17 Şubat 2015 Salı
Kış Uykusu
Sanırım bir tür kış uykusundayım blog açısından. Blog dışında bir sürü koşturmacalarla uğraştığımdan olsa gerek oturup yazacak enerji ve hevesi bir türlü bulamadım son zamanlarda.
Bu arada ne yaptın derseniz her zaman ki hay huya, kar ve soğuğun verdiği uyuşukluğa ek olarak İngiltere vizesi ve Bulgaristan vatandaşlık başvurusu için yırtındım devlet kapılarında diye özet geçebilirim.
Ancak geçen cumartesi akşamı -evet sevgililer gününde- seyrettiğimiz "Kış Uykusu" filminden sonra iki satır yazmak istedim.
Nuri Bilge Ceylan sinemasını ne kadar çok sevdiğimi tanıyanlar bilir. Cannes' da nihayet "Altın Palmiye" ödülünü aldığında sanki bizim evin oğlu almış o ödülü kadar içten sevinmiştim.
Daha çekildiğini öğrendiğim andan beri seyretmek istediğim filmi ise bir türlü doğru zamanı yakalayıp seyredememiştim. Bizim bu sene ki sevgililer günü hediyemiz oldu bu film :) Sevgili ile beraber yapmaktan en çok zevk aldığımız şeylerden birini yaptık ve bir Nuri Bilge Ceylan filmi seyrettik sevgilliler gününde.
Benim için filmin en önemli noktasından başlamak istiyorum:
Filmi çok beğendim ama film bittiğinde kendimi bir Nuri Bilge Ceylan filmi seyretmiş gibi hissetmedim. Nuri Bilge'nin filmleri şiirsel bir anlatım içerir. Her zaman görsel ve dolaylı anlatım ön plandadır, diyaloglar azdır. Uzun ve durağan sahneler hakimdir filmlerine ve bu sahnelerin her biri dondurulduğu anda mükemmel bir fotoğraf karesi olacak güzelliktedir. Oysa Kış Uykusu filminde Nuri Bilge sanki şiir yazmaktan vazgeçip bir roman yazmaya karar vermiş gibi. Film bütün derdini uzun diyaloglar üzerinden anlatmış. Görsel anlatım yerini bolca söze bırakmış. Ayrıca film Nuri Bilge standartları düşünüldüğünde oldukça hareketli. Tüm bunlar kötü mü? Kesinlikle hayır ama alışıldık değil, biraz yabancı. Sanırım bu yabancılamadan dolayı film bittiğinde seyrettiğimin yarattığı beğeniden içim taşarken yine de bir yanım boynu bükük kaldı sanki.
Bu yabancılama hissi dışında ise film gerçekten çok güzeldi. Harika bir "küçük burjuva/beyaz Türk/yurdumun entelleri" eleştirisi olmuş. Her filminde son derece derin ve gerçekçi karakterler yaratıp, o karakterler üzerinden sarsıcı eleştiriler yapan Nuri Bilge bu filmde de çok sıkı yapmış bu işi. Oyuncular zaten pek baba, hepsi rolünün hakkını vermiş.
Cannes' daki jüri üyelerinden birinin film hakkında görüşü sorulduğunda "Filmin süresi beni korkutmuştu ancak bir kere başlayınca 3 saatten uzun sürdüğünü farketmedim bile" demiş. Kesinlikle haklı, sürenin uzunluğu kesinlikle hissedilmiyor: Film hiçbir an sizi bırakmıyor. Siz de sakın bu detaya takılmayın, süresi gözünüzü korkutmasın, sizi böyle güzel bir filmi seyretmekten alıkoymasın.
Biz seyrettiğimizden beri etkisindeyiz, her karakter ayrı bir yerlere dokundu ruhumuzda. "Hastirrrr lan ben de böyleyim! / böyle miyim?" sarsıntılarıyla çalkalanıp durduk.
Kendin/m/izi eleştirmek için çok iyi bir fırsat bu film, bu fırsatı kaçırmayın derim.
27 Ocak 2015 Salı
Beyoğlu Hayal Kahvesi değil Beyoğlu Hayal Kırıklığı
Son yazımda Kuzenciğimin doğumgününde Birsen Tezer'i dinlemeye Beyoğlu Hayal Kahvesi'ne gittiğimizi ve nasıl rezil bir konser mekanı ile karşılaştığımıza değinmiştim. İşte benim açımdan Hayal Kahvesi'nin Hayal Kırıklığına dönüşmesinin sebepleri.
Hayal Kahvesi Beyoğlu ne zaman şimdiki yerine taşındı bilmiyorum, biz gençken Dulcinea'ydı sanırım bu mekan.
İnce uzun dikdörtgen alanı ile konser mekanı degil de ancak bar olacak bir yer bence. Ama iddiası "konser" lere ev sahipliği yapmak. Bence bu konser olayına soyunan mekanların önce kendini biraz dinleyici yerine koyması lazım, aksi durum ciddi bir kaos ve rezalet doğuruyor bence.
Bir kere mekanın yerleşimi çok kötü. İnce uzun bir dikdörtgen düsünün. En uzak kısa kenarda sahne, siz uzun kenar boyunca arkaya doğru istifleniyorsunuz. Tabii herkes daha önde olmak istiyor ama fizik kuralları izin vermediği için sürekli bir itiş kakış rezaleti. Bu arada WC' nin yeri bomba; tuvalet girişleri sahnenin yanında! Hal böyle olunca çisiniz varsa yandınız, kalabalığa girmeden uzaktan dinliyim diye en arkada kalmayı göze aldıysanız bile isemek için en öne kadar o kalabalığı yarmanız, işemeden hemen önce solistle burun buruna gelmeniz kaçınılmaz! Mekan mimari tasarım harikası yani :))
Eh bir de "konser ama biletli bir koltuğunuz yok" durumu var. Herkeste, madem serbestim o zaman ha bire dolaşırım anasını satiim modu. İçkisi biten bara, sigarası gelen dışarı, yeni gelenler öne, sıkılanlar arkaya, çisi gelen tuvalete derken hep bir hareket, hep bir itis kakış. Ne müzik dinlemek mümkün ne de dirsek, omuz, diz darbelerinden kurtulmak, benim siyah süet çizmelerin eve döndügümde üzerine basılmaktan beyaz olmustu resmen. Kaburgalarımda da aldığım darbelerden 1-2 morluk edinivermişim.
Adı konser ama içeride bir bar hatta bar kavgası havası. Herkes bağırıyor çağırıyor, millet müzik dinlemeye gelmemiş de sohbete gelmiş sanki, sürekli bir uğultu. Şimdi bu ortamı sevenler olabilir, ne biliyim rock-pop falan dinleyip dağıtmak için uygun da olabilir, piyasa yapmak isteyen gençler mutlu olabilir ama Birsen Tezer diyosun, konser diyorsun ya o olmuyo, uymuyo iste bu konsepte...
Ben klasik müzik,büyük bir orkestra ya da gösteri falan olmadıkça konser salonu düzeninde müzik dinlemeyi sevmem zaten. Şöyle içkimi yudumlarken müziğimi dinliyim isterim ama yani bu mekan da müzik dinlemek için hiç uygun olmamış. Nardis bu konuda tek geçtigim bir mekan. Masanda ya da ayakta itis kakis olmadan medenice müzigini dinleyip yemegini yiyebildigin, içkini içebildigin, müzik basladı mı insanların sustugu bir yer. Konser dedim mi ya da işin adı "müzik dinlemekse" böyle olmalı mekan. Amaç müzik olmalı, kalan seyler içki vs ona eşlik etmeli ana amaç haline gelmemeli.
Valla Arenapark Hayal Kahvesi bile bu açıdan çok daha medeni bir ortammış. Mahallemde Hayal Kahvesi varken bir daha gitmem Beyoglu Hayal Kahvesine :) Beyoğlu'na gençler gitsin, biz çok gittik zamanında artık yaşlanmışız :)
26 Ocak 2015 Pazartesi
Geçen günlerden kısa kısa
Bilgisayarımı fena halde kaptırmış bulunuyorum. Bizim bey bir proje için çalışıyor ve kullanması gereken yazılım kendi dizüstünde çalışmayınca benimkine el koydu :) Ne zaman bloga iki satır yazayım desem benim dizüstü müsait olmuyor. Eh tabii, karlar altında evde geçirilen sıcacık günlerden bitip kar kalkınca ipimi koparıp totoşu pek yere koymamış da olabilirim. Kısaca kar varken bilgisayar yoktu, kar kalkınca da blogger yok oldu, böylece sessizlik uzayıp gittiii :)
Yılbaşından önce Kuzen ve Dilşat ile başlayıp Ceni ve Dilek katılımı ile Nardis'te biten bir kızlar günü yapmıştık.
İstanbul Modern'deki Şahin Kaygun sergisi uzun zamandır görmek istediğim bir sergiydi, Şahin Kaygun zamanının ilerisinde ve fotoğraf konusunda birçok tartışmayı başlatan çok önemli bir sanatçı. Sergi eserlerini birarada görmek ve sanatçıyı tanımak açısından çok başarılıydı. Üzerine bir de Yüzyıllık Aşk - Türkiye'de Sinema ve Seyirci İlişkisi sergisi kaymaklı ekmek kadayıfı oldu. Toronto'da Stanley Kubrick ile ilgili bir sergi gezmiş ve bizde böyle sergiler neden çok az diye hayıflanmıştım. Bu hayıflanmamın üzerinden bir ay geçmeden gezdiğim sergi ben de büyük bir umut ışığı yaktı. Belgesel açıdan çok hoş bir sergi olduğunu düşünüyorum.
O gün kızlarla öyle keyifli zaman geçirdik ki hemen yeni yılın ilk haftası için yine kızlarla başka bir sergi gezisi planladık. Ama kar kıyamet araya girince planları ertelemek zorunda kaldık.
Kar kalkana kadar bu plana yenileri eklendi ve biz havalar düzelir düzelmez zembereği boşalmış şekilde farklı farklı kombinasyonlarla bir araya gelen kızlar grupları halinde aktivitelere başladık.
Öncelikle en önemli planımız olan ve uygun bir yer bulamadığımız için bir türlü gerçekleştiremediğimiz Pilates derslerine nihayet başladık. Haftada 3 gün aksatmadan pilatesimizi yapıyor üzerine de fırsat buldukça yürüyüş yaparak hareketli bir yaşamı alışkanlık edinmeye çalışıyoruz.
İlk pilates derslerinin ağrı ve sancılarını da atlatır atlatmaz kuzenle küçük bir alışveriş turu yaparak gezmelere başladık. Spor ayakkabısı ve yürüyüşte giymek için ince, sıcak tutacak ama terletmeyecek bir üst gibi uzun zamandır almak isteyip bir türlü denk düşüremediğim birkaç parçayı bulduğum verimli bir tur oldu.
Sonrasında Yapı Kredi' den emekli kızlar grubuyla Sabancı Müzesindeki Joan Miro sergisine gittik. Ocak ayında bitecek ve kar yüzünden kaçıracağız diye üzülmüştük ama sergiyi Mart' a kadar uzatmışlar. Henüz gitmeyenler için tavsiye ederim (çarşambalar ücretsiz).
Sabancı Müzesi yine güzel bir sergi hazırlamış, ressamın tüm dönemlerini, değişim ve gelişimini, hayatını tanıma fırsatını sunuyor. Gayet kapsamlı ve doyurucu bir sergi.
Biz bir de Müzedechanga' yı öncesinde yemek sonrasında çay ve kahve için ziyaret ederek günün tadını tam anlamıyla çıkardık diyebilirim. Kendi adıma tek hayal kırıklığım Müzedechanga ile ilgili oldu. Fiyatlarının pahalılığı orantısında kalitesizdi yemekleri. Daha önce çok methini duymuştum ama yemek yemek ilk defa nasip oldu. Bir daha da yiyeceğimi sanmıyorum. Tatlıları fena değildi ama ana yemek kötüydü, hele bira istediğimde sadece teneke biraları olduğunu öğrenmek benim için hayalkırıklığının dibiydi. Tabağı 60-100 TL arası yemek satan bir yerde teneke biranın bir seçenek olması bile kabul edilebilir değilken bir de tek seçeneğin bu olduğunu duymak benim açımdan inanılmazdı. Neyse işte bu durum da giderseniz aklınızda bulunsun...
Serginin ertesi günü bu sefer kuzen Gamsız Böcük' ün sayesinde edindiğimiz dostlardan Hilal ve annesi ile Çağan Irmak'ın son filmi Unutursam Fısılda'ya gittik. Asla sıkılmayacağınız bir film. İçinde bolca eski filmlerinden onay almış formullerin tekrarı olsa da Çağan Irmak seyirciyi üzmeyecek bir film yapmış. Kızkıza seyretmekten kesinlikle keyif alacağınız ama sinema adında fazla beklentiniz olmaması gereken bir film. Yani bir Prensesin Uykusu, bir Babam ve Oğlum değil nihayetinde...
Sergi ve film sonrası yorulduk demedik bir de sevgili arkadaşımız Şule'nin kendileri gidemeyeceği 5 tiyatro biletine el koyup perşembe akşamı Sefaköy Kültür merkezinde bu sezon perde açmış 5. Frank adlı oyuna gittik. Tema müziğinin de bağıra bağıra sorduğu gibi "neden insan yoksun hep, adaletten?" ve benzeri sorularla bir kapitalist sistem eleştirisi olan oyunun ana hikayesi çok çok ilginç olmasa da insanı yakalayan, tiyatral açıdan doyuran pek güzel bir düzenlemeyle sahneye koyulmuş olduğu için sürükleyerek seyrettiriyor kendini. Tiyatroadam grubunun sahnelediği oyunu gerçekten beğendim. Gitmek isteyenlere tavsiye ederim.
Bu kadar gezme tozmanın ardından haftasonu bari evde oturalım diyip evlerimize dağıldık. Benim haftasonumun bir kısmı pazar alışverişi, yemek, ev işleri döngüsünde geçse de büyük kısmını da Nisan'da planladığımız 2 ayrı yurtdışı gezisinin planlarını yapmak, biletlerini almak gibi aktivitelerle geçti. Bu arada İngiltere konsolosluğuna bol bol sevgiler sunuldu, vize evrakları vs hazırlandı. 1 günüm sabahtan akşam evrak hazırlayıp yazdırmakla geçti desem yalan olmaz. Yazıcıda kağıt, bende sabır kalmadı :( Tek avuntum sonunda gezecek olmak :)
Yazının buraya kadarını yazalı 3 gün oldu, bitirip yayınlayayım derken bilgisayar uçtu yine evden ve ben yazıyı tamamlayıp yayınlayamadan İstanbul'dan ayrıldık yine :) Gezentilik başa bela işte :)
Nerede kalmıştık? Haa evet vize işleri, off var ya nefret ettim İngiltere vize başvuru sürecinden. Ama azmettim becericem :)
Bu stresli vize hazırlıkları arasında çarşamba günü Kuzenciğim Gamsız Böcük' ün doğumgünü için güzel bir plan yaptık. Önce dostlarla bir yemek ve sonra Hayal Kahvesi'nde Birsen Tezer konseri. Çok güzel bir geceydi,
Birsen Tezer'i nasıl sevdiğimi anlatamam. Kimse bilmezken dinler, nasıl kimse bilmez bu kadını diye hayıflanırdım :) Artık herkes biliyor sanırım, dinlemediyseniz de mutlaka dinlemelisiniz... İşte size en sevdiklerimden bir tane...
Gecemizin tek kötü yanı Hayal Kahvesi'nin ortamıydı bence, bunu ayrıca bir yazıda yazacağım detaya girmiyorum.
Perşembe bir akşamdan kalmalık haliyle evde ayılmaya çalışmakla geçti, biraz da Cumartesi çıkılacak İzmir yolculuğu için çamaşır yıka vs gibi faliyetlerle :) Ama hava o kadar güzeldi ki öğleden sonra yürüyüşe çıkmayı ihmal etmedim.
Cuma günü sıyrılan sıtkım ve ben vize için gerekli evraklarla ilgili hala son listeye ulaşamamış olmaktan kelli İngiltere vizesi için aracılık eden -ya da ettiğini iddia eden- kuruma gittik. Kapıdan giremedim yahu, inanılır gibi değil, 2 tane sorum var soracak adam bulamadım,"danışmanlık hizmetimiz yok" diyip kapadılar kapıyı suratıma. Görmedim ben böyle rezalet. Ben çocuksuz olmanın verdiği saflıkla karne günü dşmüş yollara gelmişim Mecidiköy'ün en cafcaflı yerine adam benimle iki kelam etmesin. Oradan Beyoğlu Belediyesine falan gidecektim ama karne sebebiyle oluşan insan yoğunluğu ve trafik yüzünden vazgeçip tırıs tırıs döndüm eve. Bir sinir, bir başağrısı almasın mı beni, serildim kaldım.
Cumartesi de atladık arabamıza geldik İzmir'imize. Havası bile iyi geliyor buranın. Biraz yağmurlu ve kapalı olsa da bir pazartesi sabahı İzmir'de uyanmak İstanbul'da uyanmaya benzemiyor. Dışarıda şakır şakır yağmur var, ev ahalisi hala uykuda ben bahçeye bakan camın önüne kurmuşum kahvaltı masamı, açmışım Birsen Ablamı, çayım taze demli, mutfaktan mis gibi kızarmış ekmek kokusu geliyor bir yandan da blogumu yazıyorum, daha ne isteyeyim?İşte böyle, biz birkaç gün daha buralardayız, dönüşte görüşürüz...
5 Ocak 2015 Pazartesi
40 Yıllık Mutluluk Kutlaması
Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini sık sık hatırlatacak bir sene olacak yeni gelen. Bu sene hem 40 yaşımı kutlayacağım hem de bunun sevdiceğimle geçen 15'ini.
İşte böylesi bir senenin habercisi de kendi gibiydi. Yeni yıla girdik gireceğiz derken, 28 Aralık gecesi annem ile babamın 40. evlilik yıl dönümünü kutladık. Koca bir aile olarak yanlarındaydık. Yanlarında olamayan onlarca eş, dost, akraba ise video kayıtları ile anlattılar 40 yıllık tanıklıklarını. Evet gecenin en büyük sürprizi buydu onlar için. Hiç beklemedikleri bir anda ekranda akmaya başlayan tanıdık yüzlerin her biriyle ayrı ayrı şaşkınlık yaşayıp, her yenisi ile bir sevinç çığlığı fırlayıverdi ağızlarından. Onlar için olduğu kadar bizler için de duygu dolu anlardı.
Benim canlarım her zaman, çok sevilen, herkeslerden ayrı yerleri olan dostlar, akrabalar oldular çevrelerindekiler için. Dokundukları herkeste ayrı bir izleri kalır biliyorum. Ama gerek videolarda onlar için dile getirilenlerden gerekse o videoları toplama sürecinde yaşadıklarımdan bunun ne kadar içten, ne kadar güçlü olduğunu bir kere daha gördüm. Onların evladı olmaktan gurur duydum. İnşallah biz de onlara layık evlatlar olabiliyoruzdur dedim.
Ve sevgili dostlar, akrabalar; benim ikinci annelerim,babalarım, kardeşlerim iyi ki varsınız. Sizler olmasanız bu güzel sürprizi gerçekleştiremezdik. Sağolun varolun.
Gecenin bu duygu dolu sürprizi unutulmazlık açısından zirveye kurulsa da geceyi şenlendirmek için ufak tefek başka projelerim de oldu tabii :)
İş önce yemek masamızın dekorasyonuna ufak tefek dokunuşlar yapma fikriyle başladı. Bir yandan hoş bir şeyler olsun derken bir yandan da çok şatafatlı olsun istemedim. Bizimkiler sevmez öyle fazla gösterişli şeyleri. Tam renk ve tema konusunda tırmalarken kuzenim Gamsız Böcük internetten 40. Yılın "Yakut Yıl" olduğu bilgisine ulaşıverdi. Yaklaşan yılbaşı sebebiyle kırmızı konusunda kolayca bir şeyler bulacağıma ikna olarak renk olarak kırmızıda karar kıldım.
Bu aşamadan sonra bir İkea ve Eminönü ziyareti ile kırmızı mumlar, peçeteler, ışıklar, asılacak ponpon, keçe ve kartondan kalp süsleri gibi hazır bazı şeyleri toplayıverdim.
Beyaz dantel şeklindeki kağıt altlıkları çok severim ve bunlarla yapılan detayların az eforla şık sonuçlar ortaya çıkardığını geçen sene bizim küçük kraliçenin doğumgünü süslemelerini yaparken test edip onaylamıştık. Ben de süslemelerde bunları kullanmayı düşünüyordum ama nasıl olacağına karar verememiştim. Tam bu esnada bir gün kuzen kahveye geldi :) Döktük eldeki kağıt kurdela ne varsa ortaya ve birkaç denemeden sonra mumları ve peçeteleri aşağıda göreceğiniz gibi basitçe süslemeye karar vermiştik bile. Sadece peçetelerin ortasındaki 40 yazan kısımları ayrıca etiket olarak hazırlayıp bastırmam yetti.
Aklımda olan bir diğer fikir ise banner yapmaktı ve bunun için internetten bulduğum yüksek çözünürlüklü bir wallpaper temel desen oldu ve bastığım herşeyde bu deseni kullandım.
Süsleme işlerine kafa yorarken bir yandan da gelenlere hatıra olarak vermek için bir şeyler bulmaya çalışıyordum. Aslında biz bizeydik eşim, kardeşim, eşi, dünürler falan ama işte gün özel ya, yapılacak illa birşey :)).
Aklımda günün anlam ve önemini vurgulayan özel bir şarap şişesi etiketi tasarlayıp, hediye olarak şarap vermek vardı.
Tam o günlerden birinde annem telaşla aradı ve "kızım biz hiçbir hazırlık yapmadık, tam da yılbaşı üzeri gelenlere ufak bir şeyler mi alsak" dedi. Aklımda şarap fikri olduğu için onu söyledim. Hatta o anda gelen ilham perisi ile fikri biraz daha genişlettim. Ve konuşmanın sonunda şarap, bahçemizin zeytinyağı ve 40 yıllık hatırı için de 1 paket kahveden oluşan bir paket hazırlamaya karar verdik. İçine de şöyle bir teşekkür ve hatıra notu yazacaktık :)
Banner için kullandığımız desen burada da baz oldu, şarap ve zeytinyağı şişelerine arka ön farklı etiketler tasarladım. Ön taraflar benzer arka taraflar biraz esprili olacak şekilde :)
İşe başlarken özellikle etiketlerin baskısı gözümü korkutmuştu. Hatta sırf bu yüzden görsellerin hazırlanmasını falan kendim yapabileceğimi bildiğim halde baskı kısmını beceremem diye profesyonel birinden fiyat almıştım.
Fakat sonra kafamdakini (ki o anda ne istediğimi de bilmiyordum :)) birine anlatıp yaptırma sürecinin sancısını düşününce bundan vazgeçtim ve herşeyi kendim yapmaya karar verdim. (biraz kontrol manyağıyımdır da üzerinize afiyet :))
İyi ki de öyle yapmışım, hiç bir aşaması korktuğum gibi zor olmadı. Biraz Photoshop, biraz Typic ile görseller hızlıca hazır oluverdi ve kolayca da basılıverdi. Ayrıca fiyat olarak da bana gelen teklifin üçte birine hepsini yapmış oldum.
Son olarak Eminönün' den aldığım karton torbaları da peçetelere benzer süsleyip içlerini doldurunca hediyeler sunuma hazır oluverdi
Dekorasyon ve hediyeler hazırlanırken işin eğlence kısmı için de fotoğraflar çekilirken kullanılır diye 40 şeklinde karton gözlükler yapmaya karar vermiştim (fikir için Pinterest sağolsun :)).
Bir tek bu kısım planladığım kadar kolay olmadı :) Zira kalın kartonu düzgün şekilde kesip biçmek makas, falçata, ya da kretuar farketmiyor yapması zor bir şeymiş :) Bir de beyaz kartona renk bastırmak hataymış, kesince kenar kalınlıkları beyaz beyaz görünüp hataları daha çok gösterdi. Neyse ki gazlı kalemle yaptığım müdaheleler ile bu sorunu da aştım. Fakat gel gör ki 8 tane hedefledim ancak sadece 2 tane yapabildim :) Parmaklarım ormanda 2 gözlük gücündeymiş meğersem :))) Ben de hemen B planını uygulamaya sokup kalan aksesuralar için Eminönü'ne başvurdum.
İşte benim de yılbaşından önceki son günlerim bu hazırlıklarla geçti. Yaptığım her şeyden büyük keyif aldım. Annem ve babamın mutluluğu ise bana en güzel yeni yıl hediyesi oldu.
,
17 Aralık 2014 Çarşamba
Yılbaşı Kafası
Bir önceki paylaşımımda aktardığım gibi yılbaşı ruhu bu sene bizim eve fena dadandı :))
Çocuk ruhuma oyun oldu bu durum, inanılmaz eğleniyorum. Ancak zannetmeyin ki habire alışveriş yapıp bir sürü yılbaşı süsü alıyorum benimki tam tersine evde, yolda hatta dün genişlettiğim alanımla :) çöpte bulduklarını topla getir ve onları yılbaşına moduna sok şeklinde.
Hiç birşey almadım dersem yalan olur, işte para harcadıklarım:
- Tanesi 5 liradan 2 tane 10 metrelik sarı ışık ki bunları yıl başı dışında kullanmayı planlıyor ve istiyordum ama böyle şeyler ancak yılbaşı döneminde çeşitleniyor ve ucuzluyor. Ben de son Eminönü seyahatimde istediğim renk ve fiyatta bulunca alıverdim.
- 10 mt si 2 TL'ye kırmızı kurdela, bu da Eminönü' nden
- Büyük boy 7 TL, küçük boy 3 TL'den kırmızı silindir mumlardan 2 büyük 2 küçük toplam 20 TL, İkea'dan.
Yani toplam 32 TL harcamışım.
Bunun dışında süslemede kullandıklarım
- Eski kutlamalardan kalma (örneğin küçük boy çam ağacı ve üzerindeki süsleri sanırım 7-8 sene önce bir indirimden almıştım, keyfim geldiği seneler yılbaşı ruhu çağırma seanslarımızda kullanmışızdır :) )
- Çok önceden alınmış ve bir gün kullanılır diye saklanmış (örneğin 2 çam ağacı şeklinde yaldızlı mumu bir Boyner indiriminde tanesi 2 ya da 3 TL ye almış bir kenara koymuştum)
- Eve yılbaşı dışı bir amaçla alınmış ya da gelmiş, tahta salata kasesi, nikah şekeri bisikleti vs
- Hediye gelmiş
- Hediye paketinin :) bir parçası olarak gelmiş (kahverengi vazonun içindeki dallar ve parlak kalpler, paşabahçe paketlerinden kalma kırmızı keçe kar tanesi ve kurdelalar)
- Birileri atarken el koyulmuş
- Bağlardan bahçelerden hatta dün yaptığım gibi yüryüşe gittiğim parkurun çevresindeki bitkilerin budanıp çöpe konmuş parçalarından oluşan
Çoğunlukla doğal malzemeler kullanmak, basit ama dekoratif aranjmanlar hazırlamak, evimin mis gibi çam kokması ve buna neredeyse yok denecek kadar az para vermiş olmak yılbaşı ruhumu körükledikçe körüklüyor doğrusu :)
Size de çevrenizdeki parkları bahçeleri kollamanızı öneririm, evinize çam kokusunu taşımak için illa çam ağacınız olması gerekmiyor, budanmış bir iki dalı evinizin sağına soluna serpiştirip, tavşan elmaları ve kırmızı kurdelalar ile süsleyip yılbaşı havasına kolayca sokabilirsiniz.
Kendime atamadığım ıvır zıvırlar için çoğunlukla kızarım ama bu yılbaşı öncesi tuhafiye ve elişi kutularıma göz atıp kulanabileceğim bir sürü şey bulmak beni pek memnun etti doğrusu.
İşte bizim evde geçirmeyeceğimiz :)) yılbaşının hazırlıkları bu şekilde sürüyor.
Sizlerde durum nedir?
Size de çevrenizdeki parkları bahçeleri kollamanızı öneririm, evinize çam kokusunu taşımak için illa çam ağacınız olması gerekmiyor, budanmış bir iki dalı evinizin sağına soluna serpiştirip, tavşan elmaları ve kırmızı kurdelalar ile süsleyip yılbaşı havasına kolayca sokabilirsiniz.
Kendime atamadığım ıvır zıvırlar için çoğunlukla kızarım ama bu yılbaşı öncesi tuhafiye ve elişi kutularıma göz atıp kulanabileceğim bir sürü şey bulmak beni pek memnun etti doğrusu.
Yalnız şunu da söylemeliyim. Bahsettiğim bu ıvır zıvırlar bir ayakkabı kutusundan büyük yer kaplamıyor :) Ortada görünen mumların altlıkları, tabaklar vazolar falan zaten evin kullanılan eşyaları, ben sadece ihtiyaç olduğundan onları değiştirecek kurdelalar, keçe süsler, küçük uğur böcekleri gibi yükte hafif pahada ağır :) şeyleri atmıyor ve ihtiyaç olduğunda kullanmak üzere bir kutuda topluyorum.
Aman diyeyim ıvır zıvır biriktirme işinde dikkatli olun :) evlerin nasıl bir hızla kontrolden çıkacak şekilde dolabildiğini bilmek toplayıcılık konusunda beni hep korkutmuştur :)
Yaptıklarımın bazıları için pinterest veya Instagram'dan ilham aldığımı söylemeliyim. Instagram' da #yılbaşıkafası #yilbasidekorum #christmasdecoration gibi hashtagleri takip ederek ya da benim instagram sayfam üzerinden takip ettiğim kişileri inceleyerek siz de kolayca uygulayabileceğiniz fikirler bulabilirsiniz.
İşte bizim evde geçirmeyeceğimiz :)) yılbaşının hazırlıkları bu şekilde sürüyor.
Sizlerde durum nedir?
11 Aralık 2014 Perşembe
Arsız Paylaşımlar
Güya bu sene yılbaşını evde geçirmeyeceğimiz için süsleme falan yapmayacaktım :)
Seyahat dönüşü yılbaşı ruhu içime nasıl kaçtıysa durmadan sağda solda elime geçen şeyleri kırmızı kurdelalar, süsler böcekler ile yılbaşı havasına sokuyorum. Fotoğraftaki bisiklette kardeşimin nikah şekerinden kalma, zavallı bizim eve geldiğinden beri benim ruh halime göre renk ve yük değiştirip evin çeşitli köşelerine taşınıp duruyor. Son görevi ise yılbaşı için ormandan bulunan ganimetleri taşımak oldu :)
Evet yılbaşında evde yokuz ama sonuçta şöyle düşündüm, yılbaşında evde olmayacak olmam 1 ay boyunca yılbaşı havasını solumama, evimin neşe dolmasına ve beni mutlu eden şeyleri yapmama engel mi? Olmadığı ortada :) Yeni başlangıçlar her zaman kutlamaya değerdir. Ben de bu sene yılbaşını bir gün değil bir ay boyunca kutlamayı tercih ettim ve çook eğlendiğimi söylemeliyim :)
Evet yeni yıla doğru ilerlerken bu köşenin adını biraz değiştirdim, nihai hali bu olmayabilir ama bakalım şimdilik böyle :)
İşte bu haftanın yılbaşı ruhuyla dolu paylaşımları :
Yılbaşına anlam katmak
Instagram'da keyifle takip ettiğim kullanıcılardan biri olan Maria Rasmussen Noel için çocuklarına uyguladığı bir oyundan bahsetmiş bugün yaptığı bir paylaşımda. Evet biz Noel'i kutlamıyoruz ama amacı o kadar güzel ki bence yılbaşı için kolayca uygulanabilir.
Maria der ki; hedef gün (yılbaşı, noel vs) bir takvimde işaretleyin ve bir ay (ya da sizin belirleyeceğiniz bir süre) öncesinden geri sayım yapmaya başlayın. Geri sayılacak her gün için takvimde çocuklar için çok küçük hediyeler olsun. Çıkartmalar, kurabiyeler, kitaplar vs. aklınıza ne gelirse, küçük ve sembolik birşey olabilir. Yaratıcılığınıza güveniyorum :)
Buraya kadar tamamsa asıl can alıcı kısma geçiyorum. Çocuklarınıza bu oyunu anlatırken bir kural daha söylüyorsunuz o da şu, her gün sonunda kendi hediyelerini alırken onlar da kendilerine ait bir şeyi ihtiyacı olan çocuklara vermek için belirliyor ve size veriyorlar. Herhangi bir eşyaları olabilir ya da siz belli kurallar/limitler koyabilirsiniz. Ay boyunca toplanan bu eşyaları bir hayır kurumuna ulaştırabilir ya da paketleyip çocuklarınız ile beraber Çocuk Esirgeme kurumuna gidip oradaki çocuklara bizzat verebilirsiniz.
Kendi çocukları ile oynadıkları bu oyunu okur okumaz heyecanlandım ve duygulandım. Çocuklara paylaşmayı, başkalarını mutlu etmeyi, kendilerinden farklı durumda insanlar olduğunu öğretmeyi, onlara karşı duyarlılıklarını arttırmayı, ihtiyacı olanlar vermeyi öğretmek için harika bir aktivite olduğunu düşünüyorum. Sonuçta anafikir belli, yöntemi siz istediğiniz gibi şekillendirebilir, kendi çocuklarınıza uyarlayabilirsiniz.
Ahlaki açıdan zor bir dönem geçirdiğini düşündüğüm ülkem için çocuklarımızın böyle güzel öğretilerle büyümesini ve değişimi getirmelerini umduğumu da bu yıl ki dileğim olarak buraya iliştirmiş olayım.
Yılbaşı Kartı / Hediyesi yerine bağış
Mektup yazmayı nasıl unuttuysak, kart atmak da e-mail çıktıktan sonra tarihe karıştı. Yine de bunu her sene yapmayı sürdürenlere hep imrenmişimdir :) Bizim bu yönde sürdürebildiğimiz tek alışkanlığımız yurtdışına gittiğimizde oradan çok yakınlarımıza bir hatıra kartı göndermek maalesef. Ancak bu yıl ruhumu ele geçiren yılbaşına teslim olup ben de göndereyim diye heves ettim.
Önce çevreci yaklaşımım ile dönüşümlü kağıttan yapılan kartlar aradım, mağazalarda bulamadım. Sonra hadi dedim en azından Unicef'in kartlarından olsun da bir yandan işe yarasın. Unicef kartları aramak için o kırtasiye senin bu mağaza benim bakınırken bir yandan da sıradan yılbaşı kartlarının 5-6 TL'den başlayıp 15 TL'ye kadar artan fiyatlarını gördüğümde gözlerime inanamadım. Ben mi yaşlanıyorum bilemedim ama bir kağıt parçası için 5-6 TL bile pahalı geldi doğrusu.
Tüm uğraşlarıma rağmen Unicef kartlarını bulamadım ve internetten sipariş ederim artık diye bilgisayar başına oturduğumda birden kafa şarj etti :) Sadece Unicef değil ki bağış yapılacak tonlarca kurum var bunlar da benzer bir uygulama yapmış olabilirler dedim. İyi ki de demişim.
TEGV, TEMA, WWF gibi birçok kurum bağış karşılığı sertifika gönderiyor, bunu Tema gibi yılbaşı için özelleştirenler de var. 6 TL'ye 1 ağaç dikebiliyorsunuz mesela, minimum 5 ağaç dikmeniz gerekiyor. Yeni yıl kartı yerine her kart için 1 ağaç dikerek sevdiklerinize hem yılbaşı dileklerinizi içeren belgenizi hem de harika bir hediye vermiş olacaksınız. (Tema sertifikaları dönüştürülmüş kullanılmış kağıtlara basılıyor)
Yılbaşı hediyesi olarak da düşünülmesi gereken bir alternatif bence. Her sene iş yerlerinde, okullarda X TL altı hediye verilecek şekilde düzenlenen çekilişler yapılır, kime çıkacağını bilmediğiniz, hem erkek, hem kadına uyacak hem beğenilecek hem de işe yarayacak hediyeler seçmek için uğraşırız. Ya da zaten her şeyi olan insanlara hediye almak söz konusu olduğunda ne kadar zorlanırız. Oysa kendi adına dikilmiş küçük bir orman hediye almak ya da ihtiyacı olan bir çocuğa yardım etmek ya da bir yunus evlat edinmek kimi mutlu etmez ki :)
Ayrıca bu harika hediyeleri almak için evden çıkmanıza bile gerek yok ;) İnternetten online ya da telefon ile tüm kartlarınızı, hediyelerinizi ayarlayabilirsiniz.
Bu sene hem yeni yıl hem de sonrasında benzer seçimlerinizi yaparken bu fırsatları değerlendirmenizi canı gönülden dilerim.
7 Aralık 2014 Pazar
Lüfer Koruma Timi iş başında !!!
Geçen sene Beşiktaş Balık pazarından lüfer alırken balıkçıya "biraz küçük değiller mi" diye sormuştum -aslında çok da küçük değillerdi ama yoklama çekmek istemiştim. Adamın cevabı "Hanımefendi burası Beşiktaş! Buranın hanımları bize küçük alık sattırır mı sizce?!" olmuştu. İşte bu söz istendiğinde nelerin kolayca kontrol altına alınabildiğine güzel bir örnekti.
Lüferi çok severim, hatta üstüne balık tanımam! Ama doya doya yiyememekten şikayetçiyim. Her yer küçücük balıkları lüfer diye satıyor, bizler de bir güzel alıyoruz.
Ben bir Atakent sakini olarak sürekli Atakent Migros'tan alışveriş yapıyorum. Evime en yakın balığı da burada bulabiliyorum. Hafta da en az 2-3 kere ziyaret ettiğim bu Türkiye devi mağaza balık avı sezonu açıldığından beri sürekli olarak küçük balık (lüfer adı altında sarıkanat ve çinekop) satışı yapıyor. İlk günden itibaren yetkililere şikayetimi ilettim ve balık almayı kestim. Fakat beni takan yok tabii, durum devam ediyor. Market yetkililerini defalarca uyardığım halde bana sürekli "sattığımız balığın %15'inin küçük olması normal bu kadar fire hakkımız var savunmasını" yapıyorlar. Ancak benim gördüğüm kadarıyla %15 bir yana tezgahtaki balıkların neredeyse tümü 20 cm altında. Benim karışımın ölçücü 20 cm, fotoğrafta balıkların karışım ile orantısını görebilirsiniz. Sarıkanat belki ama çoğunun 20 cm'i bulmuş olgun birer lüfer olmadıkları kesin...
Bu hafta Alo Gıda 174 hattına alo174@tarim.gov.tr adresine fotoğrafları da göndererek şikayetimi yaptım. Telefonunuz yanınızdaysa bu iş çok kolay. Bir fotoğraf çekip hemen mail ile gönderip şikayet oluşturabilirsiniz. Ben ne zamandır bugün yaparım yarın yaparım diye erteledim, lütfen siz de benim gibi üşenmeyin. Toplam 1 dakikanızı alacak bir işlem ile bu konuda fayda sağlamanız mümkün.
Not: Şu yazıya da bakmak isteyebilirsiniz...
Not: Şu yazıya da bakmak isteyebilirsiniz...
30 Kasım 2014 Pazar
Jetlag kabusu
Kasım ayını bitirip döndük uzun yollardan, uzak kıtalardan. Döner dönmez yapılacak işler listemi daha gitmeden hazırlamıştım. Gel gör ki, arabanın muayenesini yaptırmaktan İstanbul Modern' deki Şahin Kaygun sergisini görmeye kadar onlarca madde içeren listem geldiğimden beri elimde benimle beraber hangi odaya gidersem gelmesine ve her dakika listeye ha bire yeni maddeler eklenmesine rağmen halen bir tek maddeyi bile tamamlamayı başaramadım, sağolasın JETLAG!
Giderken 2 günde alışmış ve çok zorlanmamıştık saat farkına ancak dönüşte resmen vurgun yemiş gibi olduk. Ne zaman uykumuzun geldiği, ne zaman kaçtığı belli değil. İkinci gün kendimi zorlayıp sabah erken kalkıp, gece de mantıklı bir saatte uyumayı başarınca havamı atmaya başlamıştım "hehee jetlag de kimmiş" diye. Ancak dereyi görmeden paçayı sıvadığım aynı gece saat 4'te hortlak gibi uyanıp 7'e kadar yatakta dönüp, "tamam yeter artık kalkıyorum" derken sızıp ancak öğlene doğru kalkmamla netleşmiş oldu. Üzerimdeki hali anlatmam mümkün değil. Vücut ritminin sarsılması ne acayip bir şeymiş. Uyku zaten allak bullak, üstüne üstlük uyanık olduğum zamanların çoğunda inanılmaz yorgun hissediyorum. Fakat bu halsizlik hali içinde olmayacak saatlerde kısa süreli enerji patlamaları yaşıyorum. Bu enerji patlamalarını da ancak bavulları açmak, çamaşır yıkamak ve yemek yapmak gibi mecburi işlere kanalize ederek evin yaşanırlığını sağlamaya çalışıyorum. Bunlar dışında 4 gündür ne yapıyorsun diyenlere verecek anlamlı tek bir cevabım yok :( Haa sadece son patlamalardan birinde yılbaşı süslerini ortaya döküp hızlıca evin sağını solunu süslediğimi inkar etmeyeceğim. Ama hızlı yaşadı genç öldü misali bu patlama saçma bir uyku bastırması ile aniden bitiverdi. Sonrası yine aynı azap aynı huysuzluk hali.
Bu yazıyı da uyanık kalmak için yazıyorum desem kızmazsınız umarım. Saat 18:30 ve ben neredeyse öğlen kalkmama rağmen başımı koysam uyuyacak haldeyim. Gel de anla :(
Diyeceğim o ki;
Sevgili jetlag, tamam tanışmamız ve misafirliğin belki kaçınılmazdı ama bence yeterli zaman geçirdik, bilirsin misafirliğin 3 günden sonrası bayar. Olmuş 4 gün sen hala bir 4 gün daha kalmayı planlıyor gibisin. Ayıp oluyor söyliyim. Bence bizi artık rahat bırak da düzenimize dönelim, bak listeler kabarıyor ve benim huysuzluğum da artıyor! Hadi güzelim başka kapıya hadi...
2 Kasım 2014 Pazar
İnternet'ten Seçmeler / Saturday Shares
Farkındayım, paylaşımlarım interneti, yayınlanma zamanı ise cumartesiyi aştı son zamanlarda :) Demek ki bu köşenin adı değişmek ister.
Ancak uzun bir yolculuğun arifesindeyiz. Kasım'ı karşılayıp kaçıyoruz. Tahminimce Kasım sonuna kadar blog için bir şeyler yazmak hazırlamak pek mümkün olmayacak. Dönünce bakarız artık paylaşımlar nerden esinlenir, hangi gün yayınlanır :)
Yola çıkmadan önceki son seçmelere bakalım:
Melih Karakelle'nin kaleminden "Türkiye'den neden taşındım"
Ne hissettiğinizi sizden çok daha iyi anlatan insanlar olduğunda sözü onlara bırakmak gerek :)
Bu hafta facebook' da rastladığım "Türkiye'den neden taşındım" başlıklı blog paylaşımı, son yıllarda düşündüğüm, hissettiğim her şeyi mükemmel şekilde anlatmış. Yazarı Melih Karakelle'nin kalemine aklına, ağzına sağlık.
Yazıyı, hem sosyal medyada henüz rastlamamış olanlar, hem de ihtiyacım olduğunda geri dönüp okumak için burada yayınlamak istedim.
Nat Geo TV 80'ler
Bu sabah hayatta sahip olduğum en eski arkadaşım aradı. Lego'ların birbirine geçen iki tarafı girintili çıkıntılı parçaları dışında ev, ya da yer döşemesi gibi alanlarda kullanılmak üzere bir tarafı geçmeli girintileri olan ama üst tarafı parlak ve düz parçaları vardır. Yıl 81-85 arası bir yerler. Biz canım arkadaşımla bu parçalara "yalabık" derdik. Parlak, kaygan anlamında :) hatta bu terminolojiyi öyle içselleştirmişiz ki senelerce başka hiçbir kelime bize bu tür yüzeyleri bu kelime kadar iyi ifade etmediği hissiyle hep bu kelimeyi kullandık aramızda :)
Dün kızına hediye edilen lego'yu açtığında bu parçalardan görünce de beni aramış, eski günleri yadetmek için.
Seksenler bir başkaydı. Yerli dizisi yapıldı, seyretmedim ama pek sevildiğini biliyorum. Siz de o günlere dönmek isterseniz NatGeoTV'nin 80's : The Decade That Made Us belgeselini seyredin derim.
NOT: Hızını alıp duramayanlar ya da bizden bir sonraki nesil için aynı serinin 90'ları da var ;)
İyi haftalar,
27 Ekim 2014 Pazartesi
Gecikmiş Internetten Seçmeler :) / Saturday Shares
Bu hafta fena halde geç kaldım kusuruma bakmayın. 2 hafta sonra çıkacağımız uzun yurtdışı seyahatimiz öncesi eşimin işiyle ilgili yoğun yardıma ihtiyacı olduğundan bu aralar zamanımı ona adamış bulunuyorum. Hal böyle olunca ne doğru düzgün internette dolaşmaya ne de yeni şeylerle ilgilenmeye vaktim kalıyor. Günlerdir adam gibi blog bile okuyamadım :(
Yine de bu haftayı tamamen pas geçmeye gönlüm el vermedi. Bu sebeple son haftalarda pazar günlerime keyif katan iki TV programını paylaşmak istiyorum bu hafta sizlerle.
İkisinin de BBC olması tesadüf mü bilmiyorum. Zaten oldum olası BBC yayınlarına sempati duymuşumdur.
Bir İtalyan ve bir İngiliz bir gün İtalya yollarına düşmüşler...
Önereceğim ilk program Italy Unpacked. Programda İtalyan bir şef ve İngiliz bir sanat eleştirmeni İtalya' yı baştan başa dolaşıyor. İtalya denince akla gelen ilk iki kavram olan sanat ve yemek deli dolu adamlar sayesinde son derece eğlenceli şekilde birleşiyor. Biz bu kafadarları her hafta keyifle seyrediyoruz, size de öneririz.
Merak edenler için :
Sanat dedektifliği heyecanı...
İşte bölümler biri :
Daha fazlasını izlemek isteyenler bu programları hemen Youtube' dan seyredebileceği gibi Bloomberg TV'de pazar günleri öğlen saatlerinde arka arkaya gösterimlerini de bulabilirler.
İyi haftalar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



























.jpg)





















