bahçene nehir gibi havuz yapıp avunuyorsun. Acınası değil mi sizce de?

İşte bu sebeplerle Yıldız Sarayı'nı gezmek bana üzerinde uzun uzun  düşünülmesi gereken bazı şeyleri hatırlattı.

Geçen aylarda Şirinlik Muskası ile gezdiğimiz Florya Atatürk Köşkü geldi gözümün önüne. Denizin ortasına doğru özgürce uzanan, çıplak, şeffaf, korunmasız, hür, denize kafa tutan o sade yapı. Yanında bir sandal, bildiğiniz, tahta, sıradan, kürekli, naif... 

Ve Ata'nın fotoğrafları...

Nerde Atatürk'ün Florya plajında halkla içiçe, halktan biri hali nerdeeee Yıldız Sarayı'ndan gizlice etrafı izleyip, bahçendeki havuzda oyalanan Abdülhamit...






Osmanlı'ya bu kadar özenenlerin tarihi bu gözle okuması lazım, yeniden, yeniden, yeniden...

Ve tam bağımsızlığın ne demek olduğunu, nasıl elde edildiğini daha çok düşünmesi lazım hepimizin, yeniden, yeniden yeniden...





25 Kasım 2013 Pazartesi

Oy oyyy çok yorulduummm




Amanın nasıl bir gündü o öyle!!!!

 Biraz iş yapayım derken kendimi kaybettim resmen :)

1- Sabah kalktığımdan beri 4 makina çamaşır yıkadım. Bu demektir ki 4 defa çamaşır serdim ve 2 defa da topladım :)

2- 1 sepet ütü yaptım. Ütülenenleri yerine yerleştirdim. Bu sırada da bazı çekmecelerin düzenini değiştirdim.

Bu arada evime 15 günde bir temizliğe yardımcı geldiği halde neden ütü yapıyorum anlatmak isterim :)
Halkalı'ya geldiğimde, taşınmak sebebiyle karşılaştığım en büyük sorun temizliğe gelecek yardımcı bayan bulmak konusunda olmuştu. Tadilat ve taşınma esnasında gelen 4 ayrı kişinin hiç birini beğenmedim (işten çok tavır sebebiyle). Bu tarafın hatunları bir acayip kardeşim. Acayip iş seçiyorlar, burunlarından kıl aldırmıyorlar, çok para istiyorlar, üstüne bir de dilleri pabuç gibi. Tam kuzenle anlaşıp ona her hafta gelen hatunu 15-15 paylaşmaya karar verdiğimizde hatun devamlı başka bir iş bulup onu da bıraktı :(
Nihayet 5. ayın sonunda ortalamanın az üstünde ama en önemlisi daha insan bir insana rast geldim. İlk konuşmamızda ütü yapmam demesine rağmen ütülerimi de yapınca tamam dedik ve el sıkıştık. Bu ütü meselesinin de, "ütü yaparım" dediğinde sepet sepet ütü yapmak zorunda kalması sonucunda geliştirdiği bir savunma olduğunu sonradan öğrendim. Ve mesajı da aldım tabii. Zor bulmuşum, korkutmaya gelmez :) diyerek kolay ütülenecek şeyleri kadına ütületmiyorum, kendim ütülüyorum. Halimize bak yaa  :( Eh biz de gülelim bari ağlanacak halimize :)

3- Ardiye olarak kullandığımız çamaşır odasını biraz daha derleyip toparlamak için geçen hafta Koçtaş'tan aldığım kutuları yerleştirdim. Kapağı kırılan takım çantasını yeni aldığıma aktardım.

4- Eşimin kışlıklarından halen çıkarmadığım bir postayı (ceketler, çoraplar ve ayakkabılar) çıkardım. Onların yerine kaldırılacakları yerleştirdim. Çıkan ayakkabıları boyadım.

5- Annemin pazardan aldığı ve el koyduğum 2 adet yastık kılıfı, içine girecek büyüklükte yastığım olmadığı için ortalıkta sürünüyorlardı. Yaratıcı bir fikirle çanta satın aldığınızda verdikleri beyaz ince kumaş kılıflardan 2 tanesini başka bir yastıktan çıkan ve yine ortalıkta dolaşan silikon ile doldurup iç yastığı yaptım ve kılıflarımı kullanıma açtım :)

6- Daha önce şu yazımda bahsettiğim şekilde oturduğumuz ev yeni değil ve biz de çok uzun süre kullanmayacağımızı düşünerek taşınırken çok büyük tadilatlar yapmadık. Gel gör ki. Evin banyosundaki fayans işçiliği korkunç. Bu konuda babam taşınmadan önce bir kısım düzeltmeler yapmaya çalışmıştı. Fakat zamanla oluşan 1-2 problem sonrası derz ile yapılması gereken dolgular silikon ile yapılması sebebiyle bazı yerlerde çok başarılı sonuç alamamıştık.  Silikonun üzerine derzler tutmamıştı, bizim de derzleri kazımaya girişecek zamanımız yoktu.

Bununla beraber, fayanslarımızın rengi ve deseni sebebiyle ilk anda çok kolay farkedilmeyen ancak zamanla kirlenip kendini gösteren derz birikintileri mevcuttu. Resmen inşaat pisliği yani :( Tadilat ve taşınma sırasında eve gelen her kadının eline bir kazıyıcı verip bunları temizlemesini söylediysem de ancak %10'unun temizlenmiş olması beni sinir ediyordu. Bunları her gördüğümde kazımaya niyetlensem de o anda yapamadım nedense. Erteleye erteleye bugüne geldik ve işte bugün o gündü. Banyoda ne kadar fayans varsa tek tek kazıdım. O da yetmedi gereksiz yere silikon yapılmış yerleri söktüm. Tüm banyonun yer duvar birleşimlerini (özellikle duş teknesinin kenarı) kazıdım. Kazıma işlemi bitince tüp derz dolgusu ile bozuk ve lekeli derzlerin tümünü tekrar yaptım.

7- Evde yapılan tüm işlemler sonrası ortaya çıkan pisliği temizledim. Bunu çok detaylı yapmadım artık :) sadece yarın ki temizliğe kadar idare edecek, bu gece yerlere basabileceğimiz kadarla yetindim :)

8- Akşam için zeytinyağlı enginar yaptım.

Sonuç olarak: Bitmişim yorgunluktan :(

Aldığım sıcak duş sonrası yayılıp kaldığım kanepeden kalkıp akşam yemeğini kim alıp yiyecek diye kara kara düşünmekteyim...

Not: Bu kadar işe rağmen sabah kendime yaptığım listede halen üstünü çizemediklerim ise aşağıda. Onlarla da yarın uğraşacağız artık...

- Çiçeklerin toprakları değişecek
- Kuzen'den gelen sardunyalar ekilecek
- Haftayı idare edecek kadar yemek yapılacak
- Blog'a Sakız Adası gezisi yazılacak
- Olası Yılbaşı gezisi için bilet & konaklama ayarlanacak



21 Kasım 2013 Perşembe

LAFRODİZYAK nedir?





Farkettim ki ben bu blogda Kuzencim Gamsız Böcük ile yazmakta olduğumuz LAFRODİZYAK isimli blogdan hiç bahsetmemişim.

Blogumuzu kuzenin uzağa taşınması sonucu az görüşebildiğimiz dönemde birbirimize söylemeyi düşündüğümüz ama fırsat bulamadığımız bilgileri paylaşmak için oluşturmuştuk. Fakat bizim kuzenin anne alması ile ilk darbesini alan blog bir de üstüne ben evimi kendisine 2 km mesafeye taşıyınca iyice durma noktasına geldi. Zira en kötü durumda gün aşırı görüşür, her gün konuşur olduk :)

Yine de bu blogu bir nevi hatırlamak istediğimiz şeylerin arşivi olarak kullanmaya ve burda faydalı bulduğumuz bilgileri paylaşmakta kararlıyız.

Dolayısı ile; İzleyin bizi anacım :)))

17 Kasım 2013 Pazar

Kasım ayının 3. pazarından bildiriyorum


by Pop Gallery
thepopstudio.com/gallery/show/easy-like-sunday-morning/


Uzun ve mutlu bir kahvaltı ile başladık güne, hava bir harikaydı, açtık pencerelerimizi sonuna kadar, çektik havayı içimize.

Kahvaltı demişken, diyet devam ediyor tabii. 3 günlük ödem çözücü ve en zorlu kısmın sonrası 1 gün daha ama farklı formül ile ödem çözücü, 2 gün yağ yakıcı, 1 gün hızlandırıcı ve 2 gün yağ yakıcı ve 1 gün daha ödem çözücü şeklinde devam eden bir grup listeye başladım. Artık farklı bir şeyler yediğim için mutluyum :) Bu arada ilk 3 günü de zor geçirmediğimi söylemek isterim. 3. günün sonunda açlık hissettiğim 1 dakika bile yaşamamıştım ancak 3 gün boyunca aynı şeyleri yemiş olmaktan sıkılmıştım, bittiğine sevinmem bundan...

Günlük yürüyüşlerimi de düzenli olarak yapıyorum. Geçen hafta dışarıda yürüyüş yapmadığım sadece 2 gün geçti. Bunlardan birinde de evde 45 dakika powerwalk yaptım. Eskiden zorla dışarı sürüklediğim bünyem artık kendisi dışarı çıkmak ve uzun uzun yürümek istiyor :) Bunda yürüyüş sırasında heyecanla dinlediğim sesli kitapların da payı var tabii :) Geçen hafta kocaman bir ingilizce kitabı daha devirmiş oldum :) mutluyum, gururluyum :) Birazdan önümüzdeki hafta için yeni bir tane seçip indireceğim.

Bu sabah itibari ile tartı 57,6 kg gösteriyor, yapılanlar işe yarıyor yani :)

Öğlen Şirinlik Muskası Yeşilköy' ü gezmek için aradı ancak bugünü eşimle beraber evde geçirmeyi ve bir yandan da haftalık yemekleri bugünden yapmayı planladığım için bu sefer gezisinde kendisine katılamadım.

Sabah kahvaltısını takiben bir yemek maratonu başladı :) Komik olanı hiçbiri benim yiyeceklerim değildi.
Çalıştığım zamandan kalma bir alışkanlık herhalde, pazar günleri mutlaka o hafta için yemek pişiririm. Üstüne de -hele ki eşim evdeyse- mutlaka bir kek, börek, poğaça türevi yapıp akşam çayını öksüz bırakmam.

Bugün de farklı olmadı. Önce yemekler, sonra börek derken yemek işleri bitince bir diğer pazar klasiği olan kanepede laptop'ı kucaklayıp surfe başladım. Eşimde yanımda bilgisayarında işle ilgili bir şeyler kurcalıyor.

Bir yandan radyo çalıyor, bir yandan tarçınlı sütümle yulaflı bisküvimi kemiriyor bir yandan da blogumu yazıyorum. Klasik bir pazar devam etmekte yani.

Siz neler yapıyorsunuz? Nasıl geçti/geçiyor pazar gününüz?


14 Kasım 2013 Perşembe

Ben "Anish Kapoor" gördüm...




Zor! Modern, soyut sanatı anlamak benim için zor. Bu yeterli altyapım olmayışından kaynaklanıyor büyük ihtimalle ancak yine de sanatın en önemli özelliği bence insanın içindeki duyguları harekete geçirmesi. Anlayamıyor olabilirim ama hissediyorum...


Sky Mirror - Anish Kappor

Dün pek sevgili dostlarla gittiğimiz Anish Kapoor İstanbul'da sergisinin pek sevgili sahibi Anish Kapoor'u da anladım dersem benim için çok büyük bir laf olur. Ancak beklemediğim şekilde etkilendim bu sergiden. Gözün gördüğünden ötesinin olduğunu bilmek insan beynini ve hatta duyularını çılgın şekilde harekete geçiriyor. Bilmediğiniz ve hatta sanatçının bile yaratırken bilmiyor olabileceği bir şeyi hissediyor ve onu bildiğiniz şekilde algılamaya uğraşıyorsunuz. Aslında soyut sanatın amacı tam da bu. Somut sanat da yapılabilecek herşey yapıldı günümüze kadar. Bundan sonra düşünülmeyeni düşünmek, görünmeyeni göstermek, bizim bile bilmediğimiz karanlıkları araştırmak peşinde insan oğlu.

Sergideki ilk parçalar ben de pek bir etki yaratmamış ve ilk anlardaki halim "Ben Anish Kapoor gördüm" noktasından uzak olmasa da serginin içinde ilerledikçe duygularımdaki değişimlere, zihnimdeki kıpırdanmaya kapılıverdim. Parçaların önünden ilk birkaçındaki hızla geçip gidememeye başladım. Baktıkça bakasım geliyordu. Hatta müzeye girerken önünden geçtiğimiz Sky Mirror parçasına çıkışta bir kere de kulağımda Anish Kapoor'un bu grup eserine bakış açısını anlattığı sözleri ile uzun uzun baktım.


Sky Mirror da biz - by MRA

Serginin sonunda, konferans salonunda yayınlanan Anish Kapoor ile yapılmış röportajın videosu da benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Sanatçı, yaratma sürecini, ilham aldığı konuları, nasıl çalıştığını anlatıyordu. Bu videoyu önce mi seyretmek iyi sonra mı bilemedim. Hiç birşey bilmeden önyargısız şekilde tamamen güdüsel olarak eserleri görmenin eserleri algılamada fark yaratacağını düşünüyorum. Ancak videodan sonra da bakış açınız değişip farklı bir gözle bakıyorsunuz. İkisini de deneyimlemek lazım sanki.

Videoda dört önemli nokta vardı benim için.


  • En çok etkilendiği ve yarattığı bir çok esere ilham veren şeyin "psikanaliz" olduğunu söylemesi eserlerinin kadar interaktif ve ne kadar öznel olduğunu bir kere daha anlamamı sağladı.


  • En kritik bulduğu üç şeyin boyut, mekan ve zaman olduğunu söylediğinde gördüğüm eserlerde bu üçünün ne kadar büyük önemi olduğunu bir kere daha farkettim. Özellikle videoda uzun uzun yer verilen Cloud Gate (Chicago, Millenium Parta yer alan) eseri bunun en çarpıcı örneği. 
  • İnsanların eserleri ile kurduğu ilişkiyi çok önemsediğini, sanat eserinin izleyici olmadan herhangi bir obje olacağını söylemesi, izleyici olarak beni çok etkiledi.


  • Eserlerinin büyük kısmını kendisinin yapmadığını ve bunu önemsemediğini anlattı. Önemli olan zihnimde yarattığım şeyin en mükemmel şekilde oluşturulması, bunu ben yapacağım diye ısrar edip mükemmel yapamadıktan sonra bunu benim yapmış olmamın bir önemi yok. Benim için zihnimdeki yaratım önemli, sonrası bunun obje haline getirilmesi sadece. Bu kısım sanırım bazı izleyiciler için hayal kırıklığı oldu sanırım çünkü çoğu kişi tonlarca mermerin bu kadar farklı formlar ile pürüzsüz şekilde oyulmasından, eserin kendisinden daha fazla etkilenmişti. Bense bu düşünceyi salonda fısıldanırken duyduğum ilk an itibari ile pek benimsemedim.  O anda yanımdaki arkadaşıma söylediğim gibi. "Bundan yüzyıllar önce Michelangelo'nun Davut'u yapması bu açıdan etkileyici görülebilir belki ama bu eserlerde asıl etkileyici olan tekniği olmamalı".  Sonrasında videosunda sanatçının bu düşüncemi onaylamasından öğretmeni tarafından "aferin çocuğum" denim öğrenci keyfi almış olduğumu itiraf etmeliyim.

Cloud Gate - Anish Kapoor


Bu arada Sakıp Sabancı Müze'sine böyle bir sergiyi gerçekleştirdiği için teşekkür etmek lazım, zira bazı eserlerin yerleştirilmesi için müzenin duvarlarının yıkılıp yeniden eseri de içerecek şekilde yapıldığı görülüyor. Belli ki maliyetli bir sergi olmuş. Sanata böyle bir yatırımı yapmak bu zamanda pek fazla kişinin harcı olmadığı gibi, pek fazla kimsenin vizyonun da bir parçası değil. Bu açıdan fark yarattıklarını söylemek lazım.

Farklı ve güzel bir deneyimdi ve çok sevgili dostlar ile paylaşıldığı için ayrıca keyif verdi. Sağolun kızlar...


Kapoor'u anlamaya çalışırken - by MRA



13 Kasım 2013 Çarşamba

Bendenizin sinema ile imtihanı


Film seyretmeyi çok severim. Özellikle de sinemada. Daha önce de yazmışım bolca :)

Ancak bence sinema dediğin kocaman bir salon, o büyüklüğe yakışan büyüük bir perde ve saygılı bir sessizlik demektir.

Uzun zamandır sinemaya gitmiyorum. Çünkü artık benim sevdiğim sinemalar ve bu sinemalara yakışacak sinema seyircileri neredeyse yok. Hele ki nefesini tutmuş seyrettiğin duygu dolu filmin en olmadık yerinde yan salondan gelen dinazor böğürmeleri ile yerinden hoplamıyor musun! Offf orda bitiyor işte benim sinema keyfim...

Bunlara bir de şehrin merkezine biraz uzak oturuyor ve yakınlardaki sinemaların evdeki Digitürk Festival kanalında bulabildiklerime alternatif filmler getirmiyor olması eklenince son zamanlarda sinema, nostaljik bir keyif gibi görünmeye başlamıştı.

Ancak özlüyorum, hem de çok. Bu sene Film Ekimi' ni biraz seyahatler, biraz da son anda yakalandığım soğuk algınlığı yüzünden kaçırdığımdan beri, keyifle seyredeceğim ve merak ettiğim bir film ve tabii uygun bir sinema arıyorum.

Geçen hafta nette dolaşırken gözüme ilişti, Film Ekimi' nde kaçırdığım filmlerden birinin Ataköy Galleria'da oynadığı. Hemen ertesi gün dışarıda yapacak bir kaç işimi de öncesine planlayıp kahvaltı sonrası attım kendimi dışarı. Saat 13:30 seansını hedeflemiştim 12:45 gibi diğer işlerimi bitirmiş Galleria'daydım.
Diğer konular bir yana en son ne zaman 13:30 seansına sinemaya gittiğimi hatırlamıyorum bile. Hele ki haftaiçinde!  Peh,peh, peh, herhalde üniversite falan olsa gerek.

Fuayeye girdim, inler cinler, biletçi kız bir de ben :) Yaşasııın çığlıkları koptu içimde. Salon küçük de olsa içinde bir tek ben olacaktım ve yan salonlarda da film oynatılmıyor olacaktı. Bununla yetinebilirdim :)

Sıcacık çayımı alıp salona kuruldum ve büyük bir keyifle filmimi izledim.

Gelelim filme. Adı : "Enough Said-Başka Söze Gerek Yok"




Ben sevdim filmi. Hollywoodvari yanları olsa da düşünmek isteyene çok güzel şeyler söylüyordu.

Ben neler duydum derseniz, özetle :

"Herkes farklıdır, herkes tektir ve değerlidir. Kişi yaşamının her anında özünü anlayarak ve dinleyerek yaşamalıdır. Çünkü her birimiz o kadar farklıyız ki, iki kişi için bile aynı formül çok zor işler. Kendiniz için en iyisini yine siz bilirsiniz. Kendin olmak herşeyin özü, hele ki iş ikili ilişkilere gelince. "

Seyredip pişman olmayacağınız bir film bence, işte bu da fragmanı :






12 Kasım 2013 Salı

I'm on a diet !!!



Eh bütün yaz yaydık, yedik, içtik, yattık. Artık son noktaya gelmiş bulunuyoruz, 60 kg!!!

Dönüşe geçme zamanı gelmiş bile.

Zaman boğazını tutup, kıçını kaldırıp hareket etme zamanı...

Aslında tanıyanlar bilir, çok kötü beslenen biri değilimdir. Sadece işten ayrılmamı takiben girdiğim relax modda porsiyon kontrolünü bırakıp biraz da alkolü arttırınca başa gelmiş olan bir "5 kg fazlam var" durumundayım :)

Fakat gel gör ki bu gidişin dönüş aynı yoldan olmuyor, yani porsiyonları kontrol edip, alkolü azaltayım dediğinizde 5 kiloyu zırt diye veremiyorsunuz. Ya da belki bazıları için bu yol işe yarayabilir ama bu aralar benim zihnim bu kadar light bir değişim ile kilolarla vedalaşmaya ikna olacak modda değil. Pek bir rahat, pek bir hovarda :) Kendi haline bırakılası durumda değil. İlla ki disiplin, illa ki askeri rejim istiyor.

Ben de madem öyle deyip, fena halde sıkı bir diyete başladım. Hatta benim standartlarıma göre fazlasıyla sıkı :) Hadi hayırlısı diyeyim...

3 gün boyunca öncelikle ödem azaltıcı (su atıcı bir liste) uygulayacağım. Bir nevi detoks denebilir bu 3 güne. Fena halde kısıtlı ve nerdeyse serumla beslenme modunda şeyler yiyeceğim :) Sonra liste haftanın hemen hemen her günü değişen bir haftalık bir hal alacak. İkinci hafta bu 3 güne göre kesinlikle daha rahat geçecek eminim.

Bu arada bir süredir devam ettiğim açık hava yürüyüşlerimi artık biraz daha düzenli yapmayı hedefliyorum. Sesli kitaplarım oldukça uzun uzuuuun yürüyebilirim gibi geliyor, bakalım göreceğiz.

Diyet yapmanın en zor kısmı ise evde olmadığım zamanlar. Bugün, yürüyüşüm sırasında çalan telefonun diğer ucundaki pek sevgili ve pek özlenmiş arkadaşlarımdan gelen bir "Anish Kapoor sergisini gezelim" teklifi var önümde. Ah keşke şu en zor olan 3 güne rastlamasaydı diyorum ama reddetmek de aklımın ucundan geçmiyor :). Bu akşam aynı diyetten daha önce geçmiş tecrübeli kuzenime soracağım bakalım, öğlen öğününü dışarda nasıl hallederim diye. Çözeceğiz bir şekilde, zira ay sonunda bir yapacağımız Kıbrıs seyahati öncesi sevgili 5 kardeşten en az 2-3'ü ile vedalaşmış olmayı umuyorum :)


30 Ekim 2013 Çarşamba

Sonbahar güzellikleri ve "sesli kitap" keyfi


Tatile çıkmadan önceki son günümüzde de böyle olmuştum :) Hava o kadar güzeldi ki, canım kesinlikle iş yapmak istemedi. Hazırlanmak için bekleyen valizlerin önünden boş boş bakarak geçip durduğum gün boyunca kendimi balkondan içeri sokamadım. Güneş, renkler, kokular öyle güzeldi ki, içeride olmak hele de iş yapmak hiç cazip gelmiyordu. Çay, kahve, yemek derken tüm günü elimde bir kitap ve laptop' ım ile balkonda tüketip hava karardıktan sonra gece yarısına kadar ütü yapıp çanta hazırlamıştım.


Çocukken ne çok yerdik bu tavşan elmalarını :) - by MRA


İyi ki de öyle yapmışım, daha kaç tane böyle güzel gün olacak ki kışa kadar derken :) Bu sabah da benzer bir havaya uyandık, üstümde de benzer bir ruh hali :)

Yalnız bu sefer saatlerin geri alındığı ve günlerin oldukça kısaldığı gerçeği karşımda dikildiği için seçimimi balkondan değil, sokaktan yana kullandım ve kendimi güzel bir yürüyüş için hazırladım.

Eşofman - tamam
Spor ayakkabı - tamam
Sesli Kitap (Audio Book) - tamam
Su - uğrayıp marketten alınacak

ve attım kendimi dışarı.


Sonbahar ne güzel süslemiş heryeri - by MRA


Önce evin civarında yarım saat kadar dolaşıp sonbaharın güzelliklerini seyrettim. Hava, renkler, yollara düşmüş yapraklar, ağaçlar ahhhh herşey çok güzeldi. İşte bu benim sevdiğim sonbahardı. Havayı bol bol içime çektim, güneşi tenime depoladım, yürüdüm yürüdüm.

Dışarda olmak o kadar hoşuma gitti ki dolaşa dolaşa vardığım yürüyüş parkurunda da üstüne 1,5 saat kadar tempolu yürüyüş yaptım. (Eşim arayıp işleri için 1-2 konuda yardım istemese hala da eve dönmeye niyetim yoktu :) )


Bizim yürüyüş yolu - by MRA

Tüm bu keyifli anlar esnasında Dan Brown - The Lost Symbol kitabından da en az 10 bölüm dinledim.

Bir taşla 4 kuş diye buna derim. Hem spor, hem açık hava, hem ingilizce pratik hem de kitap okuma aynı anda :)

İşte bu yüzden sesli kitap (audio book) olayını herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Her kitabı ücretsiz bulmak çok kolay olmasa da, Türkçe yayın çok az olsa da, iş yaparken, yürürken, araba kullanırken ya da kitabınızı taşıyamayacağınız yerler için harika bir olanak bence sesli kitap dinlemek. Bir deneyin çok memnun kalacağınızdan eminim. Normalde kitap okumaya hiç uygun olmayan anlarınızda bile bunu yapabilmek çok hoşunuza gidecek eminim. Bir de sesli kitaplar bana çocukken dinlediğimiz radyo tiyatrolarını anımsatıyor ki o da tatlının kaymağı oluyor diyelim :)


27 Ekim 2013 Pazar

Ege'den dönüş


Ayaklarımız geri geri giderek döndük canım Egemden.

Detayları ayrıca yazarım belki, şimdilik kısa notlar ile bir özet geçeyim.

- Sakız Adası'nı çok beğendik. Güzel yerler gördük, güzel denizlerde yüzdük, güzel yemekler yedik, güzel müzikler dinledik, güzel insanlarla tanıştık. "Güzel" bolluğundan anlayacağınız üzere çok keyifli bir gezi oldu bizim için, mutlaka tekrar edeceğiz :)


Sakız Adasındaki odamızın balkonu - by MRA

- Alaçatı ve Çeşme'deki Türk fırsatçılığı daha da göze batıyor Sakız'dan sonra...

- Bayram keyifliydi, hem benim hem de eşimin ailesi ile İzmir'deydik. Kalabalık ve neşeli bir bayram geçirdik.

- Bayram sonrası çok çalıştık. 5 dönüm tarlayı zeytin ekimi öncesi islah etmek için otunu yolduk, taşını topladık, 3 kere farklı aletler ile sürme, çapalama vs gibi işlemlerini yaptırdık. Yorulduk ama sonuçtan çok keyif aldık. Tabii beraber iş yapmaktan da :)


Zeytin dikimine hazırız. Seferihisar - by MRA


- Kasım sonunda yapacağımız zeytin dikimi için Ödemiş'e bir gezi yapıp fidan baktık. Bademli Fidancılık Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ile tanıştık ve pek sevdik kendilerini, özellikle de Başkan beyi  :)

- Birgi, beklentilerimin çook ötesindeki güzellikte, küçücük bir cennetmiş. Ödemiş'e kadar gitmişken gün batmadan bir uğrayalım diye gittiğimiz bu cennetten, en kısa zamanda tekrar gelmek ve mutlaka daha uzun süre kalmak arzusu ile ayrıldık.


Birgi - by MRA


Gezme, tozma, yüzme, kazma, çapa derken hem üretken hem de çok keyifli bir kaç hafta geçirdik.

Ege'de Ekim gerçekten bir harikaydı.

2 gün boyunca ara ara atıştıran yağmuru da güzeldi, zaman zaman esen rüzgarı da. Ama genelde hava şerbet kıvamında, gündüzleri rahatlıkla denize girilebilir, gece de bir hırka ile açık havada oturulabilir sıcaklıktaydı.

Hergün bir diğerinden süprizli gün batımları ve ay doğuşları gördük.

Tüm bu güzellikleri soğuk kış günlerinde hatırlamak üzere derin derin içimize çektik, hepsine ayrı ayrı kadeh kaldırdık...

Ve cuma akşamı yuvamıza geri döndük. Herkes evimi özlemişim der, ben bu sefer evimi değil sadece düzenimi özlediğim hissiyle döndüm ve dönmeyi gerçekten hiç istemedim. Ege'de yaşayacağım günleri heyecanla bekliyorum.

Bir aksilik çıkmazsa Kasım sonunda tekrar ordayız avuntusuyla eşim işine bense tatil dönüşü yerleşme vs işlerine döndük bile...

9 Ekim 2013 Çarşamba

İstikamet Ege




Bayram öncesi, doğum günümü de bahane edip kısa bir tatil için Sakız Adasına doğru yola çıkıyoruz yarın sabah. Yenikapı -Yalova deniz otobüsü ile başlayacak yolculukla akşam Alaçatı' da olacak, geceyi orada geçirip ertesi sabah feribot ile adaya geçeceğiz. Hafta sonunu orada geçirip Pazartesi akşam İzmir Seferihisar' a dönmüş olmayı planlıyoruz. 

2 sene önce karar alıp artık doğum günlerimi İstanbul'da kutlamayalım demiştim. Bu sene 3. doğumgünüm olacak gezerek geçirdiğim. İyi ki böyle bir karar almışız, bahane oluyor gezmeye :) Umarım bundan sonra da şartlar yeni yaşlarıma yeni coğrafyalarda girmeme izin verir. 

Bayram sonrası döneceğim herhalde İstanbul'a. O zamana kadar görüşemeyeceklerime bu vesile ile İyi Bayramlar diliyorum.




7 Ekim 2013 Pazartesi

Kaybedenler Kulübü

Uzun akşam yemeklerimizi genelde yemek masası yerine televizyonumuzun karışındaki kanepenin önünde duran orta sehpaya kurduğumuz sofrada yeriz. Yere minderlerimizi atar, ayaklarımızı uzatır, sırtımızı kanepeye yaslar hem yer hem de seçtiğimiz bir filmi seyrederiz. Bir nevi yattığı yerde üzüm salkımlarını lüpleten Roma'lılara dönüşürüz yani :)

Bu cumartesi akşamı da sevdiceğimle balık keyfi yapalım dedik ve yemeği hazırlayıp, şarabımızı açıp serildik yerlere. Ne seyredelim diye bakarken bizimkinin keyfinin de yerinde olmasından hareketle ona ilk gördüğümden beri seyrettirmek istediğim ve her seferinde seyret bak çok eğlenecek çok seveceksin dediğim "Kaybedenler Kulübü"'nü seyretmeyi önerdim. Daha önce birkaç defa aynı teklifi yapmış ama nedense ikna edememiştim. Sanırım "çok eğleneceksin" lafımdan filmi boş bir komedi filmi sanmış. Neyse bu sefer ayak diremeden "oluuur" dedi ve başladık seyre.






Film,1996-2001 yılları arasında Kent FM'de yayınlanan  Kaybedenler Kulübü adlı radyo programı ve bu programı yapan Kaan Çaydamlı (Nejat İşler) ve  Mete Avunduk (Yiğit Özşener) hakkında. Fazlasını merak edenler buraya tıktık.

Filmi üçüncü seyredişim olduğu halde yine çok keyif alarak izledim. Zira sevdiceğim de beğendi, çok güldük, çok duygulandık. Gerçekten çok yakıştı cumartesi gecesine. 

Siz de hala seyretmediyseniz, mutlaka seyredin derim. Ama sakın TV'de değil, mutlaka DVD ya da Divx olarak çünkü TV'de fena halde makaslıyorlar. Filmin en önemli sahneleri makasa kurban gidince, geriye kalan hiçbirşey ifade etmeyebilir. Sonra aman nesini beğenmiş demeyin :)


Merak edenler için filmin fragmanı :




Vee merakınızı arttırmak için bir kaç replik :


İyi geceler Sayın dinleyen; sizinle yatmış mıydık?
***
- Geçen cumaya gittim.
+ Ne zaman?
- Salı. Ben hep salıları giderim, daha sakin olur..

***
Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız. Madem hepimiz yatıyoruz neden yalnız yatalım?
***
İnanın burda sizlerle beraber sabah kadar kalıp program yapmak isterdik ama kabul edersinizki bizim de bir sex hayatımız var.
***
- Üff eski sevgilimi hatırladım ya.
+ Hangisini?
- Ya,işte onu hatırlayamadım.

***
Hiç aradığın şeyi bulduğunda, bulduğun şeyin aradığın şey olup olmadığına dönüp baktın mı ?
***
” Kadınlar, seni sen yapan özelliklerine aşık olurlar, sonra da o özellikleri senden almaya çalışırlar.”


Bir de filmin gerçek hayattaki kahramanları ile bir röportaj:






5 Ekim 2013 Cumartesi

İtiraf ediyorum...




Benim gibi hasta olup 5 gün evden burnunu çıkarmamış birinin, biraz da hastalığın etkisi ile :) hayaller görmesi, gerçekten kopması, perdenin arkasından sıcak battaniyesine sarılıp, düşen yaprakları seyrederek "Hayallerim, Aşkım ve Ekim" minvalinde gönderiler yazmış olması normal karşılanmalıdır. Karşılanması talebimdir.

Söylediklerimin hala arkasındayım o ayrı. Ekim güzeldir, bir tanedir, üstüne yoktur da, kandırıldık ey halkım!!! Bu Ekim midir?

Kaloriferlerin doğumgünümden önce yandığını hatırlamıyorum mesela ben hiç. Yorganları çıkardık yetmedi, üstüne bir de battaniye çıkardık eh anca dedik. Sabaha karşı donarak uyandığım evvelki gece itiraf etmeye hazırdım aslında ama insanoğlu işte.

Dün ilk defa burnumu yanıma alıp markete gitmek için dışarı çıkınca yüzüme bişi çarptı. O kadar uyuştum ki nedir anlayamadım. Arabaya zor attım kendimi, bir baktım termometre 6 derece gösteriyor. İşte o an silkindim ve gerçekleri gördüm. Oha lannn o ne beee!!!

Kardeşim bi hastalandık, dünyadan elimizi eteğimizi çektik, ortalığı boş bıraktık, bu ne lan??!!!

Kim çaldı sonbaharı mıııı????


3 Ekim 2013 Perşembe

Sabrina


Audrey Hepburn' lü orijinal Sabrina 'yı bilir misiniz?




Hani daha sonra Harrison Ford' un oynadığı aşağıdaki versiyonu da olan;




Ya da biz Türk seyircisinin Bir İstanbul Masalı ile tanıdığımız öykünün orijinal hali.



İşte o en klişe "şoförün kızı evin küçükbeyine aşık olur" hikayesinin en keyifli, en Audrey'li hali Sabrina' ya rastladım dün televizyonda.

Ah ahh, en güzeli ilk hali dediğim kaçıncı şey bu, çok mu eski kafalıyım acaba? Ya da siyah beyaz filmlere bayılmam ve Audrey faktöründen mi kaynaklanıyor bilemiyorum. "e" şıkkı, yani "hepsi" belki de.

Ama bence en tatlı versiyonuydu seyrettiklerimin. Denk gelirseniz bu klasiği es geçmeyin derim. Yağmurlu bir güne çok yakışacağını ise söylememe gerek yok sanırım :)

Şu güzelliğe baksanıza yaaa....


Film ayrıca En İyi Kostüm Oscar'ını almış
Merak edenler için elbise Givency tasarımı...



Tez Zamanda Okunacaklar

Unutmamak için kendime liste :)


2 Ekim 2013 Çarşamba

Yılın en güzel ayı: Ekim...



Eski bir dost, "İnsan doğduğu ayın iklimini, renklerini, seslerini içinde bir yerlerde saklıyor herhalde. Yoksa doğduğum ayı neden bu kadar çok seveyim ki" demişti. Benim Ekim ayına olan aşkımın en temel sebebi de bu, sanırım. Sonbaharın zirve yaptığı bu ayı tüm getirdikleri ile sevmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Yaz insanları için söylediklerim sevimsiz gelebilir ama aynen aşağıdaki resimde yazdığı şekilde hissediyorum, hele ki dışarda yağmur yağar, ağaçlar, yapraklar savrulur, mutfaktan tıkır tıkır eden çayın sesi ve mis gibi kek kokusu gelirken :)



Digiturk Kanal 429 bir yandan bu günlerde sıkça tekrarladığı Autumn Leaves'i döndürüyor yine. Ekran görüntüsünde halen deniz olsa da ben daha çok pencereden dışarısını seyrettiğim için benim için sesler, kokular, görüntüler baştan aşağı hazan mevsimiyle dolu şu anda. Ve ben arsızca bu anın keyfini çıkarıyorum.

Aslında bugün kadere isyan etmek için çok da geçerli sebeplerim var :) 3 gündür geçmeyen faranjit-gribimsi garip hastalığım dün nihayet beni terketti diye sevinerek bir heves FilmEkimi'de 1-2 film seyredeyim bari dedim. Çok geç kalmış olsam da bugün için 2 filme bilet bulabildim. Biri sabah 11:00 diğeri akşam 19:00. Arada kalan zamanda da Bienal mekanlarından birkaçını gezerim diyordum. Aklımca bir taş ile iki kuş vuracağım.

Evdeki hesap çarşıya uymuyor tabii. Gece 2:00 gibi bir öksürük krizi ile hastalığım kendini hatırlattı ki sormayın. Bir gıcık bir gıcık nefes bile alamıyorum, uyumak zaten mümkün değil. Neyse ılık süt içine bal ve toz zencefil karıştırıp içtim, ilaçlarımı aldım, biraz dolandım. Bir süre sonra öksürüğüm sakinledi, yattım. Ama tabii uyumam zaman aldı. Sabah kalktığımda da çok keyifsizdim. Bu havada bu boğazla Taksim sana anca hayal dedim ve hiç kasmadan vurdum kafayı geri yatıp 1 saat daha uyudum. Sağlık bu şakaya gelmez.

Kısacası bugün sağlık şartları sebebiyle sonbahara uygun bir ev günü oldu. Demek kaderde sinema yerine battaniye altında film seyretmek varmış, FilmEkimi@home :)


Çalışan dostlarım için yağmur, çamurda işte ve trafikte olmak hiç zevkli olmayabilir, kabul ediyorum. Sizi Ekim'in harika bir ay olduğu konusunda ikna edemeyebilirim. Ama şu anda sonbaharı benim kadar sevemeyenlerin acısını biraz da olsa hafifletmek ve gününüzü renklendirmek için küçük bir hediye verebilirim, belki bu işe yarar :)

Çok severek takip ettiğim bir blog var Geninne's Art Blog .Sahibesi, sevgili Geninne, über yetenekli bir hatun ve sağolsun her ay hazırladığı duvarkağıtları ile bilgisayarımın ekranını bir cümbüşe çeviriyor. Ben çok severek kullanıyorum umarım siz de seversiniz. Aşağıdaki bu ay için çizdiği, kendi sayfasından büyük boyutunu indirebilirsiniz.



Sevgiyle kalın :)





1 Ekim 2013 Salı

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 3. Gün


Yağmurdan sonra mis gibi güneşli bir sabaha uyanmanın keyfini tahmin edersiniz. Feribotumuz 13:00'de olduğu ve yolda kasaba uğramak dışında bir planımız olmadığı için uzun bir kahvaltı ettik. Kahvaltı sonrası ise kendimizi yine limana doğru bir sabah yürüyüşüne çıkardık.

Bu sefer limandan tarlaların olduğu tarafa doğru ana yolu takip ederek yürüdük. Anayol dediğime bakmayın 1 saatlik yürüyüşte sadece 1 adet motosiklet geçti yoldan :)  Belki sahibi olan bir tarlaya ratlar da 1-2 kg bir şeyler alırız diye bakındık ama yağmurdan sonra balçık olan tarlalara kimse gelmemişti. Biz de sahibi başında olmayan tarladan bir şey toplamak istemediğimiz için sadece tarlaları seyredip koyunlar ve kuşlarla eğleşerek yürüyüşümüzü tamamladık. Yürüyüş dönüşü bir ara ortadan kaybolan annemin bulduğu böğürtlenlerden toplayıp ara öğün :) olarak yedikten sonra feribota doğru yola çıktık.


Gökçeada böğürtlenleri - by MRA


Feribota vardığımızda 45 dakika vaktimiz vardı. Limandaki cafede birer EfiBadem kurabiyesi eşliğinde kahvelerimizi içtik. Hafta içi ve sezon dışı olmasına rağmen feribot doluydu. Kendime bir çay ısmarlayıp kitabıma gömüldüm. 1,5 saat nasıl geçti anlamadım.


Gökçeada-Kabatepe feribotunda çay keyfi - by MRA

Dönüşümüzde Çanakkale'nin çarşısını ve özellikle de Aynalı Çarşı'yı görmek istediğimi daha giderken anneme söylemiştim. Biz de feribottan inince arabayı uygun bir yere parkedip biraz gezindik.

Aynalı Çarşı' nın içinde hatıra olarak bir magnet falan alayıp diye bakınırken kenarda bir dükkanda diğerlerinden farklı el yapımı küçük toprak küpler şeklinde magnetleri gördüm. Pek ciciydiler, bir tane alayım diye içeri girince farkettim ki yerel bir zanaatçının dükkanındayım. Eh ben de seramiği ile meşhur Çanakkale'den hatıra olarak el emeği göz nuru 1-2 parça bir şeyler almadan dükkandan çıkamadım.


Aynalı Çarşı hatıraları - by MRA


Arabaya dönmeden, bir diğer Çanakkale klasiği olan Peynir Helvası için meşhur Kadir Ustayı ziyaret ettik. O minnacık dükkanın nasıl dolup dolup boşaldığına inanamazsınız. Biz de helvamızı aldık ve yola koyulduk.


Peynir Helvası Kadir Usta'dan alınır


Dönüş yolu üzerinde Geyikli'deki zeytinliğimize de uğramayı ihmal etmedik. Ana-Kız bir kere ipimizi kopardı mı pek tehlikeli oluyoruz. Bir başladık mı gezmeye eve döndürebilen olursa döndürsün :)

Geyikli'deki zeytinlikte biraz oyalanıp bu yıl zeytinin "yok senesi" olduğunu teyit edip biraz da badem topladıktan sonra tekrar yola koyulduk.


Geyikli Bademleri - by MRA


Geyikli - Ezine arasını katederken arkamızda güneş kızarmaya başlamıştı, bir baktık karşıdan da yine ay doğmuş. Ah ne manzara görmeniz lazım. Pamuk pamuk bulutlar üstünde ay, aşağıda şehre batan güneşin kızıllığı vurmuş. Benim zavallı telefonum ile ancak bu kadar belgelenebildi ama aslını görmeliydiniz gerçekten.


Ezine üzerinde dolunay - by MRA


Geçirdiğimiz harika gezinin yorgunluğu üzerimizde, denizden, yağmura kadar her keyfi doyasıya yaşamamıza izin veren havaya şükrederek 20:30 gibi eve vardık. Babam İstanbul'dan dönmüş yemek için bizi bekliyordu. Hep beraber yemeğe oturup başladık ilk anından itibaren tatili babama anlatmaya...


Hamiş:

1- Gökçeada ile ilgili detaylı bilgi için Gökçeada Rehberim'i mutlaka ziyaret edin.
2- Ada oldukça büyük, adam gibi gezmek için aracınızla gelmeyi tercih edin.
3- Yüksek sezon dışında geliyorsanız özellikle yemek konusunda hazırlıklı olun, konaklama için apart türü yerleri tercih ederseniz bu konuda daha rahat edebilirsiniz. 
4- Birçok yer kapanmış olsa da bence adanın en güzel zamanı Eylül.Sessiz, sakin bir tatil istiyorsanız adayı seçin.
5- Adaya yapılacak gezi için ideal süre bence 3 gün 2 gece.
6- Gökçeada, Bozcaada gibi turistik bir yer değil, ona göre önceden hazırlayın kendinizi ve hayal kırıklığına uğramayın. 
7- Adanın hemen her yönünde farklı plajlar var ancak Aydıncık'takiler dışında "beach"e benzer yerler beklemeyin. Şezlong ve içecek bulursanız dua edin.
8- Yazın feribotlar çok kalabalık olduğu için mutlaka erkenden gidip sıraya girmeyi hedefleyin.
9-Ege'den geliyor ya da adadan sonra Ege'ye gidecekseniz aynı gün hem Kabatepe-Gökçeada hem de Eceabat-Çanakkale feribotunu kullanacaksanız bunu mutlaka gişe memuruna söyleyin ve yarı fiyatına tek bilet ile iki hattı geçin.
10-Adanın pazarı Pazar günleri kuruluyor, alışveriş için aklınızda olsun.
11- Adadan mutlaka kuzu eti ve EfiBadem alın. Şaraplar için mutlaka alın diyemem yine de denemek isterseniz kötü değiller.

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 2. Gün


Sabah kuş sesleri ile saat 8:00 gibi uyandım. Bana göre gayet erken olan bu saatte annem için neredeyse öğlen olmuştu bile :) Daha güneş doğmadan kalktığını, sabah kuşların daha da güzel öttüğünü, çıkıp yürüş yaptığını ve fırından sıcacık ekmekler aldığını anlattığı an kendimi ne kadar tembel hissettiğimi siz düşünün... Neyse ki annemin bu durumuna alışığım hiç bunalıma girmeden hemen kahvaltıya yöneldim.

Kahvaltı sonrası belki denize gireriz diye yaptığımız plandan vazgeçtik çünkü parçalı da olsa bulutlanmış olan hava oyunbaz bir tavırla bir açıp bir kapıyordu. Biz de çıkalım yola tüm köyleri gezelim dedik.

Gökçeada'da görülmeye değer yerlerin hepsi Rum köyleri zaten. Dereköy, Tepeköy (bunları arka arkaya söyleyince dalga geçiyormuş havası yaratsa da valla köylerin adları böyle :) ) Zeytinliköy, Eski Bademli ve Kaleköy adada mutlaka görülmesi gereken yerler.

İlk günü anlattığım şu yazıdaki haritada yeşil ile işaretli rotayı takip ederek önce Dereköy'e gittik. Ben, daha önceki gidişimde hava çok sıcak olduğu için Dereköy'ü gezmemiştim. Bir zamanlar adanın merkezi ve en büyük köyü (aynı zamanda Türkiye'nin de en büyük köyüymüş) olan Dereköy'de o zamanlar evlerin tamamına yakını yıkıktı, hiç insan yok gibiydi. Bize de o sıcakta gezmek için cazip gelmemişti. Ancak, sanırım Yunanistan'da yaşanan krizin de etkisi ile Rumlar yavaş yavaş adaya geri dönüyormuş. Bu köyde de bir çok ev restore edilmiş ve oturulur hale getirilmiş. Arabayı köyün girişinde bırakıp karşılıklı iki tepenin yamaçlarına serpiştirilmiş taş evlerin arasında dolaşmaya başladık.

Eşimin şimdi hatırlamadığım kaynaklardan okuduğu "bu köyde 2 tane sinema varmış, Türkiye'nin ilk sineması olan köy burasıymış" benzeri sözler kulaklarımda yankılanarak gezdik tüm köyü. Maalesef halen çok fazla yıkıntı bina var ve köydeki keçi nüfusu ve yerleşimi insandan fazla :) Keçiler yıkık tüm evleri istila edip yerleşmiş gibiler. Köyün şimdiki zaman sakinleri olarak da pek meraklılar. Evlerinin önünden geçeni merak edip balkon,pencere hatta daha pervasızca kapıya çıkıp sizi baştan aşağı süzüveriyorlar. Gördüğüm kadarıyla köyün adının Keçiköy olarak değişmesi yakındır.


Dereköy Keçişi Küçükkuyu Keçisine karşı - by MRA


Köyün 2 tane kullanılır durumda kilisesi var ancak ikisi de pazar ayinleri dışında kapalıydı. Bir de köyün hemen bitiminde 200 mt kadar ilerde bir tepede küçük bir şapel vardı. Adanın bir çok yerinde bu şapellerden mevcut.Çoğu sapa yerlerde gibi görünse de pazar ayinleri ve önemli törenler dışında günlük ibadetler bu şapellerde yapılıyor gördüğüm kadarıyla.



Dereköy Manzaraları - by MRA


Köyün oldukça büyük bir çamaşırhanesi var (bkz üstteki resim sağ alt köşe), biz gittiğimizde 3 adet sevimli eşek burada dinleniyordu, biz içeri girince kalabalık etmemizden rahatsız oldular sanırım hemen mekanı terk ettiler. Köyde -çoğu yıkıntı halinde olsa da- eski bir zeytinyağı fabrikası da mevcut. Sinemalarla ilgiliyse hiçbir bilgi ya da mekana rastlayamadık.

Köyde konaklama için 1-2 alternatif var ancak Dereköy bence konaklama için pek cazip bir yer değil, en azından henüz değil. Yeme içme için de bu 2 konaklama tesisinin olanakları dışında sezonda açık olduğu rivayet edilen bir tek cafe gördük.

Burdaki turumuzun sonuna doğru hava iyice kapadı ve ufak ufak atıştırmaya başlayan yağmur bir sonraki durağımız olan Tepeköy'e varana kadar m2'ye 20 damlayı geçmeyecek bir hızla bize eşlik etti, köye girerken ise durup yerini güneşe bıraktı.

Tepeköy daha önceki gelişimizde konakladığımız yerdi ancak annem daha önce görmemişti. Ana yoldan ayrılıp kıvrım kıvrım yükselen yolu takip ederek köye vardık.

Köy epey değişmiş, burada da evler toparlanmış, düzenlenmiş. İlk sefere göre çok daha bakımlı ve şirin göründü gözüme. Köyün eski bir evini yıkıp küçük bir de meydan yapılmış. O zaman kaldığımız yeri de işleten Barba Yorgo' nun meyhanesi yıkılan bu eve bakıyordu. İki bina arasındaki dar sokağa da masalar atılıyordu. Bu arada ada rehberlerinde çok meşhur olmasına kandığımız Barba Yorgo meyhanesi ve pansiyonu yediğimiz en büyük kazıklardandı. Pansiyonun sıcak suyu kaldığımız sürece bir türlü akamadı, odalar o günkü bedeline göre son derece salaş, Barba ise son derece paragöz ve ilgisizdi. Meyhane ise içler acısıydı. Bir akşam gittik onda da bize Tamek konserve pilaki ve yine konserve közlenmiş patlıcan servis etmeye kalktılar, rezaletti. Fakat bizim gibi kazları yola yola Barba bayağı yürümüş olacak ki o küçük binadan köyün girişindeki büyük bahçeli bir mekana taşınmış. Sezonu ise kapamıştı, kapı duvardı.

Köyü gezdikten sonra Tepeköy' ün olduğu tepenin deniz tarafında kalan Çınaraltı mesire yerine hareket ettik. Buraya köye gelen kıvrımlı yolun köye girmeden ayrıldığı toprak bir yoldan gidiliyor. Tepeden Semadirek adası ve manzarayı seyredebileceğiniz, piknik yapıp, sezonunda bir şeyler içebileceğiniz güzel bir yer. Biz ise kısa bir manzara seyri sonrası bizden başka kimsenin olmaması sebebiyle biraz da ürkerek terkettik mekanı.


Tepeköy Çınaraltı'ndan Semadirek adası - by MRA


Yol üstündeki çeşmeden susuzluğumuzu giderip Zeytinliköy'e doğru devam ettik.Bu arada adada bir çok noktada çeşmeler var ve sular içiliyor, yanınızda bir şişe bulundurduğunuz sürece suya para vermenize hiç gerek kalmayacağı gibi doğal ve mis gibi bir su içmiş olacaksınız.

Zeytinliköy, merkeze yakınlığı ve dibek kahvesi ile ünlü olarak anılması sebebiyle adanın en turistik noktalarından biri. İlk gelişimde sadece Nefise Karatay'ın babası Orhan Karatay'ın kahvesi ve bir de Zeytindalı Otel vardı.

Hatta şöyle bir anımı sokuşturayım araya. Köye geldiğimizde çok açtık. Kahveyi falan gözümüz görmüyordu. Adada yemek alternatifi merkezdeki pidecilerden veya Kaleköy'deki balıkçılardan öte gidemediği için şöyle hafif ama keyifli bir yemek aramış ama bulamamış dolaşa dolaşa da Zeytinliköy'e gelmiştik. Kahvenin yanından devam edince karşımıza Zeytindalı otel çıktı. Yemek sorduk normalde öğlen servisleri olmadığını ancak bize akşam için hazırladıkları mezelerden ve salata verebileceklerini söylediler. Körün istediği bir göz allah verdi iki göz ama ötel pek bir şık pek bir butik. Odalara bakmışız gecelik fiyatı bizim tüm tatil konaklamaya verdiğimiz kadar. Fakat açlıktan ölmüşüz, inceldiği yerden kopsun ne yapalım deyip verdik siparişleri. 2-3 çeşit meze, güzel bir salata ve içeceklerimiz geldi. Başladık yemeğe.Bir süre sonra garson bir tabak içinde mis gibi dumanı üstünde ahtapot güveç getirdi. Şaşırdık ve böyle bir siparişimiz yok dedik. Mutfakta yeni pişmiş tatmalıymışız falan masaya koydu gitti. Aha dedik işte buradan girecek bize kazık. Hesabı merak ederek yemeği bitirdik, ahtapot gerçekten harikaydı. Hesap geldi ben direk karta davrandım tabii,o kadar eminim ki büyük bir para olduğundan. Eşim eliyle dur gibi bir işaret yaptı cebinden 2 olmasın ama hadi 3 pide yiyeceğiniz bir parayı çıkarıp hesap kutusuna koydu. Ben hala herhalde bahşiş o diye düşünürken adam geldi, teşekkür edip kutuyu aldı gitti. Günlerce konuşup inanamadık. Ahtapotu ikram yazmış diğerlerine de çok cüzi fiyatlar biçmişlerdi. Hala zaman zaman hesap beklerken anarız Zeytindalı Oteli, ve işletmeciliğini överiz, buradan da teşekkür etmiş olalım bir daha...



Zeytinliköy
Orhan Karatay Kahvesinde
dibek kahvesi keyfi - by MRA


Bu sefer henüz acıkmamıştık :) sadece bir kahve keyfi yaptık ve köyü gezip merkeze doğru hareket ettik.

Gökçeada merkez meydanı ve ana caddeler pek sevimli değil. Sıradan bir Ege köyü ya da kasabası bile diyemeyeceğim. Ancak eski binaların olduğu arka sokaklar şöyle bir dolaşılabilir.

Bizim merkeze gitmemizin ana amacı ise et almaktı. Adada hayvancılık çok yaygın ve hayvanların serbest otlamasından dolayı etlerinin son derece lezzetli olduğu söyleniyor. (bkz aşağıdaki foto. Adada dolaşırken heryerde bu koyuncukları görebilirsiniz)


Ada koyunları - by MRA

İlk gün merkezde alışveriş yaparken koca harflerle yazılmış tabelasındaki EfiBadem markasını merak edip adanın meşhur pastanelerinden olan Meydani pastanesine girmiştim. 


Meşhur EfiBadem kurabiyesi, çok lezzetli mutlaka alın


Kurabiyeleri tattıktan sonra da yerel kişiler olarak et alımı için nereyi tavsiye edeceklerini sordum. Sağolsunlar çok yardımcı oldular ve bizi meydanın karşı ucundaki Eyi Çiftlik kasabına gönderdiler. Gittik meramımızı anlattık ve uzun sohbet sonununda baktık fiyatlar da uygun tam bir kuzuyu alıverdik :) Ertesi gün feribota giderken kendilerinden alacağımız kuzuyu hazırlanmak üzere orda bıraktık ama o akşam yemek için kendimize biraz et almayı ihmal etmedik. 

Akşam yemeğinde et olacağı netleşince yanına bir de ada şarabı alalım dedik. Yolda gördüğümüz Tını markasını denemekti. Bu amaçla mağazalarına girdik. Yerel küçük üreticilerden şarap alırken tatmadan almak çok cazip gelmediği için tadım yapabilir miyim dedim. Gel gör ki yeni çıkan alkol kullanımını düzenleme yasası sebebiyle artık satış mağazalarında tadım yaptırılamıyormuş. Rezalet!!!! Hal böyle olunca, daha önce iyisini nerdeyse hiç içmediğim için tatmadığım bir şişe Gökçeada şarabına (2012 Merlot) 35 TL vermek anlamlı gelmedi. Ordan çıkıp başka markaları satan bir dükkandan 25 TL'ye 1 şişe Nusret Bey markalı 2008 Merlot aldım.

Bu arada öğlen oldu ve karnımız acıktı. Ne yiyelim derken bir blogda okuduğum Gül Hanım Mantı evinin yanında durduğumuzu farkettik. İçerdeki hazır yemeklere bakmaya girdik ancak görüntüleri o kadar iştah kaçırıcıydı ki hemen çıktık. O arada hemen karşısında Saklıbahçe diye bir yer gördük bahçesi çok hoştu gerçekten ancak sezon sebebiyle saat 13:00 civarı olmasına rağmen hala mutfakları açılmamıştı. Bir şeyler yaparız dediler ama görünen o ki bayağı beklemek gerekecekti, kalmadık. Oraydı buraydı derken bir an gürültü,patırtı ile çevredeki her sokaktan onlarca araba meydana akın etmeye başladı. Yollar tıkandı bir kargaşa oluştu. Meğer adanın önemli kişilerinden birinin cenazesi varmış. Zaten aradığımız gibi bir yer bulamamanın gerginliği üstümüzdeyken bir de kalabalık çullanınca Kaleköy'e gidelim yemek için şansımızı orda deneyelim, bulamazsak merkeze geri döner kaderimize razı oluruz dedik. 

Kaleköy sahilinde de durum pek farklı değildi. 1 tane balık lokantası açıktı ama balık istemiyorduk. 2 cafe/çay bahçesi tarzı yer vardı ikisi de merkezden ekmek gelmediği için yiyecek servisi yapamıyordu. (4 kmlik yoldan sanki fizan gibi konuşmadılar mı ciddi gülesim geldi, öğrendik ki Gökçeada da ekmekler 4 km'yi 5-6 saatte gidiyormuş :) )

Kaleköy'ün yukarısına hiç çıkmadık zira ikimizde daha önce tepelerine kadar tırmanıp her yerini görmüştük köyün. Onun yerine (eski) Bademli köyüne gidelim dedik. Yine bir tepeye tırmandık ve arabamızı parkettik. Hemen önümüzde denize nazır ve açık gibi görünen Son Vapur Konukevine girdik. Fakat artık tost bile olura kadar indirgediğimiz yemek hayallerimiz burada da suya düştü. Mutfakları kapalıydı, bize sadece kahve veya karadut şurubu ikram edebilirlerdi. Manzaraya bakan terasları o kadar keyifli görünüyordu ki karadut şurubuna fit olduk. Şurup güzel ama gereksiz pahalıydı (bardağı 5 TL) Yine de parayı manzara için verdiğimizi varsayıp düşen kan şekerimizi toparlayıp köyü gezmeye çıktık. Cici evler vardı, pek şirindi, beğendik.

Çaresiz merkeze döndük ve hemen köşede gördüğümüz Taylan Retorantta 2 kuşbaşılı pide yiyerek açlığımıza son verdik. Pideler fena değildi allahtan. Arabaya geri döndüğümüzde bir de Meydani Pastanesinin  Meydani Tadında diye bir restoranı olduğunu gördük, pastaneden 50-100 mt kadar Kuzulimanı tarafında. Burayı web sayfalarında tavsiye etmişler gördüğüm kadarıyla ama biz o ana kadar görmediğimiz için deneyememiş olduk. 

Çayımızı deniz manzarasına karşı terasımızda içme hayali ile yemek sonrası hemen pansiyona döndük. Bir duş sonrası sıcacık çay eşliğinde terasta kitap okuyarak saati 18:00 ettik. Hava gittikçe kapatıyordu, ufukta yağmur bulutları toplanmaya başlamıştı yine de limana kadar biraz yürüyelim dedik. 


Uğurlu Limanı - by MRA


İyi ki demişiz, iyi ki yolda ufak ufak atıştıran yağmurdan korkup geri dönmemişiz. Gün batımı ve ayın doğuşunun aynı saatlere rastlaşması ile harika görüntler oluştu. Her anı bir diğerinden farklı ve hayranlık verici şekilde boyandı gökyüzü binbir renge. Gün batım renkler uykuya dalana kadar yürüdük, sonra pansiyona geri döndük.

İyice serinlemiş havaya rağmen yemeği terasta yemeğe kararlıydık. Yemeği yaptık, sofrayı hazırladık, üstümüze kalın birşeyler giydik ve soraya oturduk. Hemen hemen aynı anda tatlı tatlı yağmur yağmaya başladı. Terasın yanındaki asmanın yapraklarına vuran tıpır tıpır damlalar eşliğinde ada ürünleri ile donattığımız soframızın keyfini çıkardık.


Ada ürünleri (et, şarap, zeytin yağı ve kekik)
ile hazırlanmış soframız - by MRA 


Bu arada yağmur gittikçe hızlandı, hızlandı hızlandı. Artık terasımızın çatısı bizi koruyamaz hale geldiğinde allatan yemeği bitirmiş çay keyfine hazırlanıyorduk. Dışarda kıyamet kopuyor, bardakyan boşanırcasına yağmur yağıyor, sokaklar sel olmuş denize doğru akıyorken daha fazla direnmeyip içeri girdik. Çayımızı demledikten 1-2 dakika sonra kesilen elektriği çayımızı içerken bekledik ama gelmedi :) Biz de inatlaşmayıp erkenden kendimizi uykuya teslim ettik.

Devamı bir sonraki yazıda