30 Ekim 2013 Çarşamba

Sonbahar güzellikleri ve "sesli kitap" keyfi


Tatile çıkmadan önceki son günümüzde de böyle olmuştum :) Hava o kadar güzeldi ki, canım kesinlikle iş yapmak istemedi. Hazırlanmak için bekleyen valizlerin önünden boş boş bakarak geçip durduğum gün boyunca kendimi balkondan içeri sokamadım. Güneş, renkler, kokular öyle güzeldi ki, içeride olmak hele de iş yapmak hiç cazip gelmiyordu. Çay, kahve, yemek derken tüm günü elimde bir kitap ve laptop' ım ile balkonda tüketip hava karardıktan sonra gece yarısına kadar ütü yapıp çanta hazırlamıştım.


Çocukken ne çok yerdik bu tavşan elmalarını :) - by MRA


İyi ki de öyle yapmışım, daha kaç tane böyle güzel gün olacak ki kışa kadar derken :) Bu sabah da benzer bir havaya uyandık, üstümde de benzer bir ruh hali :)

Yalnız bu sefer saatlerin geri alındığı ve günlerin oldukça kısaldığı gerçeği karşımda dikildiği için seçimimi balkondan değil, sokaktan yana kullandım ve kendimi güzel bir yürüyüş için hazırladım.

Eşofman - tamam
Spor ayakkabı - tamam
Sesli Kitap (Audio Book) - tamam
Su - uğrayıp marketten alınacak

ve attım kendimi dışarı.


Sonbahar ne güzel süslemiş heryeri - by MRA


Önce evin civarında yarım saat kadar dolaşıp sonbaharın güzelliklerini seyrettim. Hava, renkler, yollara düşmüş yapraklar, ağaçlar ahhhh herşey çok güzeldi. İşte bu benim sevdiğim sonbahardı. Havayı bol bol içime çektim, güneşi tenime depoladım, yürüdüm yürüdüm.

Dışarda olmak o kadar hoşuma gitti ki dolaşa dolaşa vardığım yürüyüş parkurunda da üstüne 1,5 saat kadar tempolu yürüyüş yaptım. (Eşim arayıp işleri için 1-2 konuda yardım istemese hala da eve dönmeye niyetim yoktu :) )


Bizim yürüyüş yolu - by MRA

Tüm bu keyifli anlar esnasında Dan Brown - The Lost Symbol kitabından da en az 10 bölüm dinledim.

Bir taşla 4 kuş diye buna derim. Hem spor, hem açık hava, hem ingilizce pratik hem de kitap okuma aynı anda :)

İşte bu yüzden sesli kitap (audio book) olayını herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Her kitabı ücretsiz bulmak çok kolay olmasa da, Türkçe yayın çok az olsa da, iş yaparken, yürürken, araba kullanırken ya da kitabınızı taşıyamayacağınız yerler için harika bir olanak bence sesli kitap dinlemek. Bir deneyin çok memnun kalacağınızdan eminim. Normalde kitap okumaya hiç uygun olmayan anlarınızda bile bunu yapabilmek çok hoşunuza gidecek eminim. Bir de sesli kitaplar bana çocukken dinlediğimiz radyo tiyatrolarını anımsatıyor ki o da tatlının kaymağı oluyor diyelim :)


27 Ekim 2013 Pazar

Ege'den dönüş


Ayaklarımız geri geri giderek döndük canım Egemden.

Detayları ayrıca yazarım belki, şimdilik kısa notlar ile bir özet geçeyim.

- Sakız Adası'nı çok beğendik. Güzel yerler gördük, güzel denizlerde yüzdük, güzel yemekler yedik, güzel müzikler dinledik, güzel insanlarla tanıştık. "Güzel" bolluğundan anlayacağınız üzere çok keyifli bir gezi oldu bizim için, mutlaka tekrar edeceğiz :)


Sakız Adasındaki odamızın balkonu - by MRA

- Alaçatı ve Çeşme'deki Türk fırsatçılığı daha da göze batıyor Sakız'dan sonra...

- Bayram keyifliydi, hem benim hem de eşimin ailesi ile İzmir'deydik. Kalabalık ve neşeli bir bayram geçirdik.

- Bayram sonrası çok çalıştık. 5 dönüm tarlayı zeytin ekimi öncesi islah etmek için otunu yolduk, taşını topladık, 3 kere farklı aletler ile sürme, çapalama vs gibi işlemlerini yaptırdık. Yorulduk ama sonuçtan çok keyif aldık. Tabii beraber iş yapmaktan da :)


Zeytin dikimine hazırız. Seferihisar - by MRA


- Kasım sonunda yapacağımız zeytin dikimi için Ödemiş'e bir gezi yapıp fidan baktık. Bademli Fidancılık Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ile tanıştık ve pek sevdik kendilerini, özellikle de Başkan beyi  :)

- Birgi, beklentilerimin çook ötesindeki güzellikte, küçücük bir cennetmiş. Ödemiş'e kadar gitmişken gün batmadan bir uğrayalım diye gittiğimiz bu cennetten, en kısa zamanda tekrar gelmek ve mutlaka daha uzun süre kalmak arzusu ile ayrıldık.


Birgi - by MRA


Gezme, tozma, yüzme, kazma, çapa derken hem üretken hem de çok keyifli bir kaç hafta geçirdik.

Ege'de Ekim gerçekten bir harikaydı.

2 gün boyunca ara ara atıştıran yağmuru da güzeldi, zaman zaman esen rüzgarı da. Ama genelde hava şerbet kıvamında, gündüzleri rahatlıkla denize girilebilir, gece de bir hırka ile açık havada oturulabilir sıcaklıktaydı.

Hergün bir diğerinden süprizli gün batımları ve ay doğuşları gördük.

Tüm bu güzellikleri soğuk kış günlerinde hatırlamak üzere derin derin içimize çektik, hepsine ayrı ayrı kadeh kaldırdık...

Ve cuma akşamı yuvamıza geri döndük. Herkes evimi özlemişim der, ben bu sefer evimi değil sadece düzenimi özlediğim hissiyle döndüm ve dönmeyi gerçekten hiç istemedim. Ege'de yaşayacağım günleri heyecanla bekliyorum.

Bir aksilik çıkmazsa Kasım sonunda tekrar ordayız avuntusuyla eşim işine bense tatil dönüşü yerleşme vs işlerine döndük bile...

9 Ekim 2013 Çarşamba

İstikamet Ege




Bayram öncesi, doğum günümü de bahane edip kısa bir tatil için Sakız Adasına doğru yola çıkıyoruz yarın sabah. Yenikapı -Yalova deniz otobüsü ile başlayacak yolculukla akşam Alaçatı' da olacak, geceyi orada geçirip ertesi sabah feribot ile adaya geçeceğiz. Hafta sonunu orada geçirip Pazartesi akşam İzmir Seferihisar' a dönmüş olmayı planlıyoruz. 

2 sene önce karar alıp artık doğum günlerimi İstanbul'da kutlamayalım demiştim. Bu sene 3. doğumgünüm olacak gezerek geçirdiğim. İyi ki böyle bir karar almışız, bahane oluyor gezmeye :) Umarım bundan sonra da şartlar yeni yaşlarıma yeni coğrafyalarda girmeme izin verir. 

Bayram sonrası döneceğim herhalde İstanbul'a. O zamana kadar görüşemeyeceklerime bu vesile ile İyi Bayramlar diliyorum.




7 Ekim 2013 Pazartesi

Kaybedenler Kulübü

Uzun akşam yemeklerimizi genelde yemek masası yerine televizyonumuzun karışındaki kanepenin önünde duran orta sehpaya kurduğumuz sofrada yeriz. Yere minderlerimizi atar, ayaklarımızı uzatır, sırtımızı kanepeye yaslar hem yer hem de seçtiğimiz bir filmi seyrederiz. Bir nevi yattığı yerde üzüm salkımlarını lüpleten Roma'lılara dönüşürüz yani :)

Bu cumartesi akşamı da sevdiceğimle balık keyfi yapalım dedik ve yemeği hazırlayıp, şarabımızı açıp serildik yerlere. Ne seyredelim diye bakarken bizimkinin keyfinin de yerinde olmasından hareketle ona ilk gördüğümden beri seyrettirmek istediğim ve her seferinde seyret bak çok eğlenecek çok seveceksin dediğim "Kaybedenler Kulübü"'nü seyretmeyi önerdim. Daha önce birkaç defa aynı teklifi yapmış ama nedense ikna edememiştim. Sanırım "çok eğleneceksin" lafımdan filmi boş bir komedi filmi sanmış. Neyse bu sefer ayak diremeden "oluuur" dedi ve başladık seyre.






Film,1996-2001 yılları arasında Kent FM'de yayınlanan  Kaybedenler Kulübü adlı radyo programı ve bu programı yapan Kaan Çaydamlı (Nejat İşler) ve  Mete Avunduk (Yiğit Özşener) hakkında. Fazlasını merak edenler buraya tıktık.

Filmi üçüncü seyredişim olduğu halde yine çok keyif alarak izledim. Zira sevdiceğim de beğendi, çok güldük, çok duygulandık. Gerçekten çok yakıştı cumartesi gecesine. 

Siz de hala seyretmediyseniz, mutlaka seyredin derim. Ama sakın TV'de değil, mutlaka DVD ya da Divx olarak çünkü TV'de fena halde makaslıyorlar. Filmin en önemli sahneleri makasa kurban gidince, geriye kalan hiçbirşey ifade etmeyebilir. Sonra aman nesini beğenmiş demeyin :)


Merak edenler için filmin fragmanı :




Vee merakınızı arttırmak için bir kaç replik :


İyi geceler Sayın dinleyen; sizinle yatmış mıydık?
***
- Geçen cumaya gittim.
+ Ne zaman?
- Salı. Ben hep salıları giderim, daha sakin olur..

***
Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız. Madem hepimiz yatıyoruz neden yalnız yatalım?
***
İnanın burda sizlerle beraber sabah kadar kalıp program yapmak isterdik ama kabul edersinizki bizim de bir sex hayatımız var.
***
- Üff eski sevgilimi hatırladım ya.
+ Hangisini?
- Ya,işte onu hatırlayamadım.

***
Hiç aradığın şeyi bulduğunda, bulduğun şeyin aradığın şey olup olmadığına dönüp baktın mı ?
***
” Kadınlar, seni sen yapan özelliklerine aşık olurlar, sonra da o özellikleri senden almaya çalışırlar.”


Bir de filmin gerçek hayattaki kahramanları ile bir röportaj:






5 Ekim 2013 Cumartesi

İtiraf ediyorum...




Benim gibi hasta olup 5 gün evden burnunu çıkarmamış birinin, biraz da hastalığın etkisi ile :) hayaller görmesi, gerçekten kopması, perdenin arkasından sıcak battaniyesine sarılıp, düşen yaprakları seyrederek "Hayallerim, Aşkım ve Ekim" minvalinde gönderiler yazmış olması normal karşılanmalıdır. Karşılanması talebimdir.

Söylediklerimin hala arkasındayım o ayrı. Ekim güzeldir, bir tanedir, üstüne yoktur da, kandırıldık ey halkım!!! Bu Ekim midir?

Kaloriferlerin doğumgünümden önce yandığını hatırlamıyorum mesela ben hiç. Yorganları çıkardık yetmedi, üstüne bir de battaniye çıkardık eh anca dedik. Sabaha karşı donarak uyandığım evvelki gece itiraf etmeye hazırdım aslında ama insanoğlu işte.

Dün ilk defa burnumu yanıma alıp markete gitmek için dışarı çıkınca yüzüme bişi çarptı. O kadar uyuştum ki nedir anlayamadım. Arabaya zor attım kendimi, bir baktım termometre 6 derece gösteriyor. İşte o an silkindim ve gerçekleri gördüm. Oha lannn o ne beee!!!

Kardeşim bi hastalandık, dünyadan elimizi eteğimizi çektik, ortalığı boş bıraktık, bu ne lan??!!!

Kim çaldı sonbaharı mıııı????


3 Ekim 2013 Perşembe

Sabrina


Audrey Hepburn' lü orijinal Sabrina 'yı bilir misiniz?




Hani daha sonra Harrison Ford' un oynadığı aşağıdaki versiyonu da olan;




Ya da biz Türk seyircisinin Bir İstanbul Masalı ile tanıdığımız öykünün orijinal hali.



İşte o en klişe "şoförün kızı evin küçükbeyine aşık olur" hikayesinin en keyifli, en Audrey'li hali Sabrina' ya rastladım dün televizyonda.

Ah ahh, en güzeli ilk hali dediğim kaçıncı şey bu, çok mu eski kafalıyım acaba? Ya da siyah beyaz filmlere bayılmam ve Audrey faktöründen mi kaynaklanıyor bilemiyorum. "e" şıkkı, yani "hepsi" belki de.

Ama bence en tatlı versiyonuydu seyrettiklerimin. Denk gelirseniz bu klasiği es geçmeyin derim. Yağmurlu bir güne çok yakışacağını ise söylememe gerek yok sanırım :)

Şu güzelliğe baksanıza yaaa....


Film ayrıca En İyi Kostüm Oscar'ını almış
Merak edenler için elbise Givency tasarımı...



Tez Zamanda Okunacaklar

Unutmamak için kendime liste :)


2 Ekim 2013 Çarşamba

Yılın en güzel ayı: Ekim...



Eski bir dost, "İnsan doğduğu ayın iklimini, renklerini, seslerini içinde bir yerlerde saklıyor herhalde. Yoksa doğduğum ayı neden bu kadar çok seveyim ki" demişti. Benim Ekim ayına olan aşkımın en temel sebebi de bu, sanırım. Sonbaharın zirve yaptığı bu ayı tüm getirdikleri ile sevmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Yaz insanları için söylediklerim sevimsiz gelebilir ama aynen aşağıdaki resimde yazdığı şekilde hissediyorum, hele ki dışarda yağmur yağar, ağaçlar, yapraklar savrulur, mutfaktan tıkır tıkır eden çayın sesi ve mis gibi kek kokusu gelirken :)



Digiturk Kanal 429 bir yandan bu günlerde sıkça tekrarladığı Autumn Leaves'i döndürüyor yine. Ekran görüntüsünde halen deniz olsa da ben daha çok pencereden dışarısını seyrettiğim için benim için sesler, kokular, görüntüler baştan aşağı hazan mevsimiyle dolu şu anda. Ve ben arsızca bu anın keyfini çıkarıyorum.

Aslında bugün kadere isyan etmek için çok da geçerli sebeplerim var :) 3 gündür geçmeyen faranjit-gribimsi garip hastalığım dün nihayet beni terketti diye sevinerek bir heves FilmEkimi'de 1-2 film seyredeyim bari dedim. Çok geç kalmış olsam da bugün için 2 filme bilet bulabildim. Biri sabah 11:00 diğeri akşam 19:00. Arada kalan zamanda da Bienal mekanlarından birkaçını gezerim diyordum. Aklımca bir taş ile iki kuş vuracağım.

Evdeki hesap çarşıya uymuyor tabii. Gece 2:00 gibi bir öksürük krizi ile hastalığım kendini hatırlattı ki sormayın. Bir gıcık bir gıcık nefes bile alamıyorum, uyumak zaten mümkün değil. Neyse ılık süt içine bal ve toz zencefil karıştırıp içtim, ilaçlarımı aldım, biraz dolandım. Bir süre sonra öksürüğüm sakinledi, yattım. Ama tabii uyumam zaman aldı. Sabah kalktığımda da çok keyifsizdim. Bu havada bu boğazla Taksim sana anca hayal dedim ve hiç kasmadan vurdum kafayı geri yatıp 1 saat daha uyudum. Sağlık bu şakaya gelmez.

Kısacası bugün sağlık şartları sebebiyle sonbahara uygun bir ev günü oldu. Demek kaderde sinema yerine battaniye altında film seyretmek varmış, FilmEkimi@home :)


Çalışan dostlarım için yağmur, çamurda işte ve trafikte olmak hiç zevkli olmayabilir, kabul ediyorum. Sizi Ekim'in harika bir ay olduğu konusunda ikna edemeyebilirim. Ama şu anda sonbaharı benim kadar sevemeyenlerin acısını biraz da olsa hafifletmek ve gününüzü renklendirmek için küçük bir hediye verebilirim, belki bu işe yarar :)

Çok severek takip ettiğim bir blog var Geninne's Art Blog .Sahibesi, sevgili Geninne, über yetenekli bir hatun ve sağolsun her ay hazırladığı duvarkağıtları ile bilgisayarımın ekranını bir cümbüşe çeviriyor. Ben çok severek kullanıyorum umarım siz de seversiniz. Aşağıdaki bu ay için çizdiği, kendi sayfasından büyük boyutunu indirebilirsiniz.



Sevgiyle kalın :)





1 Ekim 2013 Salı

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 3. Gün


Yağmurdan sonra mis gibi güneşli bir sabaha uyanmanın keyfini tahmin edersiniz. Feribotumuz 13:00'de olduğu ve yolda kasaba uğramak dışında bir planımız olmadığı için uzun bir kahvaltı ettik. Kahvaltı sonrası ise kendimizi yine limana doğru bir sabah yürüyüşüne çıkardık.

Bu sefer limandan tarlaların olduğu tarafa doğru ana yolu takip ederek yürüdük. Anayol dediğime bakmayın 1 saatlik yürüyüşte sadece 1 adet motosiklet geçti yoldan :)  Belki sahibi olan bir tarlaya ratlar da 1-2 kg bir şeyler alırız diye bakındık ama yağmurdan sonra balçık olan tarlalara kimse gelmemişti. Biz de sahibi başında olmayan tarladan bir şey toplamak istemediğimiz için sadece tarlaları seyredip koyunlar ve kuşlarla eğleşerek yürüyüşümüzü tamamladık. Yürüyüş dönüşü bir ara ortadan kaybolan annemin bulduğu böğürtlenlerden toplayıp ara öğün :) olarak yedikten sonra feribota doğru yola çıktık.


Gökçeada böğürtlenleri - by MRA


Feribota vardığımızda 45 dakika vaktimiz vardı. Limandaki cafede birer EfiBadem kurabiyesi eşliğinde kahvelerimizi içtik. Hafta içi ve sezon dışı olmasına rağmen feribot doluydu. Kendime bir çay ısmarlayıp kitabıma gömüldüm. 1,5 saat nasıl geçti anlamadım.


Gökçeada-Kabatepe feribotunda çay keyfi - by MRA

Dönüşümüzde Çanakkale'nin çarşısını ve özellikle de Aynalı Çarşı'yı görmek istediğimi daha giderken anneme söylemiştim. Biz de feribottan inince arabayı uygun bir yere parkedip biraz gezindik.

Aynalı Çarşı' nın içinde hatıra olarak bir magnet falan alayıp diye bakınırken kenarda bir dükkanda diğerlerinden farklı el yapımı küçük toprak küpler şeklinde magnetleri gördüm. Pek ciciydiler, bir tane alayım diye içeri girince farkettim ki yerel bir zanaatçının dükkanındayım. Eh ben de seramiği ile meşhur Çanakkale'den hatıra olarak el emeği göz nuru 1-2 parça bir şeyler almadan dükkandan çıkamadım.


Aynalı Çarşı hatıraları - by MRA


Arabaya dönmeden, bir diğer Çanakkale klasiği olan Peynir Helvası için meşhur Kadir Ustayı ziyaret ettik. O minnacık dükkanın nasıl dolup dolup boşaldığına inanamazsınız. Biz de helvamızı aldık ve yola koyulduk.


Peynir Helvası Kadir Usta'dan alınır


Dönüş yolu üzerinde Geyikli'deki zeytinliğimize de uğramayı ihmal etmedik. Ana-Kız bir kere ipimizi kopardı mı pek tehlikeli oluyoruz. Bir başladık mı gezmeye eve döndürebilen olursa döndürsün :)

Geyikli'deki zeytinlikte biraz oyalanıp bu yıl zeytinin "yok senesi" olduğunu teyit edip biraz da badem topladıktan sonra tekrar yola koyulduk.


Geyikli Bademleri - by MRA


Geyikli - Ezine arasını katederken arkamızda güneş kızarmaya başlamıştı, bir baktık karşıdan da yine ay doğmuş. Ah ne manzara görmeniz lazım. Pamuk pamuk bulutlar üstünde ay, aşağıda şehre batan güneşin kızıllığı vurmuş. Benim zavallı telefonum ile ancak bu kadar belgelenebildi ama aslını görmeliydiniz gerçekten.


Ezine üzerinde dolunay - by MRA


Geçirdiğimiz harika gezinin yorgunluğu üzerimizde, denizden, yağmura kadar her keyfi doyasıya yaşamamıza izin veren havaya şükrederek 20:30 gibi eve vardık. Babam İstanbul'dan dönmüş yemek için bizi bekliyordu. Hep beraber yemeğe oturup başladık ilk anından itibaren tatili babama anlatmaya...


Hamiş:

1- Gökçeada ile ilgili detaylı bilgi için Gökçeada Rehberim'i mutlaka ziyaret edin.
2- Ada oldukça büyük, adam gibi gezmek için aracınızla gelmeyi tercih edin.
3- Yüksek sezon dışında geliyorsanız özellikle yemek konusunda hazırlıklı olun, konaklama için apart türü yerleri tercih ederseniz bu konuda daha rahat edebilirsiniz. 
4- Birçok yer kapanmış olsa da bence adanın en güzel zamanı Eylül.Sessiz, sakin bir tatil istiyorsanız adayı seçin.
5- Adaya yapılacak gezi için ideal süre bence 3 gün 2 gece.
6- Gökçeada, Bozcaada gibi turistik bir yer değil, ona göre önceden hazırlayın kendinizi ve hayal kırıklığına uğramayın. 
7- Adanın hemen her yönünde farklı plajlar var ancak Aydıncık'takiler dışında "beach"e benzer yerler beklemeyin. Şezlong ve içecek bulursanız dua edin.
8- Yazın feribotlar çok kalabalık olduğu için mutlaka erkenden gidip sıraya girmeyi hedefleyin.
9-Ege'den geliyor ya da adadan sonra Ege'ye gidecekseniz aynı gün hem Kabatepe-Gökçeada hem de Eceabat-Çanakkale feribotunu kullanacaksanız bunu mutlaka gişe memuruna söyleyin ve yarı fiyatına tek bilet ile iki hattı geçin.
10-Adanın pazarı Pazar günleri kuruluyor, alışveriş için aklınızda olsun.
11- Adadan mutlaka kuzu eti ve EfiBadem alın. Şaraplar için mutlaka alın diyemem yine de denemek isterseniz kötü değiller.

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 2. Gün


Sabah kuş sesleri ile saat 8:00 gibi uyandım. Bana göre gayet erken olan bu saatte annem için neredeyse öğlen olmuştu bile :) Daha güneş doğmadan kalktığını, sabah kuşların daha da güzel öttüğünü, çıkıp yürüş yaptığını ve fırından sıcacık ekmekler aldığını anlattığı an kendimi ne kadar tembel hissettiğimi siz düşünün... Neyse ki annemin bu durumuna alışığım hiç bunalıma girmeden hemen kahvaltıya yöneldim.

Kahvaltı sonrası belki denize gireriz diye yaptığımız plandan vazgeçtik çünkü parçalı da olsa bulutlanmış olan hava oyunbaz bir tavırla bir açıp bir kapıyordu. Biz de çıkalım yola tüm köyleri gezelim dedik.

Gökçeada'da görülmeye değer yerlerin hepsi Rum köyleri zaten. Dereköy, Tepeköy (bunları arka arkaya söyleyince dalga geçiyormuş havası yaratsa da valla köylerin adları böyle :) ) Zeytinliköy, Eski Bademli ve Kaleköy adada mutlaka görülmesi gereken yerler.

İlk günü anlattığım şu yazıdaki haritada yeşil ile işaretli rotayı takip ederek önce Dereköy'e gittik. Ben, daha önceki gidişimde hava çok sıcak olduğu için Dereköy'ü gezmemiştim. Bir zamanlar adanın merkezi ve en büyük köyü (aynı zamanda Türkiye'nin de en büyük köyüymüş) olan Dereköy'de o zamanlar evlerin tamamına yakını yıkıktı, hiç insan yok gibiydi. Bize de o sıcakta gezmek için cazip gelmemişti. Ancak, sanırım Yunanistan'da yaşanan krizin de etkisi ile Rumlar yavaş yavaş adaya geri dönüyormuş. Bu köyde de bir çok ev restore edilmiş ve oturulur hale getirilmiş. Arabayı köyün girişinde bırakıp karşılıklı iki tepenin yamaçlarına serpiştirilmiş taş evlerin arasında dolaşmaya başladık.

Eşimin şimdi hatırlamadığım kaynaklardan okuduğu "bu köyde 2 tane sinema varmış, Türkiye'nin ilk sineması olan köy burasıymış" benzeri sözler kulaklarımda yankılanarak gezdik tüm köyü. Maalesef halen çok fazla yıkıntı bina var ve köydeki keçi nüfusu ve yerleşimi insandan fazla :) Keçiler yıkık tüm evleri istila edip yerleşmiş gibiler. Köyün şimdiki zaman sakinleri olarak da pek meraklılar. Evlerinin önünden geçeni merak edip balkon,pencere hatta daha pervasızca kapıya çıkıp sizi baştan aşağı süzüveriyorlar. Gördüğüm kadarıyla köyün adının Keçiköy olarak değişmesi yakındır.


Dereköy Keçişi Küçükkuyu Keçisine karşı - by MRA


Köyün 2 tane kullanılır durumda kilisesi var ancak ikisi de pazar ayinleri dışında kapalıydı. Bir de köyün hemen bitiminde 200 mt kadar ilerde bir tepede küçük bir şapel vardı. Adanın bir çok yerinde bu şapellerden mevcut.Çoğu sapa yerlerde gibi görünse de pazar ayinleri ve önemli törenler dışında günlük ibadetler bu şapellerde yapılıyor gördüğüm kadarıyla.



Dereköy Manzaraları - by MRA


Köyün oldukça büyük bir çamaşırhanesi var (bkz üstteki resim sağ alt köşe), biz gittiğimizde 3 adet sevimli eşek burada dinleniyordu, biz içeri girince kalabalık etmemizden rahatsız oldular sanırım hemen mekanı terk ettiler. Köyde -çoğu yıkıntı halinde olsa da- eski bir zeytinyağı fabrikası da mevcut. Sinemalarla ilgiliyse hiçbir bilgi ya da mekana rastlayamadık.

Köyde konaklama için 1-2 alternatif var ancak Dereköy bence konaklama için pek cazip bir yer değil, en azından henüz değil. Yeme içme için de bu 2 konaklama tesisinin olanakları dışında sezonda açık olduğu rivayet edilen bir tek cafe gördük.

Burdaki turumuzun sonuna doğru hava iyice kapadı ve ufak ufak atıştırmaya başlayan yağmur bir sonraki durağımız olan Tepeköy'e varana kadar m2'ye 20 damlayı geçmeyecek bir hızla bize eşlik etti, köye girerken ise durup yerini güneşe bıraktı.

Tepeköy daha önceki gelişimizde konakladığımız yerdi ancak annem daha önce görmemişti. Ana yoldan ayrılıp kıvrım kıvrım yükselen yolu takip ederek köye vardık.

Köy epey değişmiş, burada da evler toparlanmış, düzenlenmiş. İlk sefere göre çok daha bakımlı ve şirin göründü gözüme. Köyün eski bir evini yıkıp küçük bir de meydan yapılmış. O zaman kaldığımız yeri de işleten Barba Yorgo' nun meyhanesi yıkılan bu eve bakıyordu. İki bina arasındaki dar sokağa da masalar atılıyordu. Bu arada ada rehberlerinde çok meşhur olmasına kandığımız Barba Yorgo meyhanesi ve pansiyonu yediğimiz en büyük kazıklardandı. Pansiyonun sıcak suyu kaldığımız sürece bir türlü akamadı, odalar o günkü bedeline göre son derece salaş, Barba ise son derece paragöz ve ilgisizdi. Meyhane ise içler acısıydı. Bir akşam gittik onda da bize Tamek konserve pilaki ve yine konserve közlenmiş patlıcan servis etmeye kalktılar, rezaletti. Fakat bizim gibi kazları yola yola Barba bayağı yürümüş olacak ki o küçük binadan köyün girişindeki büyük bahçeli bir mekana taşınmış. Sezonu ise kapamıştı, kapı duvardı.

Köyü gezdikten sonra Tepeköy' ün olduğu tepenin deniz tarafında kalan Çınaraltı mesire yerine hareket ettik. Buraya köye gelen kıvrımlı yolun köye girmeden ayrıldığı toprak bir yoldan gidiliyor. Tepeden Semadirek adası ve manzarayı seyredebileceğiniz, piknik yapıp, sezonunda bir şeyler içebileceğiniz güzel bir yer. Biz ise kısa bir manzara seyri sonrası bizden başka kimsenin olmaması sebebiyle biraz da ürkerek terkettik mekanı.


Tepeköy Çınaraltı'ndan Semadirek adası - by MRA


Yol üstündeki çeşmeden susuzluğumuzu giderip Zeytinliköy'e doğru devam ettik.Bu arada adada bir çok noktada çeşmeler var ve sular içiliyor, yanınızda bir şişe bulundurduğunuz sürece suya para vermenize hiç gerek kalmayacağı gibi doğal ve mis gibi bir su içmiş olacaksınız.

Zeytinliköy, merkeze yakınlığı ve dibek kahvesi ile ünlü olarak anılması sebebiyle adanın en turistik noktalarından biri. İlk gelişimde sadece Nefise Karatay'ın babası Orhan Karatay'ın kahvesi ve bir de Zeytindalı Otel vardı.

Hatta şöyle bir anımı sokuşturayım araya. Köye geldiğimizde çok açtık. Kahveyi falan gözümüz görmüyordu. Adada yemek alternatifi merkezdeki pidecilerden veya Kaleköy'deki balıkçılardan öte gidemediği için şöyle hafif ama keyifli bir yemek aramış ama bulamamış dolaşa dolaşa da Zeytinliköy'e gelmiştik. Kahvenin yanından devam edince karşımıza Zeytindalı otel çıktı. Yemek sorduk normalde öğlen servisleri olmadığını ancak bize akşam için hazırladıkları mezelerden ve salata verebileceklerini söylediler. Körün istediği bir göz allah verdi iki göz ama ötel pek bir şık pek bir butik. Odalara bakmışız gecelik fiyatı bizim tüm tatil konaklamaya verdiğimiz kadar. Fakat açlıktan ölmüşüz, inceldiği yerden kopsun ne yapalım deyip verdik siparişleri. 2-3 çeşit meze, güzel bir salata ve içeceklerimiz geldi. Başladık yemeğe.Bir süre sonra garson bir tabak içinde mis gibi dumanı üstünde ahtapot güveç getirdi. Şaşırdık ve böyle bir siparişimiz yok dedik. Mutfakta yeni pişmiş tatmalıymışız falan masaya koydu gitti. Aha dedik işte buradan girecek bize kazık. Hesabı merak ederek yemeği bitirdik, ahtapot gerçekten harikaydı. Hesap geldi ben direk karta davrandım tabii,o kadar eminim ki büyük bir para olduğundan. Eşim eliyle dur gibi bir işaret yaptı cebinden 2 olmasın ama hadi 3 pide yiyeceğiniz bir parayı çıkarıp hesap kutusuna koydu. Ben hala herhalde bahşiş o diye düşünürken adam geldi, teşekkür edip kutuyu aldı gitti. Günlerce konuşup inanamadık. Ahtapotu ikram yazmış diğerlerine de çok cüzi fiyatlar biçmişlerdi. Hala zaman zaman hesap beklerken anarız Zeytindalı Oteli, ve işletmeciliğini överiz, buradan da teşekkür etmiş olalım bir daha...



Zeytinliköy
Orhan Karatay Kahvesinde
dibek kahvesi keyfi - by MRA


Bu sefer henüz acıkmamıştık :) sadece bir kahve keyfi yaptık ve köyü gezip merkeze doğru hareket ettik.

Gökçeada merkez meydanı ve ana caddeler pek sevimli değil. Sıradan bir Ege köyü ya da kasabası bile diyemeyeceğim. Ancak eski binaların olduğu arka sokaklar şöyle bir dolaşılabilir.

Bizim merkeze gitmemizin ana amacı ise et almaktı. Adada hayvancılık çok yaygın ve hayvanların serbest otlamasından dolayı etlerinin son derece lezzetli olduğu söyleniyor. (bkz aşağıdaki foto. Adada dolaşırken heryerde bu koyuncukları görebilirsiniz)


Ada koyunları - by MRA

İlk gün merkezde alışveriş yaparken koca harflerle yazılmış tabelasındaki EfiBadem markasını merak edip adanın meşhur pastanelerinden olan Meydani pastanesine girmiştim. 


Meşhur EfiBadem kurabiyesi, çok lezzetli mutlaka alın


Kurabiyeleri tattıktan sonra da yerel kişiler olarak et alımı için nereyi tavsiye edeceklerini sordum. Sağolsunlar çok yardımcı oldular ve bizi meydanın karşı ucundaki Eyi Çiftlik kasabına gönderdiler. Gittik meramımızı anlattık ve uzun sohbet sonununda baktık fiyatlar da uygun tam bir kuzuyu alıverdik :) Ertesi gün feribota giderken kendilerinden alacağımız kuzuyu hazırlanmak üzere orda bıraktık ama o akşam yemek için kendimize biraz et almayı ihmal etmedik. 

Akşam yemeğinde et olacağı netleşince yanına bir de ada şarabı alalım dedik. Yolda gördüğümüz Tını markasını denemekti. Bu amaçla mağazalarına girdik. Yerel küçük üreticilerden şarap alırken tatmadan almak çok cazip gelmediği için tadım yapabilir miyim dedim. Gel gör ki yeni çıkan alkol kullanımını düzenleme yasası sebebiyle artık satış mağazalarında tadım yaptırılamıyormuş. Rezalet!!!! Hal böyle olunca, daha önce iyisini nerdeyse hiç içmediğim için tatmadığım bir şişe Gökçeada şarabına (2012 Merlot) 35 TL vermek anlamlı gelmedi. Ordan çıkıp başka markaları satan bir dükkandan 25 TL'ye 1 şişe Nusret Bey markalı 2008 Merlot aldım.

Bu arada öğlen oldu ve karnımız acıktı. Ne yiyelim derken bir blogda okuduğum Gül Hanım Mantı evinin yanında durduğumuzu farkettik. İçerdeki hazır yemeklere bakmaya girdik ancak görüntüleri o kadar iştah kaçırıcıydı ki hemen çıktık. O arada hemen karşısında Saklıbahçe diye bir yer gördük bahçesi çok hoştu gerçekten ancak sezon sebebiyle saat 13:00 civarı olmasına rağmen hala mutfakları açılmamıştı. Bir şeyler yaparız dediler ama görünen o ki bayağı beklemek gerekecekti, kalmadık. Oraydı buraydı derken bir an gürültü,patırtı ile çevredeki her sokaktan onlarca araba meydana akın etmeye başladı. Yollar tıkandı bir kargaşa oluştu. Meğer adanın önemli kişilerinden birinin cenazesi varmış. Zaten aradığımız gibi bir yer bulamamanın gerginliği üstümüzdeyken bir de kalabalık çullanınca Kaleköy'e gidelim yemek için şansımızı orda deneyelim, bulamazsak merkeze geri döner kaderimize razı oluruz dedik. 

Kaleköy sahilinde de durum pek farklı değildi. 1 tane balık lokantası açıktı ama balık istemiyorduk. 2 cafe/çay bahçesi tarzı yer vardı ikisi de merkezden ekmek gelmediği için yiyecek servisi yapamıyordu. (4 kmlik yoldan sanki fizan gibi konuşmadılar mı ciddi gülesim geldi, öğrendik ki Gökçeada da ekmekler 4 km'yi 5-6 saatte gidiyormuş :) )

Kaleköy'ün yukarısına hiç çıkmadık zira ikimizde daha önce tepelerine kadar tırmanıp her yerini görmüştük köyün. Onun yerine (eski) Bademli köyüne gidelim dedik. Yine bir tepeye tırmandık ve arabamızı parkettik. Hemen önümüzde denize nazır ve açık gibi görünen Son Vapur Konukevine girdik. Fakat artık tost bile olura kadar indirgediğimiz yemek hayallerimiz burada da suya düştü. Mutfakları kapalıydı, bize sadece kahve veya karadut şurubu ikram edebilirlerdi. Manzaraya bakan terasları o kadar keyifli görünüyordu ki karadut şurubuna fit olduk. Şurup güzel ama gereksiz pahalıydı (bardağı 5 TL) Yine de parayı manzara için verdiğimizi varsayıp düşen kan şekerimizi toparlayıp köyü gezmeye çıktık. Cici evler vardı, pek şirindi, beğendik.

Çaresiz merkeze döndük ve hemen köşede gördüğümüz Taylan Retorantta 2 kuşbaşılı pide yiyerek açlığımıza son verdik. Pideler fena değildi allahtan. Arabaya geri döndüğümüzde bir de Meydani Pastanesinin  Meydani Tadında diye bir restoranı olduğunu gördük, pastaneden 50-100 mt kadar Kuzulimanı tarafında. Burayı web sayfalarında tavsiye etmişler gördüğüm kadarıyla ama biz o ana kadar görmediğimiz için deneyememiş olduk. 

Çayımızı deniz manzarasına karşı terasımızda içme hayali ile yemek sonrası hemen pansiyona döndük. Bir duş sonrası sıcacık çay eşliğinde terasta kitap okuyarak saati 18:00 ettik. Hava gittikçe kapatıyordu, ufukta yağmur bulutları toplanmaya başlamıştı yine de limana kadar biraz yürüyelim dedik. 


Uğurlu Limanı - by MRA


İyi ki demişiz, iyi ki yolda ufak ufak atıştıran yağmurdan korkup geri dönmemişiz. Gün batımı ve ayın doğuşunun aynı saatlere rastlaşması ile harika görüntler oluştu. Her anı bir diğerinden farklı ve hayranlık verici şekilde boyandı gökyüzü binbir renge. Gün batım renkler uykuya dalana kadar yürüdük, sonra pansiyona geri döndük.

İyice serinlemiş havaya rağmen yemeği terasta yemeğe kararlıydık. Yemeği yaptık, sofrayı hazırladık, üstümüze kalın birşeyler giydik ve soraya oturduk. Hemen hemen aynı anda tatlı tatlı yağmur yağmaya başladı. Terasın yanındaki asmanın yapraklarına vuran tıpır tıpır damlalar eşliğinde ada ürünleri ile donattığımız soframızın keyfini çıkardık.


Ada ürünleri (et, şarap, zeytin yağı ve kekik)
ile hazırlanmış soframız - by MRA 


Bu arada yağmur gittikçe hızlandı, hızlandı hızlandı. Artık terasımızın çatısı bizi koruyamaz hale geldiğinde allatan yemeği bitirmiş çay keyfine hazırlanıyorduk. Dışarda kıyamet kopuyor, bardakyan boşanırcasına yağmur yağıyor, sokaklar sel olmuş denize doğru akıyorken daha fazla direnmeyip içeri girdik. Çayımızı demledikten 1-2 dakika sonra kesilen elektriği çayımızı içerken bekledik ama gelmedi :) Biz de inatlaşmayıp erkenden kendimizi uykuya teslim ettik.

Devamı bir sonraki yazıda

Ana-Kız felekten bir tatil çaldık - Gökçeada 1. Gün


2 gündür fena halde hastayım. Boğaz şiş, ses borazan :(

Sanırım evren bana "kır kıçını evinde otur biraz" demek istiyor. Evde oturmak zorunluyken ben de bol bol blog yazayım bari dedim. Buyrun bakalım annemle Gökçeada seyahatimiz başlasın.

Kış hazırlıklarını biraz kolayladıktan sonra babamın bir düğün için İstanbul'a gitmesini fırsat bilerek annemle hemen kısa bir tatil planı yaptık. Aslında sadece ikimiz değil komşu altın kızlardan da bazılarının geleceği bir kızlar tatili planlamıştık ilk başta, ancak son anda birinin yatılı misafiri gelince, diğeri rahatsızlanınca, bir diğerinin de işi çıkınca annem ve ben başbaşa kaldık.

Ama biz kararımızı vermiştik bir kere ana-kız felekten bir tatil çalacaktık. Annem hemen "Gökçeada'ya gidelim" dedi. Bana neresi olsa farketmezdi dolayısı ile düşünmeden "Tamam" dedim.





14 Eylül Cumartesi sabahı yola çıkıp 3 gece adada kalıp 16 Eylül günü akşamı döneriz diye planı yaptık. Ancak sonradan öğrendik ki cumartesi akşamı bir doğumgünü partisine davetliymişiz :) Çido'nun kayınpederi Stan 67'inci doğumgününü kutlayacakmış. Kendisini pek sık göremediğimiz ve 1-2 gün sonra İngilitere'ye dönecekleri için bu daveti geri çeviremedik. Hemen planı revize ettik ve pazar çıkıp salı dönecek şekilde gitmeye karar verdik.

15 Eylül Pazar sabahı 10:00'daki Kabatepe-Gökçeada feribotuna yetişmek üzere sabah 6:45'de Küçükkuyu'dan hareket ettik. 8:00'deki  Eceabat-Gökçeada feribotuna son araba olarak bindik. Kahvaltımızı yanımıza aldığımız kahvaltılıklar ile feribotta yaptık.

Bu araya küçük bir not eklemek istiyorum. Eğer Ege'den Gökçeada'ya gidiyorsanız yani hem Çanakkale-Eceabat hem de Kabatepe-Gökç ada arasında 2 feribotu kullanmak durumundaysanız Gestaş'ın harika bir uygulamasını bilmeniz size 29 TL kazandıracak. Yapmanız gereken Çanakkale'de Eceabat feribot biletinizi alırken gişe memuruna Gökçeada'ya gittiğinizi söylemek. Bu durumda biletin varış yeri kısmında Gökçeada yazdığını göreceksiniz. Ve bu bilet ile kesildikten sonraki 3 saat içinde Kabatepe-Gökçeada hattını ekstra ücret ödemeden geçebileceksiniz. Aynı uygulama dönüşte de geçerli. Yani bu detayı hatırlayarak 29x2 =58 TL yerine 29 TL'ye adaya gidebilirsiniz!

Saat 9:05 gibi Kabatepe'deydik. Feribot saatine 55 dk olduğu için arabayı sıraya sokup önce liman boyunca harika bir yürüyüş yapıp, sonra da kayalıklar üzerinde deniz manzarası eşliğinde sabah çaylarımızı içtik.

9:50 gibi araçları feribota almaya başladılar. Tam 10:00'da hareket ettik. Ben bir önceki gece partide içtiklerimin hala damarlarımda dolaşması sebebiyle annemin omuzuna yaslanıp adaya varana kadar (yaklaşık 1,5 saat) uyudum.

Bu benim adaya ikinci annemin ise üçüncü ziyareti olacaktı. Bu seyahatte daha önceki tecrübelerimizin çok işe yaradığını söylemeliyim.

Öncelikle ada da Eylül dedim mi sezon kapanıyor. Otellerin bir kısmı açık olsa da (onlar da müşteri talebine göre maksimum Ekim'e kadar açık oluyorlar) merkez dışındaki restorant ve kafelerin %99'u kapalı oluyor. Açık olanlar da ise genelde sadece kola, su gibi hazır içecek servisi sunuyor sadece -buna servis derseniz tabii :).

Biz daha önce yüksek sezonda (Temmuz) gitmiş ama o zaman bile kayda değer yemek yiyecek yer bulamamıştık. Uzun zaman oldu, bu sefer adayı daha gelişmiş buldum. Yeni yerler açılmış, dolayısı ile sezonda daha çok alternatif olacaktır ancak Eylül'deki durum halen aynı: her yer kapı duvar. İkinci günümüzde öğlen yemeği için bir tost bile bulamadık merkez dışında. Ancak biz ana-kız bunun böyle olacağını bildiğimiz için zaten yanımıza kahvaltılık malzeme, meyve, demlik poşet gibi bazı temel ihtiyaçlarımızı almıştık bile. Zaten adada da apart tarzı bir yerde kalırız diye planladığımız için bir öğlen dışarda yemek durumunda kalmamız dışında sorun yaşamadık.

Feribot adada Kuzulimanı bölgesine yanaşıyor. Bu çevrede kayda değer bir yerleşim yok. Merkeze uzaklığı 7 km civarı. Biz hiç oyalanmadan merkeze gidip önce merkezi biraz turladık. Ne şanslıyız ki o gün pazar kurulmuştu. Pazar kilisenin yanındaki sokaktan başlayıp içeri doğru uzanıyor. Tam pazara girerken kilise cemaati ayin sonrası dağılıyordu. Cemaat dağılsın kiliseyi sonra gezerim diye düşündüm ancak hata etmişim. Kilise ayin dışında kapalı, giriş yapılamıyor dolayısı ile kiliseyi gezmek istiyorsanız ya düğün, cenaze, vaftiz gibi özel bir törene ya da ayinlere denk gelmeniz gerekiyor. Hatta adadaki tüm kiliselerde durum bu şekilde gördüğüm kadarıyla. Biz hepsini dışardan görmüş olduk.

Adada kaldığımız 3 gün 2 gece boyunca izlediğimiz rotaları  aşağıdaki haritada işaretledim. Kırmızı ilk gün, Yeşil 2. gün izlediğimiz yol. 3. gün zaten öğlen feribotu ile döneceğimiz için herhangi bir yeri gezmedik.






Pazar alışverişimizi bitirip, kiliseden de ümidi kesince ilk ziyaret noktası olarak planladığımız Aydıncık'a doğru yola çıktık.

Aydıncık'a giderken yolda kalınabilecek 1-2 yer baktık. Bunlardan ilki yol üzerinde saklı bahçe modunda bir yerdi ama sahipleri de iyi saklanmıştı herhalde ki ortada bilgi alacak kimse bulamayınca vazgeçip devam ettik. Zaten annem fazla tenha olmasından hoşlanmamıştı. Aydıncık adanın en büyük plajlarından. Burda birbirine yakın ve özellikle sörfçülerin tercih ettiği büyük 2 ayrı plaj mevcut (biri Eşelek köyünden düz gidince diğerleri ise Aydıncık tabelaları takip edilerek sağdaki yolu takip edince ulaşılıyor. Bir de cilt hastalıklarına iyi gelen çamuru ile ünlü bir tuz gölü mevcut. Biz gittiğimizde göl flamingolarla doluydu ve seyrine doyulmaz bir manzara vardı. Yanımda telefonum dışında fotoğraf makinası olmamasına yandım doğrusu.

Biz öncelikle Eşelek köyüne girip kalacak bir ev pansiyonu var mı diye baktık. Yoktu, köy terkedilmiş gibiydi.

Burdan ayrılıp öncelikle Tuz Gölü tarafındaki plaja gittik zira annem çamur banyosu için çok hevesliydi :). Kendimizi çamurlara bulamadan önce benim azı bloglarda gördüğüm 1-2 tesise baktık.

Bunlardan ilki Sardunya Beach Club idi. Ben burayı beğendim aslında. Geceliği 100 TL'ye oda-kahvaltı hizmet veren şirin bungalowları ile temiz ve düzgün görünen bir yerdi. Konaklayanların büyük kısmı turistti. Ancak sanırım anneme fazla bohem ve sanırım pahalı geldi :D

Sardunya'yı beğenmeyen Seyir Defterini hiç beğenmez diye hakkında 1-2 satır okuduğum ve hemen Sardunya'nın yanında ki bu tesise hiç sokmadım bile annemi. Bana da çok salaş gelmişti ama gelmişken bakarız diyordum ki vazgeçtim :). Sonuçta bu tür yerleri sevenler ya da kampçılar için uygun olabilir.



Aydıncık Plajı ve Tuz Gölü - by MRA

Göle doğru devam edince Aydıncık'ın en büyük tesisi olan Göçeada Sörf Eğitim oteline vardık. Bu tesis oldukça düzgündü ancak benim hoşuma gitmeyen yanı denizin dibinde olmasına rağmen odaların küçücük pencereleri oluşu, balkonu olmayışı dolayısı ile odada vakit geçirmek isterseniz loş bir yere tıkılıp kalmış olacağımızdı. Hava halen denize girmeye izin versede, bir açıp bir kapadığı ve rüzgarlı olduğu için bu ihtimal yüksek ve itici geldi. Gecelik oda-kahvaltı 140 TL olan bu seçeneği de sadece kafesinde denize karşı bir öğlen kahvesi içip arkamızda bıraktık.

Kendimizi çamurlara buladık ve kuruyana kadar güneşlendik. Yalnız annemin "bu sene bu çamura birşey olmuş" tespitini ordaki biriden aldığımız şu bilgi ile teyit ettik. Bu sene çok yağışlı geçtiği için göl yazın normalde olduğu kadar çekilmemiş ve çamuru bu çekilme oluşturduğu için bu sene çamur çok az ve kalitesiz olmuş. Biz yine de eşelenip bulabildiğimiz tüm çamur ile kapkara olana kadar sıvadık bedenimizi :)

Tuz gölü ve plaj arası (yukarıdaki fotoda soldaki iki fotoğraf) bir kumsalın önü ve arkası. Yani çamura bulanıp 50 mt yürüyüp plaja gidip denizde temizlenmeniz mümkün. Biz de aynen böyle yaptık. Deniz çok dalgalı görünmesine rağmen hemen derinleştiği pırıl pırıl ve hamam suyu gibi ılık olduğu için yüzmek tahmin ettiğimizden daha keyifli oldu.

Deniz keyfimizi bitirince Sörf Okulunun duş ve soyunma kabinini kullanıp yıkanıp, giyindik. (mevsimde şezlong ücreti verip günlük kullanım yapmak mümkünmüş ancak sezon dışı olduğu için bizin duş ve kabin kullanımımıza ücretsiz izin verdiler.) Karnımız iyice acıktığı için yanımıza aldığımız sandviçlerimizi yiyebileceğimiz güzel manzaralı bir yer aramaya başladık. Ben Eşelek köyünden gidilen Kefaloz plajına gidelim diye önerdim. Kabul gördü ve sandviçlerimizle, çayımızı neradeyse terkedilmiş bu güzel plajda denize karşı mideye indirdik. Yemek sonrası burda da denize girsek mi diye düşünsek de hava çok esmeye başladığı için vazgeçip Uğurlu'ya doğru yola çıktık.

Ben daha önceki gelişimde yeşil hattaki yoldan Uğurlu'ya gidip gelmiş, Kırmızı yolu hiç kullanmamıştım. Sahilden giden çok keyifli bir yolmuş. Yolda 1 polis arabası hariç hiçbir arabaya rastlamadan manzara seyrede seyrede Uğurlu'ya vardık.

Adaya gelirken ikimizin de aklında Uğurlu'da kalırız fikri vardı sanırım. Bu sebeple önce kalacak yer baktık. Türk köylerinden biri olan ve yeni yerleşimlerden biri olan bu köy adanın en batısında yani Türkiye'nin en batı noktası denebilir :) Rum köylerinin aksine denize yürüme mesafesinde. Adanın en güzel plajlarından biri olan Gizli Liman'a ise araba ile 5 dakikada ulaşılabiliyor. Ayrıca adanın bir ucunda olduğu için de çok sakin. 1-2 ev baktık ve sonunda kocaman deniz manzaralı bir balkonu olan 2 oda 1 salon ve açık mutfağı olan tertemiz bir pansiyonu (Berfim Pansiyon) geceliği 50 TL'ye tuttuk. Sanırım en çok temiz oluşu ve balkona manzaraya karşı yerleştirilmiş divan bize çekici geldi :)


Berfim Pansiyon - Balkonumuzun sabah ve akşam Manzarası  - by MRA


Benim acayip çayım gelmişti. Hemen bir çay demledik ve biraz balkon keyfi yapıp dinlendik. Yorgunluğumuzu atınca baktık havanın kararmasına hala biraz zaman var hadi bir deniz faslı daha yapalım dedik ve Gizli Liman'a gittik.

Bilenler için bu plajın denizi Asos Kadırga Koyuna çok benziyor. İlk gittiğimizde güneş batmaya durduğu için denizin karanlık göründüğü için annem biraz burun kıvırdıysa da batmaya yakın ışıkları denizi aydınlatan güneş sayesinde aslında suyun ne kadar berrak ve harika olduğunu anladı. O andan sonra bir aşka geldik ki güneş batıp hava kararmaya başlamasa bütün gece sudan çıkmayabilirdik. Denizden çıkınca dönüş yolunda tepeden harika bir şekilde batana güneşi seyredip hava kararırken pansiyona döndük.


Gizli Liman'da gün batımı  - by MRA


Duşumuzu yapıp, yanımızda götürdüğümüz pratik yiyecekler ile hemen akşam yemeğini hazırlayıp, yanına da bir çay demledik. Yemek ve çaydan sonra saat 22:00 gibi balkon divanımızın bir yanında annem bir yanında ben elimizde kitaplarımız uyuklamaya başlayınca daha fazla direnmenin anlamı olmayacağında hemfikir kalıp yatmaya karar verdik.

Devamı bir sonraki yazıda

30 Eylül 2013 Pazartesi

Yazıyoor yazıyoor Şirinlik Muskası blog yazıyooorrr!!!!

Ne zamandır yazacağım ama bir türlü fırsat olmadı. Başka konulardan bahsettiğim bir postun içinde kaybolsun da istemedim çünkü bu önemli bir konu. İşte size bir duyuru postu :)

Çok sevgili arkadaşım Şirinlik Muskası Haziran itibari ile ısrarlarımıza kulak verip günlük maceralarını blogunda yazmaya başladı.

Blogunun adı İskelede Gün Batımı.

Sizi çok güldürecek üslübu ve kendine özgü kişiliği ile Şirinlik Muskasını okumaktan keyif alacağınıza eminim.

Hadi buyrun tıktık.




Eylül hamaratlıkları...


Bu sene üniversiteye başladığım yıllardan beri ilk defa, işsiz güçsüz olmanın verdiği bağımsızlık ve rahatlıkla yazın çoğunu İstanbul dışında geçirdim, ve bu durum bir süre daha devam edecek gibi.

Eşim sağ olsun ailemle daha fazla vakit geçirmem, gezmem ve iyi vakit geçirmem konusunda beni devamlı destekliyor ve motive ediyor. Hal böyle olunca ben de bu motivasyonun etkisiyle kıçımı hiç yere koymadan geziyorum :)

Küçükkuyu bahçe - by MRA

Her sene yaz sonunda bizim ailede hummalı bir kış hazırlığı başlar. Ancak her sene aynı zamanlarda benim de şirkette yıllık planlama dönemim başladığı için senelerdir bu hazırlıkları telefondan ve babamın facebook da yaptığı yayınlardan takip etmek zorunda kalıyordum.

Bu hazırlıkların taa çocukluğuma dayanan çok tatlı hatıraları var bende. Annemler 6 kardeş ve annem dışındakiler Bursa'da yaşıyorlar. Çocukluğumda bu hazırlıkları anneannem liderliğinde toplanan teyzelerim (4 adet: :) ) yapardı.

Yan yana dizilmiş ikişer katlı göçmen evlerinin terasları ve evlerin arasında kalmış tek tük boş arsalar bu dönemde kaynayan kazanlar ve konserve kavanozları ile dolar, kilolarca domates, biber, patlıcan, fasulye bir araya gelen teyzeler, kuzenler ve komşular ile güle oynaya konserve edilirdi. Büyükler bir yandan koştururken, biz çocuklara da oyalanmamız için domates rendelemek, biber saplarını ayıklamak gibi kolay işler verilirdi.

Ben, diğer kuzenlerimden farklı olarak İstanbul'da olduğum için kendimi bu işlerden uzak beceriksiz bir şehirli gibi hisseder ve verilen görevleri en az onlar kadar becerebileceğimi göstermek için onlarla adeta yarışırdım. O heyecanla ellerim yanıp şişene kadar domates rendelediğimi bilirim :) Kalabalık aile olmanın, mahalle hayatının keyfinin zirve yaptığı güzel anılar olarak hatırlıyorum o günleri.

Biraz da bu güzel anılar sebebiyle, "aman ne güzel hazır yapılıp geliyor ayağıma" demek yerine, "ben de yapmak istiyorum" yaklaşımı hep ağır bastı. Vee bu sene tümü olmasa da büyük kısmına yetiştim bu hazırlıkların.

Ben gittiğimde annem beni bekleyemeyip bazı şeyleri bitirmişti bile :) Salçalarımız,kurutulmuş domateslerimiz ve reçellerimiz hazırlanmıştı. Tarhanayı da yoğurmuş kurutmak için beni bekliyordu.

Hal böyle olunca önceliği tarhanaya verdik. Annemin tarhanasının ana malzemeleri yoğurt, un, kırmızı biber ve nohut. Bunun bir kısmına dereotu da ekleyip iki çeşit tarhana yoğurulmuş birkaç gündür gelişimi bekliyordu.

Bir sabah kahvaltısı sonrası güneş daha yükselmeden tarhanaları bahçede hazırladığımız masalara serdik. Aynı gün bir yandan bahçede başka işler yaparken bir yandan da ilk etapta büyükçe parçalar halinde böldüğümüz parçaları kurudukça elimizle ufaladık. Bu iş 1-2 saat boyunca devam etti. Gidip gelip tarhana ufaladık. Gün sonunda da artık iyice küçülen parçaları kevgirden geçirerek toz haline getirip işlemi tamamladık.


Tarhana kururken - by MRA

Aynı gün gelip gidip yardım eden komşular sayesinde yan komşunun da tarhanalarını benzer şekilde hazır ettik. Bu işlerde herkesin bir arada olmasını, imece ruhunu çok seviyorum. Bir yandan yorucu işler bir çırpı da bitiverirken bir yandan da muhabbet, sohbet gırla gidiyor.

Tarhanaları bitirdikten bir iki gün sonra haftanın ikinci etkinliği olarak közleme ve konserve işleri başladı. Balıkesir'li bir komşumuz her sene kendi pazarcıları olan bir adamdan (nasıl ekilip biçildiğini bildikleri bir tarla sahibi) alıyorlar kapya biber ve patlıcanlarını. Bu sene de tüm mahalle onlara sipariş etmiş bu malzemeleri. Bir gece kapımıza yanaştırdıkları arabadan toplam 150 kilo kapya biber,50 kilo patlıcan,15 kilo domates indirdik. Ertesi gün bahçede tam bir şenlik vardı. Toplam 4 aileden 12 kişi közleme, soyma,ayıklama,temizleme,kıyma makinasından çekme,kesme, şişeleme gibi işlerin en az birinde harıl harıl çalıştık.


Közle, ayıkla, pişir, şişele... - by MRA

Hazırlanan biber, patlıcan ve domateslerden bir kısmı közlenmiş olarak bütün bütün kavanozlandı, bir kısım kapya biber ve domates doğranıp içine sotelenmiş yeşil biber, sarımsak ve maydanoz da eklenerek meze gibi yenecek ayrı bir çeşit salataya dönüştürüldü. Kalanlar ise közlenmiş patlıcan, közlenmiş kapya biber, güneşte kurutulmuş domates salçası, havuç, sarımsak ve baharattan oluşan bir kahvaltılık püreye dönüştürüldü. Hepsinin fotoğrafını buraya sığdıramayacağım için fikir verecek ufak kolajlar yaptım.

Gün sonunda ki mutlu yorgunluğumuzu ise aldığımız duştan sonra ailece terasta yaptığımız cin-tonik partisi ile attık :)

Cin & Tonik - by MRA

Közleme işlerini yaptığımız gün sıradaki aktivite olan erişte ve mantı yapımı işini de bir kaç gün sonrasına planlayıp, komşular ile randevulaştık. Sözleştiğimiz günün sabahı kahvaltısını yapan bizim eve damlayıp eline geçirdiği oklava ile hamurları açmaya başladı. Kişi sayısı ile beraber keyif de arttıkça iş bir yarışa dönüşüverdi. Her masa başında elinde bir oklava ya da merdane ile bir kadın (toplam 5 kişi) benim açtığım daha güzel senin açtığın daha ince şeklinde atışıp şakalaşmaya başladı. Sonra olay kızıştı ve işin içine bir de hız parametresi girdi ve kim önce bitirecek yarışı başladı. Biz 5 kişi hamurları inceltip final haline getirmesi için bu konuda guru olan Balıkesir'li komşumuza verirken o da büyük jüri edası ile "bu daha ince","bu daha düzgün", "bilmem kim iki tane verdi, sen bir tane" şeklinde değerlendirmeleri yaptı. Çok eğlendik çok. Arada kahveler içtik, kesilen taze eriştelerden yapılan öğlen yemeğimizi yedik. Şamata gırgır bayağı bir erişte ve mantı yaptık. Günün sonunda evdeki tüm yatak, kanepe ve masaların üzeri kurumak için serilmiş eriştelerle dolmuştu.


Erişteler, Mantılar ve Altın Kızlar - by MRA


İşimizi bitirdiğimizde saat henüz erken olduğu için yorgunluğumuzu denize salmaya karar verip 1 saat boyunca masmavi sulara bıraktık kendimizi.


Assos Kadırga Koyu - MRA

Bunlara ek olarak aralarda çerez niyetine yaptığımız başka hazırlıklar da oldu mesela kornişon turşuları, patlıcan közlemeler, zeytin yağlı barbunya konserveleri falan ama bunlar yukarıdakiler kadar büyük miktarda olmadığı için az zaman aldı. Ana-kız günün sıcak saatlerinde fırsat buldukça yaptık bunları.

Kalan zamanlarda ise bol bol kitap okuyup, denize girdim. Sakin geçen gündüzleri akşam üstü düzenlenen çay partileri, eğlenceli doğumgünü yemekleri ve deniz kenarında bir Volkan Konak konseri ile de taçlandırdım :)

Kitabımdan gökkuşağı geçti - by MRA

Çok güzel bir Eylül geçirdim Küçükkuyu'da, çevremde sevdiğim ve beni seven insanların olmasıyla zenginleşen günlerdi. Daha niceleri kısmet olur inşallah...

Bir de Gökçeada gezisi yaptık annemle baş başa ama onu bir başka postta anlatırım artık.